29 Aralık 2013 Pazar

La vie d'Adèle

Blue is the Warmest Color

Cannes'da ödül aldığından beri en çok konuşulan filmlerden biri oldu La vie d'Adèle. Bunun öncelikli sebebi filmin kendisi olsa ve cüretkar seks sahneleri neredeyse hep olduğu gibi işin kendisinden çok ilgi çekip konuşulsa da sonrasında oyuncular ile yönetmenin medya üzerinden açık atışmaları filmin "sansasyonelliğini" başka boyutlara taşıdı. The Daily Beast'e ortak röportaj veren Adèle Exarchopoulos ve Léa Seydoux'nun Kechiche ile bir daha çalışmayacaklarını ekleyerek seks sahnelerinin 10 gün boyunca koreografi olmadan çekilmesi, 2 ay olması beklenen çekim takviminin 5 buçuk aya yayılması gibi çekimlerde duydukları rahatsızlıktan bahsetmesine Kechiche Los Angeles'da yaptığı bir röportajda sert çıkıp "ortaya böylesine bir eser çıkarmışken süreçte çekilen sıkıntılardan bahsetmenin ne kadar nahoş olduğundan" ve Seydoux'nun zengin/güçlü bir aileden gelmesinden bahsederek karşılık vermişti. Daha sonra Fransız dergisi Telerama'ya film henüz gösterime girmeden böyle bir tartışma yaşanmasının seyirci beklentisini manipüle ettiği ve filme gölge düşürdüğünü söyleyerek Seydoux değiştirilmeden filmin gösterime girmemesi gerektiğini söyledi, ardından New York Film Festivali sırasında Indiewire'a ise aslında bunu kastetmediğini ve Exarchopoulos ile konuştuğunu ve onun da ortaya yansıdığı biçimde bir şey söylemek istememiş olduğunu fakat Seydoux'nun Cannes'da çok mutlu olduğu, kendisine hep teşekkür ettiği ardından kendisine zarar vermesi için kafasının karıştırıldığı ve "opportunist" Seydoux'nun da bu "komploda" yer aldığı falan gibi şeyler söyledi. Sonra tartışma Seydoux ve Kechiche itişmesine döndü ve birinin diğerine "sapkın sahtekar", ötekinin diğerine "şımartılmış ukala çocuk" demesiyle Kechiche mahkemeye gideceğini yazdı bir Fransız sitesinde. Ben süreci özetlemeye çalışırken yoruldum açıkçası ama işin ilginci bu süreçte en oturaklı röportajı filmin bence asıl yıldızı olan 20 yaşındaki Adèle Exarchopoulos'un Toronto Film Festivali sırasında vermesi.

Dökük saçık gelişen bu tartışmayı film üzerine notlarım arasında böyle uzunca özetlememin sebebi, bu tartışma filme fazlasıyla zarar vermiş ve veriyor olmasına rağmen başrol oyuncularından biri ve yönetmenin ısrarla, fütursuzca ve olanca agresiflikleriyle birbirlerine saldırmaya devam etmesi. İşte filmdeki olağanüstü performansının yanı sıra bir de bu sebeple bu film bence asıl Adèle Exarchopoulos'un filmi, ve bunu söylediğim zemini anlatabilmek adına da bu tartışmadan bahsetmem gerekiyordu bence.


Uluslararası ismi çizgi romanın orijinal ismiyle paralel ve Türkçe'ye de aynen çevirilmiş olan Mavi En Sıcak Renktir yani Blue is the Warmest Color olsa da filmin orijinal ismi La vie d'Adèle, yani Adele'in Yaşamı. Ve uluslararası ismi daha estetik dursa da Fransızcasında filmin ana karakterinin ismini taşıması benim daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü filmin alt başlığında da belirttiği gibi tutkulu bir aşk hikayesinden çok Adele'in yaşamının bölümlerini izliyoruz ve izlediğimiz kadarı ikiye ayrılırken filmin odaklandığı aşk ve cinsel tutkuysa geçiş dönemini oluşturuyor. Çok etkili kullanılan yemek sekanslarıyla hikaye seyri belirlenirken Kechiche'in Exarchopoulos'u sürekli ve yakın çekimle takip etmesi en ufak mimiklerle karakterin ruh halini yansıtmayı başaran Exarchopoulos'un performansını daha ön plana çıkardığı kadar anlatıya da farklı bir derinlik katıyor. Cannes'da bu sene Steven Spielberg başkanlığındaki jüri festival tarihinde ilk kez Altın Palmiye'yi sadece yönetmene değil oyunculara da verince açıkçası garipsemiştim ama filmi izledikten sonra Exarchopoulos'un bunu ne kadar hakettiğini daha iyi anladım. Bunda tabi filmin Adele'in perspektifinde ve dolayısıyla tarafında ilerlemesinin de payı var. Ama Emma ile kurulan bir nevi karşı-sembol de Adele'in anlaşılmasında ve onunla bağ kurulmasında ekstra katkı sağlıyor- ki sembolleşmeye ve "o"nun yaratılmasındaki iz açısından önemi sebebiyle mavi saçları bence Emma kadar önemli.


La vie d'Adèle, aşk olduğu kadar bir yaşam kurmaya ve kendini gerçeklemeye dair, parktaki Sartre sohbeti kadar ortada ve samimi bir film. Fakat bu övgüde benim asıl odağım serbest bir uyarlamaya sebebiyet veren çizgi romanın yani asıl hikayenin yaratıcısı Julie Maroh ile filmi yüzeysellik ve ağlaklıktan çıkartan performansıyla Adèle Exarchopoulos. Çünkü çekimlerde ne istediğine dair çok da fikri olmadığı anlaşılan Kechiche filmin 3 saatlik süresini düzgün kullanamadığı gibi seks sahnelerini filme katkı yapabileceğinin ötesinde uzun tutmuş. 03/01/14> Yine de hakkında söylenebilecek hiçbir olumsuz şey, kendisinin yılın en iyilerinden biri olduğu gerçeğini değiştiremez. Hatta yılın en iyilerinden demekten ziyade, bu yıl kendisi hakkındaki tüm övgüleri ve üzerine yapılmış tüm güzellemeleri sonuna kadar hakeden ender filmlerinden biri demek daha doğru olur. Çünkü 2013 sinema için güzel bir yıl olsa dahi bir şeyi beğenmemeyi mazeret sananlar gibi abartı da her zaman birçok şeyin parçası oluyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Aralık 2013 Cumartesi

Fruitvale Station


Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; Fruitvale Station çeşitli kurmaca sahnelerle örülü bir film olmasından öte Oscar Grant'ın Oakland polisi tarafından öldürülmesini konu ediniyor ve aslında filme değerini de bu katıyor. Aynı zamanda birçok eyleme de sebep olan olayı kısaca özetlemek gerekirse; 2009'un ilk saatlerinde tren istasyonundaki ufak bir kavgadan sonra istasyonda görevli polisler geride kalan siyahilere "müdahale ederken" aşırı güç uyguluyor ve dolayısıyla olayın muhattapları tarafından tepki alıyor. Bunun üzerine zaten duvarın dibine çekip oturtmuş oldukları insanları gözaltına almaya çalışırken de buna direnen Grant'ı bir memur sırtından bastırarak yere yatırıyor. Hali hazırda yüzüstü yere yapıştırıldığı ve sırtından üzerine bastırıldığı yani normlara göre "etkisiz hale getirilmiş" olmasına rağmen Johannes Mehserle isimli diğer bir polis silahını çekip Grant'i vuruyor. Öncelikle birinci dereceden cinayetle yargılanan Mehserle, daha sonra elektroşok tabancası ile silahını karıştırdığını söylemesiyle tamamen beyaz bir jüri tarafından taksirle öldürmeden yani istemeden ölüme sebebiyet vermeden suçlu bulunup 2 yıl hapis cezası alıyor ve 11 aydan sonra cezaevinden çıkıyor.

Artık demokrasiden çok plütokrasiden söz edebileceğimiz zamanlar olduğu için Grant örneğinde olduğu gibi ailenin tazminat almasını yeterli gören hatta adalet istemiyle protestolar devam ettikçe ödenen tazminattan bahseden zihniyetler olması olası. Mesela Forbes dergisi de filmde kurmaca olan köpek sahnesine ve Grant'ın düşük ölçekli bir suçlu olmasının üzerine gidilmemesine takmış. Yani "Grant bölgedeki en kötü adam bile olsa elbette bu şekilde ölmemeliydi ve filmin her insan yaşamının özel olduğu vurgusu güzel" diye belirtiyor Kyle Smith fakat filmin Oscar beklentisiyle seyircinin sempatisine oynadığını söylerek filme karşı saldırgan bir tavır alıyor. Bir de Mehserle'ün zaten mahkeme tarafından verilen cezayı çektiğini ekliyor ve "o sabah bugün bir siyahi öldüreceğim diye uyanan ırkçı bir polis olsa bile bunu o kadar insanın gözü önünde mi yapar" şeklinde spekülatif bir soru soruyor. Ama film dışı bu ögelerle filmi eleştirip tüm bunları belirtirken, Mehserle'ün elektroşok tabancası ile silahının belinin iki farklı tarafında bulunduğu gerçeğinin mahkemede dile getirildiğini atlıyor. Öncelikle tekrar tekrar belirtmeli ki bu bir belgesel değil, fakat daha önemlisi gerçek üzerine kurulu bir film olarak hikayesinin dramatik ağırlığını da kurmaca birkaç bölüm üzerinden yürütmüyor; filmin neredeyse tüm ağırlığını zaten üzerine kurulduğu gerçek olayın yaşandığı ve video kayıtlarından da olayın bizzat kendisinin görüleceği final bölümü oluşturuyor. Oscar hevesiyle yapılan pazarlamadan rahatsızsa Smith bunu anlarım, ama bunun hedefi film değil agresif pazarlama politikalarıyla ünlü yapımcı Harvey Weinstein'dır, ki Smith zaten bu konunun üzerinde pek durmuyor.  


Eğer filmin kendisine dönersek; filmin finalindeki hastane sekansı bence gereksiz, yani istasyondan çıkan ambulans sonrası ekranın kararması bence anlatıyı çok daha kuvvetli kılardı ama melodram efektli hastane sahneleri rahatsız edici olmasa da anlatıyı sündürdü. Bunun ötesinde henüz ilk uzun metrajında böyle bir yükün altına giren Ryan Coogler, adalet arayışı sonuçlanmamış bir hikayenin arkasında ve biraz da ona dayanarak önemli bir film çıkarmış. Senenin iyilerinden, ama duygusal yönü ve gerçeklikteki öfke sebebiyle filmi abartmamalı.

Adalet arayışı yaşadığımız yer dolayısıyla yabancı olunan bir tamlama değil ama düşününce mesela böyle bir olayda adalet sonradan gelir mi? Yani Mehserle daha çok ceza almalı belki de ama kalan ömrünü cezaevinde geçirse dahi bu olay çözülmüş mü olacak? Cezaevlerinin amaç ve işlevleriyle suç diye tanımlanan eylemlere karşılık çözüm getirip getiremeyeceklerini bir yana bırakırsak; bu olayda bireysel suçlular mevcut durumdaki "ideal cezaları" almalılar evet, ama öyle olsa bile her şey çözümlenmiş olmayacak. İşte bence tüm hikayenin asıl etkileyiciliği burada, çünkü tekil olduğu kadar pek çok farklı noktayı ve soruyu göz önüne serebildiği için Oscar Grant'ın öldürülmesine odaklanan bir film önemli. Peki ama yaşadığımız ülkede tek tek isim hatırlatmak mümkün müdür?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

27 Aralık 2013 Cuma

This Is Martin Bonner


Yakın zamanda Maryland'den Reno'ya taşınan ana karakterinden ismini alıyor This Is Martin Bonner. Günlük yaşamda her şeyin iş olduğu ve yaşamın kendisinin artık bir nevi pazarlanacak nesne halini almasına alıştığımız bir zamanda Maryland'deyken bir kilisenin iş yönetmenliğini yapan Bonner, Reno'daysa cezaevinden çıkmaya yakın olan mahkumlara kilisenin önerdiği tinsel yeniden doğuş programının koordinatörlüğünü üstleniyor. Ortak noktaları sınırlı olsa da düz bakınca Thomas McCarthy'nin 2007 yapımı The Visitor'ını anımsattı bana film. Henüz Six Feet Under'ı dahi izlemeden hayran kalmıştım Richard Jenkins'e McCarthy'nin filmiyle ve kendisinin ön planda olduğu ender filmlerden biri olduğu için de bende özel bir yer etmişti. Ona benzer bir yalın oyunculuk performansı da This Is Martin Bonner için geçerli. Tabi yalnızca Paul Eenhoorn için değil Richmond Arquette için de kuruyorum bu cümleyi.

Yönetmen ve senarist Chad Hartigan, Bonner'ın yaş grubuna genelde "gençlik hevesini tekrar bulması gereken bir grup" gibi yaklaşılmasını aşağılayıcı bulduğunu söylüyor. Buna katılmakla beraber, bu bakış açısının yalnızca belli bir yaş grubuna yönelik olduğunu düşünmüyorum, bence bu çoğunlukla herkesin tepesinde sallandırılan bir değerlendirme biçimi. Hartigan bu sebeple Bonner'ı bu değerlendirmede yer edilemeyecek şekilde kurguladığını söylüyor; yani yaşama dönük bir çabası olsa dahi saldırmayan bir karakter izliyoruz, ki bu çabanın görünürlüğü ve dolayısıyla biçimleri sebebiyle belki böyle hadsiz bir değerlendirme de söz konusu olabilir. Ek olarak bu anlatım ve bakış açısından mekan seçimi de bence önemli, çünkü Reno çoğunlukla kumarhaneleriyle ünlü bir "geçerken uğrama" şehri. Yani karakterlerle yaşamlarını kurdukları şehrin, o şehrin genel algıdaki yeriyle nükteli bir bağ söz konusu.
 
Sakin, hafif soğuk ve izleyicisiyle zarif bir sohbet kuran o yoğunluklu bağımsız filmlerden biri This Is Martin Bonner, yılın sessiz sakin duran ama etkileyici filmlerinden birisi. Aşırganlığınız da bir yere kadar sevgili değerlendirmenler, bakın kelime(ler) bile türettim artık.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Aralık 2013 Salı

(The Necessary Death of) Charlie Countryman


Annesinin ölümü üzerine Bükreş'e seyahate çıkan Charlie'nin Rumen çellist Gabi'yle olan ilişkisini anlatan The Necessary Death of Charlie Countryman, sürükleyici ve bağlayıcı bir ilk otuz dakikadan sonra yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Yani teknik olarak öyle olmasa da, sanki bir polisiye dizinin "cold open" sekansıymış gibi başlıyor film ve uçak sekansıyla beraber hikaye yavaş yavaş seyrini bulacakmış gibi geliyor. Aynı umut, filmin aksamalarına rağmen toplamda otuz dakika civarına gelen süre içerisinde devam ediyor, vasat da olsa güzel bir seyirlik olacak gibi hissettiriyor film. Fakat işlemeyen bir olay örgüsü, zaman geçtikçe eklenen boş karakterler, kötü yazılmış sırıtan diyaloglar ve yanlış oyuncu seçimleriyle The Necessary Death of Charlie Countryman lüzumsuz bir prova filmine dönüşüyor; sanki sadece film çekilmek istenmiş de ortada çekilecek bir şey yokmuş gibi.


Herhangi bir filmini sadece kendisi için oturup izleyebileceğim Evan Rachel Wood Gabi rolünde çok sırıtıyor. Benzer şekilde Mads Mikkelsen de Nigel rolüne bir türlü oturamıyor, ortada öyle boş boş gezen bir karaktere dönüşüyor. Gerçi Mads Mikkelsen'i böylesine kötü bir aktörmüşçesine gösterebilmek de ayrı bir başarı. Bir de ana karakterler içerisinde benim için şaşırtıcı biçimde işleyen tek oyuncu olan Shia LaBeouf'un yerine de Zac Efron ile anlaşılmış bir ara ama sonra LaBeouf geri dönmüş projeye, yani tüm yapım ekibi bayağı deneysel bir işe kalkışacakken son anda düz film çeksek ya lan diye vazgeçti herhalde. Çünkü bu yanlış oyuncu seçimleriyle beraber filmin zaten kötü yazılmış diyalogları iyice rahatsız edici oluyor. Tabi bunların hepsinde filmin Fredrik Bond'in ilk uzun metrajının olmasının da etkisi var zira kendisi reklam ve video klip geçmişinin etkisinden pek çıkamamış bence.

LaBeouf'un filmdeki bir bölümde ortaya daha gerçekçi bir performans koyabilmek için LSD almasını çarpıtıp yorumlarsam, başrol oyuncusunun dahi hapla dayandığı bir film The Necessary Death of Charlie Countryman, bana bakmayın ben Evan Rachel Wood'u izledim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Aralık 2013 Pazar

The World's End


Neden artık eskisi kadar güzel stüdyo filmleri çıkmıyor? Mesela neden '70'lerin Amerikan sinemasının hep özel bir yeri var da o filmlerin ruhuna bugün ancak küçük bütçeli butik yapımlar yaklaşabiliyor? Ya da ne bileyim, orta çağa dair anlatılar hangi formatta olursa olsun neden hep çok ilgi çekiyor? Tutkusunu bulmuş olması sayesinde önüne gelen her dosyayı sonuçlandırmak haricinde başka hiçbir şeyi umursamayan dedektifler ve onların varyasyonlarının hafif karanlık hikayeleri neden hep bir biçimde ilgi çekici oluyor? Çok daha fazla soru sıralanabilir ama belki de son noktası "futboldan beyzbola rekabetçi sporlar neden bu kadar popüler ve aşırı bağlı taraftarları var?" olabilir. İşte bunların cevabını Britanyalı bir komedi filmi verebilir. Tabi bu cevap tıpkı haber sitelerine girdiğinizde doğrudan, çok açık bir soruyla kurulmuş başlığa cevabı öğrenmek amacıyla tıkladığınızda içeriğin aslında o soruya cevap bir kenara, soruya yetersiz de olsa bir cevap olma niteliği taşımayacak kelime yığınlarından -evet, genelde cümle de kuramıyorlar- oluşması gibi gelebilir ilk anda. Ama bu, soruların kendileri kadar doğrudan cevapları olmadığıyla da soruların yanlış sorulduğuyla da açıklanabilir. Gerçek şu ki, iyi kurulmuş basit bir hikaye gün içerisinde insanın canını sıkan tüm sorulara dolaylı da olsa cevaplar verebilir. Hele The World's End gibi altmetinleri de kuvvetliyse.


Bilimkurgu sosuyla Doktorsuz ama "doktorumsulu" bir Doctor Who bölümü gibi gözüken The World's End keyifli bir seyirlik. Yani özgürlük temalı basit diyalogları veya robotlar üzerinden kurduğu karşı anlatısı sebebiyle filmi olduğundan daha sofistike göstermek gibi bir çabam yok. Fakat Gary King karakteri temsil ettikleriyle zaten seyirciye üzerinde uğraşılacak bir yol açıyor, yani The World's End'in diğer seyirliklerden farkı seyirci üzerindeki etkisi kendisiyle beraber sonlanmıyor veya üzerine kurulu olduğu imajları çok iyi kullanmasıyla eğlenceliğinin ötesinde yer eden bir filme dönüşmüyor. Tabi sofistike sözcüğüne "yapmacık" anlamını ekleyen bir kurumun kurallarını koyduğu bir dille ve dilde konuşuyor olunca lüzumsuz açıklamaların sonu da yok; belki The World's End üzerine notlarımın filmle uzak bağlantılı gibi olmasında son birkaç gündür resmi olarak bu kadar açık biçimde ne kadar değersiz olduğumuzun yüzümüze vurulmasının da etkisi olmuş olabilir, ama The World's End'in, sürükleyiciliğiyle izlettirirken zihni kendi kurduklarının dışındaki çemberlere de ittiren bir film olduğu da bir gerçek. Gerçi sonuçta herkes filmi izlerken Gary King'e sempati duyabilir ama The King olanca rahatıyla ne kadar gerçeğe oturabilir; orası ziyadesiyle şüpheli ve benim filmden çok uzaklaştığımın düşünülebilecek olma sebebi.

Tüm her şey bir kenara, son yılların komedi filmi anlamında en başarılı yapımlardan biri The World's End; Leigh'in Career Girls'ünden b-movie bilim kurgulara kadar birçok farklı ögenin içinde görülebileceği ama en önemlisi sönmüş kitchen sink realism anımsatmalarıyla bende yer eden, beklentilerimin çok üzerinde parlak bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Aralık 2013 Cuma

White Reindeer


White Reindeer, noel öncesi eşini kaybeden Suzanne'in Virginia'nın banliyösünde noel gününe kadar yaşamını toparlamaya çalışışını konu ediniyor. Fazla iddialı olmadan, tatil-dönemi-filmlerine aynı noel dönemi için tersten yaklaşımıyla ilgi çekici bir film olsa da, Suzanne'in -yasın en garip yönü olan- hem reddetme hem yıkılma dönemi gibi bir film White Reindeer. Yani resmen sevmeye çabalasam da bir noktadan sonra izlemek dahi istemediğim bir abartı-umursamazlık döngüsünde ilerliyor. Temposunun ağırlığı ya da aksıyor olması değil, direkt kestirmeleri alarak gitmeye çalışışı bir problem yaratıyor çünkü anlatılacak bir şey olmadan çekimlerine başlanmış gibi bir havası var filmin. Bir iki ay kadar önce varlığından haberdar olunca heyecanlandıran White Reindeer bu sebeplerle benim için yılın hayal kırıklıklarından biri oldu. Yani "orman ne güzel ah ne güzel" değil durum, onu bir bildireyim dedim.

 sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Aralık 2013 Perşembe

Sightseers

Chris ve sevgilisi Tina'nın beraber çıktıkları karavan yolculuğunda çiftin günlerinin sıkıcı bölümlerini de beraberce geçirmeleri sonucunda birbirlerini daha yakından tanımalarını konu ediniyor film. Bir suç filmi için gayet uygun bir tempoda ilerlemesi ve filmin bu odak temasının benim gibi severlerini şımartırcasına sıradan ama estetik işlenen sekanslarıyla, ilk anda yavan olarak nitelendirilebilecek olsa da aslında bağırmayan ve yerli yerinde bir anlatı kuruyor Sightseers. Bu açıdan bakınca filmin posterinde yer alan tagline, yani slogan da daha çok anlam kazanıyor: katiller hiç bu kadar ortalama olmamıştı.

Dallanıp budaklanmayan bir film olmasının avantajını bu açıdan kullanmış olsa dahi, açılış sekansının filmin en iyi bölümlerinden biri olduğunu not düşmeliyim. Çünkü oldukça kısa bir sürede hem karakterler tanıtılıyor, hem o karakterlerin ilişkileri kısaca kuruluyor hem de bunlar haricinde tüm film süresince bilinmesi gereken asli karakteristik özellikler sergileniyor, ve ardından Tainted Love eşliğinde yumuşak ama etkileyici bir geçiş yapılıyor. Tüm bunlar ideal bir film başlangıcı için söylenebilecek şeyler elbette ama kotarılışı gerçekten takdir edilesi.

Son tahlilde Sightseers tam akşamüstü gibi bir seyirlik. Gün batımı gibi izleniyor, hatta hoşça, keyifle izleniyor ama bu insan eyleminin tam anlamıyla bir nedeni olduğundan fazlasıyla şüpheliyim; alkışlayanları akıl sağlığı açısından bir kenara alırsak, sanırım akışın bazen uyuşturucu etkisi diye açıklayabiliriz.

O değil de Ada'dan son birkaç yıldır ne güzel suç filmi ve mizah çıkıyor arkadaş.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Aralık 2013 Çarşamba

Spring Breakers



Film çekim aşamasındayken üzerine çıkan haberleri açıkçası görmezden geliyordum, çünkü sürekli internette dolanan set fotoğraflarıyla kendi halindeki yönetmen Harmony Korine'in yeni filminin aşırı biçimde pazarlandığı, yani filmin tam bir hype ile örüldüğü fikrindeydim. Sonra filmin Sight & Sound'un Mayıs sayısında kapak konusu olmasıyla Spring Breakers benim de radarıma girmiş oldu, fakat izlemek için aceleye gerek olmadığını düşündüm. Şimdi yılın en sevdiğim dönemlerinden birinin ortalarında, yılın sonu olması sebebiyle saçma sapan bir sürü liste yayımlanırken Spring Breakers da çeşitli listelerde yer alıp bunun karşılığında birçok agresif tepkiye de sebep olduğu için merakım iyice arttı filme karşı. Tabi bu liste olayı acayip ve lüzumsuzca abartılan bir şey, şahsen gördüğümde göz atıyorum çoğuna, özellikle de yılın filmlerini kendince belirleyenlere. Ama ben merak ettiğim için bakıyorum, bundan fazla bir anlamı da pek yok benim için. Mesela bu konuda Elif Batuman'ın The New Yorker'daki "Yıl sonu listelerini sevmemizin 8 sebebi" başlıklı ironik listesi çok hoşuma gitti. Hayır, listelere karşı bir düşmanlığım yok da nedir bu listeleri aşırı ciddiye alma hali, anlamlandıramıyorum.


Spring Breakers, isminin de belirttiği üzere dört üniversite öğrencisinin bahar tatiline odaklanıyor. Tabi belli bir noktadan sonra American Pie'lar ve Britney Spears'ı kronolojik bir kaygı taşımadan sembolleri sayabileceğimiz olgularla beslenmiş/doymuş dünya için bu fazlasıyla klişe bir konu. Ama Oscar sezonuyla beraber tahminlerde en çok kurulan "kurgu kategorisi-en iyi film" ilişkisinin film formuna bürünmüş hali Spring Breakers; yani Malick'i anımsatan bir tarz ve kurguyla böyle bir sinopsisden yılın en iyi filmlerinden biri ortaya çıkmış.



İmge kullanımı bazen boğacak kadar yoğun olsa da hepsi aslında hep aynı noktaya çıkıyor: erk. Bu erki gayet nazik yeriş biçimiyse fazla genel bir çerçevede ilerliyor, yani algıların oluşum ve yerleştiriliş biçiminde nasıl hep bir gizli özne olarak "onlar" varsa, bu bulanıklık sebebiyle algılanış biçiminde de suçlu aramaya kalkışmıyor film. Tabi bu, konunun çöp doğasının filme yansımasına engel değil, aksine filme beraberce katkıda bulunuyorlar. Bu sene benzer bir kuşak eleştirisi üzerine kurulan Sofia Coppola'nın The Bling Ring'inde de "birisi olmayı" farklı ve yanlış algılama söz konusuydu. Ama bence bunu dile getirmekten ziyade esas soru "niye?" olmalı. The Bling Ring bunu televizyona yani MTV kültürüne ve internet kullanımının standartlaşmasıyla beraber onun daha da vahşileşmiş versiyonlarına bağlıyordu, Spring Breakers ise kaynağın bulanıklığına uygun düşecek biçimde ortaya bir hedef koymuyor ve konuya biraz daha karakterlerin varoluşsal problemleriymiş gibi yaklaşıyor. Bu ayrıma rağmen iki film de bir noktada "iyi" sözcüğü ve varyasyonları üzerine oynayarak karakterizasyonunu sağlamlaştırıyor. Fakat Spring Breakers'ın kesinlikle çok daha iyi olduğu şey nasıl yaşanması gerektiği üzerindeki genel algıyı zorluyor olması. Yani bugüne kadar hep bir idealizasyonla anlatılan öğrencilerin tatil hikayeleri ve grup-arkadaşlık algısı bazen Alien dışında neredeyse tüm karakterlerin "iyi bir insan olma" lafları gibi somut olarak -ki Alien'ın karakter olarak önemi burada kontrastı oluşturması açısından daha da artıyor- bazen de bahar tatiline çıkma, o "kasaba"dan kaçma gibi isteklerin dile getirilişiyle daha soyut olarak yeriliyor. Faith'in de karakter olarak işlenişi hem bu yergiyi derinleştirebilmek adına önemli bir yer tutuyor hem de sanki karakterle film, hicvinde muhafazakar bakış açısıyla karıştırılmak istemiyor oluşunun vurgusunu yapıyor.

Sonuç olarak Spring Breakers eleştirmenlerden ziyade seyirciden aldığı aşırı olumsuz tepkiye rağmen bu yıldan geriye kalacak parlak filmlerden birisi, çünkü benim de dahil olduğum '90 ve sonrası kuşaklar ile hem onlara dair algının hem de onların algısının üzerinden daha geniş çerçeveye yayılan ama kuşak filmi diye nitelendirilmemesi gereken bir günümüz yergisi. Zaten komedi ve gençlik filmi kisvesiyle iyice cılkı çıkartılmış bir konuyu kurgu marifetiyle ilgi çekici hale getirebilmiş olması bile başlı başına takdir sebebi.

not: alternatif posterler mi bilmiyorum ama yukarıda çift olarak yer alan poster aslında film özelindeki simgeselliği somutlaştırıyor, hani hala filmin çok amaçsız olduğunu söyleyen veya disney oyuncuları sebebiyle gülünç duruma düştüğünü düşünen varsa zaten filmin biraz da onlar etrafında kurulu olduğunu o afişler güzelce göstermiş. ama tabi benim favorim ilk afiş.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Aralık 2013 Salı

Oh Boy


Neden çırpınıyorsun ki? Hayır, gerçekten? Patinaj çekmekten neden böylesine bir zevk alıyor herkes? Sen de sizle karışıyor hitapda ama bazen haklı oluyor işte böyle insan. Belki anlaşılamıyor bir şekilde, belki fazla basit, belki de tamamen farklı bir sebeple; yine de garip gelişim dönemi hikayeleriyle bu kadar karıştırması insanların. Hani "coming of age" diye nitelenen o tema çok özeldir insanların günlük yaşamda ona denk gelen ifadeleri kullanım biçiminin aksine, belki bu örnek başlı başına açıklıyor da olabilir durumu. Ama mümkünlüğü bilmek gerek; hele bir dönemin coşku simgesi swastikaların bu derece tepki çekebildiği bir Berlin zamanındaysa hikaye, belki yerinden oynatmaz ama ufacık bir sarsıntı da yaratmaz mı filmler?


Niko üniversiteyi bırakmış Berlin'de kendince yaşarken dahil oluyoruz yaşamının pekçe kısa ama özet sunabilen bir bölümüne. Sigarası hep olsa da hiç ateşi yok Niko'nun, tesadüf o ki yaşamına dair en büyük arzusuysa kahve içebilmek. Yani dönemin ruhu değişmiş, dolanan hayelet artık Travis Bickle'ın fakat şimdi her kıta üzerinde. Hemen hayalet kısmına girdim çünkü Frances Ha'nın Alman kardeşi gibi Oh Boy, tabi Avrupa'dan göçü bir yıl kadar sürmüş eskinin şartlarıyla, yapım yılları farklı yani. Frances Ha'nın ilk göze çarpan atfı Fransız sinemasınayken, Oh Boy'un kendi kıtasını pas geçerek Yeni Dünya'ya gitmesiyse benim çok hoşuma giden bir durum; her hasta başka bir yerde acısını dindirmeye çalışıyor yani Baudelaire'i hep olduğu gibi hatırlarsam.


Film boyunca Niko'nun çatışmaları ve dalgayla kavga etmeyişi, nerede olduğu söylenemese de nerede olmadığını söyleyebilmek adına çok iyi resmedilmiş. Yani karakter yapısına da uygun olarak ortalıkta öylesine gezen bir boş portre izlemiyoruz ve zaten filmin hem anlatısını hem de kendisini özelleştiren şey bu oluyor. Çünkü sadece sigara ve kahve detayları bile Niko karakterini sağlam bir temele oturtmaya yetecekken çevresiyle olan çatışmasının da farklı özne ve nesneler dahilinde anlatımı Oh Boy'un böylesine naif ve güzel bir karakter filmi olmasını sağlıyor. Filmde gereksiz duran en ufak bir şeyin olmaması bir yana, tıpkı çocukların geometrik şekilleri doğru boşluklardan geçirmeye çalıştığı o oyun gibi, her şeyin bir noktada yerli yerine oturduğu, her detayın bağlamına anlam kattığı bir film Oh Boy; ve tabi yılın en iyilerinden.

jazz eşliğinde, kontrast ayarı yüksek ama ondan bağımsız siyah-beyaz bir yaşama;
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,      

9 Aralık 2013 Pazartesi

What a Way to Go!

What a Way to Go! için, kıyısından da olsa Throue'nun "basitleştir, basitleştir, basitleştir" felsefesi etrafında gelişen, zaman zaman parodiye kaçan romantik komedi koleksiyonu kılığında bir kara komedi denilebilinir.

Louisa'nın vergi departmanına (IRS) para bağışlamaya kalkmasıyla beraber bir psikiyatriste gönderilmesi üzerinden evliliklerini anlatışıyla izliyoruz filmi. Günümüz seyircisi olarak parodilerden bıkkınlık geldiği, hatta parodilerin film formunun neredeyse artık en alt katında kendine yer bulduğunu düşündüğüm için What a Way to Go'nun "Amerikan rüyası ve diğerleri" konusunu alaya alma tavrı, hele yapım yılının getirdiği abartılar da eklenince zaman zaman rahatsız edici olabiliyor, ama aksine çok da güldürebiliyor. Filmin segmentlere ayrılması ve her segmentin kendi içerisinde parodiler barındırıp dokundurmalarla dolu olmasından ziyade, film bir bütün olarak bir kara komedi denilebilir (tabi şahsen havasını güzelleştirmekten ziyade filmi suya batırdığını düşündüğüm finaldeki mecburi manevrayı gözardı ettiğimde böyle söyleyebiliyorum.) ki bu da kendisinin duruşunu ve değerlendirilme şeklini değiştirme gücüne sahip çok önemli bir özellik, zira TV skeçlerini toplayıp sinema filmine dönüştürmekten bahsetmiyoruz burada.

What a Way to Go!, Hollywood'un en ilgi çekici aktrislerinden ve gençliğinde dünyanın en güzel kadınlarından olan Shirley MacLaine'in sunduğu ve sırasıyla Dean Martin ya da The King of Cool, Dick Van Dyke, gelmiş geçmiş en iyi aktör Paul Newman, etkileyiciğine ortak olabilecek bir insanın zor bulunacağı en yetenekli oyunculardan Robert Mitchum ve Gene Kelly'nin konuk olduğu hafif kara mizah soslu bir eğlence programı gibi bir film, yani tanımlaması zor değil. Ayrıca bu posterle sinema tarihinin en dürüst afişlerinden birine sahip filmlerden biri, ne izleneceği baştan sona orada. Evet, poster yazıları dahil.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

8 Aralık 2013 Pazar

Wrong (ve ondan hareketle Quentin Dupieux)

2010'da Quentin Dupieux'nun Rubber'ı ilgimi çekmişti ama bir türlü oturup da izlememiştim. Yakın zamanda Sebastian Tellier'in yeni albümünü dinleyip hayran olmamla beraber yaptığı diğer işlere de bakayım deyince Dupieux'nun Nonfilm'inde oynadığını farkettim, Tabi bu kadar yönlenmeden sonra Dupieux izlemeye başlamam şart olmuştu. 48 dakikalık, teknik olarak orta metraj olsa da film kullanımının neredeyse bitmesi sebebiyle kavramlar karıştığı için kısa metraj olarak tabir edilen Nonfilm, izlediğim en iyi filmlerden biriydi. İşte bunun etkisiyle başladım Wrong'u izlemeye, yani fazlasıyla olumlu düşünerek.

Wrong, Dupieux'nun absürd tarzına uygun olarak, sabah uyandığında köpeği Paul'un kaybolduğunu farkeden Dolph'un, Paul'u bulmak için uğraşı ve o süreçte diğer yaşadıklarını konu ediniyor. Tabi "konu edinmek" öbeği bir Dupieux filmi için ne kadar kullanılabilirse o kadar.


 Baştan sona ekranın odağında olmayacak kadar ufak detaylarla güldüren bir film Wrong. Aslında Dupieux'nun filmlerine dair farklı başlıklar altında bir şey söylemek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Çünkü, hali hazırda sayıları pek fazla olmasa da, herhangi bir filminden bahsederken hep Rubber'ın başlangıcında polisin söylediklerinden bahsedesi gelebiliyor insanın, zira Dupieux nedensizliğin anlatımını benzerlerinden farklı olarak gösterişçiliğe sığınmadan ham haliyle yapmayı başarabiliyor. Ve ziyadesiyle soyut bir yapıda zuhur eden bir şeyi yabancısı olmaktan ziyade uzmanıymış-gibi-görünerek anlatmak ekseriyetle daha çok rağbet gördüğünden onun esansına ulaşmak çoğu zaman pek de önemsenmiyor. Dupieux'nun absürdizmi işte bu yüzden bence çok önemli.

Fakat Wrong'dan hareketle başlayan bu notlara Rubber'ı da dahil ederek söyleyecek olursam, iki film de Nonfilm'den ruh olarak pek farklı olmamasına rağmen zaman zaman insanı bunaltabiliyor. Bence bunun tek sebebi süreleri. Çünkü Rubber ve Wrong uzun metraj olup ciddiye alınmak için büyük bir yanlış kararla sündürülüp uzun metraja dönmüş filmler gibi duruyor. (Bunun ne kadar gereksiz olduğunu söylemek istiyorum fakat filmlerin hoşuma giden yapılarıyla ters düşeceğim için çekindiğim gerçek, evet. Ama 90 dakika civarı gayet alışılmış uzunlukta olsalar dahi cidden gereksiz uzun oluyor bu süre söz konusu filmler için.) Oysa Nonfilm gibi orta metraj olsalardı, eminim ki Rubber ve Wrong da Nonfilm kadar etkileyici filmler olabilirlerdi. Şimdiyse tam anlamıyla öğleden sonra diye nitelenen ve bir şey yapmaya başlamak için çok geç, hiçbir şey yapmamak içinse çok erken olan o saat 13-15 aralığı gibiler.

Son olarak Dupieux'nun Nonfilm için düştüğü notu, kendisi ve filmlerinden bahsederken unutmamak gerek;
NONFILM izlenebilemez.
NONFILM benim ilk film çekme deneyimim. (başarısız)
NONFILM, "NEDENSİZLİĞİN" özütü.
NONFILM, RUBBER'ın engelli kardeşi.
NONFILM vahşi bir hayvan.
NONFILM, yalnızca BİR espri içeriyor.
NONFILM, Flat Eric'in parasıyla çekildi.
NONFILM muhteşem, eğer nasıl izleyeceğini bilirsen. DENE.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Kasım 2013 Salı

Du levande

You, the Living!

Bir tutturdum günlük yaşam diye bahsedip duruyorum da nasıl olsun başka, bildiğim tüm her şey buysa? Hem monotonluğu da bunaltıcılığı da yabana atmamak gerek, an geliyor öyle güzel oturuyorlar ki yerlerine. İşte Roy Andersson yeterince absürd olan o günlük yaşamımızın dozunu arttıyor çeşitli vinyetlerle Du levande'de. Sakin ve arka-plansız yaşamlar ilerliyor, çünkü ekseriyetle her şeyin arka plan diye nitelendirilmesi gerekiyor zaten.

Du levande, izledikten sonra bir süre sürekli kafayı kurcalayabilecek, ister istemez izleyenin yaşamına yansıması olacak olan o filmlerle, her şeyi ham haliyle fotoğraflarken geriye söylenecek veya eklenecek aslında çok da bir şey bırakmayan o filmler arasında gidip gelen ufak bir şaheser. Absürdlüğün böylesine zarif anlatılardaki yerinden hep hoşlanmış birisi olarak farklı bir şey söylemem çok da mümkün değildi Andersson'un filmi için; çünkü ne kadar gösterişliye gidilse de hep, yaşam aslında uzun zamandır yıkanması gerekip de tam yıkandığı gün yağmur yağan bir araba gibi. Benzetmenin klişeliği de dahil olmak üzere; ama böyle daha güzel değil mi? 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Kasım 2013 Pazartesi

19. Gezici Film Festivali

//28.11.13-güncelleme
bilet kalmamış lan! kendimi bildim bileli neredeyse benimle yaşıt olan gezici'ye gidip film izlerim de gişeye gittiğimde ilk defa şu yanıtı aldım ya, bugüne kadar bilet bulamadıkları için dalga geçtiğim insanlardan özür diliyorum. hoş ben her zamanki gibi bir-iki gün önce bilet almaya çalıştım yine ama malesef bitmiş biletler. e o zaman şu soruyu sormak geliyor içimden: ulan madem bu kadar insan festivallerde filmden filme koşuyor, benim şu havasını sevdiğim şehirde karşılaştığım tipler niye hep dangoz? bu sene zaten program ahım şahım değildi diye kendimi avutuyorum, en azından dünya sineması bölümündeki birçok filmi daha önce izleme imkanı buldum, bir tek yerli sinemaydı derdim; bilet bulanlara selamlar.

Daha önce 31 ekim'de festivalin ilk basın bülteni yayımlandığında heyecanla yazmıştım bloga. Geçtiğimiz hafta da Festival Gazetesi ve program yayımlandı. Buradan resmi siteye alayım, oradan festivale dair her şey bulunur zaten, kopyala-yapıştıra lüzum yok.


Bu senenin dünya sineması seçkisi geçen seneye göre daha güzel olsa da Gezici'de benim daha önce alıştığım gibi normal zamanda zor ulaşılacak fazla film yok. Tabi bu bir şeyi değiştirmiyor, yine festival süresince Ankara'nın en sinema gibi sineması Kızılay Büyülü Fener'de olacağım ben. Mümkün olduğunca bırakın işi gücü gelin siz de; filmden, okuduğunuz ve dinlediğinizden daha önemli şey mi var?

13 Kasım 2013 Çarşamba

Lenny

Lenny, 1960'ların ünlü komedyeni Lenny Bruce'un biyografik filmi. Sözcüklere uygulanan baskıyla toplumun da baskı altına alınabildiğini düşünen ve daha önemlisi kendisi bunun üzerine giderken bu mevcudiyetin karşısında duramayan, bilakis sebebi olan toplumun da ikiyüzlü olduğunu gösteren bir komedyen. Bu yüzden "toplumun ahlak kurallarına aykırı olan" şeyler söylemekle suçlanıp onlarca kez sahnede tutuklanıyor ve yargılanıyor. Söyledikleri bugün herhangi bir Amerikan dizisinde rahatlıkla bahsini duyabileceğiniz şeyler, ama elbette kıyası Amerika içerisinde yaparsak böyle, yoksa buralar hala çok farklı değil. Fakat Lenny'nin en çarpıcı yani samimiyeti. Yani kastım, karşı karşıya olduğu bu davalardan sadece beraat etmek değil asıl derdi; istediği, anayasanın birinci ek maddesine -yani Birleşik Devletler'de konuşma ve düşünme özgürlüğünü koruyan ek madde- dayanarak beraat etmek. Çünkü kendisinin amacı gösterisini bel altına vurup insanlara ucuz eğlence sağlamak değil, o insanlara bunlara gülerken içinde bulundukları ikiyüzlülüğü göstermek. Bu açıdan daha da önemli, çünkü George Carlin veya Bill Hicks gibi komedyenler gösterilerinde aslında ciddi diye nitelendirilen konulara dair gayet önemli şeyler söylerken buna gülerek tepki veriyor olmamız garip değil, tersine çok doğal bir tepki. Çünkü çoğunlukla yeraltına süpürülen bir düşünce biçimini günlük yaşamımızın gerçekliğinde bulmanın sevinç ifadesi oluyor o, ve zaten hicvin doğasında da yok mu o yergiyi yerinde bulanların buna gülümseyerek katılmaya çalışışı; zira ancak sözler var biz sıradanlara. İşte Lenny bu açıdan daha önemli bir şey yapıyor bence, belki de o popülariteye ulaşana kadar karşılaştığı tepkileri unutamadığı için, seyircisini özel bir konuma koymuyor gösterisinde. Duruşmasının kayıtlarını onlara gösterisi boyunca okuyarak dertlerinin yalnızca bir soytarı bulmak olduğunu da gösteriyor. Yalnız bu zamanlarda yaşamanın bir getirisi olarak belki ama, konu hep aynı noktaya geliyor: her şey hep sonradan bir yerlere oturuyor.

Tiyatro oyunundan uyarlama olan Lenny, Bob Fosse'un bildik yerleşmiş tarzıyla film olarak daha çarpıcı bir yapıya bürünüyor. Lenny Bruce'un hikayesi zaten çok güçlü olduğu için filmin belgeselimsi yapısı sanki sahneyi ona bırakmak açısından yapılmış bir tercih gibi. Zaten bakınca da Fosse'un tozlu olsa da özenli tarzına rağmen hikaye ve Dustin Hoffman taşıyor filmi. Belki her şeyi onlara böyle bırakması da Fosse'un kendi başarısı olabilir, çünkü Lenny Bruce'un etkileyici hikayesi dışında film ziyadesiyle sıradan ve kaybolabilir durumda. Fakat Lenny her şeye rağmen, film olarak, anlaşılamayan bir adamın sancısı olmayı başarıyor. Belki sözcüklerle basit görünüyor fakat derdini anlatamıyor olmak sözlükten gelme birkaç sembolü birleştirerek anlatılacak şey değil, film belki de bu yüzden yer ediyor. Tüm bu sebeplerle, hikayesiyle kıyısından köşesinden bağ kuramayacak bir insanın kolay kolay yakınsayamayacağı bir film Lenny, ve zayıf noktası da bu bence. Fakat hiçbir şey ilgi çekmezse, gelmiş geçmiş en iyi aktörlerden birini izlemenin tadı var filmde, bu yüzden Lenny Bruce'un hikayesi haricinde bir de Dustin Hoffman taşıyor işte filmi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Kasım 2013 Salı

The Lone Ranger

Hazır son izlediğim filmleri genel olarak çok sevmişken senenin hayal kırıklığı olarak görülen The Lone Ranger'ı izleyerek kumar oynamanın tam zamanı diye düşünmüştüm. Filmi öyle bir pozisyona soktular ki eleştirmenler ve kuyrukları olan sinema-izleyicileri, Tarantino yılın en iyi filmleri listesinde The Lone Ranger'a da yer verince listenin haber değeri arttı resmen, hatta Tarantino'nun sinemadan anlamadığına kanıt olarak görenler bile var, ne demekse artık. Bense Tarantino'yu görüyor, ve arttırıyorum; daha farklı yeni bir kurguyla milenyumun en iyi Hollywood filmleri listesine girebilir The Lone Ranger, ama bu haliyle de gayet eğlenceli bir film. Elbette filmi yermekten öteye gidip insanlar artık filme saldırdığı için ben de daha ileriye gidip abartıyorum, ama asıl merak ettiğim; Reservoir Dogs ve Pulp Fiction'dan sonra yokuş aşağı giden Tarantino'nun yokuştaki henüz son ve en dip noktası olan Django Unchained gibi bir filmi yere göğe sığdıramayan insanlar nasıl oluyor da The Lone Ranger'ı böyle yerin dibine sokuyorlar? Bir de Gore Verbinski ve Johnny Depp'i bir arada görünce hele bir de Depp makyajlı ve özel bir karakteri oynuyor olunca Pirates of the Caribbean benzetmeleri üzerinden ağır yergiler var ki, ona hiç girmiyorum artık.

Her ne kadar eleştirmenler sanki sektörde kitle üzerinde etkisiz elemanmış gibi gözükse de gerçekte insanların fikirlerini nasıl etkilediklerinin kanıtıdır bence The Lone Ranger. Elbette benim de henüz çekim aşamasındayken beklentim çok daha yüksekti filmden, fakat yapım sürecinde yaşadığı tüm sıkıntılardan sonra izlediğim hali hiç de hayal kırıklığına uğratmadı beni. Verbinski'nin dediği gibi, haber olarak izleyiciye yansısa da yansımasa da birçok stüdyo filmi yapım aşamasında önemli sıkıntılar yaşıyor, çekimler bir süre duruyor falan ama The Lone Ranger'ın ne kadar süredir gündemde olduğunu ve gayet açıktan yaşadığı sıkıntıları göz önüne alınca en son halinin bu kadar keyifli olması bile takdir edilesi bir şey bence.

Ciddiyeti içerisinde yer yer absürde kaçan gülmecesini gayet iyi dengede tutan, yıllardır alıştığımız beylik koyboy hikayelerinin yanından geçse de onlarla bir olmayan neredeyse 80 yaşındaki bir hikayeyi canlandıran önemli bir seyirlik The Lone Ranger. Muhtemelen bundan yıllar sonra birçok insan tekrar dönüp filme nasıl haksızlık ettiklerini anlayacak ve o zaman da olduğundan bile çok abartılacak The Lone Ranger. Tonto ve insanlarınu hiç anlayamıyor yani beyaz adam, hep geriye dönmesi gerekiyor; hep sonradan. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Kasım 2013 Pazar

Ain't Them Bodies Saints

Amerikan kırsalında zamansızlıkla anlatılan bir suç hikayesi Ain't Them Bodies Saints. 1970'lerde geçiyor belki bu neo-western, ama aynı zamanda bildiğimiz westernlerin 1890'larında, aynı zamanda günümüzde geçiyor. Yani belirgin bir zamanda yaşasa da kahramanları öyle bir anlatıyor ki olanları, bizden dışarıda bir zamandan bahsediyor gibi. Parçalı anlattığı hikayesiyle eksiltili anlatımı bir suç öyküsü etrafında çevirmesi yaptığı her şeyi daha da değerlendiriyor. Çünkü suçun etrafında olanlar her zaman için çekici kılar bence o hikayeleri, yani arka planda bizim görmediklerimiz-göremediklerimizdir ana olayı değerli kılan. İşte Ain't Them Bodies Saints de o arka plana gidip anlatıyı değerli kılan eksiltili alanı tamamlıyor hikayesiyle. Bu sebeple belki karanlığı ve tekinsizliğiyle andırdığı Nick Cave'in suç/cinayet balladlarından ayrılıyor ama yakaladığı şiirsel atmosfer ve hikayesiyle Townes Van Zandt'in Waitin' Around to Die şarkısını hatırlatıyor bana, yani suç karşılığını öder mi bilmiyorum ama kendi içerisinde hep zengin olduğu bir gerçek.

Bir süredir beklediğim filmler mi bu sene şansıma hep beni mutlu etti, yoksa ben mi bu aralar alternatif bir gerçekliğe daha fazla ihtiyaç duyuyorum bilmiyorum, fakat son zamanlarda izlediğim ve etkileyiciliği sebebiyle tüm rastladığım olumsuzluklarını gözardı edebildiğim filmlerden birisi oldu Ain't Them Bodies Saints de. Ama yönetmen David Lowery'nin tarzıyla Terrence Malick'in erken ve son dönemlerinin bir harmanını andırdığı filminin aynı anda, filme doğrudan dahil olmadıkları halde, hem Cave'i hem de Van Zandt'i akla getirebiliyor olmasını düşünün; pastoral bir suç filminin değerini görebilmek için fazla bile değil mi? Daha önemlisi filmle alakasız bu kadar isim havada uçuşurken film kesinlikle bir çorba değil, yani kendi başına durabilecek kadar özgün. Hatta o balladlarda dinleyip okuyup izledikçe hep benim için daha ilgi çekici olmuş suç hikayelerinin, insanın tüm kendini kandırmaları ortaya çıktığı zaman bile hala içinde yaşamın özünü barındırabiliyor olduğunu anlatabilecek kadar da sıradan ama etkileyici.

poster mi? evet bence de; ışık, renkler ve tipografi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Kasım 2013 Perşembe

Frances Ha

Frances'i birkaç cümleyle anlatmaya kalksam içimde hep bir rahatsızlık olacak, eksiklik veya yanlışlıktan ziyade çok kof gelecek. İşte bu yüzden Frances Ha ismiyle bir film ortaya çıktı belki de. Kötü olan, Greta Gerwig'i bundan sonra başka bir rolde rahatlıkla izleyemeyeceğime eminim, çünkü uzun zamandır böylesine hayran kaldığım bir karakter filmi izlememiştim. Hızlı ritmi ve keskin kurgusuyla zaman zaman karışarak bile karakterinin iç dünyasını yansıtan bir film Frances Ha. Benzer şekilde filmin siyah-beyaz çekilmesi, saf sinema deneyimi yaşatması ve Baumbach'ın ifadesiyle anlık bir tarih, bulunduğumuz anın nostaljisini yaratması bir yana ritmiyle olan etkileşimiyle yolları yine Frances'e, yani şimdiye kadar hep arkada duran bir karaktere çıkarıyor. Uzun zamandır hikayenin kendisi haricinde teknik detaylarla anlatıya bu kadar etki eden bir film de izlememiştim sanırım, yoksa bir film karakterine aşık olabilmem genelde film üzerine gevezeliğimi ortaya çıkarmaktan öte direkt susturur beni. Mesela uzun bir süre Baumbach ve Gerwig'in söyleşilerinden uzak duracağım, zira bu doksan dakikada izlediğim her şeyin çok uzakta bir yerde bir sette yapay geçen zamanın düzenlenmiş hali olduğunu düşünmek istemiyorum.

Hata gibi gözüken şeyleri seven ve aslında bir çocukluk anısıyla arkadaş olan bir karakter değil yalnızca filmi böylesine büyüleyici yapabilen, anlatımındaki zariflik. Ya da her zaman için çeşitli itici/alışılmış isimlerle adlandırılmış belli tavır ve anların karakterize olduğu zamanları uygunsuz vedalaşmalarla anlatabiliyor olması. Bu sayede içinde bulunulan zamana duyulan özlemi anlatırken kendi kendine büyüyebiliyor film de. Yani ben kişisel sebeplerle tamamen Frances ve onun bakışına, tuttuğu yere odaklanıyorum ama bunu sağlayan zaten onun etrafında oluşmuş olan diğer ögeler, dolayısıyla karakterden bahsetmek; onun hayal kırıklığıyla sarhoş olup aradığı şeyi anlatışından bahsetmek filme ismini vermiş olmasının da göstergesi olacağı şekilde filmden bahsetmek oluyor. Zaten Frances Ha üzerine kuracağım her cümle de kendinin farkında bile olmadan Frances'e hayranlık cümlelerine dönecek, aksi elimde değil.  

Zamanımızın filmi mi, onu bilemiyorum, ama eminim ki benim zamanımın filmi Frances Ha.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Kasım 2013 Çarşamba

The Puffy Chair

Mumblecore diye isimlendirilen çok düşük bütçeli Amerikan bağımsızlarından birisi The Puffy Chair. Film Josh'un mor bir pofuduk koltuğu babasına doğumgünü hediyesi olarak almak için sevgilisi ve erkek kardeşiyle beraber çıktığı yolculuğu anlatıyor. Ama filmin başrolünde Josh ile Emily arasındaki ilişki ve filme ismini vererek film içindeki görünmez baskınlığını açığa vurmuş olan pofuduk mor koltuk var. Hayır, konu onların etrafında dönmüyor, onlar bayağı başroldeler. Konu ana karakterler etrafında dönüyor, ya da ana karakterler kendi etrafında dönüyor da olabilir. Yani insan ilişkilerinin doğasına dair bir hikaye anlatmak isterken bir ilişkiyi başrole oturtmak elbette başta umut vaadediyor fakat günlük yaşamımızın gayet yakınından geçen kesitlerden 90 dakikalık bir kolaj yapmak, bu fikri parlak bir filme çevirmeye yeterli olmuyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Kasım 2013 Salı

Cronenberg'den Sevgilerle: İtinayla Put Kırılır



David Cronenberg kendi çalışmaları üzerine olan serginin açılışında Toronto Star ile yaptığı söyleşide sinemanın putlarından Stanley Kubrick hakkında tepki çeken şeyler söylemiş. Kubrick'in teknik olarak ustalığına, filmi çekerkenki titizliğine diyecek elbette bir şey yok. Yani Ridley Scott'ın efsanevi filmi Blade Runner'ın final sekansı konusunda sıkıntı yaşadığında, "nasıl olsa Kubrick'te ekstra çekimler vardır" diye ona giderek The Shining'in açılış sekansından artan sahneleri alıp kullanmasını sağlayacak kadar titizce çok çekim yapan bir yönetmen Kubrick. Fakat kendisinin abartılıp bir puta çevrildiği de gerçek, en azından Cronenberg'in hiç de saldırgan olmayan kendi fikirlerini söylemesi üzerine gelen tepkilere, hatta kendisinin cümleleri haber olarak verilirken kullanılan ifadelere bile bakılırsa rahatlıkla görülecek bir şey bu. Yani Kubrick'in önemli bir yönetmen olduğunu reddeden yok, ama Kubrick'i herkes sevmek zorunda değil, ve filmleri de üzerine söz söylenemez dokunulmaz eserler değil. Zaten hayranı olduğum Cronenberg'e "Kubrick yaaa"-sinemaseverlerini kaşıması ve söyledikleri sebebiyle bir kez daha sevgilerimi iletiyorum.   

  • "Kubrick'in olduğu ve olabileceğinden çok daha samimi ve kişisel bir film yaratıcısı olduğumu düşünüyorum ve işte bu yüzden The Shining'in harika bir film olduğunu düşünmüyorum. Bence türü (korku türünü) anlamamış ve ne yapıyor olduğunun farkında olduğundan da şüpheliyim. Kitapta bazı çarpıcı imajlar vardı ve bunu farketmişti, ama onları gerçekten hissedebildiğini zannetmiyorum.Garip biçimde, her ne kadar kendisi yüksek seviye bir sinematik sanatçı gibi görülerek yüceltilse de, bence o daha çok ticari kafalı birisiydi ve göze çarpıp rahatça finanse ettirebileceği işlerin peşindeydi. Bence buna fazlasıyla takıntılıydı, bir noktaya kadar ben öyle değilim. Bergman veya Fellini de değildi."  

Söyleşinin orijinaline göz atmak isteyenleri şöyle alayım.

3 Kasım 2013 Pazar

The East

The East'ten çok, yönetmen Zal Batmanglij ile beraber senaryoyu yazıp aynı zamanda başrolde de oynayan Brit Marling'ten bahsedesesim geliyor benim. Bir çeşit kısa bir Brit Marling biyografisi olacak aslında ama The East'in kendi yaşamının bir nevi farklı yorumu olarak perdeye yansımış olması sebebiyle hayran olunası Marling'e dair birkaç cümle kurmak gerekiyor sanki.

Another Earth'ü izlediğimde film çok hoşuma gitmiş ve Marling'in o zamanlarki erkek arkadaşı ve filmin yönetmeni Mike Cahill ile beraber senaryoyu da yazmış olduğunu öğrendiğimde kendisi doğrudan izleme listeme girmişti. Sonrasında Community'de Britta karakterinin (bir başka güzellik Gillian Jacobs) tam anlamıyla bir dengesizliğe oturtulduğu en güzel bölümlerden birinde Britta'nın arkadaşı olarak gördüğümde iyice heyecanlanmıştım Marling'in yeni filmleri için. Another Earth ile aynı dönemde diğer ev arkadaşı Zal Batmanglij ile yazdıkları ve çektikleri Sound of My Voice'u uzun süre izleme fırsatı bulamadığım için ancak daha sonra izlemiş ve artık emin olmuştum: gerçekten kendi istediği gibi filmler karşısına çıkmadığı sürece yine yazmaya ve filmi arkadaşlarıyla çekmeye devam edecekti. Nitekim Redford gibi bir efsanenin dikkatini çekip The Company You Keep'de ve son yılların önemli konularına dokunan en izlenesi dramalarından olsa dahi çok gözardı edildiğini düşündüğüm Arbitrage'de oynadıktan sonra Zal Batmanglij ile bir diğer ortak filmi The East ile geldi. Kendisi ekonomi mezunu olduktan sonra Goldman Sachs'ın iş teklifini redderek, hepimiz gibi kendisine de empoze edilen mutluluk ve başarının tanımlarını bir nevi yeniden sorgulamaya koyulmuş diyebiliriz Marling için, bir yıllık Küba tatilinden sonra Los Angeles'a dönmüş ve sinemayla uğraşmak isterken hep dandik korku filmi teklifleri alınca da iki arkadaşıyla benim şimdi bu cümleleri kurmama neden olan kendi filmlerini yaratmaya koyulmuşlar. İşte 2009 civarlarında Batmanglij ile bir süre deneyimledikleri freeganism'in etkilerinden geliyor The East de. Fakat sanki o süreçte içlerinde bulundukları gruplar ve onların üzerlerinde bıraktıkları etkiler kadar, Marling'in birçok insanın yaşama sebebi olan bir işi redderip kendi yaşamını kendi kurmasının bir yansıması da oluyor The East. Filmden bahsederken Batmanglij ile beraber yazdığı hikayeden çok kendisini ön plana çıkartıp filmi bu şekilde görüyor olmam belki yaptıkları işe haksızlık gibi görülebilir, ama The East'i 5 dakika daha erken bitirmeyip stüdyo filmlerinde filmin içeriğine olan müdahaleleri andıran o son bölümde içine girdikleri saflığa saysınlar artık. Zaten Ellen Page'in oynadığı bir filmde ona dair hiçbir şey söylemeden kendilerinden bahsediyorsam gerçekten bir sebebi vardır.



Marling'in bundan önceki filmlerinde de en çok dikkatimi çeken ve hoşuma giden şey, ne kadar gün içerisinde sürekli önümüzde durmayan, yani ana akımdan uzak gerçekliği kendilerine konu edinseler dahi filmde günlük yaşamı, karakterlerin yaşamı algılayışlarını hep bir şekilde film içerisinde keşfetmeye çalışışları. Bence hikayelerini etkileyici kılan en önemli şey de bu. Çünkü günlük rutin içerisinde izlenen bir filmin o günlük rutinden hep bir kaçış veya o rutini doğrulayış olarak karşımızda yer almasındansa o gelgitli rutin içerisindeki rahatsızlığı yansıtması kendisini daha da farklı bir gerçeklik zeminine oturtuyor. The East'in de eko-anarşist The East grubu ve oradaki gizli görevinde kendini sorgulamaya başlayan bir ajanın bildiğimiz hikayesinden farklı bir şey yapabiliyor olmasının nedeni işte bu. Zira tekrar ve tekrar düşünülmesi gereken şeyler geldikleri gibi kabul edilmek ve bir kenara bırakılmak için yoklar.

Bir de not olsun; 1 yıl 2,5 ay önce Los Angeles'da köprüden atlayarak çekip giden sevgili Tony Scott'ın prodüktörlük yaptığı son filmlerden de biriydi The East.

sevgi, saygı o tarz bilumum duygularla:;,

2 Kasım 2013 Cumartesi

Sen Aydınlatırsın Geceyi

(Son birkaç gündür oldukça sık duyuldu Başka Sinema projesi. Bırakalım vizyona girme imkanı bulamayan filmleri ya da sinemaseverlerin belli filmlere ulaşmada yaşadığı sıkıntıları, hiçbir problem olmadığı zaman dahi ilgi çekici olacak önemli bir proje kendisi, orası kesin. 1 kasım itibariyle de gösterimler başladı, umarım öngördüklerinden çok daha başarılı olur bu proje ve uzun süre devam eder.)

Silikleşebilen, hatta maçta bile çizginin dışında, yan hakem olan birisi Cemal. Sıkıntılı demek doğru değil, sonuçta kim değil ki? Ama farkı herhalde, Cemal uğraşıyor. Kaşıyor kendisini sürekli. Nereden baktığına göre değişir belki ama, kayıp olan aslında Yasemin. O sayede dokunmasına gerek kalmıyor nesneleri hareket ettirmek için. Ya da asıl sıkışmış olan Defne. O sayede zamanı dondurabiliyor. Herkesin var kendince bir özel gücü ama farkında mısınız; kadınlar hep kayboluyor? Çünkü erkeklerin dünyası malesef, ama bazı erkek karakterlerin romantizmiyle güzellerken daha da belirginleşiyor soru; sahi kadınlar nerede o yaşamlarda?


Onur Ünlü artık imzası haline gelmiş şekilde fantastik dozlu bir hikaye anlatıyor. Bir Anadolu kasabasında, veya aslında bizim dünyamızda sıkışıp kalmış ama memnun, ama şaşkın, ama bıkkın karakterlerle kuruyor öyküsünü. Aslında çok basit her şey; O olursa tamam, dozuna geliyor bir süre sonra hikaye, ama aslında çok da karmaşık her şey. Çünkü evet, "biz şimdi varız ama ya yoksak?" Peki biz ölümlüler ne kadar karıştıracağız bu olan biteni? Bilmiyorum; söylediklerim filmi izlemeyene ne kadar anlam ifade ediyor, hatta perde kararır da filmin ismi son kez perdeye yansır yansımaz salondan koşarak kaçan izleyenlere? Fakat biliyorum, bazen başkasına anlam ifade etmesi çok da gerekmiyor. Sen Aydınlatırsın Geceyi de öylesine güzel stilize edilmiş bir film. Renkleriyle, ses kullanımıyla, hikayesiyle, görüntü yönetmenliğiyle, şuyuyla bunuyla. Yani baştan sona, ben şimdi sadece uzun mu uzun bir günün ardından aklıma ilk gelenleri sayıyorum. Çünkü Orhan Gencebay kadar hesaplı olmayalım diye.   


Bir türlü o son noktaya ulaşamamış, hatta bazen hiçbir yere ulaşacak takati kalmamış birkaç filmden sonra sadece kendisinin değil, yerli sinemanın da unutulmayacak filmlerinden birini yaratmış Onur Ünlü. İlk anından sonuna kadar hayranlıkla izlediğim Sen Aydınlatırsın Geceyi, doğru düzgün kayıp bile olamayan insanların hikayesi; çünkü ya oradasındır ya da oradasındır; önemli olan orasını nasıl tanımladığın, veya orasının en başta olup olmadığıdır. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

31 Ekim 2013 Perşembe

19. Gezici Film Festivali

Yıllardır ülkenin en film festival festivali Gezici, 19. yılında festivalde neler olacağına dair ilk duyurusunu yaptı. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

Geçen sene görece daha sönük geçmiş olsa da bu seneki festival henüz başlamadan bir bölüm benim için çok özel yaptı festivali: Barış Bıçakçı: İki Film Arasındaki En Kısa Mesafe. En sevdiğim yazarlardan, bırakın istek üzerine yazı yazmayı söyleşi bile vermeyen Barış Bıçakçı bu yıl izleyici için iki film seçmiş. Şimdi benim asıl merak ettiğim filmlerin sunumunu kendisi yapacak mı? Bundan iki sene önce ilk dergicilik deneyimim olacağını umduğum bir fikirle Tanıl Bora'ya gidip kendisine ulaşmaya çalışmıştım ama Bora fikrimi beğense de Bıçakçı'nın kabul etmeyeceğini yine de ileteceğini söylemişti; tabi sonuç baştan belli. O yüzden festivalin sitesinde duyuruyu okurken kendisinin ismi üzerinden üç dört kez geçtim, doğru mu okuyorum diye. Hiç zannetmiyorum ama umarım filmlerin sunumunu da kendisi yapar, yapmasa da zaten onun özel olarak seçtiği filmleri Gezici'de izleyecek olmak da fazlasıyla mutlu edici. 

26 Ekim 2013 Cumartesi

Prince Avalanche

Hafsteinn Gunnar Sigurðsson'un hikayesinden uyarlama film, 1988 yazında şehirlerinden uzakta yolda çalışan iki adamın hikayesini şık bir minimalistik tarzda anlatıyor. Hikaye, David Gordon Green'un kendisini güçlendiren anlatımı ve arkaplandaki renkleriyle hafif ve tatlı bir sarhoşluk yaratıyor izleyen üzerinde. Arkada bıraktıkları ve bırakamadıklarıyla günleri geçen Alvin ve Lance oturaklı karakterler olarak izleyeni destekliyor film içerisinde, çünkü bazen boşluk bazen ise nefes alınacak bir alan halini alıyor günlerin getirdiği o ufak kırıntılar ve insan kolay kolay inanamıyor aslında çok da bir şey olmadığına. Hep birikimler var o kadar söz edilen, hani dolu günler üst üste eklendikçe oluşuyormuş gibi sanki; peki ya asıl zaman geçtikçe camın kiri arınıyor da asıl altında olan öz ortaya çıkıyorsa? Yani Godot gerçekten beklenilmeye değiyorsa eğer, hepsi mümkün değil mi?


Alvin ve Lance, şişenin boşaldıkça yarattığı etkiye benzer biçimde ulaşıyorlar; tutunmak için gerekli kola değil, serbest düşüşü kabullenme noktasına. Belki kısa sürecek o farkındalık, belki kamyon şoförüyle beraber o kayıp Kadın'a katılacak onlar da. Çünkü bazen değil, hep kendine dönük aşk. Ufak detaylar bu yüzden bu kadar önemli ve bu yüzden maddi gerçekliklere ihtiyaç yok, her şey o ufak yaratıların birleşmesiyle oluşuyor sadece.

David Gordon Green, bu minimal hikayeyi ürkütmeden ortaya çıkartıyor esansını Prince Avalanche ile, her seyircinin takdir etmeyeceği naif bir film yaratıyor. Çünkü ismi bilinmeyen kokular, ismi bilinmeyen şarkılardan farklıdır; nadiren adres gösterilebilirler.       

bir de: paul rudd! bir sene içerisinde bu kadar güzel iki filmle gelmesi, gelirken yanında da giamatti ve hirsch'ün oturması; önceden arada bir yapıyordu böylesine güzel şeyleri ama bu sene tam oldu. 
iki afişin ne kadar güzel olduğundan bahsetmeme gerek yok değil mi?
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Ekim 2013 Perşembe

All is Bright

Amerikan eleştirmenlerinin tür takıntısına kurban giden sayısız filmden birisi All is Bright. Hadi bu sebeple aldığı bu kadar olumsuz eleştiriyi bir kenara bıraktım, en beğenen adamlardan biri de screwball komedisi diye övmüş, tabi ki alakası dahi yok; herkes gibi kenarda kalmış sıradan insanlara dair narin bir bağımsız drama yalnızca.

Hakettikleri değeri bir türlü göremediklerine inandığım iki çok iyi aktör Paul Giamatti ve Paul Rudd'a, Mike Leigh filmlerinde izleyip de hayran olmanın elde olmadığı Sally Hawkins eklenince, ve tabi bir de daha izlemeden filmin çok renkli olmadığı anlaşılıyor olunca izleme listemde en yukarıya çıktı bir anda film, iyi ki de çıkmış.

Cezaevinden yeni çıkan Dennis'in, bir zamanlarki suç ortağı Rene'yle beraber bir şekilde yaşama tekrar uyum sağlamaya çalışışını izliyoruz. Bir süre o bildik yaşamdan uzaklaştıktan sonra geri döndüğünde yaşamındaki çoğu şeyin değiştiğini kabullenemeyen Dennis zorlanıyor haliyle. Artık "düzgün yaşamaya" çalışan Rene'yle beraber noel ağacı satıp kendisini tekrar bir yere kapattırmamaya çalışırken bizim günlük yaşamımızda sıkışıyor, neden ve nerede yaşıyor olduğunu biliyor ama işin nasılına takılmıyor. Çünkü bazen yaşam anlatıldığı gibi size ait bir şey olmuyor; tepenizde sürekli dolanan ve bir türlü kaçamadığınız bir bulut veya ekim ayında ertesi gün erken kalkmak zorunluluğuyla bir yandan uyumaya çalışıp diğer yandan da tam o anda uyursanız sabah kaç saatlik uykuyla kalkacağınızı hesaplarken tepenizde dolaşan sivrisinek kılığında size yaklaşıyor yaşam. Planlar sadece, yanlışlıkla üretilmiş küçük not kağıtlarının bir işe yaraması için ortaya çıkmış bir insan uydurması sonuçta.

All is Bright, sağlam oyuncu performansları ve buruk senaryosuyla ne karın ne de yağmurun yağdığı, hatta soğuğun bile yakışmadığı bir kış günü filmi.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,    

21 Ekim 2013 Pazartesi

Don Jon

Son yılların en dikkate değer aktörlerinden Joseph Gordon-Levitt'in ilk senaristlik ve yönetmenlik deneyimi olan uzun metrajı Don Jon, hem bir bağımlılık hikayesi hem de bir modern toplum eleştirisi. En değer verdiği şeyler ailesi, arkadaşları, kilisesi, evi ve arabası olan porno bağımlısı New Jersey'li Jon'un, kendisinden daha farklı bir biçimde, chick-flick diye tabir edilen dandik-romantik-komedilerin bağımlısı Barbara'yla ilişkisi ve yaşamına odaklanıyoruz. Kafasında daha önce böyle bir fikir olduğunu fakat nasıl bir şey ortaya çıkaracağını Kanada'da 50/50'nin çekimleri sırasında Seth Rogen'in kendisine verdiği esrarın etkisiyle çözdüğünü söyleyen Gordon-Levitt, Don Jon'da sevimli bir dil tutturabilmeyi başarabilmiş. Özellikle bir komedi filmi için ferahlatıcı bir hava yakalaması ve hicvini sopalı-iğneli yapmak yerine bu komedi ögeleri etrafında döndürmesi filmin keyifli bir seyirlik olmasını sağlamış.

Genel görüşten baktığımızda aslında porno bağımlılığı haricinde toplum içerisinde "olması gereken" kabul edilecek bir karakter Jon. Kaçınılmaz baba-oğul itişmelerini bir kenara bırakırsak sorunsuz anlaştığı ailesi başta olmak üzere iyi insan ilişkileri, kendince kilisesine bağlılığı, sahip olduğu şeylere gösterdiği özen ve başkasının beceremeyeceğini düşündüğü kadar önemsediği ev temizliği yıllardır birçok yoldan olumlu olarak zihinlere nakledilmeye çalışılanlarla gayet uyumlu. Bu sebeple sadece toplumun aşk ve ilişkilere yaklaşımından ziyade genel olarak "kayıp yaşamlara" dair bir anlatı ve eleştirisi var Don Jon'ın. Film boyunca var olan tek repliğiyle, filmin en sonunda ulaştığı ufak mesaja gidişine kendi cümleleriyle etki eden Jon'un kardeşininse bir "yırtma noktası" oluyor bu durumda söz konusu kayıp yaşamlardan, en azından kıyısında bırakıyor onu sadece Gordon-Levitt.

Scarlett Johansson'ın, Gordon-Levitt'in kendisi için özel olarak yazdığı rolle bir kez daha sadece çok güzel bir kadın olmadığını gösterdiği Don Jon; reality şovlar ve reklam gerçekçiliğinde kaybolmuş Amerikan toplumu özelinde yerküredeki tüm kayıp vatandaşların dünyasına doğrudan ve hafif komedi soslu ama ufak bir bakış.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Ekim 2013 Perşembe

The Grand Budapest Hotel // Gelecek Program



Wes Anderson'un yeni filminin afişi birkaç gün önce yayımlanmıştı, ama fragman bugün geleceği için bekledim. Evet, Wes Anderson bildiğimiz gibi yine. Bir kere o nasıl güzel bir posterdir?

Film iki savaş arasında ünlü bir Avrupa otelinde müdür olan Gustave H ve onun en güvendiği arkadaşı haline gelen lobi görevlisi Zero Moustafa'nın maceralarını konu edinecek. Tabi Anderson'un fetiş oyuncularından başta Bill Murray efsanesi olmak üzere Jason Schwartzman ve Owen Wilson çoğunlukla olduğu gibi yine güzel olan oyuncu kadrosunun parçası.

Wes Anderson'ın deadpan mizahını filmin fragmanında bile sergilemesiyse apayrı bir güzellik. Yani bir fragman defalarca izlenir mi? İzleniyor.


Bir de geçtiğimiz hafta The Wes Anderson Collection isminde kendisinin işlerinin incelendiği bir kitap çıktı. İlgilenenler buradan devam edebilir. Ancak ön siparişlerden sonra da yoğun bir talep olmuş olacak ki kitap bitmiş Book Depository'de. Yakında tekrar gelir diye umuyorum. Aynı zamanda Vimeo üzerinde de kitap bağlantılı ve Anderson ile filmleri üzerine odaklanan bir video serisi de bulunmakta.

Drinking Buddies

Kate ve Luke, Chicago'da bir bira fabrikasında beraber çalışıyorlardır. Günleri bira içerek geçen ikili zaman zaman birbirleriyle yakınlaşsa ve aslında birbirleriyle gayet uyumlu olsa da ikisinin de başka sevgilisi vardır. Luke, altı yıldır beraber olduğu sevgilisiyle bir gün evlenme planları yapmaktadır; Kate ise müzik yapımcısı sevgilisiyle daha rahat bir ilişki yaşamaktadır. Daha sonra bir nevi çiftler buluşması yaparlar, öyle olur böyle olur olaylar gelişir.

Drinking Buddies senaryosuz çekilmiş bir film, ve yukarıdaki paragraf film süresince tüm settekilerin elinde olan kaba plotun özeti. Tabi benim "öyle olur, böyle olur" dediğim kısımlardaki olaylar genel hatlarıyla belli, yani oyuncuların nereye gidecekleri büyük oranda belli olsa da nasıl gidecekleri doğaçlama yapılacak olması sebebiyle tamamiyle çekim sırasında olacaklara bağlı. Bir Mike Leigh hayranı olarak elbette bu durum fazlasıyla ilgimi çekti, çünkü onun yönteminin aksine yönetmen Joe Swanberg prova çekimleri falan yapmadan direkt çekimlere başlamış. Böyle bir durumda oyuncuların performansı ve birbirleriyle uyumları ekstra önem taşıyor, ki yönetmenin direkt çekimlere başlaması da bence onlara ne kadar güvendiğinin göstergesi. Zaten o açıdan hiçbir sorun çıkmamış, hatta the O.C.'den beri hep aynı şekilde oynadığını düşündüğüm Olivia Wilde ile New Girl'de zaman zaman sırıttığını düşündüğüm Jake Johnson gayet uyumlu olmuşlar. Hatta House'taki o güzelim karakterinden sonra Wilde'ın en iyi performanslarından biri bile olabilir. Tabi karakterlerinin isimlerini bile oyuncuların kendilerinin seçtiğini düşünürsek, bu rahatlığın verdiği alanı gayet güzel doldurmuşlar. Mesela Anna Kendrick bir sahnede gerçek içki içip gerçekten sarhoş oynamış. 

Bunun dışında her şeyiyle, arkadaşlık konusunda bir şeyler söyleme derdinde klasik bir Amerikan bağımsızı olan Drinking Buddies nescafe gibi bir film; keyifli bir seyirlik ama daha fazlası değil.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Ekim 2013 Pazartesi

The Way, Way Back


Yıllardır izlenilen o sevimlilik abidesi filmlerden birisi The Way, Way Back, yani en azından zaman içerisinde öyle olacağı belli. 2012'de Alexander Payne'nin yönettiği The Descendants ile En İyi Uyarlama Senaryo ödülü kazanan Nat Faxon ve Community'deki dekan rolüyle tanıyacağımız Jim Rash'in yine beraber yazdığı ve bu sefer bir de beraber yönettiği film; 14 yaşında, içine kapanık Duncan'ın, annesi, annesinin erkek arkadaşı ve onun kızıyla gittiği tatilde ortama uyum sağlarken çektiği sıkıntılara odaklanıyor. Ama öyle hemen "izledim, biliyorum, aa hep aynı" demeye lüzum yok, çünkü başta yakın tarihli Adventureland olmak üzere teması sebebiyle benzerlik gösterdiği, çağrışım yaptırdığı çok film olsa da tamamen kendi havasında, kendi derdinde bir film The Way, Way Back.


Filmin dengeli ilerleyen her yönünden çok benim ilgimi çeken, sanki '80'lerde geçiyormuş gibi görünse de filmin aslında günümüzü anlatması. İzlerken bu zaman konusunda ne kadar güzel denge tutturduklarını düşünürken sonra öğrendim ki bütçedeki sıkıntılar nedeniyle normalde hikaye '84 yazını konu edinirken bir anda günümüze kaydırılmış. Fakat bu problem gibi görünen durum bence filmin yararına işlemiş çünkü bir yandan yanakları ıslatıp diğer yandan ağladığına güldüren The Way, Way Back'in o arada kalmış yapısıyla çok güzel işleyen bir zamansallık oluşmuş.

Filmin başlangıcındaki sahneyle ortaya çıkan senaryo aslında gayet bildik yollardan ilerliyor. Hatta filmde önemli yer tutan Owen karakteri dahi Sam Rockwell'in kendisini sevdirdiği o klasik rollerinden birisi. Fakat hikayenin işleyişi benzerlerinden çok daha samimi, bunda o açılış sahnesinin Jim Rash'in bizzat kendi yaşamından olmasının ne kadar payı var bilemiyorum; ama filmdeki önemli birçok karakterin o sahneyi yaşayan bir çocuğun ileri yaşlardaki farklı versiyonları olmaıs her şeyi açıklıyor bence. Zaten dümdüz bakılmadığında kendine dair yapısı olan başka bir film olduğu rahatlıkla farkedilir. Çünkü büyüme hikayeleri de sinemada sıklıkla işlenen başka tema ve konular gibi hep birbirinin yanından geçen hikayelerin kaynağı gibi görünse de, esasen tekrar tekrar keşfedilmeye müsait çok zengin alanlardan birisi, üstelik çoğu sefer bunun sadece bir metafor olmasına da gerek yok.  

Eğer Little Miss Sunshine'ı izlemeye doyamıyorsanız, arasına koyup sandviçe katılacak yeni bir film The Way, Way Back; surattaki o kendinden habersiz gülümsemelere ithafen.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

13 Ekim 2013 Pazar

Lonesome


1928 tarihli Lonesome, filme ismini veren yalnızlıklarıyla günlük rutinlerinde zorluk çeken bir telefon operatörüyle bir fabrika işçisinin birbirlerini buluşunu anlatıyor. Aslen bir sessiz film olmasına rağmen iki karakterin ilk diyaloglarının gerginliğini sesli olarak işitiyoruz, ve aslen siyah beyaz olsa da karakterlerin iç dünyasını yansıtırcasına yer yer renklenip çok güzel sahneler oluşturduğu da oluyor filmin. Tabi bu noktada dünyanın en saygın ev-videosu/film dağıtıcılarından Criterion Collection'ın neredeyse kusursuz restorasyonunu da unutmamak gerek, çünkü filmin bugün bu kalitede ulaşılabilir olmasını sağlayan kendileri.



Zamanının tekniklerini gayet yaratıcı biçimde kullanan Lonesome, günümüz romans filmlerinden sade anlatısıyla ayrılıyor. Yoksa en bilindik hikayelerden birisi üzerine aslında film, fakat eskimişliğinin getirdiği naif bir yapısı var, kendisinde ulaşılamaz bir farklılık barındıran o eskimişliğinin.

Lonesome, Criterion Collection'dan çıkan blu-ray kapak tasarımı kadar güzel, bugünün romans filmlerinin yanında özel bir yerde duran bir klasik.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Ekim 2013 Cumartesi

Gravity


Her şeyden önce, Gravity'nin 17 dakikalık tek plan açılış sekansı, yani plan-sekans açılışı, sinema tarihindeki hem en güzel plan-sekanslardan hem de en güzel açılış bölümlerinden birisi, ve şu ana kadar görece sönük geçmiş 2013 yılını tek başına hatırlanabilir kılabilecek şeylerden birisi. Plan sekans hayranı bir izleyici olarak, alamet-i farikası bu çekimler olan Alfonso Cuaron'ın bu son 17 dakikalık harikasının tek başına Gravity'yi çok başka bir boyuta taşıdığını da söylemeye gerek yok sanırım.

Ama hepsi bu kadar değil tabi ki, çünkü filmin etkileyiciliğindeki ana etmen, kamera kullanımıyla seyircisini kendi içerisinde de bir izleyici olarak konumlandırıp benzersiz bir yolculuk deneyimi yaşatması. Ve tıpkı filmin, sizin filmi izlerken kendi arafınızdan kaçtığınızdan haberi olmadığı gibi karaterlerin de sizden haberi olmadan hikayeye böylesine birinci şahıstan katılışınız, yani hikayede aslında size yer olmasa da sizin orada oluşunuz, Sandra Bullock'ın karakteri Ryan Stone'un bir nevi ruhsal yolculuğunun yansımasını yaşatıyor izlerken. Filmde neredeyse tek bir saniyenin bile boşa harcanmamış olmasıysa durmaksızın konuşan zihnin yankılanması gibi, sadece, bir kazadan sonra uzayda sürüklenirken hayatta kalma çabası veren bir astronot ile bir mühendisin hikayesinden ötede olan, filmin o çift anlamlılığına büyük katkı sağlıyor. Çünkü film hem bir yeniden doğuş hikayesi olarak bir uzay hikayesi, hem de kendi başına metaforlarla bezeli bir zihinsel yolculuk süreci -ki bu noktada yeniden doğuşu da ayırıp filmin çift değil, çok anlamlılığı da diyebiliriz. 

Filmin önemli bir bölümü dijital olarak yaratıldığı ve bu da gerekli teknoloji ulaşılabilir olmadığı için yaklaşık dört buçuk yıllık bir süreç aldığı için filmin teknik yönü haklı olarak fazlasıyla konuşuluyor ve bilgisayar yaratısının son zamanlarda aşırılaşmasının sinemaya zarar verdiğini düşünen biri olarak, Gravity benim gözümde o "dijitalizmin" tam olarak sinemaya nasıl etki etmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü filmler bir insan hayalgücü yaratısı ve bilgisayar katkılı olan her şey bu yaratıyı güçlendirmek için, yani bu yaratıda gerçekten yeri olacak şekilde yapılması gerektiğini düşünüyorum; Gravity de işte tam olarak bu.

Son bir aydır Breaking Bad ile beraber izleyicilere en çok pompalanan şeylerden biriydi Gravity. Ama Alfonso Cuaron'un yeni şaheserinin diziye oranla bu abartılmayı gerçekten hakettiğini düşünüyorum. Çünkü Scorsese'in Hugo'su dahil bugüne kadar üç boyut teknolojisini en iyi kullanan film Gravity ve üç boyutlu filmler içerisinde bir teknoloji demosu veya "hadi bir de üç boyutlu yapalım" olmayan, böylesine beğendiğim tek film de kendisi, tabi bu seferki kıyaslamada Scorsese'in Hugo'su hariç. Ve bu, hem Alfonso Cuaron'un hem de ismi genelde arka planda kalmaya meyilli olan ama en az Cuaron kadar iyi işler çıkartan görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki'nin başarısı. 

Gravity, bugüne kadar henüz izlerken, kendisini ikinci kez ne zaman izleyeceğimi düşündüğüm tek film olabilir. Yanlış anlaşılmasın, söylemeye çalıştığım; kendisini yanlarına dahi yaklaştırmayacak kadar çok sevdiğim birçok film var elbette, ama en sevdiğim filmi bile henüz ilk kez izlerken ikinci kez izlemeyi düşünmemiştim daha önce. Gravity işte böyle bir deneyim sunan bir film. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Ekim 2013 Çarşamba

This is the End

Tek cümleyle;
Hani sabah uyanınca birkaç farklı paketin dibinde kalmış kahvaltı gevrekleri görürsünüz de bari atmayayım diyip hepsini karıştırıp bir kaseye koyar sonra da üzerine süt dökersiniz ya; ama sütü döktükten sonra bir şeye dalarsınız da o kase öyle kalır bir süre ve siz kahvaltı yapmadığınızı farkettiğinizde geri dönüp yemeye başlarsınız; işte o artık yumuşamaktan beter olup sütte boğulmuş kahvaltı gevrekleri gibi bir film This is the End.

Kendime not: en son Hangover gibi bir facia yaşamış olmana rağmen hala öğrenemedin şu komedi filmlerinde çoğunluğa kurban gitmemeyi. Hayır, Anchorman'ı de inat edip izlemememiştin halbuki, o zaman öğrendin sanıp bi' rahatlamıştım ben. James Franco'nun ismini gördüğün anda kaçacakken sen neler yapıyorsun öyle kuzum? Git İngiliz komedi dizilerine takılmaya devam et, olmadı South Park izle ya da Craig Ferguson'un kaçırdığın eski bölümlerine dön maceraya girmeden illa komedi diyorsan, ne diye böyle işler yapıp kendini kötü hissediyorsun ki beğenemeyince?  

Film kendimle itiştirdi beni.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Ekim 2013 Cumartesi

The Incredible Burt Wonderstone


The Incredible Burt Wonderstone, çeşitli zamanlarda ciddi takıntılarımın öznesi olmuş oyunculardan kurulu bir film. O yüzden bugün eğlenceli bir seyirlik aramama bile gerek kalmadan karşısına kuruldum. Fakat fazlasıyla özensiz ve bütünlüksüz, farklı kişilerin elinden çıkmış gibi duran farklı iki yarıdan oluşan bir filmle karşılaştım. İlk yarısı boyunca en son Robert De Niro ve Al Pacino'yu Righteous Kill'de izlediğimde bir film hakkında söylediğim ve nadiren söyleyeceğim şeyleri tekrarlatırken; ikinci yarısıyla beklentimi karşılayan bir tempoya oturdu film. Ama tabi o ilk yarıdan sonra belki yoluna girecektir diye bir umutla filmi bırakmamak için kendimi tutarken fazlasıyla düşen standartım sebebiyle de daha güzel gelmiş olabilir ikinci bölüm.


Kendisini dahi pek ciddiye almayan umursamaz ve absürd bir eğlencelik film yapma isteği gayet ilgi çekici, fakat bu isteği filmde görebiliyor olsam da bunun ayarı tutturulamamış. Asıl sorun da zaten bu, çünkü bu dengesizlik bir film için normalde fazlasıyla problemliyken bir de hali hazırda böylesine klişeler üzerinden hareket eden bir absürdlükte tam rezalet olmuş. Yani zaman zaman '80'lerin izlenemeyecek kadar boğucu aile komedilerini hatırlatan film bir anda bir South Park bölümüymüş havasına bürünebiliyor ama bu bilinçli bir tercihten çok, en naif ifadeyle, özensizlikten kaynaklanıyor.

Inception misali, kendi içerisindeki bir karakterde kendisini bulan, bir nevi kendisinde kendisini oynayan filmler arasında yerini alan The Incredible Burt Wonderstone, Jim Carrey'nin canlandırdığı Steve Gray karakteri gibi bir film: nasıl senaryo yazılır kitaplarına göz kırparcasına ama yine de eğlenceli biçimde ortaya çıkmış ve gayet keyifli bir karakter olabilecekken işlenemiyor ve fazlasıyla bunaltıcı oluyor, fakat final sekansıyla beraber ideal bir komedi filmi karakterine bürünüyor ve tüm 100 dakikanın acısını birkaç sahneyle çıkarıyor. Yine de James Gandolfini'yi son bir kez izlemek için Enough Said'i beklerken kendisinin kurudan ziyade boş bir karakterle de olsa bir anda karşıma çıkması benim için güzel bir sürpriz oldu.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Eylül 2013 Cumartesi

Blue Jasmine


Merak edilen bir filmi ilk kez izleyecek olmanın heyecanı, dünya üzerinde oluşumuzu anlamlı kılan ender şeylerden birisi benim için. Özellikle film bittikten sonra jenerik akarken salonun ışıkları açılana kadar geçen o süre, dünya üzerine kendimi en mutlu hissettiğim anların başında geliyor. Hoş, o her zaman o güzelim sinema salonlarının büyüsünden kaynaklanıyor, çünkü hangi film olursa olsun o salondayken dünyanın benim olduğum yerde döndüğünü hissediyorum. Fakat güzel insan Woody Allen sayesinde her yıl en azından bir gün o ilk kez izleme heyecanını da yaşıyorum, bu sene de Blue Jasmine oldu bu heyecanın sebebi.

Her şeyini kaybetmiş New York'lu Jasmine'in kız kardeşi Ginger'ın yanına San Francisco'ya gelişi ve bu süreçte yaşadıkları etrafında dönüyor film. Yani birkaç film sonra Woody Allen yine ülkesine ve daha önemlisi şehrine dönüyor bu sefer, her ne kadar ilk dönem filmleri gibi şehri de arka planda önemli bir yer tutmuyor olsa da.

Film başlamadan önce Thoreu'yu okurken, "yalnızca tek bir yaşam biçimi var, insanların övgüyle söz ettiği ve başarılı gördüğü; niçin bütün öteki yaşam biçimlerini elimizle itip birini abartıyoruz ki?" cümlesine takılmıştı zihnim, altını çizmek için kalem çıkarmaya üşendiğimden sayfanın ucunu kıvırmış sonra da salona girip oturmuştum. Yıllardır bir şekilde etrafında dolaştığım, hiç de sıradışılığı kalmamış bir fikirle kurulmuş bir cümleydi elbette ama ilk defa bu kadar yalın ve doğrudan ifade edilişine tanık olmuştum. Blue Jasmine de tam üzerine geldi aslında bunun, zaten Woody Allen'ın her filmi hemen öncesinde okuduğum ya da yaşadığım bir şeylere denk geliyor genellikle, sanki filmi izlemeden önce hazırlanmış gibi oluyorum onun için hep. Belki de bu yüzdendir kendisi dahil birçok insanın, Allen'ın filmlerine o büyük filmlerden çok uzakmış gibi bakmaları, çünkü o kadar yaşamın içerisinden ki; sanki öyle büyük film olabilmesi için olağandışı bir şeyler olması veya sıradanın dahi şişirilmiş bir sıradışı estetikle anlatılması gerekiyormuş gibi.

Jasmine'in yaşadığı sıkıntıyı, içine düştüğü çıkmazları gayet iyi aktarırken Allen'ın yazarlığındaki o ince dokunuşları kadar Cate Blanchett'in oyunculuğu da filmi sürükleyen ögelerden biri olmuş. Elbette Sally Hawkins'i de izlemek benim için her zaman büyük zevk, hele bir de Woody Allen filminde olunca kendisinin perdede olduğu her an ayrı bir keyfe dönüştü. Fakat filmin ismine de yansıdığı şekilde ana konunun Jasmine etrafında gelişiyor olması diğer karakterleri biraz fazla arka planda bırakıyor, bu sebeple Hawkins'i izleme keyfi de filmin yan-güzelliklerinden biri oluyor. Öyle ki Ginger, üzerine daha fazla gidilebilecek bir karakterken kartondan hikaye eğrisine en sevdiğim komedyenlerden (hatta dizisi sayesinde senarist, oyuncu ve yönetmen sıfatlarını da ekleyebiliriz buna) Louis C.K.'nin eklenişi dahi Jasmine'e çıkacak yollardan olmuş.

Blue Jasmine, dünyaya sahip herkesin ya da diğer bir deyişle karşılaştığım insanların ender bir kısmı hariç geriye kalanının inandığı gibi yaşamın tek bir biçimine takmış bir karakter üzerinden, nasıl nefes dahi alınamayacak hale gelineceğinin filmi oluyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses