9 Şubat 2017 Perşembe

Paterson


"Gündelik rutin..." diyerek başlıyor cümleye Paterson, ve sonra duraksıyor. "Harmoni belki, rutin değil de..." diyerek devam ediyor, ama Laura var diye değil. Çünkü o harmoninin bir parçası oluyor tıpkı mekan ve insan Paterson gibi Laura da, yoksa günün köpükleri yavaşça yükselip inerken arada özel yok, bizatihi o köpükselliğin kendisi özel. Bunaltan harmoni değil, bunalan ete kemiğe bürünmüş özneyken nereden geliyor bu kadar ettirgen sözcükler, belli değil. O yüzden bir süre sonra sanki her rahatsızlık potansiyeli taşıyan diğerleri ve eylemeler ortaya çıkacak gibiyken şeylerin olağan gözüken akışında devam edişi farklı bir evrenden bahsediyormuş gibi geliyor. Paterson'un şiirleri gibi hani, keşfedilen diğer boyutlar arasında bir başkası adeta bu kısa süreliğine misafir olunan. Sonra hayır diyor beyaz saçlı adam, harmoni sorunsuzluk değil, bilakis pürüzlülük hali harmoninin kendisi. Yalnızca o bazen öykünerek bazen önemsizleştirerek etrafı gözleyen ve kişiye bağımlıymış gibi yaşayan o canlılarınki gibi devam ediyor bizimki de, yoksa her akşam Paterson'u bara götüren Marvin olur muydu? Beyaz saçlı adam hep böyle geliyor, sanki uzaklardan kısa süreliğine uğramış bir arkadaş, tesadüfen tanışılan bir insanla yıllardır bunu bekliyormuş mutluluğunu yaşatan anlık bir sohbet gibi. Ve tüm o kıvılcımlar gibi ateşe dönmüyor, dönmesi gerekmediğini görmek gerekiyor. Harmoni aralanan bir kapıdan hafifçe içeriye süzülüp sonra isini bırakıyor...

söz zorlanıyor, biliyorum. ama ardından hatırı sayılır bir süre duraklatan paterson için o söze döküldüğünde yitiyormuş gibi duran hissi anımsatacak bir şeyler bırakmak gerekiyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Şubat 2017 Çarşamba

Nocturnal Animals


Scorsese, son filmi Silence'ın basın toplantısında yeni filmleri eskisi gibi takip etmediğini söylerken eklemişti: "imajlar artık bir şey ifade etmiyor." Yeni, fazla çarpıcı bir şey söylemiyordu elbette Scorsese bu sebeplendirmesinde, fakat bu sözlerin daha iyi anlaşılması adına rahatlıkla kullanılabilecek bir örnek Nocturnal Animals. Bir çırpıda bakıldığında, henüz izlenmeden dahi, *tüketilmiş* gibi ilgi duyulabilecek bir film çekebilmek başarı elbette, ama bu bize filmin etrafında turladığı Susan karakterinin ötesine geçebilen bir gerçeklik verebiliyor mu? Bu durumda ne kadar samimi olabilir ki filmin seksi olmasına bu kadar kafayı takmış bir yönetmen böylesine bir hikayeyi anlatırken? Ve işin problemli yanı kendisini ilgiyle izletmiyor ya da sevdirmiyor da değil Nocturnal Animals, çünkü çoğunlukla bayağı diyaloglarına rağmen anlattığı bir şey, üzerine gidebildiği bir meselesi var. Ama şimdiki zamanın alegorisini farklı bir zaman içerisinde çizerken birinden diğerine geçişler sırıtmıyor -hatta bazen etkileyici bile- olsa da işlemeyen, fazla bayat kalan bir şimdiki zaman anlatısı var. Anlatı süresince de koşut zamanın finaliyle de bu bayatlığın, yapaylığın sebebi anlaşılabilir elbet ama bu sebep ortadaki problemi kaldırmaya da açıklamaya da yeterli olmuyor. Zira adeta bir *reklam estetiğinde* her şeyi çekici yapabilmek için o kadar uğraşmış ki Ford, zaten filmin tüm rahatsız ediciliği buradan ileri geliyor. Alımlı bir görsellik, ona çok güzel eşlik eden ve hatta bazen o fosluğun dahi önüne geçip ona anlam katmanın kıyısına gelebilen müziklerle beraber tahmin edilebilir dahi olsa sürükleyici bir hikaye mi yalnızca sinema? Ya da daha kısa ve net söyleyeyim: bir modacı olmanın iyi yanı; Amy Adams'ı daha da güzel gösterebilmek. Kötü yanı; Amy Adams'tan dengesiz ve kötü bir performans alabilmek.   

Kuşkusuz başından sonuna üzerine düşülmüş, bolca kafa yorulmuş, koreografik bir iş Nocturnal Animals. Meselesi sayesinde de, en azından kişisel olarak, çok uzak duramıyorum ve hatta filmin beni *tavladığını* dahi söyleyebilirim. İşte tam da bu rahatsız edici, çünkü Nocturnal Animals günümüzün ruhuna uygun olarak anlamsız bir yaşam stili telaşı sunuyor. "Bunu alırsan şöyle bir insan olursun, burada yersen böyle bir insan olursun" mentalitesini öylesine pusula etmiş ki kendisine formülünün ötesinde var olamıyor. Belki de bu sebeple -yani TV'nin hikaye anlatmak için daha geniş bir alan sunduğu tartışmalarının olduğu bir zamanda reklam estetiğinin sinemayı esir alması ve anlatıların anlamsızlaştırılarak formülize edilmesi- bu dönemde buna kapılmayan ama aslında *çok-da-şey-olmayan* filmler daha fazla ön plana çıkıyor. (*öhhö* Manchester by the Sea *öhhö*)

Ortada böyle bir problem varken ne kadar cezbedici tartışmalar çıkabilecek olsa dahi anlatının içeriğine girilemiyor. Her ne kadar topluca kutlanmasına rağmen hayli köpüklü ilk filmini aşmış olsa da Tom Ford, hala ele aldığı iki zaman arasındaki bağlantıyı kurmakta zorluk çekiyor. O geçmişe dönülen hatırlanmışlıklar sırasında Nocturnal Animals'daki şimdiki zaman anlatısının -karakterin hissini veremeden var olan- boşluğuna bakmak bunu görmek için yeterli. Ama bu sefer Ford anlatıdaki potansiyeli daha net fark edip onu parlatarak alımlı bir film yapmak için yırtınmış, adeta "bak burada ne var?!" diye define bulmuş gibi bağırmış ama kendisi de ne bulduğunun pek farkına varamadan sandığın güzelliğine takılmış sanki. Böylece eski binalara yapılan yalı kaplama gibi bir film çıkmış ortaya: iyi işçiliğe rağmen çevrelediği o eski yapının içerisindeki samimi yaşanmışlığa uymayan, sanki "ben de artık öyle -herkes gibi?- olayım" öykünmesini kulaklarda çınlatan yakışıksız bir kaplamadan ötesi değil.   

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
michael shannon'a yönetmen fark etmiyormuş, o da tescillendi bu arada ford sayesinde. ama diğer birçok şey gibi jena malone'dan da kısacık bir sahnede dahi performans alamamış, o da ayrı.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Always Shine


Anaakım sinemanın alışkanlık edindiği iki tipik kadın rolünü bir hikayede eriten Always Shine, bu iki rolün kağıt üzerinde ifade ettikleri ötesinde daha özgün bir izlek sunuyor. Fakat bu, etrafında pek tepinilmiş bir rotada ilerlemediği anlamına gelmiyor, bilakis tanıdık bölgelere bildik araçlarla ve beklenilecek amaçlarla girip başlıyor keşfine. Sinema sektöründe kadınlara uygun görülen iki tip birbiriyle dost olsalar da diğer yandan itişiyor ve bu alanda, bu çekişmelerin de sayesinde girdiği dönemeçlerle bu tipleri karakterlere dönüştürüyor Always Shine. Buradaki kritik nokta, bu karakterler derinleşirken anlatının da yalnızca sektör üzerine bir yorum gibi algılanma darlığından çıkabiliyor olması. Ancak buradaki denge, anlatının çözülüşü içerisinde farklı aşamalarda farklı odakları filmin tutturabiliyor olmasından ileri geliyor, ve elbette oyuncuların gösterdikleri performansla bu dönemeçlerde hikayenin taşıyıcısı olarak yükü üstlenebiliyor olmalarından. Davis ile Fitzgerald'ın uyumu ve anlatı tercihlerine bağlı olarak şekil alabilmeleri sayesinde hikaye alışılmış bir *ihtişam sektörü* suçlamalasından öteye geçerek bir ilişki dramasına ve iletişime dair olmaya başlıyor, dolayısıyla benliğin oluşum ve sunumuna dair özel olmasa da çarpıcı şeyler söyleyebiliyor. Bu noktada Always Shine kendi karakterlerine dair cümlelerine uyarak gösterdiği tevazuyu dengeliyor, çünkü ne anlatmak istediği ve bunun değeri kadar onu nasıl anlatacağını da bilen bir yönetmenle kendisini konumlandırıyor. 



Senenin filmlerine sahip olduğum kısa zamanda yetişmeye çalışırken fark ettim ki 2016'dan en sevdiğim filmlerin büyük çoğunluğu kadın karakterlere ve onların hikayelerine odaklanıyor. Bu bize sektörde yıllardır tartışılan belli problemlerin çok ağır bir hızla da olsa aşılmaya başlandığını mı gösteriyor, açıkçası yorum yapamayacağım bir konu. Ama şunu söyleyebilirim, bir derdi olan filmlerin bu derdinin ötesini görebiliyor olması kendilerine ayrı bir derinlik kazandırıyor. *Politik* diye doğrudan sınıflandırılacak filmlerden ziyade sıradan anlatılarda siyaseti bulmanın zarafeti gibi bir anlamda bu, etkileyici cümlelerinin olması inceliği, dokunuşu gereksiz yapmıyor. 

posterleri kadar güzel olabilen filmlere, 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

31 Ocak 2017 Salı

Jackie


"Kennedy suikastı sonrası eşi Jacqueline Kennedy'nin yaşadıklarına odaklanan Jackie" deyince başı sonu belli bir kitleye hitap eden standart bir formül filmmiş gibi çınlıyor Jackie. Bu yüzden, mümkün olduğunca Pablo Larraín'in ismini iliştirmek gerekiyor filmden her bahsedişte zira Larrain gayet sıradan olabilecek bir senaryoyu çok yukarı taşıyor. Üç farklı dilimle Jackie'yi tarihsel değeri olan bir fotoğrafın ötesinde bir insan olarak sunuyor film. First lady'nin Beyaz Saray'ın yenilenmesi sonrası verdiği, *sahnelenme*nin net biçimde görüldüğü bir TV röportajı, sonradan Kennedy dönemini tanımlayacak işe imza atmış bir gazeteciyle *siyaseti sahnelemenin* önü ve arkasının belirgince görüldüğü söyleşisi ve artık doğrudan sahnenin arkasına geçerek rahiple olan sohbetiyle beraber bağırmadan sunuyor siyaseti izleyiciye Jackie. Fakat öyle bir tempo tutturuyor ki Larrain; sadece Amerikan siyaset sahnesinin ötesine geçmekle kalmıyor ve Jackie Kennedy'nin olduğu kadar eşini kaybeden bir insanın kederinin de ötesine gidiyor film. Yani dünyadaki etki gücü arttıkça illüzyon ve tahayyülünden kaçamadığımız Amerikan ihtişamı içerisinde bir insan dokunuşunu ortaya çıkarıyor Larrain: suyun yüzeyine kamerayı bırakmış da o sallantıyla bir kederi izletiyormuş gibi izleyiciyi de bu ikilikler içerisinde bir o yana bir bu yana götürüyor. 

Gösterişçi oyunculuklara hiç ısınamıyor olsam da ya Portman'a zaafımdan ya da bu spesifik performansın gösterdiği kadar bağırmıyor olmasından ötürü onu da ayrıca belirtesim var. Çünkü Larrain'in yarattığı o dokuyu tek bir sahneyle bile bozabilecekken film boyu karakterin sahne önündeki siyasetle sahne arkasındaki belirleyicilik arasında gidiş gelişini samimi biçimde yansıtıyor. 

İki yıl sürüp zamanında gündem olmuş bir Beyaz Saray restorasyonu, TV'nin gücünü ilk keşfeden politikacılardan olan bir başkanın suikastı ve ardında kalan kederin gerçekten daha fazla üzerine düşülen sahne performansı... Hem siyasete hem de bireyin sunumunun günümüz gerçekliğine dair söyleyecekleri var Jackie'nin.  

ve o mica levi müzikleri,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Ocak 2017 Çarşamba

Christine


Rutin sadece günlük yaşamın sürüncemesi değil sanki; her bireyin yaşamındaki o ilk ve mütemadi sorunla yüzleştiği her an çekildiği bir kabuk, tıpkı dondurma yiyip şarkı söylemek gibi. 1974'te, canlı yayında intihar eden muhabir Christine Chubbuck'ın yaşadıklarını kısaca anlatan Christine de bunu öneriyor sona ererken; bir yerden tutunmalı, mümkünse. Ama kişisellik ile toplumsallık arasında fazla ince bir çizgi varken bunun üzerinde yürümeye pek niyetli değil Christine, yani Chubbuck'ın çevresince de o zamanlar dahi fark edilmiş olan belli sorunsallaştırılmışları ufaktan vurgularken bir insanın yaşamının gidişatını belki kitlenin engellenemeyen akışına tepkiyle belki de kişisel baş edemeyişle ele alışına dair net bir final cümlesi söylemek istemiyor, ve tam da bu sayede bu etkileyiciliğe sahip oluyor. 


Söz konusu buhran olduğunda, tanıdık zemine ayak basanlar daha çekingen yaklaşır ve belki kabullenişin tezahürü olan gülümseme veya başka bir mimikle kendine dönerken o zemini tanımlayabildiğini zannedenler daha fazla konuşuyor. Bu sebeple filme olumlu şeyler söylerken dahi "ama neden böyle bir şey yaptığını anlatabilecekse de keşfetmeye kalkmıyor" diye yorumlar yazılıyor Christine için. Oysa filmin bir şeyi açıklamaya kalkmıyor olması tam da övülesi yanını oluşturuyor, zira ne kadar sosyal bir temeli ve hatta muhtemel tetikleyicileri olsa da nihayetinde bir karara götüren kişisel bir çıkmaz sürecini anlatıyor. Dolayısıyla söyleyebilecekleri, tüm bunlara tanık olmuş insanların ağzından dahi olsa yanıltıcı sıfatından ötede bir şey ifade edemeyecektir. Ama diğer yandan, Chubbuck'ın son eylemi öncesindeki sunuşunda *profesyonel* çıkmaza, ya da belki daha doğru ifadeyle açmaza, dair sarf ettiği cümleyi toplumsal açıdan keşfetmeye kalkmıyor Christine, ve bu sanırım esas problemlerinden birisi. Bir bağ bulması, bir şeyleri nedenlendirmesi değil beklediğim; tıpkı final sekansında Nixon ve Ford'a dair haberler arkada akar ve Chubbuck yakınından geçtiği insanların yaşamından önce bir "gösteriye" dönüştüğü ulusun hafızasından hemence kaymaya başladığı gibi ufak ve daha etkili dokunuşlar. Çünkü geçen senenin Sundance'ine bir kurmaca bir belgesel film getiren bu hikayenin "renkli ve canlı yayında" gerçekleşmesinin sanki kişisel olduğu kadar sosyal bazı bileşenlerini de göz önüne almak gerekiyor.  

Cohen'in dediği gibi değil mi sonuçta? "Herkes biliyor," ama herkes eyleyemiyor. Nihayetinde Christine, Chubbuck'ın bu eyleyişini "onurlandırarak" anlatıyor. 


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Ocak 2017 Cuma

Moonlight


Aylar sonra "bir film neden sevilir?" sorusuyla başlamak sanki biraz absürt kaçabilir, ama birbirimize yöneltene kadar böyle bir sıfatı çoğunu zaten gün içerisinde tecrübe ediyoruz değil mi ne zamandır? Filmden bağlamının dışında ama ona atıfla bahsetmeye başlayınca kendi dünyamızda, Moonlight'ın kendi yerelliği belirgin oluyor olmasına fakat diğer yandan bireyin ne kadar *ayrık* olsa da -veya tam da bu yüzden- o çevresel kitlece üzerinde belirleyici etkinin göründüğü, yani o *aynılığın* bir bakıma ufak bir parçası olunduğu -ve daha da ileri gidersek artık bir *ürün*e dönüştüğü de bireyin- sanki hafiften kendini gösteriyor. Çünkü ayrıksılıklar, söz konusu "bütünlük" içerisindeki konumu belirlerken *aynı*ların tutumu da bu ayrıksılıkların kişisel önem durumunu belirlemiş oluyor. Bu dengeyi hikaye içerisinde başarılı kuruyor Moonlight: bir kimlikle dışarıda kalarak büyüme hikayesinde, her büyümenin esasında olan ve muhtemelen bitmemesi de gereken ontolojik buhranın arka planında bir toplumsal portre var oluyor. Ne kadar açık olursa olsun, yerelinden olmayana çok da davetkar değil bu toplumsallık, zira anlamlandırmak deneyimlenen gerçekliğe oranla ancak anlatılan ve duyulanla olabiliyor. Fakat muhtemel ortaklıklar bireyin kendince hissettiği *aynı olmama* durumu üzerinden bakınca daha fazla bulunabiliyor, ve elbette kimlikle beraber gelen ama aslında bu sorgu için kimliğe de ihtiyaç olmayan bir maskülenite bahsi var. Bunlar bir filmden ya da tekil bir eserden cevap bulması beklenilmeyecek sorular ve bahisler elbette, ancak bir karaktere odaklanıp daha o karakteri gerçekten keşfetmekte zorlanan bir film bu tartışmalara yönelik bir şey diyemez. Demesi de gerekmez, fakat bir film odağına aldığı tartışma(lar) sebebiyle övülesi olabiliyorsa bu durumda hikayenin sinematik anlamda etkileyiciliği veya ötesinde bir şeyler sunuyor olması gerekiyor. Çünkü Moonlight, değerli bir iş yapıyor olsa da zamana oynayan ve meselenin ötesinde kalıcılığı tartışmaya açık bir film. 

Baştaki soruya dönersek, ödül sezonunda üzerine kampanya yapılan ve çokça övülen bir film olmasaydı sanki Moonlight'a şu andakinden çok daha olumlu bakabilirdim, zira çok şey söylemeden meselesini aktarabilen etkileyici bir görsel anlatımı var. Ama bu etkileyicilik yüzeyde kalan, biraz dinlendirince karakterin nasıl postere güzelce yansımış üç aşamayı canlandıran üç aktörün yüzlerinden ötesi olmadığı fark edilen bir etkileyicilik. Bu yüzden de Moonlight ile ilişkili olduğu kadar esasen uzun süredir övülen birçok film için sorulması gereken bir şey beliriyor: filmlerin kendileri mi yoksa ele aldıkları meselelerin kendileri mi övgüye değer oluyorlar? 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Ağustos 2016 Pazartesi

A Bigger Splash


Kendi gözlerimizle bakabiliyoruz yalnızca yaşama; bir harmoni içerisinde birbirine dolanan bağlardan çok daha net görünüyor merkezinde olduğumuz hikaye. Empati fenomeni bu yüzden temelinde bir yalanı barındırıyor, yapabileceğin en fazla başka koşulların farkına varabilmektir ama yine de kendinsindir kaçamayacağın biçimde. Türümüzün bu doğal ayarları engelliyor sanki yaşamı bir bütün olarak görüp orada ufak mı ufak bir parça olduğumuz gerçeğine göre zamanın akışına kendimizi bırakmayı ve bu tümün işleyişindeki anlaşılmaz, belki tesadüfi belki mekanik devinimi hayranlıkla izlemeyi. A Bigger Splash tam da bu düşünceyi ortaya sürercesine bir grup sunuyor bizlere; herkesin ister istemez kendi çıkmazında arzu ve endişeye açılan beklentileriyle volta atıp bir başkasına dokunarak yaşama ve zamana dair olabileceğini düşündüğü. 

Yaşamını sıradan tanımlarıyla bir *başarı* haline getirmeye yetebilmiş ve onu kaybetmemek için uğraşanı, arayışlarını iş olarak icra edebilme şansına sahip olanı, günlerini keyfe boğarak geçirebilip de geçmişin izlerini unutamayanı ve neredeyse her şeye edimsel olarak yeni olmasıyla kavramsal olarak alışkın olmasını ayırt edemeyeni... Ortak görünen materyal dünyalarına ters ruhsal yapıları bu karakterleri bir katalogda listeleniyormuş gibi olmaktan çıkarıyor. Geçmişin ortaklığını yaşayan karakterler, bildikleri bağlarına göre konumlanıyor birbirlerine karşı. Kimisi dokunabildiği ruhtan kopma endişesiyle kendine verdiği sözleri geri plana atabilirken bir diğeri geçmişten gelen o dokunuşun arayışında yitiyor. O ruh, bir kişiye ait olmaktan ziyade onu esir alıp başkaları için günlerle yaşamın birleşebildiği bir imgeye dönüşüyor aslında. Ya bir de ona sorsalar? Ama var süregelen bir ruhsal rahatsızlık hikayede, öyle ya, nasıl yalnızca geriye kalırdı yoksa beyhude arayışın simgesi? 


Filmi izleyen için her ne kadar anlaşılır olacaksa da özellikle isim isim bahsetmek istemiyorum karakterlerden, çünkü tıpkı bir noktadan diğerine giderken içinden geçtiğimiz haftalar gibi belli belirsiz dokunuşlar, bağlar ve sonuçlar sunuyor film. Bu anlamda fazlasıyla imgesel bir yönü var ve olayları önemsemiyor aslında hikaye, yalnızca tüm ilişkilerin çözülmeye yakınsadığı o doruk noktası ve bunun ilksel bir duygu patlaması anı sonrası tamamen olayın teknik boyutuna kayan işlenişi yeterli bir veri zaten bu çıkarım için. Çünkü filmde yiten bir şey varsa, o da sonsuz arayış ruhunun kendisi sanki; adeta dengesini arayan günümüz dünyası gibi: geriye yalnızca delilik kalıyor o kadar günün ardından, tüm suç ortaklığı ve tahrikleriyle beraber. 

tilda swinton ve ralph fiennes için hali hazırdaki övgüye eklenebilecek bir şey yok, ama dakota johnson gibi yeteneksiz bir oyuncuyu böyle bir kadro içerisinde böylesine sırıtmadan kullanabilmek hem casting hem yönetmenlik başarısı gerçekten. ayrıca afiş, evet. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Ağustos 2016 Perşembe

The Nice Guys


Kandinsky, sanat eserini oluşturan şeyin ruhsallık olduğundan bahsederken antik Yunan dönemine öykünen bir heykel sonraki dönemlerde -mesela bugünlerde- rahatlıkla yapılabilse de yakalayacağı form benzerliğinin o dönemin ruhunu taşıyamayacağını ve dolayısıyla ruhsuz bir eser olarak kalacağını söylüyor. Bu fikriyatın doğruluğunu gösteren sayısız örneğe tanık olmuş olsak da söz konusu '70'lere dair anlatılar olduğunda ortaya farklı bir durum çıkıyor benim için. Bunda döneme yönelik anlamsız diyebileceğimiz seviyedeki ilgi ve hayranlığım kadar aslında bu ilgi ve hayranlığın anlatılar içerisinde de anokronik olmasının payı var. Zira sonraki dönemlerde çekilmiş '70'lerde geçen filmlere baktığımızda, özellikle o 10 yıllık süreçten uzaklaştıkça genel bir abartılı anlatı görüyoruz. The Nice Guys ise bunun örneklerinden birisi.

Dönem filmlerinin başarılı olan bir kısmında da görüleceği üzere The Nice Guys aslında tam olarak iyi senaryoyla ortaya çıkmıyor. Yaratılan güçlü atmosfer, dönemsel atıflarla beslenen nostalji ve dönemin ruhu olarak kabul edilegelmiş ruhla beraber öylesine bir hikaye anlatıyor film. Gizem ögesinin tıpkı dönemin efsanevi dedektiflik filmlerinde kullanıldığı gibi kullanılması ve neo-noir esintileri de buna bir katkı sunuyor. Her ne kadar filmin ilk bölümü adeta vinyetlerin montajından oluşuyormuş gibi kurulmuş olsa da, tüm bu farklı bileşimler bir yamalı bohça değil bir bütün çıkartmayı başarıyor ortaya. Bu anlamda Shane Black'in Lethal Weapon'a bakarak görebileceğimiz eğlendirmeyi bilen senaryosu The Nice Guys'ta da filmi keyifli kılan zemin, fakat *eğlencelik bir '70'ler hikayesinin ötesi* kriteriyle bakılırsa senaryonun bir dedektiflik hikayesi olarak haddinden fazla açıkla dolu olduğu bir gerçek. Bu durumu kurtaran ve görmezden gelinmesini sağlayan şey ise Black'in pek de yabancı olmadığı "partner karakterler" yöntemi. 

Russell Crowe'un zirve yaptığı dönemlerin küçüklüğümde sinemaya farklı bir merak duymaya başladığım döneme gelmesiyle kendisiyle izleyici olarak kurduğum bağ özel olmuştur. Hani öyle bir auraya sahip ki Crowe'u kendisini gerçekten verdiği bir karakter içerisinde izlerken sıkıcı bir filmden bile zevk almam mümkün. Fakat The Nice Guys'taki gülmece becerisi doğrudan oyunculuk becerisinden ziyade bugune kadar başka karakterlerde gayet iyi işlemiş olan o "sert adam" havasına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. The Nice Guys'ta işte bu karizmayı farklı bir biçimde kullanıyor Crowe ve Gosling ile en az onun komedi zamanlaması konusundaki becerisi kadar şaşırtıcı biçimde iyi bir ikili oluşturuyorlar. Böylece ikili, senaryonun şiştiği de eksik kaldığı da yerleri ekran illüzyonuyla yok ediyor. 

The Nice Guys bir dedektiflik filmi değil, bir suç filmi de değil. Tam olarak tür filmi olduğu da bence söylenemez. Hatta işin doğrusu gayet zayıf bir anlatıya sahip, detayların klişelerle kotarıldığı bir bütün. Fakat tam anlamıyla bir '70'ler sineması nostaljisi ve iki karakterin uyumuyla da beraber tam bir "eğlencelik film". Yani adeta biranın yanına tuzlu fıstığın yokluğunda ancak sokulabilen patlamış mısır. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses