1 Mayıs 2016 Pazar

High Rise


J.G. Ballard'ın '75 tarihli romanından uyarlama High Rise, Ben Wheatley'den beklenecek tarzda arayışlar içerisinde bir film. Bir rezidansı, zaman içerisinde mekan ve sebep olduğu kargaşalarla birlikte anlatıyor High-Rise. "Sınıf mücadelesi" ifadesi hiç düşünmeden hikayesine iliştirilebilecek olsa da hiçbir zaman kendisini bir safa oturtmayan ve bunu yapmadığı gibi karakter motivasyonları üzerine olduğu kadar tüm olan biteni ve diğer *yerleşik* duran her ögeyi ince bir dengede adeta silüetlermiş gibi yansıtan hikaye, Wheatley için tam biçilmiş kaftan bu açıdan. Terry Gilliam'ın kamera hareketlerini -onun kadar abartılı olmasa da- anımsatan anlatıma David Cronenberg'in gözü eşlik ediyormuş gibi geliyor zaman zaman. Fakat bunu söylerken bir yapaylık ima etmiyorum, bilakis Wheatley'in orijinalliğini anlatabilmek adına işleri farklı sebeplerle hayranlık uyandıran yönetmenlere dönerek onlardan parçalara atıfta bulunmaya çalışıyorum. Ancak bu teknik becerinin ötesinde, hikaye içerisinde karakter ve olaylar bazında işleyen belirsizlik anlatının kendisini esir almaya başladıkça işlemez hale geliyor ve Wheatley de sanki bunu kontrol altına almada başarısız kalıyor. 


Laing karakterini resmen ete kemiğe büründüren Tom Hiddleston, rezidansın yıldızı gibi beliriyor: sempatiklik ve mesafeli antipatiklik arasında gidip gelen, umursamaz duran ama öyle durduğu kadar içi içini yediğini gizlemeyi zaman zaman başaramayan, yani çeşitli çelişkilerden oluşan ve rezidansın tümlüğü içerisinde kendi yerini arayan bir karakter. İşin garibi kendi yeri aslında tam da bu arayış hali. Bu açıdan ve kendisinin yeni *yükselişini* '70'lere yansıtınca dönemsel olarak belirginleşen bir nicel büyüme gösteren beyaz yakalılar tasfiri mümkün, her ne kadar fazla kolaycı gelse de. Özellikle "alt sınıfla" olan ilişkisi ve değişim arayışının farkında olup bunu yönlendirmeye çalışan "üst sınıf" ile yönelimi belirsiz etkileşimi üzerinden okununca rezidansın "arzu edilen" yüzü olarak lanse etmek tıpkı karakterlerin söylediği gibi mümkün. Diğer taraftan, her zaman için kafa karıştırıcı imalarda bulunan imaja sahip oluşuyla Jeremy Irons'ın karakteri Royal'ın söylediği "değişimin kaçınılmazlığı" üzerinden bakınca Laing karakterinin anlatıdaki merkeziliği ve tüm hikaye klişe tabiriyle modern toplum ve onun modernliği üzerine dönüyor oluyor. Ama işte tüm anlatı bu kadar basit işlemiyor. Wheatley'in sinema dilinin de ifade ettiği şekilde aslında "ilerleyen" ve bu ilerleyiş sırasında mevkisel değişimlere uğrayan bir toplumdan ziyade buraya hapsolmuş bir topluluk var. Rezidansın dış dünyadan kopukluğu, güvenlik diye bir şeyin olmaması ama aslında olması, göğe doğru yükselen yapıların dünya-dışı görünüşü ve karakterlerin öz kaynaklı durmayan eylemleriyle motivasyonları üzerinden bakınca adeta bir fabrikanın kağıt üzerinde basit, gerçeklikte alabildiğine karmaşık üretim sistemi gibi oluyor tüm film. Bunda Wheatley'in içine daldığı dünyada kontrolünü kaybetmesi ya da bilinçli olarak bırakmasının payı yadsınamaz, çünkü kurgunun imkanlarından bolca yararlanan filmin sinemanın bilindik açıklayıcı imkanlarından faydalanmaması durumu söz konusu. Filmin ilk başta değindiğim "siluet" hali buradan ileri geliyor tam da: açıklanacak pek bir şey hakikaten yok; her şey ortada. Ancak diğer yanda birbirinden kopukça vuku bulan her şeyin bir biçimde birbirini tamamlarcasına bütünleşmesi sanki işlerliği olan bir başka mekanizmanın keşfini gerektiriyormuş hissi uyandırıyor. High Rise işte bu sebeple ilgi çekici bir film, fakat tıpkı eleştirel teorilerin sayfalarca zihinde yankı bulan itirazlara eşlik ederken "hadi o zaman" kısmında insanı boşluğa bırakması gibi tam itibariyle üzerine basılamayan bir zeminde işletiyor tüm anlatısını. Kesin olan bir şey varsa, tek bir anın tüm çözülmeyi getirebileceği gerçeği: tek, ufak ve hatta alakasız gözükebilecek bir düşüş ve onun yaratacağı korku, merak, öfke karmaşası değişime kodlanmış mekanı yeniden yaratıyor bir şekilde. Yani ölüm müydü sadece gerekli olan, günün şifresini çözmek için çaba gösterten? 


Stilistik düşkünlüğü, teknolojiyle iletişiminde -kitleler halinde- neredeyse hiç dengesini bulamamış ve meta arzusuyla esir alınmış insanlığı işaret eden ama onu yüceltmeyen bir ince ayarda High Rise'ın. Sonradan daha belirginleştirilmiş '70'ler estetiği film içerisinde çarpıcı olsa da zamanın bir sarmala dönüşü retro-fütüristik çerçevesini daha değerli hale getiriyor. Daha önce oldukça düşük bütçelerle çalışmış Wheatley'in görece daha yüksek bütçelerde kaybolmasının zor olduğunu görmek gelecekteki filmleri adına umutlandırsa da anlatının belirsizliğiyle eksikliği arasında bir fark olduğunu artık göstermemesi gerekiyor sanki filmleriyle. 

scientology falan ama elizabeth moss bir "meh" filmde mi rol almaz? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

27 Nisan 2016 Çarşamba

Indie Game: The Movie


Birkaç kelimeyi ilk anda anlamlı gelen bir sıralama içerisinde kalıcı olması adına bir köşeye not etme konusunda hep bir üşengeçlik, ve en az onun kadar tedirginliğim var. Neredeyse 8 yıldır, fazla-bildiğini-zanneden yaşlardan, pek-de-bir-şey-bilmediğini-farkeden yaşlara geliş süresince defalarca farklı filmler üzerine çeşitli şeyler söylemiş olmam bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü sadece geçtiğimiz iki yıla bakılırsa yazma pratiğinde ne kadar gelgitler yaşadığım görülebilir, tabii sinemasever olmanın ötesinde filmlerle yaşayan bir insan olduğum gerçeği blogun çeşitli noktalarında kendisini gösteriyorsa. Ama bu gerçekle beraber aradan kaçan, uzunca süre izlenmek isteyip de olumlu ya da olumsuz bir önyükleme veya tamamen uygunsallık nedenleriyle izlenemeyen filmler beliriyor zaman içerisinde ve çeşitli kişisel kriz anlarında bir umut arayışıyla onlara yöneliyorum. Indie Game: The Movie belgeseli de işte tam bu kategoriye uygun düşüyor. 

Yazmanın, yaşamımdaki tek somut üretme aktivitesi olması ve onu da uzun süredir farklı sebeplerle aksatıyor olmam üzerine çok defa ufak ufak bahsettim blog girdilerinde. Ancak böylesine bir belgesel sonrası üretkenlik aktivitelerini daha da sorgulayası geliyor insanın. Bu açıdan film -veya daha genel anlamıyla sanat- eleştirisini çokça sorguladığım ve yazmayı aksatmamda esas belirleyici sebeplerden birinin bu olması, böylesine bir yaratı dökümantasyonu sonrası söyleyeceklerimin hayli kişiselleşmesine yol açıyor. Yani bir noktada belirtmem gerekiyor ki bu doğrudan söz konusu belgesel üzerine bir sayıklama olmayacak, belki de ikinci paragrafa gelene kadar bunu belirtmem gerekiyordu. Ancak bir akış illa ki gerekiyor, dolayısıyla "spoiler" damgalı bir ön uyarı doğal hali çarpıtacaktır. İşte bu da yazmaya ara vermemin bir diğer nedeni: bir noktadan sonra gündelik hayatın merkezi olan aktivitenin bir uzantısı halini alan "film yorumu" meselesi belli bir formülüzasyon sürecine giriyor, bu noktada da edilen her laf bunu bir blog yazısı olmaktan çok jenerik bir yazıya çeviriyor. Bu, 8 yıllık süreçte geçirdiğim olgunlaşma sürecinin bana en çarpıcı biçimde gösterdiği sonuç: sinema dergilerinde okuduğum kritikleri taklit etmekten kendi anlayışımı oturtmaya doğru bir gidişteki gelişim evresi. Tam da bu evrede kişisel anlayış aşamasında bir kriz yaşadığım doğru: kişiselliğin ve (okuyucu açısından) sığ, faydacı bir anlayış ötesinde hiçbir sebep bulamıyorum bu formüle edilmiş film yorumu konusunda. Çünkü ortada gerçek anlamıyla üretilen yeni bir fikir yok, zaman içerisinde izleyici deneyiminin getirdiği anlayışla ortaya çeşitli sıfatlar saçmak var yalnızca. Bunun ötesinde daha değerli ve (ne yazık ki) akademik okumalarda ise yalnızca temsiliyet ve çeşitli teorik yaklaşımların filmlere amaçsızca giydirilmesine tanık oluyoruz: nereden neyi çekiştireceğini bilen terziler her zaman filme uygun kıyafet dikebiliyor olsa da bunu, karmaşık bir konuyu daha kolay açıklanabilir hale getirmek için yapmıyorsa bir kişisel tatmin veya "bak ne buldum!" yakarışı ötesine geçmekte zorlanıyor, zira bir fikirsel üretimden ziyade bir yakıştırma çabası devreye giriyor bu süreçte. Ama bunun da ötesinde ve bence çok daha hasarlı biçimde filmi cisimleştiriyor. Oysa filmin *modern* zamanların bir ayini olması haliyle ruhsallığı çoktan edinmiş olması gerekiyor. Ev sinemasında bile bir ritüel takibiyle gerçekleşen o "öze ulaşma" deneyimi, gömlek manşetlerinden hesap makinesi tuşlarına basma telaşının teri akan ticari filmlerde dahi tadılıyor. 

O zaman bir film yorumu ne kadar ince bir çizgi üzerinde gerçekleşiyor? Sanıyorum ki böylesine ruhsal bir ayine dahil olması gereken şey çok daha kişisel bir yaklaşım her şeyden önce, ama tabii hassas bir dengede. Tam da bu yüzden bir film yazısının bir film üzerine olduğu kadar bir filmden hareketle olması gerektiği kanaatine varıyorum, en azından kendim için. Sadece ilk biçimi edinen, yani sadece bir film üzerine olanınsa tam cümlelere gerçekten ihtiyacı olduğuna şüpheliyim, belki de bunun farkında olarak pazarlama bölümleri film afişlerine birkaç cümlelik spotlar alıntılıyorlar, kim bilir... 

Bu içsel soruşturmada hayli üzerinde durulmasına rağmen ziyadesiyle olgunlaşmamış yazıya-yaklaşım-fikrinin içerdiği en büyük problem "kişiselliğin" tanımı olsa gerek. Ama o somutlamaya ulaşabilsem muhtemelen bu blogda Indie Game: The Movie üzerine bir truva saldırısı gerçekleştirmekten ziyade gerçekten sadece bu konu başlığı üzerinden giderdim muhtemelen. Oysa dakikalar önce, belgeselin üretim-yaratı konusunda beni içine attığı ruh haliyle başlayan satırların buraya geleceğini tahmin bile etmiyordum. Ama böyle bir belgesel için yapabileceğim en oturaklı yorum da bu sanırım. Çünkü sanatsal yönü açısından haddinden fazla ihmal edilmiş video oyun dünyasında kişisel ve bağımsız yaratı süreçlerine dair bir filmin, kendisini gururla oyuncu diye tanımlayan bir birey üzerinde farklı bir duygusal etki bırakması filmin keşif çabasının sekteye uğradığını gösterirdi. 

Indie Game: The Movie; Edmund, Tommy, Phil ve Jonathan ile bir medyumun değişim sürecinin başlangıcını gayet kişisel açılardan belgelerken "müşteri" olarak algılandıkça gitgide vahşileşen oyuncu kitlesi için de "madalyonun öteki tarafı" sunumu yapıyor. Eğlence endüstrisi içerisinde büyüyen payı veya krizlerde kar elde etme gücünü kaybetmemesi gibi ekonomik boyutlara girmeden bakılırsa dahi daha da önem kazanacağı aşikar bir medyumun etki alanında olmayan insanlar için bile farklı bir deneyim sunacağını, böylesine bir sorguyu sunduktan sonra hala söylememe gerek var mı, bilmiyorum. O sorgunun kendisine dönersem de, şimdilik son kertesinde söylenecek şey sanıyorum ki film yorumunun kişisel bir truva atı dolumu olması neticesine vardığım: başkasının yaratısını, bir başkasına aktarırken... 

bol oyunlu, az agresyonlu günlere,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Nisan 2016 Cumartesi

Glass Chin


Her şeyden önce şunu söylemek zorunda hissediyorum kendimi; posteri gibi jenerik bir filmle karşı karşıya değiliz. Hiçbir şey değilse oyuncu seçimlerini mi yoksa performanslarını mı daha çok övmeli diyerek filmin olay bazlı bir vurdu kırdı değil karakter odaklı bir anlatı olduğunu ima edebilirim belki? Hah, olmadı mı? 


Glass Chin, '70'ler Amerikan sinemasının niye bu derece büyülü olduğunun somutlaşmış hali gibi; başlı başına kendisinden, aldığı reaksiyonlara kadar. Ağır ağır akan olayların temelini kuran dünya hali ve o arada bir yerlerde kaybolan günler önemli çünkü Glass Chin'in anlatım mantığında, ve tam da bu sebeple günümüzün ana akım sinema anlayışına biraz ters kalıyor. Hep merak ettiğim şeylerden birisi Twin Peaks gibi bir şaheser bugün TV'de ilk defa yapım imkanı bulmuş olsa ne kadar süre yayında kalabileceğine dair; tabii derdimiz ancak bu olsun ama düşünmesi bile iyi bir egzersiz değil mi içinden geçtiğimiz zaman ve anlayışı görmeye çalışmak açısından. İşte Glass Chin de biraz bu egzersize alan sağlayabilecek bir film. 

Bir filmi yalnızca anımsattıkları üzerinden görmeye çalışmak filmin kendisi adına biraz problemli olabilir belki ama, genel ruh hali sebebiyle '70'ler sineması demeden önce Michael Mann'in '81 yapımı başyapıtı Thief'e dönmek gerekiyor belki Glass Chin'den bahsetmeye başlandığı anda. Zira tıpkı o hayran olduğum ve beni dönemin aksiyon filmlerini daha farklı bir gözle izlemeye iten Thief'teki gibi eğriyi görüyoruz Glass Chin'de de: bir sonraki güne daha uyuyarak girmemek için bir yaşam tasavvur etme zorunluluğu hisseden ama bu çabayla uykularını ve tabii oradaki kendi gerçekliklerini de kaybeden karakterler. Film, hali hazırda devam eden bir günlük yaşamı hissettirebilme adına bu anlamda çok başarılı, ve o inceliklerle kurduğu günün sayesinde de bu zaman içerisinde gerçekleşen asıl hikaye akışındaki etki kendisini sıradan bir suç filmi olmanın ötesine taşıyor. Noah Buschel, çok özel bir iş yapmıyor olmasına rağmen derinlikli gözükmeye çalışan nice filmin yaratamadığı etkiyi bu sayede sıradan açılarla yakalayabiliyor, çünkü kendisini sabah kahvesinden akşam yürüyüşüne kadar bir rutin içerisine sıkışmış memnuniyetsizlikler zincirini ortasına konumlandırıyor. Ve daha da önemlisi bunu -özellikle günümüz için- görece sınırlı bir bütçeyle yapıyor olması, yani fikirleri sündürüp sündürmemek yetenek olduğu sürece yalnızca maddi koşullara bağlı kalmıyor; sanırım Amerikan sinemasının bir bütün olarak değme sinemaseverler tarafından dövülmeye çalışıldığı bu noktanın da yanlış yere yönlendiğinin iyi bir göstergesi Glass Chin.


Filme dair genel geçer çerçeveyi bir kenara bırakırsam, hikayesinin özündeki karmaşa ve Bud'ın bununla olduğu kadar kendi içindeki çatışması her haliyle iyi bir analoji oluyor günümüzdeki yaşam pratiğini görebilmek adına. Çiğ benzetmelerden hoşlanmadığım için burada kurduğum bağlantı noktalarına doğrudan işaret ederek onları detaylandırmak gibi bir isteğim de yok; çünkü tıpkı bir günü, ona ruh halini vererek, içerisinde bulunduğunuz ana kadar başınızdan geçen olaylar belirliyorsa ve bu olayları tek tek gözden geçirince aslında en sonda beliren umutsuzluk veya çaresizlik hissinin ne derece yersiz veya abartı olduğunu gördüğünüzde içten içe hissettiğiniz duyguda bir değişiklik olmuyorsa tam da bu sebeple bir filmi tüm içeriğiyle bir cisme döndürerek onu analiz etmenin yaratının kendisine haksızlık olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde belli hislere ulaşmak için yüzüp duruyoruz bu belirsizlik içerisinde ve bunu bir takım dubalara tutunmaya çalışarak yapmak bir nevi *a'dan b'ye gitme* basitliğinde görevler gibi gelip ortadaki çabanın değerini düşürecekse aynı rotayı bata çıka izleyip rastgele bulmuş gibi kat etmek en azından çabaya değdiğini düşündürecek; kendini belki kandırma belki de suya bırakmak bu, ona henüz karar veremedim ama en sonunda günün ereksel olma gereğinde birleşiyorsak bazı uydurma kabullere de ihtiyacımız var gibi, yeter ki bu kabuller biraz keyif versin. Glass Chin işte bu anlamda etkileyici bir anlatı sunabiliyor izleyiciye: olan biten her şey belki çok basit, belki fazla kolaydan ama nihayetinde oyunun gerçeküstülüğüne dair bir kabul içeriyor ve bunu belli açılardan da zorluyor. Bir yol kenarında oturmuşken bir anda Patron'un şarkısı anlattığı hikayesi ve akla kazınan bir cümlesiyle yeri göğü inletiyormuş gibi geldiyse hiç, Glass Chin tam da o anın filmi, olmadıysa da kayıp...



dipnot olarak: katherine waterson izlediğim her filmde olabilir mi acaba? inherent vice'tan beri ayrı bir düşkünlüğüm oluştu. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

31 Mart 2016 Perşembe

Jane Got a Gun


Film izlemenin git gide günün gerçeklerinden kaçma halini aldığı bir zaman ve atmosferde, Jane Got a Gun izlenir mi Natalie Portman için bile olsa? Tartışılır, yani tabii şu ortamda sıra gelirse. 

İşin dalgası bir yana, Jane Got a Gun bu kadar zaman sonra gelecek bir girdi için önemli bir film. Çünkü kurgunun neden yalnızca arka arkaya görüntüleri sıralamak anlamına gelmediğinin bir göstergesi. Aynı zamanda bir filmin iyi bir oyuncu kadrosu olduğu sürece senaryosu ne kadar problemli olursa olsun yönetmenlik becerisiyle toplanabileceği halde bunun nasıl yapılamadığının da. Fakat tüm bunların ötesinde bir filmin pazarlama mantığıyla nasıl hiç edilebileceğinin de. 

Uzun zaman sonra birkaç tümceyi burada kurunca sanki bir açıklama yapmam gerekiyormuş gibi hissediyorum hep, hani ne olup bitiyordu da bu süre zarfında film izleme eylemi -elbette- kesilmezken onlar üzerine yorumlar buraya sızamıyordu? Fakat birkaç kez artık filmin kendisinden çıkıp pasif agresif bir tona bürünen paragrafları sildikten sonra, bunun blogun belki de en kısa ve amacıma en uzak girdisi olarak kalmasının, kurulan cümlelerin en azından yarısının doğrudan filmle alakalı olması sebebiyle en doğrusu olacağını düşündüm. Ha bir de şunu eklemeli Jane Got a Gun gerçekten bundan daha fazla cümleyi pek haketmiyor. Zaten *gerçek sinema severler* bir ara yazarlar haftalık online dergilerinde pek değerli yorumlarını. Aha, bu pasif agresiflik bir yerlerden patlayacaktı zaten. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
keyiflik yayımlanan film kültürü blogu. böyle deyince oldu mu? oldu. çünkü sık sık "siz kimsiniz ya?" sorusunu sorma eğiliminde olan kişiden ziyade kişiler var ülkede. 

5 Şubat 2016 Cuma

Time Out of Mind


Richard Gere, kariyeri boyunca yer aldığı tüm filmler içerisinden bir elin parmakları kadar yapacağım bir seçmeyle çok sevilesi bir oyuncuya dönüşecek birisi benim için. Daha anaakım filmleri haricinde ilginç damarda filmler tercih ettiğini söylemek mümkün yani bu anlamda, ki kariyerinin henüz başlangıcında Malick ile çalışmış olması bu damarın sonradan ortaya çıkmadığı şeklinde de yorumlanabilir. Time Out of Mind da özellikle Arbitrage'dan sonra "ya ben bu adamı bugüne kadar niye pek sevememişim" dedirten son dönem filmlerinden birisi kendisinin. Yönetmen ve senarist Oren Moverman'ı bir kenara iterek filmi başrol oyuncusu üzerinden görmek değil elbette burada iyelik ekini Gere üzerinden kullanma amacım, aksine filmin Gere üzerinde fazla kaldığını söylemek. Çünkü evsiz bir adamın hikayesini anlatırken ucuz komedi filmlerinin birkaç sahnelik karikatür karakter anlayışını eleştiriyorsa bir film, sanki o evsiz adamın gerçekliğine bizi daha fazla dahil edebilmek durumunda kalıyor. Burada ise Gere sahnelerin mizanseni içerisinde fazlasıyla yerleştirilmiş duruyor, odağına evsizliği alarak ilerleyen bir film için ciddi bir problemle yaşıyor yani Time Out of Mind, ve burada problem Gere veya onun tanınabilirliği gibi basit bir meseleden kaynaklanmıyor, baştan sona kamera arkasında yatan bir problem var. 

Bu sene senaristi olduğu bir diğer film Love & Mercy'ye de bakarsak Moverman için söylenebilecek ilk şey, katılınası fikirlerle yola çıkıp kamerayı günün rutin, genelde anlatılmayan yanına çevirirken fikirlerini tam olarak kullanmayı başaramadığı olabilir. Bu durum izleyen olarak beni çok arada bırakıyor; bir yanda yer yer güzel cümleler eden ama diğer yanda bütün olarak bu cümlelere bağlamları ötesinde mana kazandırmakta zorlanan bir yapım var. Yani hikayenin anlatımında etkili olan fikirler yer yer kendini gösterir ve izleyen gözleri parıldatırken genel gidişatta sürekli hissedilen bir takılma, duraksama ve bunu gözardı etmenin kaçınılmazlığı söz konusu. Bu anlamda filmin yaratıcılık çabasını gösterdiğini ama son kertede yaratıcı bir yaklaşımı gösteremediği, oturaklı bir hikaye anlatıcılığı yapamadığı söylenebilir. Mesela kadrajlar: Moverman'ın arayışları, kamerayı yalnızca oyuncularına yapıştırmayıp bu yaşamların gün içerisinde nasıl görüş açımızın kenarında devam ettiğini gösterme isteği açık, fakat birkaç sekans hariç bu kadrajların işlediğini söylemek güç. Mesela her mekanı cam dışından gözlemiş olmak bu açının çok değerli olduğu bir sahneyi bu montaj yığını arasında kaybettiriyor. Ya da final sekansı; kamera önünde bir şey söylenmesini gerektirmeyen ince bir son öncesi oyuncu performanslarını sıradanlaştıran öylesine bir TV dizisi ve montajı gibi. Time Out of Mind işte hikaye anlatımının dilini belirleyen bu konularda problem yaşıyor ve bu da filmin anlatacağı hikayeyi olumsuz etkiliyor. Yoksa karakterin klişe geçmişini deşmeye uğraşmaması ve duygu sömürüsüne dalmayışıyla meselesini anladığını ve gerektiği kadar ciddiye aldığını belli ediyor film. Tam da bu yüzden zaten anlatım detayları daha fazla göze batıyor, çünkü bu fikirlerle yola çıkan yaklaşımın zamanla dağıldığı izlenimi veriyor Time Out of Mind.     

Bir film için en talihsiz şeylerden birisi daha yüksek bir potansiyele sahip olmuş olduğunu belli etmek sanıyorum ki, çünkü bir zaman sonra film anımsandığında filmin başardığı şeyler yok sayılarak filmin neyi kötü yaptığı, potansiyelini nasıl değerlendiremediği akla geliyor. Tıpkı filme dair birkaç cümlem uzayınca "bloga yazayım bari" diye buraya gelip film çekimindeki kararlara dair kendimce ahkam kesmem gibi...

bazen durup durup "jena malone" diyesim geliyor, sonra sakinliyorum, doğrudur.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Ocak 2016 Pazartesi

The Hateful Eight


Son dönemlerde, daha öncesinde ayrıksı tarzlarıyla ön plana çıkmış belli yönetmenlerin zaman içerisinde kendi parodilerine dönüşerek yeni filmler üretmesine tanık olmuştuk sinema severler olarak. Kendisini daha genel izleyiciye ve dolayısıyla daha fazla kişiye ulaştırmış olan The Grand Budapest Hotel'de nasıl Wes Anderson adeta bir talk-show skeci yapıyormuşcasına alametifarikası olan stili üzerine yoğunlaşıp parodi gibi duran bir film ortaya çıkarttıysa, Tarantino'nun da son filmi Django Unchained böyleydi benim için. Tabii bu işin sinemasal açısından yorumu, söz konusu Django olduğunda sözü bir de Spike Lee'ye çevirmek lazım diye düşünüyorum, fikrine katılmak şart olmadan. Fakat Django'dan biraz daha öncesine dönersek, Inglourious Basterds da benzer bir durumdan muzdaripti. Her ne kadar filmografisi içerisinde sevdiğim filmlerinden birisi olsa dahi ayrı ayrı iyi yazılmış sekansların sadece arka arka eklendiği ve bunları anlamlı biçimde birleştirecek genel bir bütünün olmayışı, arkasından gelen Django'nun da etkisiyle bana Tarantino'nun suyunu yavaş yavaş çekiyor olduğunu düşündürüyordu. Bu sebeple kendisinin bir sonraki filmini merak etmekle beraber açıkçası görmeye çok da hevesli değildim, ta ki bu geveze adamın Comic-Con 2015'te The Hateful Eight sunumunu izleyene kadar. Tarantino her zamanki halindeydi belki orada, ama bir biçimde Django'nun benim için nasıl bir hayal kırıklığı olduğunu tüm -hak edilmiş- ukalalığıyla sinemaya, kendi yaratılarına dair konuşmasıyla unuttum ben, zira yaptığı işe sadece iş olarak bakan bir adam görmediğim zaman, kamera arkasında gerçekten tutkulu olan bir adam gördüğüm zaman başlamıştı benim için Tarantino sevgisi. İşte o andan itibaren The Hateful Eight'i sunduğu açıda görebildim: kar fırtınasıyla bir kabine kısılmış Vahşi Batı atmosferinde Tarantino karakterleriyle, onların verkaçlarını takip ederek geçen keyifli bir-iki saat; yani eğlence sinemasının günümüzdeki doruk noktalarından birisi. 



Öncelikle hemen söyleyeyim, The Hateful Eight benim bu beklentimi tam anlamıyla tatmin eden bir film değil. Çünkü bu plotun ortaya çıkarması gereken gerilim filmi hakimiyeti altına almıyor ve bu da hem olayları hem de karakterleri umursamayı zorlaştırıyor. Bu sebeple filmin seyirliği öyle bir hale dönüyor ki adeta atari salonunda zaman geçirmek için on-rail bir zombi öldürme oyunu oynuyoruz ve ne oyun çabalıyor kendisini ciddiye almamız için ne de biz oralı oluyoruz. Temsil ettiği eleştiri tarzının en büyük isimlerinden Roger Ebert "hiçbir iyi film yeterince uzun değildir, hiçbir kötü film de yeterince kısa değildir." der; işte bu ikili halde The Hateful Eight kim için nereye oturur, bilemiyorum. Fakat filmin bu otomatik plotta gider gibi haline rağmen istisnai bir durumu var: gereksizce uzun olduğunu düşündürmesine rağmen bu, çok fazla hata sonucu kenara bırakılacak bir filme dönüşmüş olması gibi bir sebeple değil, bir hikaye anlatımı dengesizliği sebebiyle. Hikayeyi kurmak için o kadar zaman harcıyor ki film, onu düğümleyebilme işinin altından kalkmakta zorlanıyor. Bu yüzden hem karakterlerin hem genel olarak anlatımın motivasyonu boşluğa düşüyor. Daha sonra da bu hikayenin çözülüşünde seçtiği yolla tüm olan bitenin yalnızca bu Vahşi Batı atmosferi için olduğunu düşündürüyor. Tabii bir de arada her şeyi göze parmağa dönüştüren Tarantino'nun dış ses anlatımı gibi ögelerin etkisiyle sanki bir hikayeden çok onun yönetmen yorumu -commentary track- açık hali izleniyor gibi his veriyor The Hateful Eight. Bu sebeple de bir film olmaktan çok Tarantino'nun kişisel tatmini gibi duruyor film. 

Tüm bu olumsuz yanlarına rağmen The Hateful Eight özünde umursanabilecek bir hikaye taşıyor, bu açıdan şekeri az elmalı pasta gibi: tarçınla beraber hala leziz bir tat sunabilmesi mümkün ama bir biçimde eksik. Tarantino'nun bence isabetli biçimde yazdığı en iyi sekans olduğunu söylediği Inglourious Basterds'ın açılış sekansının tüm filme ilham olduğu, tüm filmin benzer bir hisle kurulmaya çalışıldığı düşüncesini akla getiriyor yani The Hateful Eight, bir sekans için işleyen bileşenler tüm filmi taşımakta zorlanıyor. Bu yüzden de en öne çıkan şey Water Goggins'in Justified'daki rolüyle bir Tarantino filmini ziyaret etmiş olması; o kadar yakışıyor, o kadar iyi taşıyor ki Goggins karakteri, Tarantino'nun yeni bir rol yazmasına gerek bile kalmamış gibi. 

70mm'ye selamlarla.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Ocak 2016 Cuma

Anomalisa


Charlie Kaufman'a tüm hayranlığıma rağmen her filmine ilk anda tereddütle yaklaştığım, daha doğrusu izlemeye başlamaya çekindiğim oluyor. Yüzleşmek istemediğim insani defolar ve derinlere itilmiş ya da bir biçimde umursanılmaması başarılmış hisler, güdüler ve düşüncelerin bir anda yüzeye çıktığı hikayelerinde kaybolmamak pek olası değil çünkü, ve ondan sonra da güne olduğu gibi geri dönüp devam edebilmek... Ama bu yoğunlaşmış olmasına rağmen hikayenin içerisinde ve onun etkisiyle odağı şaşmış sorgu sürecinin insanın insan olması için var olması gereken rahatsızlığını dürtmesi ötesinde bir de diğer boyutu var bu durumun: bir süre başka bir hikayeye kendini verememek. İşte Anomalisa da bekleneceği üzere Kaufman'ın filmografisine dair bu genel değerlendirmeye uygun düşen bir film; bu yüzden büyüleyici ve bu yüzden izlemesi değil ama hazmı duygusal açıdan güç. 

Orta yaşlı bir adamın yaşamının tekdüzeliğiyle yüz yüze gelişini anlatıyor Anomalisa. Film tanıtımı için sunulan plotun böyle olmasından da anlaşılacağı üzere derdini gizleme derdinde olmadığı gibi olayları da gerçekten önemseyen bir film değil Anomalisa, çünkü zaten gün içerisinde olayların nasıl örüldüğü ne kadar önem arz ediyor ki onu algılayan ve yorumlayan *yaşayan*a? Çünkü bir nokta geliyor ve fark ediyorsun ki rüyan aslında kabusun. İki yönlü çalışıyor bu: arzularının aslında içten içe endişelerin olması bir yönü. Diğer yanda ise gerçekliğini kabusa değişmek isteme durumun var. Çünkü orada tüm belirsizlik ve karmaşa içerisinde bile bir eylem planın olacak: kaçmak. Yani elinde somutlanmış ve telaşesi sebebiyle sorgulanmaya zamanı olmayan yansımalar var ve o zaman her şey net. Oysa kabustan kaçış uyanmanın ve gerçekliğin başladığı yer, aynı zamanda kabusa özlemin ayyuka çıktığı an. Zira burada bir açıklaması yok tüm bu karmaşa ve belirsizliğin, ama bir eylem planı da yok ve kaçıştan sonrası ürkütücü: yani tüm bu birbirini takip eden ve seni bir tepkiye zorlayan bütünün bir açıklamasının olmaması, tüm bu basitliğin derindeki bağları gerçek korkuların. Kabuslar bu yüzden çekici, uyanacak bir şey veriyor sana ve gerçekliğin anlamlanıyor. Bu yüzden temel insan hali beklemenin iki türü üzerine kurulu: endişe ve arzu. Bunlar birbirine karıştıkça kaybolan insan bunlar birbirinden uzak noktalara itildikçe dört nala takip ediyor o anda önünde bulduğunu, ve bu koşuşturmacada sürece odaklanamadığı için rahatlayamıyor. Oysa diğer yandan süreç de zaten sonuçtan bağımsız bir gerçeklik sunmuyor, yani koşuşturmacanın kendisi bir dikkat dağıtıcı olarak beliriyor günlerin içerisinde. Bu sebeple de sürecin her halükarda öğütücü etkisiyle karşılaşıyor günün içerisinde insan ve belki de yalnızca kabullenmesi gerekiyor bazen anlamsızlığı, kucaklamasa da.   

Anomalisa ağlamak isteyip de içine tıkanmanın ve ardından kabullenmenin filmi; sadece bu. Şarkıda var olan O, illa ete kemiğe bürünmüş bir O olmayabilir derdim Johnny Cash'ten "She Used to Love Me a Lot"ı dinledikçe, işte öyle bir şey. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Ocak 2016 Pazar

Bridge of Spies


Her Spielberg filmini izlemeye başlamadan önce ister istemez içimin sıkılmaya başladığı doğrudur. Çünkü farkındayım ki takip eden dakikalarda izleyeceklerimi belirlemiş olan aşırı yüzeysel yaklaşıma sinirleneceğim ve bu prodüksiyon imkanlarının günümüzün yetenekli birçok Amerikan yönetmenine tanınması halinde ortaya neler çıkabileceği üzerine kendi kendime söyleneceğim. Hayran olduğum 70'ler ve Yeni Hollywood dalgası içerisinde tahammül edemediğim, bir-iki filmi hariç tüm filmografisinin güçlü prodüksiyon tasarımı ve saat mekanizması gibi işleyen ama saf teknik yetinin ötesine geçmeyen yönetmenlik beceresi harici bir şey sunmadığı belki de tek adamdır benim için Spielberg. Kendisi çevresindeki kutsamayı bu bahsettiğim teknik beceri sebebiyle bir noktaya kadar anlayabilsem de hikaye anlatıcılığı konusunda her zaman sınıfta kaldığını düşündüğüm bu yüksek profilli yönetmenin sinema severlere sunduğu belli *yenilikler* ötesinde daha derinde bir şey gerçekten var mı, bilemiyorum. Bu durumda filmlerinde itici olan şey senaryonun katharsis evreleri etrafında çekiştire çekiştire, birkaç iyi fikrin suyu bu çekiştirmede çıkarılarak kuruluyor olması. Bunu yapışındaki sekmeyen tutumu ise ucuz melodrama numaralarına sıkça başvurması ve filmin duygu merkezlerini bu şekilde kurarak hikayenin izlenebilirlik ölçeğini seyirci için bir noktadan sonra katlanabilirlik ölçeğine çevirmesi. Fakat Spielberg'e karşı tüm bu olumsuz ön yargıma rağmen Coen kardeşlerin ortak senaristi olduğu ve ilgimi fazlasıyla cezbeden bir dönemi konu edinen Bridge of Spies bundan önce hiçbir Spielberg filminin olmadığı kadar umut vaadediyordu bana; bir biçimde Spielberg'in inkar edilemez yönetmenlik yetenekleriyle hayran olduğum Coen'lerin senaristliği sürükleyici ve keyifli bir Soğuk Savaş hikayesinde buluşacak diye düşünüyordum.   

Senaryoda yer yer kapının eşiğinden bakıp sırıtırcasına "buradayım" diye bağıran ve bunu yaptıkça gülümseten Coen'lerin kalemi senaryonun geneline hakim olmadığı havasını veriyor. Adeta harika kardeşlere hali hazırda bitmiş ama umut vaadetmeyen bir senaryo verilmiş ve onlardan üzerinden geçip düzeltmeleri istenmiş gibi bir havası var çünkü tipik Coen atmosferinin nadiren kendisini gösterdiği Bridge of Spies'da. Ve ilk anda sanılacağın aksine yalnızca politik problemlerden bahsetmiyorum, çünkü filmin açısını kabul etsem dahi bir genel anlatı çerçevesi kuramadığı gibi sıradan bir avukatın Soğuk Savaş sırasında bir rehine değişiminde üstlendiği rolü tipik kahraman yaratma kalıplarına sığdırarak anlatmaya çalışıyor. Bu açıdan Sovyet casusunun yakalanması ve onun yargı süreciyle beraber, yakalanan Amerikan casusuyla değişim sürecine bölünen hikayesine iki farklı odacık yaratmış olan film hikaye arkında değil ama onun anlatımındaki temel manevralarda eski moda kalmaktan kendini alamıyor. Bu da doğrusu 2015 yapımı filmi, aile toplantısında bir anda nostalji yapmaya başlayan ve günlük siyasete dair yorumlarına zar zor katlanılan dedenin Soğuk Savaş hikayesine çeviriyor.  


çünkü Spielberg filmlerinde hep *iyi* bir adam vardır, kalabalık arasında parıldar ve sonunda günü kurtarır.

Mevcut meselede kasıt olmasa dahi ortaya çıkan iki devlet karşılaştırmasının bir tarafında sıradan insanların biraz daha fark yaratabilme gücü olduğuna odaklanıyor film bir yandan isabetli biçimde, fakat yaptığı hata iki "sıradan" insanın kurduğu ilişki üzerinden anlatısını önemli dönüm noktalarında bağlarken bu iki devlet karşılaştırmasının başlı başına ideolojik karşılaştırma zannetmesi. Yani filmi politik problemler üzerinden almak istememek gibi bir seçeneği izleyicisine bırakmıyor Bridge of Spies. Çünkü gayet isabetli bir gizli karşılaştırmayla başlayıp aslında ortada bir "ideal" olmadığına vurgu yaparken Berlin Duvarı ile iki özel mülkü ayıran duvarı bir tutma arayışındaki bir zihniyete dönüşerek sonlanması hikayenin ele alınışındaki dengesizliğe işaret ettiği gibi filmin politik alt metne değinmeden yorumlanmasını da benim açımdan imkansız kılıyor. 

Sonuç olarak Bridge of Spies bir başka sıkıcı Spielberg filmi olarak bu seneye dahil olurken belki de yalnızca Coen'lerin elleri ve zihinlerini gösteren nüktedanlığıyla yönetmenin filmografisinde ayrı bir noktaya oturuyor. Politik problemler ötesinde iki casusluk cephesinden birisini hikayeyle ilişkilendirmede sıkıntı yaşayan film kurgu açısından da problemler yaşıyor ve tipik karakter kutsamasına düşmesiyle kendisi için olumlu cümleler kurdurtmayı başaramıyor. Bu açıdan yağmurlu bir günde su birikintisinin hemen yanındaki kaldırımda yürümek gibi bir film Bridge of Spies; içten içe güvenmek istiyorsun o birikintiye yaklaşmakta olan sürücüye ama bu istek içkin düşüncesizlik ve kabalığı yok edemediğinden yavaşlamadan suya dalan bir araç ve sırılsıklam bir yaya gerçekliği günü hayal kırıklığı, öfke, umutsuzluk ve memnuniyetsizlikle tanımlıyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses