27 Aralık 2009 Pazar

Avatar

Avatar. Uzunca bir süredir popüler kültürün ve yoğun sinema ilgisinin üzerinde döndüğü film. Normal karşılamak lazım aslında, 400 milyon doları aşan bir bütçeyle 12 yılda oluşturulmuş bir film. Her yerde okumuşsunuzdur, film hakkındaki bu detayları. Veya sinema tarihi değişiyor mu, sinemada büyük devrim geyiklerini okumuşsunuzdur, duymuşsunuzdur, üzerine fikrinizi söylemişsinizdir. Açıkçası ben sinemaya bu kadar çok dijital efektle yön vermeye pek de olumlu bakan bir insan değilim. Elbette sinema içerisinde renklerdendir fakat, bunu temel alıp, %60'ı dijital görüntülerden, efektlerden oluşmuş bir filmin, sinema sanatının bundan sonraki dönemini belirleyeceğini söylemek sanki biraz abartı.

Söylediklerimden de farketmişsinizdir, normalde pek hoşlanmam bu tarz filmlerden. Avatar'ı duyuncada pek ilgimi çekmemişti. Ancak filmi izlemek istedim yine de, en azından üzerine söz söyleyebilmem için izlemem gerekiyordu. Nitekim gittim, Xpand versiyonunu izledim.

Olabildiğince klasik, klişeleri bol bir senaryo karşımızda. Zaten yönetmen ve senarist James Cameroon'a en çok yöneltilen eleştirilerden biri de bu yöndedir genelde. Elbet farklı noktaları var, yok değil ama, o kadarıda olmasa senaryo James Cameroon'a ait diyemeyecek durumu geliriz yani. Ama asıl dikkat çekici ve farklı olan, filmde, Amerika ve genel dünya sistemi üzerine getirilen eleştiriler. Aynı zamanda Na'vi'lerin Kızılderililerle olan çok büyük benzerlikleri, Şaman kültürü daha birçok şey. Irak'la ve Afganistan'la da bağdaştırabileceğimiz noktalar var bu yerlilerin. Zaten diğer bir eleştiri de buradan çıkıyor olsa gerek, birileri hep aynı senaryoyu oynuyor tarih boyunca, ve tüm insanlıkta zokayı yutuyor. Yer yer, "aslında biz iyi insanlarız da işte aramızda birkaç kötü adam var" geyiğine kaçıyor olsada, böyle bir popüler sinema örneğinde bu tarz eleştiriler görmek oldukça güzel. Ha filmin amacı direk bu değildir belki, o ayrı konu, yine de oldukça şaşırtıcı oldu filmin bu özelliği benim için.



Filmin tek numarası 3 boyutlu seyir imkanı. Zaten 35mm versiyonu izlendiğinde filmin bir anlamı olacağını düşünmüyorum. Demek istediğim, kimilerine göre haksızlık ediyor olabilirim ama, çok iyi bir 3 boyutlu film örneği, fakat vasatın altında bir sinema filmi olduğunu düşünüyorum. 3 boyutlu olmasının filme önem kazandırması oldukça ortada, ilk olarak blu-ray diskte satışa sunulacak film için daha sonrasında evlerde izlenebilecek 3 boyutlu versiyonu olan başka bir blu-ray disk çıkarılması planlanıyor. Bir de filmin 3 boyutlu seyir imkanı, sanki inanılmaz bir şeymiş gibi sunuluyor. Bu yeni çıkan bir teknoloji değil, yıllardır geliştirilmekte olan bir teknoloji. Burada bu teknoloji, sadece ana-akım filmlerden birinde kullanılmış oldu.



İzledikten sonra ise, üzerine çok düşünsel şeyler söylenemiyor filmin, dolayısıyla yavan bir izlenim aktarması oluyor. Bakalım gelecek sene hangi "büyük yönetmen" aynı filmden bir "tane" daha çekip çekip, yeni bir "sinemada devrim" geyiğini başlatacak. Kısacası, yıllardan beri bildiğimiz havalar.

Son olarak, her ne kadar böyle bir ticari "sanat zedelemesi"nin altına uymayacağını düşünsemde, yine de dayanamayıp filme atfen bir Bertolt Brecht şiirini not düşmek istiyorum.

Generalim Tankınız Ne Güçlü

Tankınız ne güçlü generalim
Siler süpürür bir ormanı
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var
İster bir sürücü.

Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var
Usta ister yapacak.

İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.

Çeviri: Asım Bezirci


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla,:;

11 Aralık 2009 Cuma

15. Gezici Film Festivali


10 Aralık Perşembe günü, festivalin Ankara'daki son gösterim günüydü. Batı sineması da böylece dün kapanmış oldu. Tüm kusurlarına rağmen çok güzel bir salondu gerçekten Batı, ama malesef ki onlarda kalmadı artık. Zaten başkent dediğimiz şu Ankara'da kaç tane doğru düzgün sinema salonu var ki?

Festivale dönersek;

İlk gün bir karmaşa vardı aslında salonda. Koltuk sıraları, numaraları belli değildi. Sıralar falan biririne girmişti ama bu benim işime yaramış oldu. Yerim dolu olduğu için, perdeyi tam ortadan gören en arkadaki harika iki koltukla bu sayede tanışmış oldum. Koltuklarla manevi bir bağ kurmuş sayılırım, nedense çok sevdim orayı. Daha sonraki filmlere bilet alırkende oradan almaya karar vermiştim ancak, oraya bilet satılmadığını öğrenince, formaliteden herhangi bir yerden bilet alıp erkenden salona girip oraya oturmaya başladım.




Koltukları bir kenara bırakırsak, ilk gün Zeki Demirkubuz'un yeni filmi Kıskanmak'ı izledim. Açıkçası filmden oldukça fazla şey bekliyordum. Belki de bu nedenle, benim için ilk başta bir hayal kırıklığı oldu film. Yani beklentimin oldukça altındaydı, ama beklentim oldukça yüksekti. Daha sonra film hakkında düşündükçe, aslında biraz abarttığımı, filmin o kadarda kötü olmadığına karar verdim. Baktığımızda, roman uyarlaması olmasının, özelliklede 1946 yılında yazılmış bir roman olması, hem dil açısından bir ağırlık getiriyor diyaloglara, hem de uzunluk açısından. Bazen sanki, oyuncular bir çırpıda söylemeye çalışırken diyalogun altında boğuluyor gibi oluyordu. Büyük bir eksiklik olmasada kulakları tırmaladığı da oldu bu durumun. Hikaye klasik olsada klasik Zeki Demirkubuz özellikleri vardı tabiki filmde. Benim en çok dikkatimi çeken, bir evde yaşayan insanların arasındaki iletişimsizlik ve soğukluktu. Ancak genel itibariyle, Zeki Demirkubuz'un filmografisinde arkalarda kalacağını düşünüğüm bir film oldu Kıskanmak.

Film sonrası Nergis Öztürk söyleşisi vardı, kendisinin, sorulan sorulardan birine verdiği cevap oldukça dikkatimi çekti;
"Ben film ve karakterler hakkında sizin kadar düşünseydim, bu rolü oynayamazdım."



Daha sonraki gün Michael Moore'un yeni belgeseli Capitalism : A Love Story'i izledim. Michael Moore'un o sivri mizahının bolca yer aldığı filmde, birçok şeyi öğrenmenin yanı sıra, bildiklerimizi de pekiştirmiş olduk. Ancak biraz dağınıktı film, en azından bana öyle geldi. Ancak yine de güzel bir filmdi. Oscar'da aday gösterilmemesinin eleştirilmesinin kesinlikle haklı olduğunu da görüş olduk. (Oscar elbette belirleyici bir şey değil, ancak kabul etmeliyiz ki sinema adına önemli bir şov, gösteri. Çoğu zaman eleştirsemde izlemeye devam ediyorum sonuçta. Neyse, üzerine söylenecek çok şey var onunda.)



Akşam İnan Temelkuran'ın Bornova Bornova'sını izledim. Uzun planların olduğu, ancak buna rağmen görselliğin değil diyalogların daha ön planda olduğu, normal bir hikayeden hoş bir film çıkarmış İnan Temelkuran. Üzerine söylenecek çok fazla şey yok bence, güzel filmdi demekten başka. Film sonrasında, söyleşi vardı ve katılmayı çok istiyordum fakat, İki Dil Bir Bavul diğer salonda başlamak üzere olduğu için ve programı o kadar incelememe rağmen mantıksız bir bilet alımı yaptığım için, söyleşiye katılamadım.



İki Dil Bir Bavul bir belgesel drama. Ağır ilerleyen bir film, ancak, konu hakkında bilgisi olan insanlardan çok, konuya yabancı, Kürtler hakkında, doğu ve güneydoğu anadolu hakkında pek bir şey bilmeyen insanlara yönelik daha çok. Bence çok daha güzel bir film olabilirmiş. Film sonunda, yönetmenlerden Özgür Doğan, 70 saatlik görüntünün içerisinden çıkardıklarını söyledi bu 81 dk.yı. Bu da ilgimi çeken bir detay oldu. Özgür Doğan film bitipte perdenin önüne çıktığında ilk olarak, bu tarz filmi nasıl çektiklerine dair detaylardan bahsetmenin yanı sıra önyargı üzerine birkaç cümle kurdu. Kürtlerin Türklere karşı, Türklerin Kürtlere karşı önyargısından, aslında tüm insanlığın kendi içindeki ayrıştırma önyargısıydı bu, sen Kürtsün sen Türksün sen Ermenisin vs vs gibi. Daha sonrasında ise salon biraz gerildi, söyleşi başladığında salondan kimse ayrılmamışken, 5-10 dk. sonrasında salonun yarısı boşaldı. Ve bu sayede, Özgür doğan'ın bahsettiği o önyargıyı net bir biçimde gördük, hem seyircinin önyargısını ve analiz edebilme yoksunluğunu, hem de yönetmenin. Hoş salonda tam bir ayrışma oldu, benim gibi başka bunu düşünen ve gören oldu mu bilmiyorum ama durum böyleydi.

Pazar ve Pazartesi günleri gösterimlere katılamazken, en çok Uzak İhtimal'i izleyemediğime üzüldüm açıkçası. zira kendileri, festivalden önce programı incelerken, mutlaka izlemem gerekiyor dediğim 3 filmden birisiydi. Neyseki diğer iki filmi, sınırlarımı zorlayarak gidip izledim; Burada ve 11'e 10 Kala.



Salı günü akşam, koştura koştura gittiğim, Here (Burada) filmi izlediğim filmler içinde en farklı filmlerden biriydi. Film başlarkende salon pek dolu değildi fakat, film sırasında da baya insan filmden çıktı. Hazmı oldukça zor bir filmdi yani. Ama benim festivalde en beğendiğim iki filmden birisi kendisi oldu, şimdi yana yakıla kendilerine ulaşıp, elimin altında bulundurmayı bekliyorum.



Here bittikten sonra yine diğer salona geçerek 11'e 10 Kala'yı izlemeye koyuldum. Son yıllarda izlediğim en iyi yerli filmlerden birisiydi kendileri. Bu kadar güzel bir hikaye, bu kadar güzel insanlar, çok hoş detaylar... Gerçekten hayran kaldım. Her ne kadar sonu az çok tahmin edilebilir olsa da filmin, final sahnesi hoştu. Diyaloglar, alt metinler hepsi ayrı ayrı güzeldi.

Film sonunda yönetmen Pelin Esmer ve ortak yapımcılardan olan kardeşiyle söyleşi vardı. Söyleşinin başında 11'e 10 Kala bitirmek hesaplanmıştı espri olarak ama 11'i buldu söyleşinin sonu:)

Tüm filmleri gidip izlemek istemiş olsamda, bu kadar filmle yetinmek zorunda kaldım. Güzel bir festivalde böylece geçmiş oldu. Bundan sonraki festivallerde daha güzel görsellerle, daha ayrıntılı notlarla, kısacası gerçek bir sinema blogu olarak yer alacağım.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;:,

Nick Drake




"You remember me. You remember me how I was. Tell me how I was. I used to have a brain. I used to be somebody. What happened to me? What happened to me?"

* Beni hatırlıyorsun. Nasıl olduğumu hatırlıyorsun. Eskiden nasıl olduğumu anlat bana. Bir beyne, akla sahiptim. Eskiden birisiydim. Ne oldu bana? Bana ne oldu?

28 Kasım 2009 Cumartesi

Özsüz


Tam tersi gibi görünse de, aslında kişisel bunalımlar, her zaman için toplumsal bunalımlardan daha tehlikelidir. Çünkü, toplumsal bunalımlarda; bir şey, herkese olurken, kişisel bunalımlarda; her şey bir kişiye olur. Aynı zamanda toplumsal bunalımların sonucunda, herkes, bir kişiyi yok ederken, kişisel bunalımlar sonucunda bir kişi herkesi yok edebilir.

illüstrasyon; Marek Okon

29 Haziran 2009 Pazartesi

Righteous Kill


Robert De Niro ve Al Pacino. Sinemanın en önemli isimlerinden ikisi. Son zamanlarda sinema adına en güzel haberlerden biriydi Righeous Kill, düşünsenize bu iki muhteşem adamı birarada ikinci kez ve bu sefer tam olarak karşılıklı izleyebileceğimiz bir suç filmi. Elbette bu sadece haberin heyecanlandırıcılığıydı. Öncelikle yönetmenin Jon Avnet olduğunu duyduk, sanki başka yönetmen yokmuş gibi. Sonra birde 50 Cent denilen adamın filmde oynayacağını öğrendik, sanki daha beteri olmazmış gibi. Ama malesef daha beteride varmış, rezalet bi' senaryo. Sadece Al Pacino ve Robert De Niro'yu aynı filmde başrol oynayacaklarını öğrendiğim zaman, son zamanlarda Hollywood diyarlarından çıkmış en iyi filmi izleyeceğimi düşünmüştüm, ama o kadar özensiz o kadar boş bi' filmle çıkagelmişlerki karşımıza gerçekten şaşırdım. Ayrıca sürekli hayranlığımı dile getirdiğim bu iki insanda, nasıl böyle bir filmde yer almayı kabul edebilmişler anlayamadım, ilk başta fikre evet dedikten sonra, senaryo, yönetmen ve filmin gelişim süreci hakkında hiç mi görüş bildiriminde bulunmamışlar, merak ediyorum.

Söylediğim gibi o kadar boşluklu, darmadağınık bir film, ama öyle de bir şey yapmışlarki sonunda, sözde sürpriz diye, daha başından tahmin edebiliyorsunuz. Yani filmi bir on dakika izledikten sonra çok rahat görebileceğiniz bir şey.

Ayrıca filmde nedensiz, durduk yerde de birçok şey oluyor, yani gereksizlik içi bir gereksizliği de var.

Ama filmde oyunculuk dışında tek bir iyi nokta vardı, o da istemeden sanırım, iki ortağın arasındaki ilişki tam olarak, yaşadığımız dünyada tüm insanlığın arasında olan ilişkinin aynısı. Bu, gerçekten iyi anlatılmış filmde. Ya da ben o sadece bunu gördüm.

Bu film üzerine benim söyleyebileceklerim bu kadar. Eğer, sadece Robert amcayla Al amcayı birarada izleyeyim, ne izlediğimin ya da onların ne yaptıklarının bir önemi yok, diyorsanız, buyrunuz izleyiniz, aksi halde hiç bulaşmayınız. Normalde izlediğim her film hakkında bir şeyler karalamıyorum buraya, bazen gereksiz buluyorum, bazen az oluyor yazacaklarım, bazen film hakkında söylenecek bir şey olmuyor, bende bunu beğendim, bunu beğenmedim demenin bir öneminin olacağını düşünmediğim için yazmıyorum. Fakat bu film hakkında bu kadar kısa bir beğenmedim yazısı karalamamın nedeni Al Pacino ve Robert De Niro'nun oynuyoır olması ve benim filmden büyük beklentilerim olmasıydı, belirtmek istedim.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla..

28 Haziran 2009 Pazar

Vera'ya - Nazım Hikmet





Vera'ya

Bir ağaç var içimde
fidesini getirmişim güneşten.
Salınır yaprakları ateş balıklar gibi
yemişleri kuşlar gibi ötüşür.

Yolcular füzelerden
çoktan indi içimdeki yıldıza.
Düşümde işittiğim dille konuşuyorlar,
komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok.

İçimde ak bir yol var.
Karıncalar buğday taneleriyle
bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer
ama yasak, geçemez cenaze arabası.

İçimde mis kokulu
kızıl bir gül gibi duruyor zaman.
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil.

Nazım Hikmet
15.1.1960, Kislovodsk

9 Haziran 2009 Salı

What Just Happened?


İzlediğimiz filmler, aslında izlememiz istenen filmlerin kendisi mi? Bunu genelde pek düşünmeyiz, filmler üstüne düşünsek yorumlar yapsak bile, bu aklımızdan nadir geçen bi' düşüncedir. İşte yine Amerika yapımı olan ve genel olarak Amerikan oyunculardan oluşan bu filmimizde, Hollywood işlerine azıcık dokunduruyor gibi. Ama izlerken aklıma gelen bir diğer soru, acaba filmimizde anlatıldığı gibi bu filme de müdahale edilmiş mi, rezilliğimizi o kadar ortaya koyma diye? Ne de olsa sadece dokunduruyor gibi yapıyor, sizce yalnızca bu kadar mıdır bu işlerin arka planı? Tabi filmimizin bunları göstermek gibi bir amacı var mı bilmiyorum ama yine de "gibi"lerden gitse de iyi-kötü bir plan çiziyor kafanıza, gösteriyor neler olduğunu, olabileceğini.




Filmimizin konusunu kısaca geçecek olursak -ki ben böyle olmasını daha çok seviyorum:) - bir Hollywood yapımcısının işlerini yürütmeye çalışmasını konu alıyor diyebiliriz.


fırtına öncesi sessizlik denilen şeyin bi benzeri diyelim buna.

Robert De Niro zaten, anlayan anlamayan, birçok sinemasever ve "filmizler"in hayran olduğu oyunculardan birisidir, çok kötü filmleri olduğu gibi çok iyi filmleri de olmuştur, fakat bu filmi son zamanlarda içinde yer aldığı ender güzel filmlerden bir tanesi fikrimce. Ve uzun zamandır onu böyle doya doya izleyemeyişimizin de acısını çıkartabileceğimiz bir film aynı zamanda. Yan rollerde de yine çok önemli ve önemli olmasa da ünlü oyuncuları görüyoruz. Mesela filmde çok büyük bi' rolü olmasada, benim sinemamın "tanrı"larından olan Sean Penn'i bu filmde görmek beni çok mutlu eden bir şeydi. Aynı şekilde John Turturo, Robin Wright Penn, Catherina Keener, Bruce Willis, Kristin Stewart ve daha birçok sevdiğimiz sevmediğimiz, tanıdığımız tanımadığımız oyuncu.


bir filmde Sean Penn varsa onun olduğu bölümler görüntü olarak alınır:)

güncelleme 20 kasım 2010
Yönetmenimiz Barry Levinson için bu yazıyı ilk yazdığımda saçma sapan şeyler söylemişim. Deftere şöyle bir göz atarken farkettim ve fazlasıyla utandım. Kendisi can'dır, severim takip ederim, tabi benim takip edip seviyor olmam önemli değil ama olsun, sonuçta Nazım'ın söylediği gibi, ben elmayı seviyorum diye elma da beni sevmek zorunda değil. Düzelteyim dedim efenim, bu son derece cıvıklaşmaya yüz tutmuş düzeltme yazımı burada sonlandırmaktayım.
güncelleme 20 kasım 2010

İnsanın çaresizlikleri ve kurtarmaya çalışırken batırması, aslında yapmaya zorlandığımız şeyler, düzen içinde kalma içgüdümüz belkide. Sürekli devam edecek bu süreç. Sürekli birileri bize bi' şeyler yapmamızı söyleyecek. Hem düzen içerisinden hem düzen dışarısından. Fakat daha sonra farkedeceğiz ki aslında o düzen dışındakiler tamamen içeridekilere hizmet ediyorlar. Hatta bunu yaptıklarını bazen kendileri bile bilmeselerde çoğu zaman bunun farkında olarak, bilinçli olarak yapıyorlar. Çünkü tarihe baktığımızda yerel, bölgesel çıkışların hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Sadece bazı bireysel çıkışların yine içerisi için işe yaramasa da en azından, duruma göre, "seçimli" veya "itimli" gerçek bir dışarı yaratıyor.

Robert De Niro'nun sanırım az biraz kilo vermiş sanırım. Birde filmdeki Jeremy Brunell karakterine hayran kaldım. İşte bu iki alakasız cümleyi söyleme isteğimi gideremedim, nereye sıkıştırayım onu da bilemedim. Buraya yazayım dedim bende:)

Son olarak filmimiz izlenebilecek, "eğlencelik" diye nitelendirerek filme ayıp etmeyeceğimiz, izlenilirse "neden izledimki şimdi" dedirtmeyecek hoş, sevimli bir film.


sevgi saygı ve o tarz bilumum duygularla..

4 Haziran 2009 Perşembe

Mulholland Drive


Ve, yorumlarımla geri döndüm:) Geri dönüşümde yazacağım ilk filmi de, daha önce hiç izlemediğim çok merak ettiğim bir yönetmenden seçtim; David Lynch! Filmleri içerisinden Mulholland Drive'ı seçmemde ise Naomi Watts'ın önemli bi rol oynadığını belirtmek isterim.

Filmimiz bittiğinde bir an oturduğunuz yerde kalabilirsiniz, ama izlediklerinizi tam olarak anlamlandıramamış olsanız bile, apayrı bir şaheser izlediğinizin farkında olacaksınızdır. Sadece filmimizdeki "Cowboy"un söylediği gibi "gerçekten" düşünmeye ihtiyacımız var film için.

Filmimiz bir süre normal bir film tadında ilerlerken bir anda, adeta "pandoranın kutusu"nun açılmasıyla sil baştan yapıyor ve aklınız allak bullak hale geliyor. Mitolojideki gibi, filmimizde de "pandoranın kutusu"nun açılması film için yeni bir dönem yaratıyor. Belki bu bağlamda da bir gönderme algılanabilir. Bunun dışında oldukça fazla olan Hollywood göndermeleriyle de bizi güldürüyor, ve tabi ki genel yapısına uygun olarak düşündürüyorda. Bir nevi "sinema düşünmek için yapılır"a uyuyor sanki yönetmenimiz David Lynch.



Orada oraya atlayarak yazıyorum fakat, filmimizdeki o tiyatro sahnesinin beni benden aldığını söylemek istiyorum. Oradaki replikler, o renkler, sesler, ışık her şeyiyle hayran kaldım, hatta sırf bu sahne için bile bu filmin izlenebileceğini düşünüyorum.



Gerilimin dozajı, gerilimin kendisinden değil gerilmenin kendisinden kaynaklanıyor. Ama gerilmek yapı bakımından edilgen olduğuna göre, ifade etmeye çalıştığım anlamla çelişebiliyor. Bu durumda da sürekli karşımıza çıkan o önlenemez çelişkilerden biri daha doğuyor. Peki ya yapı ve anlam tam olarak uyuşsaydı n'olurdu? İşte bunu -ilk defa izlemiş olmama rağmen- bir David Lynch filminde bulmak, görmek pek mümkün değil gibi duruyor. Yani farkını daha ilk noktada koyuyor. Daha doğrusu derinliklerdeki ilk noktada.



Filmimizin müzikleri de birçok filmde olduğundan öteye geçip dinlenesi olmayı başaran, filmin önemli öğelerinden.

Son olarak bu şaheseri izlemeyi, üzerinde düşünmeyi, belki biraz kafa patlatmayı herkese tavsiye ediyorum. Ha olurda yardıma ihtiyacınız olursa, benim de ekşi sözlük sayesinde ulaştığım, şuraya bir göz atabilirsiniz.




uzun zaman sonra yazdığım bu ilk yazımın aceleciliğini ve hatalarını affetmeniz dileğiyle..

1 Mart 2009 Pazar

Dancer In The Dark


Björk ve Lars Von Trier'e Peter Stormare eklenince ortaya çıkacak olan filmin nasıl olabileceğini az çok tahmin ediyordum aslında. Ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Başta hüzün olmak üzere tüm hisleri ruhunuza doğru yüksek dozda akışa bırakan bir film, Dancer In The Dark. Sadeliğin içindeki karmaşıklıkla beraber tüm hisleride bir nevi harmanlayıp, sonra minimalleştirerek, yağmurun hissedilemeyen kokusuna benzer bir atmosfer yaratılmış filmimizde. Kusursuz kusurları göstererek biraz da insan olduğumuzu hissettiriyor.

Modern diye adlandırdığımız günümüz dünyasının, insanı getirdiği yerlerin, aslında insanların doğasında olan özelliklerden de kaynaklanabileceği düşüncesinin, çözümleyemeyeceğiniz biçimde aklınızın derinliklerine doğru itildiğini farkettiğinizde artık çok geç oluyor, sorunu düşünmenize engel olmak için. Farkında olarak ya da olmadan girilen çıkmazların ne denli çıkılabilirlikleri olduğunu ve aslında çözümün olmasının gerekip gerekmediğini anlamakta bize kalıyor. Her şekilde bağımsız bir çözümsüzlüğe sürükleniyoruz.

Ve farkediyoruz; çok farklı bir his hüzün, rahatlatıcı bir rahatsızlığı var belki, ama kesinlikle sıradan değil. Ortaçağın resmedilmiş halinden, günümüz mekanikliğine kadar her yerde bulunabilir bir his, hatta karanlık çağın o karanlığında görünen tek şey belkide hüzün olurdu. İnsan var oldukça değil, insan var olmadanda olan bir his, yani aslında insana özgü değil, yaşama özgü ve yaşam sadece insanların değil. Bu nedenle belki de ağır geliyor birçok hüzün biz insanlara. Yani birazda tanımlanamayan bir havası var, kendine özgü.

Bakış açıları, geometrideki açılar gibi değil elbet, açık ve mekanik olabilselerdi belki insancıl hisler olamazlardı bile, ve insancıl hislerin bugünün mekanikliği içinde yer bulamaması nedeniyle öyle olmalarının her şeyi kolaylaştırabileceğinin düşünülmesi ise tamamen insanların kendilerini kaybetmeleri olurdu heralde.



Müzik insanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Her şey yok olduğunda bile, insanlarla birlikte gelecektir. Yani, o kadar içimizdeki müzik, belkide insanın en ileri noktalarından biri, en derin.

Her şeyden öte, en azından insanlığı, terkedilmiş melankoliyle birlikte hissettiren, gerçek bir sinema eseri.


björk'ün sesi gibi günlere,

22 Şubat 2009 Pazar

Blog Hakkında Bir Çeşit Bilgilendirme

Oscar öncesi kendimi gereksiz bir gaza getirip, tüm aday filmleri izleyip hakkındaki yorumlarımı sizlerle paylaşacağım dedim. Frost/Nixon dışındaki 4 filmi izlesem de sadece 3 film hakkında bir şeyler yazabildim. Ve kendimi böyle aceleye getirmemin sonucu olarak Benjamin Button ve Milk hakkında da çok basit, her yerde ulaşılabilecek şeylerle dolu, gereksiz birkaç satır yazdım. Bu nedenle The Reader hakkında şimdi hemen bir yorum belirtmeyeceğim. Daha sonra filmi belki bir kez daha izleyip daha doyurucu, adam gibi bir yazı yazmayı planlıyorum. Çünkü sinema hakkında bir sürü blog var ve birçoğunda harika filmdi, şahaneydi işte izleyin görün tarzı saçma sapan şeyler yazılıyor. Ben de aceleye getirdiğim için Benjamin Button ve Milk hakkında yazdıklarım da öyle oldu. Oysa ki sinemayı gerçekten seviyorsak, sinema gerçekten yaşama sebeplerimizden biriyse, sinema adına fark yaratan bir şeyler yapmalıyız. Fark yaratan derken büyük bir iddia değil, sadece filmler hakkında her yerde bulunamayacak, özgün görüşler, düşünsel, farklı bakış açıları yakalamaktan bahsediyorum. İşte bu nedenle önceki iki filmi bir arada yazdığım yazı için özür dilerken bundan sonra blogu oluştuma fikirlerimden biri olan farklı ve biraz da yamuk bakış açılarımı bozmadan kendimce bir şeyler yapmaya çalışmaya devam edeceğim. Bunları yazmaya, sizlerle paylaşmaya gerek duydum.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla,

18 Şubat 2009 Çarşamba

En İyi Film Oscar Adaylarını 3 Film Geçe



En iyi film dalında Oscar adayı olan filmleri incelemeye devam ediyorum:) Ama bu sefer izlemiş olduğum iki film hakkındaki fikirlerimi fazla şey yazmadan sizlere ileteceğim. Slumdog Millionarie'i ayrıntılı, ayrı bir yazı olarak yazmamın nedeni filmin gereğinden çok öne çıkması ve birçok ödül alması. Zaten ben yazımı yazdıktan sonraki günlerde BAFTA'da da ödülleri silip süpürdü film. Ama ben hala o filmin neyine bu kadar ödül yığıyorlar merak etmekteyim. Yazıda da söylemiştim kötü bir film değil ama bu kadar önemli bir filmde değil. Aslında En İyi Film Oscar'ı sadece Akademi'nin son birkaç yıldır izlediği çizgisinin yönünü değiştirecek ya da aynı çizgide devam ettirecek ama her ne kadar ödüllerin çokta önemli olmadığını ve bunların işin sadece şov kısmı olduğunu düşünsemde yine de Slumdog'a ödül verilerek izlenen çizginin bozulmasını istemiyorum, en azından umuyorum:)

Şimdi En İyi Film adaylarından izlediğim son iki filme geçiyorum: The Curious Case Of Benjamin Button ve Milk!



The Curious Case Of Benjamin Button'ı izlemeden önce beklentilerim oldukça yüksekti. Çünkü, öyle bir oyuncu kadrosu, Eric Roth gibi bir senarist ve elbette David Fincher gibi sinemanın dehaları arasında ismi sayılabilecek bir yönetmenle oluşmuş bir filmin "iyi bir filmdi" olarak anılması bile o film için bir başarısızlık sayılırdı. Ama aynen bu insanlardan beklendiği gibi ortaya gerçekten harika bir film çıkmış. Filmimiz derinlikli, özellikli bir film olmasıyla sinemaya hakettiği sanat değerini veren sinefillerden filmleri sadece izleyen insanlara kadar herkesin beğenebileceği, hayran kalabileceği bir film. Hakkında söylenecek belki çok şey var, belki üzerine sayfalarca yazı yazılabilir, ama bunun için tekrar tekrar izleyip kaçırdığımız yerleri yakalamamız gerekir:)



Milk, kusursuz oyunculuklarla, hoş bir Gus Van Sant yönetmenliği ile ve ele alınan konu tek taraflı, tek boyutlu gibi gözüksede içinde her şeye dair bir şeyler barındırdığı gerçek bir hikayeyle çok güzel bir film olup gelmiş önümüze. Büyük hayranlık duyduğum Sean Penn'i ve onun sayesinde sevdiğim Emile Hirsch'ü böyle daha önce hiç görmediğimiz rollerde izlemekte gerçekten oldukça güzeldi.

22 Şubat'tan önce The Reader ve Frost / Nixon'ı izleyip onlar hakkındaki fikirlerimi de sizlere bu şekilde iletmeye çalışacağım. Daha sonra ise benim kazanamasını istediklerimi ve kazanmalarının muhtemel olduğunu düşündüğüm Oscar tahminlerimi sizlerle paylaşacağım. Cümle düştü ama toparlayamadım, bunun içinde kusura bakmazsınız sanırım, siz zaten demek istediğimi anladınız:)

6 Şubat 2009 Cuma

Slumdog Millionaire


Henüz şu anda 42 ödülü bulunan 10 dalda Oscar adayı olan, son dönemlerin en çok öne çıkan ve Oscar için en çok şans verilen filmlerden biri Slumdog Millionaire. Zamanında Türkiye'de de "Kim 500 Milyar İster?" ismiyle yayınlanan programın Hindistan'daki versiyonuna katılıp yarışmada beklenmedik bir başarı gösteren elemanın hile yaptığının düşünülmesi üzerinden gelişen bir film. Son zamanlarda birçok Hollywood filmiyle birlikte bu filmimiz de bize, Hollywood'un artık dünya üzerinde kendileri dışında da insanların, hikayelerin olduğunun yavaş yavaş farkına vardığını gösteriyor. Yani artık -direk olarak- savaşlarda savaşılan, şehirlerde çalan çırpan olarak yer almıyor diğer insanlar. Bence bu oldukça önemli bir gelişme. Bu sefer ise filmimiz Hindistan'da, yani, dünyanın küçülüp bir ülkeye sığdırılmış hali olan yerde geçiyor. Çok karışık ve çok renkli bir ülke. Renkli dememin sebebi çok farklı kesimin olması, eğlence anlamında renk değil yani:)

İnsan her ortamda bir şiddetle karşılaşıyor. Belki her yerde bu fiziksel anlamda olmuyor ama her ortamda, birçok çeşidi olan bu şiddet var ve haliyle, insanı oldukça etkiliyor; hareketlerini, söyleyeceklerini, dilini kısaca her şeyini. Yani bir etki - tepki durumu. Belki de insanı kontrol etmenin başka bir yöntemi olarak özellikle kullanılıyor bu, kim bilir?


hindistan'da 1 mayıs! türk polisinin "orantılı gücü" örnek alınmış kanımca :)

Hiçbir şey göründüğü gibi olmuyor bildiğimiz üzere fakat, özellikle, çok iyi görünen bir şeyin aslında iyilikle pek alakası olmuyor, aynı şekilde çok kötü görünen bir şeyin de kötülükle. Ve bu kötüyle iyininde, her şeyin olduğu gibi bir hikayesi, bir nedeni oluyor. Filmin bütününde aktarılanların en önemlilerinden biri bu belki de.

Birçok filmde rastladığımız gibi bu filmde de, gücü ele geçirenin kendini kaybedişi görülüyor. Galiba gücün gelmesiyle, bazı şeylerin gitmesi gerekiyor. Nitekim öylede oluyor; gücü eline geçiren kendini kaybediyor.


the world is yours'un hintçesi nasıl söyleniyordu be abi, tony montana ölmedi be abi!

Marc Forster'ın yine bir kitap uyarlaması olan 2007 tarihli filmi The Kite Runner da Afganistan hikayeli bir film. Slumdog Millionaire ile yapılış amacı vs. olarak tam olarak benzeşmese de o da Afganistan'a dair birçok özellik gösteriyor. Ama aradaki fark Kite Runner, gerçekleri olabildiğince açık bir şekilde gösteriyor. Slumdog Millionaire'in böyle bir amacı var mı yok mu bilemiyorum fakat bir işe kalkışıyorlar, ve böyle bir amaçları olmasa bile gerçekleri gözardı etmemeleri gerekiyor. Elbet Hindistan'da olan birçok kötülüğünde o bölgenin insanlarının özelliklerinin çok büyük bir etkisi var ama diğer etkenlerde yok mu? O insanların içlerindeki olumsuz özellikleri açığa çıkaran etkenler niye gösterilmiyor? Ve de üstelik sadece gözardı edilse, olayların o yönüne değinilmese herhangi bir kötülük olmayacak burda, fakat, Jamal'in arkadaşlarıyla ortaklaşa iş yaparak turist bir çifti kandırıp arabalarını bir nevi yağmaladığı sahnede, turist çiftin Jamal'i korumak istemesi normal ama oradaki diyalog filmin genelindeki amaçlardan birinide ortaya koyuyor ve açıkçası bana, "şimdi ne gerek vardı buna!" dedirtiyor;

Polisin, Jamal'in ne yaptığını anlayıp, onu dövmeye başlaması üzerine;

- Gerçek Hindistan'ı mı görmek istiyordunuz? Alın işte! **Jamal, turistlere söylüyor ve bunun üzerine turistler Jamal'e parasını verip,

- Sen de biraz gerçek Amerika gör evlat, diyor.


Oscar için bu film bu kadar ön plana çıkıyorsa, irçok farklı yerde birçok ödülü silip süpürüyorsa, bunun iki nedeni olabilir; ya benim savunduğum gibi bu ödüllerin aslında çok büyük bir önemi yoktur, bunlar sadece birer şovdur, ya da diğer aday filmler vasatın altındadır. Ben fikrimde ısrarcı olsamda zamanla gerçeği de göreceğiz umarım.


şok şok şok! palyaço istismarı 10 yaşın altına düştü!

Son olarak, farklı bir çıkış noktasıyla hoş bir hikaye fakat genel yapı itibariyle klasik, sıradan bir Hollywood filmi olma özelliğini taşıyan filmimiz söylendiği kadar önemli bir film olmayan, gereğinden fazla şişirilen bir film fikrimce. Eğer söylenenler üzerine büyük beklentilerle izlenirse hayal kırıklığı yaratabilir.

1 Şubat 2009 Pazar

The Visitor


Bazen bir film hiç ummadığınız bir anda birden önünüze gelir. Ben bir filmi izlemek için, öncelikle yönetmenine, oyuncularına bakarım, en azından küçük bir fikir edinmek için. Ama tabi ki sadece bununla kalmam; afişini incelerim, afişinde herhangi bir festivalin ismi veya logosu yer alıyor mu ayrıca dikkat ederim, filmin sloganını merak ederim. Elbet bunlar kısaca hemen baktığım ve özellikle tek tek yapmaktan çok bir refleks olarak gelişen aslında o filmi izlemem ya da izlememem için bende çok büyük etkisi olmayan şeyler. Ama yine de bunu hep yaparım, neden bilmem. Neyse, işte bu hiç beklenmedik bir anda önümüze çıkan filmlerden bazıları, içinizde nedensizce yükselen bir izleme hissi uyandırır. Filmin konusu, filmle ilgili yorumları kısacası film hakkında hiçbir şey okuma gereği duymazsınız. Sonra filmi izlemeye başlarsınız, bazen hayal kırıklığına uğrasanızda bazende, evet işte o çok seveceğiniz filmi bulmuşsunuzdur; The Visitor! Tam ismine göre bir tanım yaptım filmimize, biraz kastı ama değdi sanırım :)

Bir konferansa katılmak için New York'a giden üniversite profesörü, evinde yaşayan genç bir çift bulur ve olaylar gelişir.


aslında playback yapıyorlar!

Devlet politikaları ve milletlerle, insanı karıştırmamak gerekiyor. Çünkü, insan devletten çok ayrı olan bir şey. Eğer, dünyanın birçok yerinde demokrasi(?) yönetimleri var, ve o ülkenin halkı devlet politikasını tayin ederek bir takım adamları seçiyor, diyecek olursanız, bunun gerçekten böyle olup olmadığını birkaç kez daha düşünmenizi isteyeceğim. Hala aynı düşüncede olursanızda o zaman birey olamama yolundaki insanlığınızda mutluluklar dileyeceğim sizlere. Filmimiz, insan - devlet ayrımını oldukça iyi gösteriyor. Günümüzde yasaların mı insanlar için olduğu, yoksa insanların mı yasalar için olduğu da biraz sorgulanıyor diyebiliriz.


new york'a gitmek için nerede inmem gerekiyor acaba?

Bir fıkra var; New York'un meşhur Central Park'ında bir köpek bir adama saldırır. Bunu gören birisi derhal olaya müdahele eder ve adamı köpekten kurtarır. Daha sonra kurtardığı adam, teşekkür eder ve "kahramanıyla" küçük bir sohbete başlar. Adama, yarın yerel gazetelerin manşetinde, "Kahraman Amerikalı" olarak yer alacağını söyler. Fakat kurtacı olan adamımız, Amerikalı olmadığını söyleyince, "Farketmez, o zaman Amerikalıyı kurtaran kahraman Avrupalı" olacağını söyler. Bunun üzerine adam Avrupalı da değil, Orta Doğu'lu olduğunu belirtince, adam, üzgünüm dostum, o zaman yarın "Terörist, Amerikan köpeğine saldırdı!" diye anılacaksın der. İşte filmimizde Tarek'in başına gelenlerde aynı bu fıkrada olduğu gibi. Elbet teröristlik kavramınında sanıldığı kadar kolay olmadığı, kafasına esenin dağa çıkıp terörist olamayacağı, her olan şeyin terörizmin olarak nitelendirilmemesi gerektiği de net ve çarpıcı bir biçimde vurgulanıyor.





- İnsanları nakledip duruyorlar.
- Nereye?
- Bilmiyorum. Sanırım diğer ıslahevi merkezlerine. İki Faslı adam, az önce nakledildi.
Haberleri yoktu, birden nakledildiler.
- Sana bir şey diyen oldu mu?
- Hayır. Burada kimsenin bir şeyden haberi yok.
- Bu hiç adil değil. Ben suçlu değilim. Hiçbir suç işlemedim. Ne düşündüler ki?
Terörist olduğumu mu? Burada hiç terörist yok. Teröristlerin parası var, desteği var. Bu hiç adil değil.
- Biliyorum.
- Nasıl bilebilirsin? Sen dışarıdasın!


Amerikan yapımı bir film olarak, dünya düzenini ve Amerika'yı eleştirmesi nedeniyle, sadece Amerika'daki insanların, ülkelerinin konumları nedeniyle kendilerini üstün görmesinden kaynaklanan bilgisizlikleride güzel bir şekilde filmde yer alıyor;


- Nerelisin?
- Senegal
- Gerçekten mi? Birkaç yıl önce Cape Town'da bulunmuştum.

** Cape Town'da bulunan kadın uzaklaştıktan sonra; **

- Cape Town ile Senegal arası ne kadar?
- Yaklaşık 8000 km.
- Bende dün birisine İsrailli olduğumu söyledim, adam bana kutsal toprakları ziyaret edip etmediğimi sordu.


Önceki paragrafımızda belirttiğim gibi filmimiz Amerika yapımı. Aslında konusu basitleştirilerek çok basit bir Hollywood filmine dönüştürülebilecekken, yönetmen ve aynı zamanda senarist Thomas McCarthy bunu yapmayı tercih ederek çok güzel bir eleştirel bakış oluşturmuş. Filmde yabancıların kendi aralarında konuşmalarınında kendi dillerinde olması, birçok filmde atlanan detayın atlanmadığını gösteriyor.

İnsanın yaşamasını engelleyen düzen dünya üzerinde sadece belli topraklarda değil dünya genelinde, her yerde var. Yani, aslında dünya üzerinde tek bir düzen var. Bu nedenle bölgesel isyanlar insanlığa kurtuluşu getirmiyor, bu nedenle tüm dünya genelinde bir karşıtlık gerekiyor, bu nedenle bölgesel, yerel olmadan önce evrensel olmak gerekiyor. Filmden bir kare bu illüzyonun aslında her yerde olduğunu çok iyi gösteriyor;


hapishane duvarında özgürlük heykeli! başka resim altı yazısına gerek mi var:)

İyi, gerçek, hakkıyla insan olmak, birey olmak sadece başarılarla olmuyor. İnsanlık daha farklı şeyler istiyor, bize gösterilenlerden, söylenenlerden daha farklı şeyler. Bize sunulan şeyler içinden herhangi birisini seçmek nasıl tam anlamıyla bir özgürlük değilse, sadece kesin ve dar sınırları olan bir özgürlükse, asıl özgürlük o arasından seçim yapacağın şeyleri de kendinin tayin etmesiyse, insan olmak içinde daha fazlası gerekiyor. Ve bazen sadece yaşamak gerekiyor. Her şeyi bir kenara bırakarak. Yapman gerekenleri değil, sadece içinden geleni yaparak.

İzlenmesi gereken, izlerken ister istemez sizi başka yerlere götüren, son derece güzel bir film The Visitor. Tavsiye edilir :)


bir dahaki filmimizde görüşmek üzere.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Burn After Reading



Amerikan film eleştirmeni Emanuel Levy, "Coen'ler, sinema hakkında oldukça fazla şey, gerçek yaşam hakkında ise oldukça az şey bilen zeki yönetmenlerdir." diyor. Tabi ki Coen'leri ve sinemalarını sadece böyle bir sözle açıklamak mümkün değil. Belki de onları açıklamak mümkün değil. Aslında son filmleri Burn After Reading de biraz buna benziyor diyebilirim. Yani karmaşık bir basitliği ele alıyor; her şey o kadar basit ki, zaten bu nedenle her şey bu kadar çok karışıyor.

Coen'ler için hep başka bir dünyadan geldikleri söylenir. Ama bence onlar tamamen bu dünyanın ürünleri. Bu dünyada kendilerini keşfedip, yeraltılarına değer verip bunu sinemayla açığa vurabilen insanlar onlar. Evet, farklılar. Ve öyle olmak zorundalarda ama dedim ya, onlar tamamen bu dünyanın ürünleri. Geçen yıl Oscar törenlerinde ödül aldıklarında, tam hatırlamasamda konuşmalarını, kendi oyun bahçelerindeki kum havuzlarında oynamalarına izin veren herkese teşekkür etmişlerdi. Yani aslında ortada pek öyle saklama, gizem yaratma durumu yok. Ne olduğunu onlarda açıkça söylüyorlar, ve bu açıklık farklı bir şey yaratıyor, insanlarda bunu gizem olarak algılıyor.

Filmimiz bir jimnastik salonunun soyunma odasında bulunan bir CD'deki bilgiler üzerinden yürümeye başlıyor. Daha sonrası zaten bildiğimiz Coen zekası :)


john malkovich biraz kestiriyor:)

Filmimiz klasik Coen filmlerinden biraz farklı gibi gözüküyor. Tabi sadece tek bir açıdan, Coen filmlerinde genellikle mekan çekimlerinin üzerine yapılmış bir konuşmayla giriş yapılır. Burn After Reading'de ise yine güzel bir giriş yapılmasına karşın bu durum değişmiş.


"dibim gelmiş daha boyatamadım çekimler yüzünden saçlarımdaki beyazları çekme bak, tamam mı?"

Eğlencelik bir film gibi görünebilir göze, fakat bir Coen filminin tüm derinliklerini barındırıyor. Oldukça farklı yorumlar yapılıp, farklı çıkarımlara gidilebilecek birçok farklı öğe var filmde. Tabi hiçbir yorum yapmadan, sadece izlemek de bir seçenek. Ben her filmde yaptığım gibi bunda da ilk seçeneği tercih ederek, birçok farklı çıkarımlarla izledim filmimizi. Fakat sorun şu ki; bu çıkarımlarım, yorumlarım oldukça soyut şeyler. Yani yazıda kendisine karşılık bulamayacak şeyler, ne zaman bir Coen filmi izlesem hep aynı his uyanır bende, bir ağırlıkla birlikte garip bir neşe gelir. Tarifi ölçeklere olmayan, hani kafaya göre yapıldığı anda ölçeklenerek oluşan bir yemek gibi.


george clooney'den ajanlık dersleri verilir.

Hayalgücü yüksek yeraltını, yeryüzüyle buluşturabilmenin o farkedilmez gibi görünen rahatsızlık vericiliği ve aslında çok iyi farkedilen verdiği mutluluk oldukça net olmasa sisli bir biçimde görünüyor filmde.

Coen'lerin şimdiye kadarki tüm filmlerinde oynayan bütün başrol oyuncuları benim oldukça sevdiğim kişiler. Burn After Reading'de de aynı şey geçerli. Fakat söylemeden geçemeyeceğim; Brad Pitt sürekli olarak popülerleştirilerek biraz yok edilen, değersizleştirilen bir insan fikrimce. Evet, bende kendisinin her konuda büyük bir hayranıyım, ama devamlı yakışıklılığı ve vs vs durumları insanların gözlerine sokularak oyunculuğu gözardına itiliyor. Tabi bu benim fikrim, katılır mısınız bilmem.


"acaba nasıl bakarsam sadece yakışıklı olmadığımı anlarlar?"

Filmin son sahnesindeki diyalog, sanki filmde olanlardan çok, sadece film hakkındaymış gibi geliyor kulaklara. Ve sanki Coen'ler kendilerini kolay kolay anlayamacak insanlara da bir öneri sunuyor bu diyalogda. Filmi aslında -dalga geçerek veya geçmeyerek- en iyi anlatan o bahsettiğim diyalogu hemen aşağıdan okuyabilirsiniz :)

-Ne öğrendik Palmer?
-Bilmiyorum efendim.
-Ben de bilmiyorum.

-Bir daha yapmamayı öğrendik sanırım.
-Evet efendim.

-Ne yaptığımızı bir bilseydim keşke.

-Evet efendim, söylemesi zor.

-Lanet olsun.


Eğer daha önce bir Coen filmi izlemediyseniz, size mantıksız gelebilecek bir film. Ama bir yerden başlamak gerek değil mi? :)

Eğer daha önce bir Coen filmi izlediyseniz, ve Coen'leri sevmiyorsanız, bu filmede hiç ilişmeyin. Zaten filmi gördüğünüz anda yazıyı okumayı bırakmışsınızdır bile :)

Eğer daha önce bir Coen filmi izlediyseniz, ve Coen'leri çok seviyorsanız, bu filmi de zaten çoktan izlemişsinizdir, ve bu yazıyı da sizin dışınızdaki bir Coen'ler hayranın bu film hakkındaki yorumlarını merak ettiğiniz için okuyorsunuzdur. :)


bir dahaki filmlere yamuk bakışımızda görüşmek üzere,

23 Ocak 2009 Cuma

81. Akademi Ödülleri

81. Akademi Ödülleri adayları dün(22 Ocak) Forest Whitaker ve Akademi Başkanı tarafından Los Angeles'ta açıklandı. Gerçek bir sinema dehası David Fincher'ın yönetmeni olduğu The Curious Case of Benjamin Button, aldığı 13 adaylıkla senenin en iddialı filmlerinden biri olduğunu bir kez daha gösterdi.



Oscar'ı sadece bir şov olarak görsemde sinema dünyası için sembolik de olsa elbet bir önemi vardır. Zaten Akademi, son yıllarda sinemaya biraz daha yaklaşarak, sinema adına yapılan iyi işleri de görerek, bomboş, saçma sapan filmlere ödül veren bir kurum olmaktan uzaklaştı.

Daha önce 3 adaylığı, bir ödülü bulunan, benim için oldukça farklı ve önemli bir insan olan Sean Penn, kaba tabirle, kendisi pek sallamasa da bu yıl 4. kez aday gösterildi. Bu sefer ödül törenine gider mi bilmiyorum ama eğer giderse yine kendine özgü o güzelliklerinden birini yapmasını umuyorum :)

En İyi Yabancı Film dalında son 9 film arasına kalmayı başaran Üç Maymun son 5 adaydan biri olamadı. NTV'de Yekta Kopan ve Atilla Dorsay'ı izleyerek biraz heyecan yaşasakta, aslında ben pek umutlu değildim Üç Maymun'un aday olabileceğinden. Çünkü Akademi'yi biraz aşan bir filmdi bence :)

Son olarak güzel insan Ferhan Şensoy'un "Ödül basur gibidir, hangi göte denk geleceği belli olmaz." sözünü hatırlatarak adaylara geçiyorum;



En İyi Film
The Curious Case of Benjamin Button
Frost / Nixon
Milk
The Reader
Slumdog Millionaire

En İyi Yönetmen
The Curious Case of Benjamin Button - David Fincher
Frost/Nixon - Ron Howard
Milk - Gus Van Sant
The Reader - Stephen Daldry
Slumdog Millionaire - Danny Boyle


En İyi Erkek Oyuncu
The Visitor - Richard Jenkins
Frost/Nixon - Frank Langella
Milk - Sean Penn
The Curious Case of Benjamin Button - Brad Pitt
The Wrestler - Mickey Rourke

En İyi Kadın Oyuncu
Rachel Getting Married - Anne Hathaway
Changeling - Angelina Jolie
Frozen River - Melissa Leo
Doubt - Meryl Streep
The Reader - Kate Winslet

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Milk - Josh Brolin
Tropic Thunder - Robert Downey Jr.
Doubt - Philip Seymour Hoffman
The Dark Knight - Heath Ledger
Revolutionary Road - Michael Shannon

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Doubt - Amy Adams
Vicky Cristina Barcelona - Penélope Cruz
Doubt - Viola Davis
The Curious Case of Benjamin Button - Taraji P. Henson
The Wrestler - Marisa Tomei

En İyi Yabancı Film
The Baader Meinhof Complex (Almanya)
The Class (Fransa)
Departures (Japonya)
Revanche (Avusturya)
Waltz With Bashir (İsrail)


En İyi Uyarlama Senaryo
The Curious Case of Benjamin Button - Eric Roth, Robin Swicord
Doubt - John Patrick Shanley
Frost/Nixon - Peter Morgan
The Reader - David Hare
Slumdog Millionaire - Simon Beaufoy

En İyi Özgün Senaryo
Frozen River - Courtney Hunt
Happy-Go-Lucky - Mike Leigh
In Bruges - Martin McDonagh
Milk - Dustin Lance Black
WALL-E - Andrew Stanton, Jim Reardon, Pete Docter

En İyi Animasyon Film
Bolt
Kung Fu Panda
WALL-E






21 Ocak 2009 Çarşamba

Duvar


"...Bu filmde anlatılanlar, yaşanmış olayların yeniden hatırlanmasıdır. Onlar kan, ateş ve gözyaşı içinde, duvarların karanlığında, ışığı ve suyu aradılar. Bu filmi onlara, el yordamı ile ışığı ve suyu arayan küçük arkadaşlarıma adıyorum."
diyor Yılmaz Güney bu değerli film için.

Bir sinema insanı olmasından öte, insanlığına, yani insalığına derken merhamet vs. değil kastettiğim şey, baştan sona kendisi, yaşamı, yaşayışı, yaptıkları, yapacakları kısa ve oldukça basit bir deyişle her şeyiyle kendisine hayran olduğum Tuncel Kurtiz, filme çok ayrı bir değer katıyor gözümde. Bazı aksaklıklar dışında diğer oyuncularda iyi oyunculuk sergilemiş. Bunun 'bazı' olmasının nedenide, şartlar sonucu oyuncu bulunamaması ve bu nedenle -zorunlu olarak- amatörce kotarılmış sahnelerin olması.


Çürümüşlüğün yeri, zamanı, insanı yok. Her yerde, herkeste ve her zaman var bir çürümüşlük. Modern dünya dediğimiz şey, insana bazı olumsuzluklar pompalıyor verdiği tüm diğer güzel şeyler dışında. Geçmiş savaşlar gibi değil artık günümüz savaşları. Öyle ortada apaçık meydan savaşları yok. Füzeler, nükleer bombalar falan bile geçmişte kalmış artık. Başka bir savaş bu. Hani diyoruz ya 'psikolojik savaş' diye, öyle bir şey bu da. Tuncel Amcamın filmde diyalogmuş gibi gerçekleşen monologunda (o ne be demeyin oluyor böyle şeyler:) bu durum aslında çok güzel ortaya konuluyor.




İnsan tercih etse de etmese de toplumsal bir varlık. Şahsen ben bunu sürekli redderdim ama bir gün kabullenmek zorunda kalıyoruz bu gerçeği. Bu toplumsal düzen içerisinde herkes, farkında olmadan, birbirine olumlu ya da olumsuz yönelimler katıyor, yönlendiriyor. Suça, pisliğe iyi-kötü her şeye karşı yönelimler kendi aramızda gerçekleşiyor. Yani aslında, normal koşullar altında, birinin caniliği hepimizin caniliği oluyor. Hiç tanımadığımız birinin işlediği suç aslında bizim yüzümüzden gerçekleşmiş olabiliyor. Birbirimizi böyle böyle yok ettiğimiz gibi değerlerimizi de böyle yok ediyoruz. Bu değerler, ahlak, namus, dürüstlük vs değil. Onları zaten çoktan kaybetmişiz geçmiş yüzyıllarda. Somutlaştırdığımız, somut varlıklara dönüştürdüğümüz değerler bahsettiklerim.

Ve yine adalet! Bu adalet öyle bir şey ki, kişinin haksızlığına verilen karşılıkla, o kişiyi öyle haklı bir konuma getiriyor ki yaptığı haksızlıkta haklı durumda olan birey bile ağzını açamıyor. En basit tanım belkide
günümüz adaletinin, güçlülerin güçsüzler karşısındaki eşitliği olması. Yılmaz Güney'de filminde Türkiye'yi anlatmak istediğini ve bunu en iyi şekilde Türkiye'deki bir cezaevini anlatarak yapabileceğini söylüyor. Kendisininde -malesef- cezaevinden kurtulamayan bir insan olması ve büyük sinema sevgisiyle büyük yeteneğini buluşturma başarısı, Türkiye'yi hatta dünyayı bir cezaevi üzerinden en iyi şekilde anlatmak için dünya üzerindeki sayılı insanlardan biri olduğunun göstergesi. Zaten çekimlerde, sahnelerin oluşturulmasında ne kadar güzel bir yönetmenlik izlediğimizi görüyoruz.



Acılar paylaşılamıyor malesef. Paylaşılsa belki bu kadar çok acı olmayacak dünyada, ama paylaşılamıyor işte. Hislerin gerçekliği ve acıtıcılığı engelliyor belki paylaşılmasını, belki de zaten istenmiyor, böylece acı çekmenin de bencilliği oluşuyor. Ve, nasıl o zaman o çocuklar acılarını birbirleriyle tam anlamıyla paylaşamıyorlarsa bizler de bugün acılarımızı tam anlamıyla paylaşamıyoruz. Bir sihirbazın kandırmacası gibi illüzyon bir paylaşmak bizim yaptıklarımız, öfke, intikam gibi duyguların etkisiyle birleşiyoruz sadece belli bir odağa karşı, yoksa paylaştığımız falan yok. O çocukların birbirleriyle paylaşamadığı acıyı, aynı baskıyı, düşünceyi, yaşamı, yozlaşmış ve çürümüş sistemi yani var olan her şeyi hissettirdiği gibi içinizde hissettiriyor bizlere Yılmaz Güney bu filmle. Filmin anlattığı ve düşündürdüğü her şeyi bir kenara bırakırsam ve sadece o dönemin acısını hissettirdiğini ön plana alırsam, acaba bugünlerin hissedilip, paylaşılamayan acılarını da gelecekte mi böyle sanat eserleriyle hissedip, paylaşacağız diyorum. Zaten, bugün yaşananlar, geçmiş yaşanmışlar sonucunda ortaya çıktığına göre öyle bir şeyler olacak işte.

Yaşamı düşünceyle buluşturmak zor. O kokuşmuşluktan tek kurtuluşun isyan olduğunu düşünülerek başlatılan hareket sırasında kaybedilenler, duvarlarda hiçbir işe yaramayan belki sadece teşvik edici özelliği bulunan o yazılar ve silinişleri bunu çok güzel bir biçimde ortaya koyuyor.




Ve son olarak çaresizce, çare arayanlara, ait oldukları yeri arayanlara filmden bir not: "Bizim için hayatta yaşanacak hiçbir yer kalmamış, hiçbir yer."

Filmimiz, son derece güzel bir politik sinema örneği. Çünkü belli bir düşünceyle yapılmış olsa da bir ideoloji savunuculuğuna, propaganda filmine dönüştürülmemiş film. Aynı, acıtırken duygu sömürüsü, anadolu üzerinden dünya anlatılırken varoş edebiyatı yapılmadığı gibi. Ne düşündüğünü, hangi ideolojiye inandığını hiç ama hiç umursamadan saygılar Yılmaz Güney, oralara geldiğimde karşılaşmak, sohbetleşmek üzere!



 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses