16 Mart 2012 Cuma

Festival Günlükleri - Gün 1

23. Ankara Uluslararası Film Festivali

Festivalin bir hafta öncesine kadar doğru düzgün hazır olmayan poster ve teaser, festival başlamış olduğu halde hâlâ ortada olmayan festival kitapçığı, festivale bir hafta kala ancak açıklanan program ve daha az süre kala ancak ulaşılabilen zaman çizelgesi... Bu sene gözle görülür bir bakım yapıldığını farkedip şaşırdığım Batı Sinemaları'nda bugün ilk seanslarda hazır olmayan salonlar, kaçıncı festivaldir bir türlü bitmeyen altyazı problemleri... Elbette bir festival düzenlemek kolay değil ama 23. Ankara Uluslararası Film Festivali bu bahsettiğimiz, yazıyla yirmi üçüncü. Ve bunlar ufak tefek aksaklıklar da değil. (Gariptir, Gezici Festival'de ne gibi aksaklık olursa olsun her zaman ayrı bir yeri var benim için) Festival filmlerinin posterlerinin Batı Sineması duvarlarına ilk gün akşam saat 5'ten sonra ancak asılmış olması bile nasıl bir organizasyon olduğunun bir göstergesi aslında. Ha bir de tüm bunların yanına Kızılırmak Sinemasında daha yüksek fiyatlı bir bilet tarifesi uyguluyor olmasını da bir olumsuzluk olarak eklemeli.

Genelde üşümeyen bir insan olarak montla oturup buna rağmen üşüyerek izlediğim ilk gün filmleri Los pasos dobles (The Double Steps/Çifter Adım), With Fidel Whatever Happens (Fidel Varken Ne Olursa Olsun) ve Wasted Youth (Kayıp Gençlik) idi.


Sunulan hayallerin gerçekliğiyiz biz, beklentilerin sıfır noktası. Bu yüzden bazen olduğumuz yerde dönmüyor gibi geliyor dünya, bu yüzden bazen bulunmadığımız yer daha güzelmiş gibi hissettiriyor. Ama farketmiyor amaçsızca savruluşumuz için bunlar, varlığı ve yokluğu bir olaylar.

Wasted Youth, 16 yaşında, kaykayıyla ortalıkta dolaşan Harris ve sonuçsuz işinden dolayı ailesiyle beklentisiz, sıkıntılı bir yaşam süren orta yaşlı polis Vassilis'i paralel kurguyla anlatıyor. Ne polisi suçsuz gösteren ne de Harris'i suçlayan film kendisine, ele aldığı olay bakımından, isabetli bir bakış açısı edinmiş. İnsanların yılları değil farkında oldukları veya olmadıklarıyla devam ettirdikleri amaçsız yaşamı ve bunların çakışmasını aktarmayı başaran film, gereksiz uzun süresi ve boşluğu gösterirken düştüğü boşlukla olumlu yönlerini nötrlüyor.


15 dakikalık açılık sekansıyla beni başta şaşırtan, bazı etkileyici diyaloglar/monologlar barındıran, çok dağınık ve anlatacağı şeyi kendisi de bilmiyormuşcasına ilerleyen vasatın altında bir film Los pasos dobles. Yaşamla bir ilgi kurdurmak istercesine filmde dile getirilen birkaç satırı, hatırladığım kadarıyla, alıntıladım.

Ağacın içinde yaşamaya alışmıştı. Bir şey istemiyordu, başka hiçbir şey istemiyordu. Bazen geceleri yalnız olduğunda aklına amcasının işkence eden sözleri geliyordu: "Seni sevmeyenle aşk yaşamak çok can yakıcı bir şey."



Orta metrajlı belgesel Con Fidel Pase lo Que Pase (With Fidel Whatever Happens/Fidel Varken Ne Olursa Olsun) Küba'daki günlük hayata dair bir şeyler görebilmek adına güzeldi. Fakat Sırbistan Kültür Bakanlığınca desteklenen film, yönetmen Goran Radovanovic'in tatile gidip "hazır gitmişken bir film çekelim de dönelim" demesiyle ortaya çıkmış gibi duruyor.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Mart 2012 Pazar

About Schmidt


Tamamlanmışlık sonrasındaki rahatsızlığa benzer hisler içeriyor Alexander Payne'in filmleri benim için. Her zaman çok çeşitli örnekleri var tabi durumun. Üzerine hayal kurup istediği oyuncağa kavuşan henüz okula bile başlamamış çocuğun, çok kısa bir an süren o oyuncağa sahip olma sevincinin ardından gelen isteksizlik ve pişmanlıkla karışık hisler mesela, ne kadar farklıymış gibi gözükse de ilk anda, her şeye henüz başlamış bir insana kıyasla her şeyini bitirmiş hisseden birisinin hisleri arasında inanılmaz bir farklılık yok birisi sırf sona yaklaşmış ve ölümüne kalan günlerin hesabını yapıyor diye. Bir görüş bu, yani bir bakış. Kimisi için her zaman belli oluyor neler olacağı, daha uzağı görmeye çalışıyor ve öyle ilerliyor; kimisi ise soluyor sadece, gittikçe.

Schmidt'in mektup yazdığı Ndugu'nun "biz"(kendimiz) olduğumuzu(olduğunu) farkediyoruz film ilerledikçe, kimimiz daha rahatlamış hissederken kimimiz daha da tasalanıyor ve en sonunda yaşamı için "sıradan" sözcüğünü kullanmanın bile sıradan olduğunu farkeden Schmidt'i biz var ediyoruz kendi mevhum dünyamızda. Sadece oyuncu seçimi konusunda hiçbir kuşkuya kapılmadan kendisiyle övünebileceğini söyleyen, filmin senaristlerinden biri ve yönetmen Alexander Payne, bir kez daha, övünebileceği şeylerin çok daha fazla olduğunu gösteriyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Mart 2012 Çarşamba

Cut Off



"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar."*

Sadeliği ve yalın hüznünden gelen etkileyiciliğine eğlence dahil değil Yusuf Atılgan'ın yukarıdaki satırlarına. Fakat film sarhoşluğu her zaman bu kadar kısa ömürlü değildir ve bazen daha farklı hallerde tezahür eder. Bazen "abartıyor muyum acaba" diye soruyorum kendime sinemanın benim için geldiği anlamları ve bunu ifade etmeye çalıştığım zamanları kastederek. Ama her defasında "görüyorum ve arttırıyorum" diye cevaplıyorum. Hani hep söylenir ya, "sinema yaşamın yansımasıdır" diye, bana pek seyreltilmiş geliyor bu yargı. Çünkü sinema -ve işbirliği içinde olduğu, içerdiği tüm diğer sanat kolları- yaşamı güzelleştirmekten çok onu yeniden var eder, hatta sinema varolduğundan beri yaşam onun bir imitasyonuna dönüşmüştür.

*aylak adam, yusuf atılgan, yapı kredi yayınları, 24. baskı, temmuz 2011, istanbul, syf. 18

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Mart 2012 Pazar

Trees Lounge

Sadece dizelerde birileri aramadı, aslında ne olduğunu bilmesek de biliyormuş gibi yaptıklarımızı. Bizzat o dizelerin okunuyor olması bile bir arayıştı zaten. Ayık olmanın bir faydası yoktu, zira gerçeklere sadece balıkların ihtiyacı vardı, ve yaşadığımız bir gerçeklik değil diğerlerinin fantezisiydi. Değişmedi aslında pek bu, hayır hayır gerçek değil, his, sadece his. Başka şekilde tarif edilemez, fikirlerin bir mantık temeli olmalıysa çünkü hisler yine kendilerine yönelirler okyanusların araya girdiği farklı kıtalarda bile. Ve sıfatlar edinmek için değil hiçbirisi, isimleri kendilerini anlatmıyorken sıfatlar da nereden çıktı hem?

Güzel adam Steve Buscemi'nin yazdığı, yönettiği ve oynadığı Trees Lounge, sözcüklerin sözlük anlamlarını değil, hüznünü ve hariciliğini anlatan, Buscemi'ye olan takıntımı pekiştiren bir film. Ve hani bazı filmler, henüz izlenmeden sadece posterleri, isimleri veya dahil olan herhangi biriyle sevilir ve ayrı bir yer edinir ya kendisine, ardından izlenince o yer derinleşir, işte Trees Lounge da o filmlerden birisi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Şubat 2012 Perşembe

84. Akademi Ödülleri - The Oscars 2012

Güncelleme - 27 Şubat 2012
Öncelikle kazananları görmek için burayı tıklatın.

Blogda sadece bir kısmını daha çok yorum yaparak yazdığım ama The Guardian'da tüm dallarda yaptığım Oscar bahsim birkaç fireyle kaldı bu sene. Yani birçok ödülün önceden rahatlıkla sezilebileceği bir yıl oldu Oscar için, sürpriz olarak niteleyebileceğim yalnızca, belgesel ödülünü kazanan Undefeated ile kurgu ödülünü kazanan The Girl with the Dragon Tattoo oldu.

Daha önce birçok sefer tekrarladığım -ve blogun sağ tarafında taxi driver afişiyle de temsil edilişinden de anlaşılacağı üzere- Martin Scorsese'nin benim için çok farklı bir yeri olsa da ve bu seneki filmi de -her zamanki gibi- yine ne kadar güzel olsa da Hugo'nun En İyi Film'i kazanacağını beklemek pek mantıklı değildi, çünkü Hugo temelde çocuk filmi olarak anılan bir film ve Akademi bu tarz filmlere pek -büyük- ödül vermiyor. Zaten 11 dalda aday olduğu gecede sadece 5 teknik dalda ödüllendirildi.




















En İyi Erkek oyuncu ödülünde Gary Oldman'ı düşük de olsa bir ihtimal görebileceğimizi düşünmüştüm ama Jean Dujardin'in alacağı da o kadar belliydi ki George Clooney bile kırmızı halıda kendisine, kazanması halinde teşekkür etmek için hazırladığı bir isim listesi olup olmadığı sorulduğunda; bu gece en iyi aktör yarışı sonlandığında sahnede Fransızca konuşan birisini göreceğiz, dedi.

Christopher Plummer'ın ödül konuşmasında heykelciğe dönüp "Benden sadece iki yaş daha büyüksün sevgilim, bunca zamandır neredeydin?" demesi törenin güzel anlarında biriydi, Plummer ödülü alan en yaşlı aktör oldu.

En İyi Orijinal Senaryo'yu Midnigh in Paris'le Woody Allen'ın, En İyi Uyarlama Senaryo'yu da The Descendants'la Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash'in alması da gecenin en yerinde ödül dağıtımlarından birisiydi, tabi Allen'ı ödül alırken göremedik yine ama olsun. Ödül alırken Jim Rush'ın, ödülü sunarken bacağını gösterebilmek için garip bir duruşla konuşan Angelina Jolie'yi taklit etmesi de -en azından beni- baya güldürdü.

Octavia Spencer En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alması üzerine Steve Martin'in, Spencer'in The Help'deki "kakalı pasta"sıyla, kategorideki diğer adaylardan Melissa McCarthy'nin Bridesmaids'de lavaboya tuvaletini yapmasına gönderme yaparak; "Komedi hiçbir zaman kazanmaz. Dramatik sıçma sahnesi, komik sıçma sahnesi yerine kazanır, ona yeğlenir." tespiti gayet doğruydu. -her ne kadar Spencer'ın performansını daha çok beğenmiş ve Bridesmaids hakkında gayet olumsuz düşünüyor olsam da bu tespitin doğruluğu değişmiyor.

Natalie Portman'ı tanıdığım günden beri kendisine "resmen âşık olduğum" için kendisini törende görmek bile ayrı bir keyif kaynağı. Ama En İyi Erkek Oyuncu ödülünde yarı ezberden söyleyip yarı okuduğu metinle kerhen yaptığı sunumu pek güzel değildi açıkçası.



Biraz internette dolanıp, biraz elimdeki kitapları karıştırarak arada sırada neler oluyor diye kontrol edip sunucuların yorumlarını duyduğum kırmızı halı geçişlerinin ne kadar saçma olduğunu söylemeyi her ekrana bakışımda tekrarladım. Ancak bu sene ilk kez The Tree of Life'da izleyip hayran kaldığım Jessica Chastain'i ekranda gördüğüm anda resmen dondum, ve işte o anda kırmızı halıyı bile sevdim.

Bundan önceki senelerde yorumlarını hep güzel güzel takip ettiğim Tuğrul Eryılmaz'ın gece boyunca devam eden The Artist düşmanlığı bir süre sonra cidden çok can sıkıcı bir hale geldi. The Artist benim beğendiğim bir film ama abartıldığı da bir gerçek, fakat eğer bir hype sözkonusuysa bu Oscar'lar için törenden kısa bir süre önce yaratılmış değil, Cannes'da yaratılmıştı, zaten sadece reklamla alakala bir durum yok çünkü filmin izlenme oranı da öyle aman aman yüksek değil. Evet bu ödül sezonunda aday filmleri izleyip duruyoruz, adaylar üzerinde şu kazansa iyi olur ama buna verirler gibi tahmin yürütüp yorumlar yapıyoruz ve Oscar törenini izlemek için ertesi güne 2-3 saatlik uykuyla başlıyoruz ama bunların hepsi eğlenmek için. Sinema sanattır ve sanatta yarışma olmaz, dolayısıyla ödül de olmaz. Bunlar sadece işin şov kısmı ve üzerine fazla düşmenin anlamı yok; izliyoruz, eğleniyoruz ve bitiyor. 1977'de En İyi Film ödülünü Rocky'nin almış olması Taxi Driver'a bir şey kaybettirmedi sonuçta, ki o sene Network ile All the President's Men de adaylar arasındaydı ama sonuçta bu filmlerin hiçbiri Oscar alamadığı için daha kötü bir film olmadı, ya da Rocky o sene kazandığı için daha iyi bir film olmadı. Normalde bunu her ödül söz konusu olduğunda sürekli olarak söylemek istemiyorum, ama dün gece Tuğrul Eryılmaz'ın küçük bir çocuğun takım tutuşuna benzeyen fanatik tavrı bir süre sonra çok sıkıcı oldu ve kendisini de iticileştirdi, bu yüzden burada da yazma gereği hissettim. Tabi bir de bu tören süresinde daha yakından takip ettiğim ve şarkıcı denildiğine mi sinema yazarı denildiğine mi yanacağımı bilemediğim Ömür Gedik var, bazen düşünüyorum; rezil olmadığını ve gerçekten ortaya bir şey koyduğunu düşünerek yazan Gedik mi utanmalı, ona yazı yazdıran insanlar mı, diye. Neyse.

Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü alan Jodaeiye Nader az Simin'in yönetmeni, senaristi ve yapımcısı Asghar Farhadi'nin konuşması gecenin en güzel konuşmasıydı:
"Şu anda, dünya üzerindeki birçok İranlı bizi izliyor ve hepsinin çok mutlu olduğunu düşünüyorum. Sadece önemli bir ödül, film veya film yapımcısı nedeniyle değil, mutlular çünkü; savaş konuşmalarının olduğu bir zamanda, politikacılar arasında, kendi ülkeleri adına, gözdağı ve saldırganlık ticareti devam ederken; İran, burada ününü haketmiş kültürüyle konuşuluyor. Zengin ve köklü ama politikanın kiri altında kalmış bir kültürle. Bu ödülü ülkemin insanlarına gururla sunuyorum, tüm kültürlere ve uygarlıklara saygı duyup düşmanlık ve savaştan nefret eden insanlara. Çok teşekkür ederim."
Tören Öncesi
^

84. Akademi Ödülleri Töreni, 26 Şubat Pazar gününü 27 Şubat Pazartesi gününe bağlayan gece düzenlenecek. Kırmızı Halı ve Oscar özel program yayını orijinal diliyle CNBC-E'de ve simultane Türkçe çevirisiyle NTV'de 00.00'da başlayacak.

Bu bilindik girişin ardından, %94'ü beyaz, %77'si erkek ve yaş ortalaması 62 olan 5765 kişinin kazananları belirleyeceğini de eklemek isterim. Ve bu sene Billy Crystal'ın sunacağı törenin Hugh Jackman'ın sunucu olduğu 2009 yılındaki o eğlenceli şovu yakalamasını umduğumu da tabi.



Geçen sene Banksy'le yaşanan kostüm tartışmalarının bir benzerine bu sene de Sacha Baron Cohen neden oldu. Bu sene Hugo'da oynayan Cohen'in, yeni filmi The Dictator'u tanıtma amacıyla filmdeki kostümüyle kırmızı halıya çıkacağı söylentisi yayıldığı anda, önce Akademi'nin kendisini törenlerden men ettiği söylendi ardından The Hollywood Reporter aracılığıyla bir Akademi üyesi; hayır kendisini men etmedik, sadece ne yapmak istediğini öğrenmek istiyoruz, dedi. Yani bir nevi, Diktatör kostümünü giymeyecekse buyursun gelsin aksi takdirde törenden uzak dursun diyor kibarca. Başlı başına bana saçma gelen kırmızı halı olayı bu sene de, uzmanların çok ciddi bir iş yaparcasına Oscar modasını yorumlamasıyla geçecek anlaşılan.

En İyi Film. Öncelikle Melancholia neden aday değil demek isterdim ama, Cannes'dan sonra az çok tahmin edebiliyorum neden olmadığını, en azından öyle olduğunu varsayıyorum. Ben de çok beğenmiş olsam da, bir Fransız'ın Hollywood'un Altın Çağı olarak anılan bir döneme yaptığı saygı duruşu sebebiyle belki, fazla abartılıyor gibi The Artist. -hoş bu kadar ödül almıyor olsaydı da hakettiği değer verilmiyor derdim o da ayrı konu. BAFTA'da En İyi Film/Yönetmen/Aktör/Senaryo dahil olmak üzere yedi ödül alan The Artist muhtemelen Oscar'lardan da benzer bir şekilde dönecek. Ama belki, çok düşük bir ihtimalle de olsa, The Help sürpriz yapabilir.

En İyi Erkek Oyuncu karar vermesi en zor kategorilerden birisi bu sene. Brad Pitt, Jon Stewart'ın The Daily Show programına konuk olduğunda; tüm adaylar ellerini Oscar heykelciğinin üzerine koysun, şu araba yarışmasında olduğu gibi, en uzun süre elini çekmeden dayanabilen ödülü alsın şeklinde esprili bir öneri sundu kendi adaylığı üzerinde konuşurken. Bir bakıma en güzel yöntem de bu aslında bu kategorideki adaylar arasında karar vermek için, çünkü aday oyuncuların bu seneki performansları gerçekten çok iyi, dolayısıyla hangisi kazansa sanki bir diğerine haksızlık olacak. Oynadığı filmler ve canlandırdığı karakterlerle, benim için ayrı bir yeri olan Gary Oldman, günümüzün en iyi oyuncularından biri ve bugüne kadar Oscar alamamış olmasının da etkisiyle Oscar'da bu sene avantajlı gözüküyor. Ama kendi ülkesinde BAFTA'yı bile Jean Dujardin'in kazanmış olması ve bu seneki Oscar'larda da The Artist rüzgarı esme ihtimaliyle Dujardin, Oldman'den daha öne çıkıyor. Empire'ın, George Clooney Hollywood'un belediye başkanı gibi bir şey, sadece arkadaşları oy verse hem kendi hem oynadığı filmler ödülleri toplar şeklinde biraz alaylı bir yaklaşım sergilediği bu kategoride bu sene ne George Clooney'in ne Brad Pitt'in ne de Demián Bichir'in şansı Dujardin ve Oldman kadar fazla gözükmüyor. Sonuç olarak, Oldman sevgime rağmen, aralarından A Better Life'taki performansıyla Bichir'in çıkıp ödülü kazanmasını istemiyor değilim ama ödül yarışı, daha çok, Oldman'le Dujardin arasında geçecektir.

En İyi Kadın Oyuncu. Newsweek'in Oscar Yuvarlak Masa programında -Oscar Roundtable- siyah-beyaz ayrımcılığının hala sözkonusu olduğunu söyleyip Clooney'in de söze karışmasıyla sektörün kadınlara yönelik olumsuz tutumunun da devam ettiğini de ekleyen Viola Davis'in The Help'deki performansıyla ödülü almasını isterim, ancak The Help'de Emma Stone'la paylaştığı tam anlamıyla başrol denilemeyecek bir rolü var ve bu ciddi bir eksi oluyor ödülü kazanma şansı için. Artık adaylıkları "Streep+ herhangi 4 kişi" olarak belirlediklerini düşündüğüm Akademi, Oscar'a en çok aday gösterilen kadın oyuncu Meryl Streep'e üçüncü kez Oscar kazandıracak gibi gözüküyor bu sene.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu. Nick Nolte'un ayrı bir güzelliği olsa da benim için, yaşlı ve eşcinsel karakterle aday olmuş ve henüz Oscar kazanamamış efsane isimlerden Christopher Plummer'ı Akademi ıskalamaz gibi geliyor, zaten biraz da yaşam boyu başarı ödülü gibi bir havası olur ödülün eğer Plummer alırsa -ki yaşlı ve eşcinsel rolü diyorum, akademi kaçırmaz.
Baksanıza fotoğrafta Nick Nolte'umun duruşuna, adam kadrolu "badass".
En İyi Yardım Kadın Oyuncu. The Artist'i izlerken, canlandırdığı karakterin yoğun etkisiyle Bérénice Bejo, bu nasıl bir insandır dedirterek resmen büyülemişti beni. Ama elbette bu bir ölçüt değil, her ne kadar yukarıda bahsettiğim Akademi oyverenlerinin durumuna bakarak onlar için bir ölçüt olacağını düşünsem de -Bejo özelinde söylemiyorum tabi ki bunu. Bu sene oynadığı altı filmle kariyerinde önemli bir çıkış yapan ve ilk kez Oscar'a aday olan Jessica Chastain'in bundan sonraki yıllarda da aday olma ihtimali gayet yüksek olduğu için -bi' bakın kadına, o güzellikle daha çok izleriz; Viola Davis'in söylediği gibi sonuçta sektör- kendisini pas geçiyorum. Sonuç olarak; Altın Küre, BAFTA, Eleştirmenler Derneği'nin de üzerinde uzlaştığı üzere, Octavia Spencer bu sene ödülü alır gibi gözüküyor.


En İyi Yönetmen. Woody Allen ve Martin Scorsese'yi bir kenara ayıralım önce, zira benim hiçbir zaman için kimseyle kıyaslamak istemeyeceğim sinema insanları kendileri. Zaten Scorsese'ye geç de olsa ödülü verdikleri için Akademi eskisi kadar utanç içinde değil, aynı zamanda Hugo da temelde bir çocuk filmi. Woody Allen'ın zaten neredeyse ismi dahi geçmiyor bu sene Oscar konularında. Her filminde başrol olması için anlaşıp kurgu odasında neredeyse tüm sahnelerini kestiği bir kurban oyuncu bulunan ama buna rağmen filmlerini sevdiğim Terrence Malick'in, en basit tabirle farklı filmi dolayısıyla pek kazanma ihtimali yok, gerçi kendisinin de pek umursayacağını sanmam, muhtemelen törene bile gelmeyecektir. Oylar daha çok Alexander Payne ile Michel Hazanavicius üzerinde yoğunlaşır ve en sonunda Michel Hazanavicius kazanır gibi geliyor bana.

Fotoğrafta da sanki Martin Scorsese yaşlı bir hayran da Payne, Hazanavicius ve Fincher'ı yanyana bulunca önce biraz rahatsızlık vermiş sonra da fotoğraf çektirip gidecekmiş gibi duruyor.

En İyi Orijinal Senaryo. Midnight in Paris ile Woody Allen'ın almasını isterim açıkçası. Ama filmi ne kadar beğenmiş olursam olayım senaryosuyla ödül alabilecek bir film olduğunu düşünmediğim The Artist öne çıkıyor bu dalda, ve muhtemelen de The Artist'le ödülü Michel Hazanavicius alacak. Blogda daha önce de söylediğim gibi Bridesmaids'in burada aday olması bile bir şaka bence. Margin Call, tek ve filme en uygun dalda, gözardı edilmediğinin gösterilmesi adına aday olmuş gibi duruyor zaten. Asghar Farhadi'nin Jodaeiye Nader az Simin'i ise senaryosu ne kadar güzel olursa olsun yönetmenlik dalında daha fazla hakediyor bence ödülü, her ne kadar aday olmasa da.


En İyi Uyarlama Senaryo. The Descendants ve Tinker Tailor Soldier Spy daha öne çıkıyor bence ama senaristlerinin ağırlığı sonucu Moneyball da sürpriz yapabilir. Çok paranoyakça gelse de kulağa ve aslında çok önemli bir politik tavrı olmasa da filmin, The Ides of March'ın seçim senesi ödül alacağını zannetmiyorum. Hugo da pek mümkün gözükmüyor.

En İyi Animasyon Film. Yeşilçam filmlerinin olumsuz etkileriyle mi bilmiyorum ama Chico & Rita bana çok sevimsiz geldi. Une vie de chat'i kaç haftadır hala izleyeceğim ama çok tembellik ettim, kısacık da film halbuki. Puss in Boots'u hesaba bile katmadım, Kung Fu Panda'nın da ilk filmini izlemediğim için ikinci filmini de izlemedim. İtici-sert çizimleriyle alışılmadık bir animasyon olan Rango da fazlasıyla bilindik hikayesiyle western türüne bir çeşit saygı duruşu aslında, tabi yer yer dalga geçerek de olsa. Oscar'larda da zaten bir sürpriz olmadığı sürece Rango'nun kazanmasına kesin gözüyle bakılıyor, ben de inanılması güç bir önyargıyla önce Rango'yu bu yüzden izlemiştim sanırım.


Yabancı Dilde En İyi Film. İlk önce şunu söyleyip aradan çıkartayım, Rundskop'tan hiç hoşlanmadım. Onun dışında da zaten bir tek Jodaeiye Nader az Simin'e ulaşıp onu izleyebildim ama bu, yorum yapmama hiçbir engel teşkil etmiyor çünkü Jodaeiye Nader az Simin son yıllarda izlediğim en güzel filmlerden birisi ve bu sene başka bir filmin de bu başarıyı gösterebileceğini pek zannetmiyorum. Sonuç olarak Jodaeiye Nader az Simin'in kazanmasını istemek bir yana, büyük bir sürpriz olmadığı sürece kazanacağını da düşünüyorum.


Sinematografi, Kurgu ve Sanat Yönetmenliği gibi daha teknik dallarda tek tek yorum yapabilecek kadar donanımlı olduğumu düşünmüyorum açıkçası. Ama kurguda The Artist'le Anne-Sophie Bion ve Michel Hazanavicius, sinematografide ise The Tree of Life'la Emmanuel Lubezki'nin kazanmasını isterim, tabi o ya da bu kazanır diyemiyorum, o ayrı.

En İyi Belgesel dalında ise sadece Pina filmini izleme imkanım vardı ve Wim Wenders'e rağmen filmi izlemedim, dolayısıyla kategori yorum alanımdan dışarı çıktı.

En İyi Animasyon Kısa Film kategorisinde ise Dimanche ve The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore'u izleyebildim, ikisi arasından tercih edecek olsam kesinlikte Dimanche derim ama elbette diğerlerini de izlemek lazım, her ne kadar filmlere ulaşamıyor olsam da bir ara izleme imkanı bulabilirim diye umuyorum.

Son olarak The Artist'in büyük bir ihtimalle En İyi Orijinal Film Müziği'ni de alacağını düşünmekteyim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Şubat 2012 Perşembe

9 - Dokuz


"...Cinayetlerinizi gördüm. Gördüm de bir şey yapabildim mi? Hiçbir şey yapamadım. Gidecek yerim de yok. Onun için hiç dışarı çıkmıyorum, hep dükkandayım. Her şeye uzaktan bakmak yetiyor. Anlayacağımı anladım, bu sizin dünyanız. Madem bu kadar çok istiyorsunuz, alın hepsi sizin olsun."
Ne kadar güzel -ve yerli sinema adına özel- bir film olduğu gerçeği bir yana, Cezmi Baskın'ın canlandırdığı Salim karakterinin bu cümleleri film adına beni en çok etkileyen şeylerden biri oldu, bir de blogda anmak istedim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Şubat 2012 Cumartesi

Career Girls

Erteleme dönemlerindeki o bekleme, parlama düşüncesi ve ileriye atılmış zamana düşüldüğündeki o kaybolma hissi; her insanın geçirdiği süreçler değil belli ki. Tekrarı farkeden insanın tüm rahatsızlığının süreçlerle ilişkilendirilmesi yanlışı sembolik olarak karşılığını bulsa da gerçeği değiştiremiyor.

Üniversiteden mezun olduktan altı yıl sonra tekrar buluşan iki arkadaşın beraber yaşadıkları üniversite dönemlerini hatırlayışlarıyla geçen Career Girls, sıradanı ve ilişkili buhranı ıskalamayan etkileyici ve güzel bir Mike Leigh filmi.

Sanki... sanki bütün hayatını kusarmış gibi öksürüyordu.
***
Ben aptal değilim. Daha çok bir budala bilgin gibiyim. Sadece daha bilginliğimi bulamadım.

not:
idiot savant terimini budala bilgin olarak çevirdim ama tabi tam anlamıyla karşılamıyor, idiot savant da ne derseniz terimin üzerine tıklayın gerekli yere erişeceksiniz.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent Bir Supertramp