29 Ağustos 2016 Pazartesi

A Bigger Splash


Kendi gözlerimizle bakabiliyoruz yalnızca yaşama; bir harmoni içerisinde birbirine dolanan bağlardan çok daha net görünüyor merkezinde olduğumuz hikaye. Empati fenomeni bu yüzden temelinde bir yalanı barındırıyor, yapabileceğin en fazla başka koşulların farkına varabilmektir ama yine de kendinsindir kaçamayacağın biçimde. Türümüzün bu doğal ayarları engelliyor sanki yaşamı bir bütün olarak görüp orada ufak mı ufak bir parça olduğumuz gerçeğine göre zamanın akışına kendimizi bırakmayı ve bu tümün işleyişindeki anlaşılmaz, belki tesadüfi belki mekanik devinimi hayranlıkla izlemeyi. A Bigger Splash tam da bu düşünceyi ortaya sürercesine bir grup sunuyor bizlere; herkesin ister istemez kendi çıkmazında arzu ve endişeye açılan beklentileriyle volta atıp bir başkasına dokunarak yaşama ve zamana dair olabileceğini düşündüğü. 

Yaşamını sıradan tanımlarıyla bir *başarı* haline getirmeye yetebilmiş ve onu kaybetmemek için uğraşanı, arayışlarını iş olarak icra edebilme şansına sahip olanı, günlerini keyfe boğarak geçirebilip de geçmişin izlerini unutamayanı ve neredeyse her şeye edimsel olarak yeni olmasıyla kavramsal olarak alışkın olmasını ayırt edemeyeni... Ortak görünen materyal dünyalarına ters ruhsal yapıları bu karakterleri bir katalogda listeleniyormuş gibi olmaktan çıkarıyor. Geçmişin ortaklığını yaşayan karakterler, bildikleri bağlarına göre konumlanıyor birbirlerine karşı. Kimisi dokunabildiği ruhtan kopma endişesiyle kendine verdiği sözleri geri plana atabilirken bir diğeri geçmişten gelen o dokunuşun arayışında yitiyor. O ruh, bir kişiye ait olmaktan ziyade onu esir alıp başkaları için günlerle yaşamın birleşebildiği bir imgeye dönüşüyor aslında. Ya bir de ona sorsalar? Ama var süregelen bir ruhsal rahatsızlık hikayede, öyle ya, nasıl yalnızca geriye kalırdı yoksa beyhude arayışın simgesi? 


Filmi izleyen için her ne kadar anlaşılır olacaksa da özellikle isim isim bahsetmek istemiyorum karakterlerden, çünkü tıpkı bir noktadan diğerine giderken içinden geçtiğimiz haftalar gibi belli belirsiz dokunuşlar, bağlar ve sonuçlar sunuyor film. Bu anlamda fazlasıyla imgesel bir yönü var ve olayları önemsemiyor aslında hikaye, yalnızca tüm ilişkilerin çözülmeye yakınsadığı o doruk noktası ve bunun ilksel bir duygu patlaması anı sonrası tamamen olayın teknik boyutuna kayan işlenişi yeterli bir veri zaten bu çıkarım için. Çünkü filmde yiten bir şey varsa, o da sonsuz arayış ruhunun kendisi sanki; adeta dengesini arayan günümüz dünyası gibi: geriye yalnızca delilik kalıyor o kadar günün ardından, tüm suç ortaklığı ve tahrikleriyle beraber. 

tilda swinton ve ralph fiennes için hali hazırdaki övgüye eklenebilecek bir şey yok, ama dakota johnson gibi yeteneksiz bir oyuncuyu böyle bir kadro içerisinde böylesine sırıtmadan kullanabilmek hem casting hem yönetmenlik başarısı gerçekten. ayrıca afiş, evet. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Ağustos 2016 Perşembe

The Nice Guys


Kandinsky, sanat eserini oluşturan şeyin ruhsallık olduğundan bahsederken antik Yunan dönemine öykünen bir heykel sonraki dönemlerde -mesela bugünlerde- rahatlıkla yapılabilse de yakalayacağı form benzerliğinin o dönemin ruhunu taşıyamayacağını ve dolayısıyla ruhsuz bir eser olarak kalacağını söylüyor. Bu fikriyatın doğruluğunu gösteren sayısız örneğe tanık olmuş olsak da söz konusu '70'lere dair anlatılar olduğunda ortaya farklı bir durum çıkıyor benim için. Bunda döneme yönelik anlamsız diyebileceğimiz seviyedeki ilgi ve hayranlığım kadar aslında bu ilgi ve hayranlığın anlatılar içerisinde de anokronik olmasının payı var. Zira sonraki dönemlerde çekilmiş '70'lerde geçen filmlere baktığımızda, özellikle o 10 yıllık süreçten uzaklaştıkça genel bir abartılı anlatı görüyoruz. The Nice Guys ise bunun örneklerinden birisi.

Dönem filmlerinin başarılı olan bir kısmında da görüleceği üzere The Nice Guys aslında tam olarak iyi senaryoyla ortaya çıkmıyor. Yaratılan güçlü atmosfer, dönemsel atıflarla beslenen nostalji ve dönemin ruhu olarak kabul edilegelmiş ruhla beraber öylesine bir hikaye anlatıyor film. Gizem ögesinin tıpkı dönemin efsanevi dedektiflik filmlerinde kullanıldığı gibi kullanılması ve neo-noir esintileri de buna bir katkı sunuyor. Her ne kadar filmin ilk bölümü adeta vinyetlerin montajından oluşuyormuş gibi kurulmuş olsa da, tüm bu farklı bileşimler bir yamalı bohça değil bir bütün çıkartmayı başarıyor ortaya. Bu anlamda Shane Black'in Lethal Weapon'a bakarak görebileceğimiz eğlendirmeyi bilen senaryosu The Nice Guys'ta da filmi keyifli kılan zemin, fakat *eğlencelik bir '70'ler hikayesinin ötesi* kriteriyle bakılırsa senaryonun bir dedektiflik hikayesi olarak haddinden fazla açıkla dolu olduğu bir gerçek. Bu durumu kurtaran ve görmezden gelinmesini sağlayan şey ise Black'in pek de yabancı olmadığı "partner karakterler" yöntemi. 

Russell Crowe'un zirve yaptığı dönemlerin küçüklüğümde sinemaya farklı bir merak duymaya başladığım döneme gelmesiyle kendisiyle izleyici olarak kurduğum bağ özel olmuştur. Hani öyle bir auraya sahip ki Crowe'u kendisini gerçekten verdiği bir karakter içerisinde izlerken sıkıcı bir filmden bile zevk almam mümkün. Fakat The Nice Guys'taki gülmece becerisi doğrudan oyunculuk becerisinden ziyade bugune kadar başka karakterlerde gayet iyi işlemiş olan o "sert adam" havasına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. The Nice Guys'ta işte bu karizmayı farklı bir biçimde kullanıyor Crowe ve Gosling ile en az onun komedi zamanlaması konusundaki becerisi kadar şaşırtıcı biçimde iyi bir ikili oluşturuyorlar. Böylece ikili, senaryonun şiştiği de eksik kaldığı da yerleri ekran illüzyonuyla yok ediyor. 

The Nice Guys bir dedektiflik filmi değil, bir suç filmi de değil. Tam olarak tür filmi olduğu da bence söylenemez. Hatta işin doğrusu gayet zayıf bir anlatıya sahip, detayların klişelerle kotarıldığı bir bütün. Fakat tam anlamıyla bir '70'ler sineması nostaljisi ve iki karakterin uyumuyla da beraber tam bir "eğlencelik film". Yani adeta biranın yanına tuzlu fıstığın yokluğunda ancak sokulabilen patlamış mısır. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Ağustos 2016 Cumartesi

The Invitation


Bir toplaşma etrafında dönen hikayeler, korku türünün ucuz örnekleri adına temel bir element olduğu gibi aynı zamanda Amerikan bağımsız sinemasının etkileyici gizem filmi damarını da ilgi çekici kılıyor. The Invitation bir korku filmi olmasa da bu iki kategorinin sıfatları arasında gidip geliyor ve kendisini vasat bir gizem filmi olarak konumlandırmayı en sonunda başarıyor.

Eski arkadaşların uzun zaman sonra buluşması, geçmişin izlerini belirginleştirdikçe gizem ögesi ortaya çıkıyor The Invitation'da. Karakterlerin diyalogları ve kendi aralarındaki sorgulamaları da bu yapıyı doğrudan besliyor henüz olup biteni belli bir yere konuşlandırmaya çalışan izleyici açısından. Fakat benzer birçok hikayenin aksine olay bazlı kurulmuyor burada filmin asıl dinamiği. Adeta istenmeyen bir mızmız arkadaş gibi daha baştan olup bitende bir gariplik seziliyor ve olayların akışına dair isabetli tahminler yapılıyor, ancak ortada olmayan ve her şeyi kökünden değiştirecek olan "neden?" sorusu filmi sürüklemeye devam ediyor. Bu anlamda bir hikaye filminden ziyade bir *neden filmi* The Invitation. Yani ilk anda tuhaf gelebilecek bir hikaye izlemekten çok dedektiflik yapmaya teşvik ediyor izleyiciyi motivasyon aratarak. Nadiren beliren flashback'ler biz seyircilerin karakterlere oranla dezavantajlı olduğu yanı mümkün olduğunca törpülerken bunun ötesinde pek de bir değer katmıyor filme ve bu açıdan da *dedektif seyirci* vurgusu daha belirgin oluyor.

Kayıp, hesaplaşma, yüzleşme, geçmişten ileri gelen şüphe ve daha da derinde olan acıyı paylaşma gibi farklı mevzulara dokunup geçerken çevredekilerin bu sorunla yüzleşmiş iki asıl kişiye oranla yalnızca figüranlaşması aslında tüm bu olgu ve durumlara dair filmin esas bakış açısını ortaya çıkarıyor. Yaşadıklarına, olup bitmek üzere olana ve tüm bunları çevreleyen soyut düzleme kendi içerisinde kapılan ve bunlar üzerine zihin yoran bireyin çevreyle olan kontrastını görebilmek adına da bir fırsat sunuyor The Invitation. Günün akışında savrulmak ya da aynı akışta düz veya ters yöne kürek çekmenin farkını kör göze parmak sokmuyor olması filmin inceliğe ulaşmada zorluk çekmediği şeklinde yorumlanabilir ve bu sebeple hikayenin tahmin edilebilirliğinin genel anlatıya uygunluk açısından bilinçli bir tercih olduğu iddia edilebilir. Zira günün ezoterik bir perspektife pek gereği yok, çünkü olup biten her şey ortada; bildiğimiz ve bilegeldiğimiz şekliyle. Yaşamın temel bir anı üzerinden acıyı içselleştirme vaadiyle bir neşe bulunacağı iddiası, bu basit gerçeklikten yola çıkarken ulaştığı yer itibariyle dürüstlüğü değil yıkıcılığı düstur olarak almasıyla bazen neşe için çırpınmak yerine hüzne dalmanın esaslı bir nedeni olabilir sanıyorum. İnsanın kendini iddia değil inkar etmesi gerekiyor derken de kastettiğim buydu önceleri: kabullenmeyi bilmeden inkar etmek, inkar etmeden de değiştirmek biraz fazla masalsı bir gerçeklik sunuyor. Nihayetinde The Invitation da ucundan kıyısından buralara dokunuyor ama sanki ağzı oyalasın diye izleyiciye sadece bir sakız veriyor ve kendi de geviş getiriyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Temmuz 2016 Cuma

Everybody Wants Some!!


Richard Linklater'ın son filmini "Dazed and Confused'un ruhani devam filmi Everybody Wants Some!!" diye ifade edince ilk anda görülen pazarlama hamlesinin ötesinde bir gerçeklik yokmuş, ve hatta film baştan sona bir oltaymış hissi veriyor, kabul ediyorum. -Sana diyorum Zach Braff!- Fakat Linklater sinemasına aşina ve hayran olan insanlar için bir gerçek var ki yönetmenin neredeyse tüm filmografisi Dazed and Confused'un adeta ruhani devam filmi ve o da Slacker'ın ruhani kardeşi. Yani McConaughey'in "all right all right all right"ını her anlatışıyla bir kez daha ilgileri üzerine çeken Dazed and Confused açısından devam filmini gerektirecek bir durum yok, zira Linklater'ın bugüne kadar seyircinin önüne serdiği yaşam felsefesi zaten germe-açma hareketleri yaparak geçen günlerin gücünü ön plana alıyor. Dolayısıyla liseden üniversiteye geçen bir gruba pek de ihtiyacımız yok, tıpkı Baumbach sinemasında Kicking and Screaming sonrasında doğrudan iş hayatına geçiş yapan bir gruba ihtiyaç duymadan boşlukları kapatabildiğimiz gibi. Yaşamın devinimini sınırlı bir zaman ve gruba odaklanarak ama esasında yaşamın özüne dair bir tartışmaya girerek anlatıyor nihayetinde Linklater ve Boyhood'daki çocuğun, Dazed and Confused'daki liselilerin, Everybody Wants Some!!'daki grubun ya da Before üçlemesindeki kadın ve erkeğin gelgitleri birbirlerinden farklı değil. Çünkü zamansal olarak içine düştükleri, geçiş yaş veya dönemi sancıları değil olup bitenler zira yaşam başlı başına bir geçiş dönemi. Bu fikri farklı inanış ve felsefe ölçülerinde farklı konumlara oturtabiliriz elbet ve bu anlatıların yaratıcısı da hiçbirini reddetmez fakat Linklater özelinde özgür lahzanın geçici ama evrimleştirici yönü tüm bu farklı konumlarda belirleyici düzlem olmak durumunda. Bu yüzden de Linklater'ın filmografisinin bir hareket etme güdüsü tartışması çevresinde döndüğünü iddia etmek mümkün: her an bir varoluş tercihi, özgürlüğün getirdiği. 

Everybody Wants Some!! üniversiteye yeni başlayan bir beyzbol takımının derslerin başlamasından önceki üç günde yeni ortamlarını keşiflerini anlatıyor. Aslında bir arada bulunması pek mümkün olmayan günleri, yaşamları ve karakterleri bir potada eritip sürükleyici ve bazı parti sekansları hariç hiç sırıtmayan bir anlatıya çevirebilmiş olması Linklater'ın diyalog yazımının da ötesindeki senaristlik becerisinin bir göstergesi. Buna ek olarak kamera kullanımıyla seyirciyi kendisi hemen fark etmeyeceği şekilde her anın bir parçası yapabilme başarısı filmin özüne gayet uygun düşüyor. Çünkü yaklaşık dört günlük süreçte dönemin ruhuna uygun olan dört farklı grubun arasına girip çıkışında Finnegan'ın öne sürdüğü nedene belli ölçüde uygun düşüyor olsa da takım, temelde yapılan şey o ziyadesiyle fazla kullanılan anın yaşanışına dair mottoyu doğru biçimiyle yorumlamak. Takım içerisindeki karakter yelpazesi ve neredeyse her birinin mevcutta gerçekleşene yaklaşımlarındaki farklılık düşünülünce bu daha net biçimde ortaya çıkıyor, zira grubun en derinlikli parçası aslında *orada olmaması gereken* birisi ve günlere dair çözdüğü ama diğerlerinin farkına varamadığı bir gerçek var. Tam da bu gerçek üzerine Everybody Wants Some!! ve anlatılmaktan çok deneyimlenmesi gereken bir film. Bir bütün olarak Linklater filmlerinin günü odağa alan anlayış derinliğine ortak olabildiği gibi filmografisi içerisinde en eğlencelilerden biri olarak da kayda geçiyor. Sorumluluk yüklü bir günün kişisel kabukları kaldıran kadehlerle sonlanması gibi yani nihayetinde. 


dipnot #1: filmin gayet keyifli soundtrack listesi bir yana, filme ilham veren şarkıların daha keyifli spotify playlistine tam da buradan ulaşılabilinir.

#2: annapurna pictures'ın son dönemdeki yükselişiyle beraber kaypak bir zeminde gelir eşitsizliğinin neden iyi bir şey olduğu konusuna saçma biçimde örnek olarak kullanılan yapımcı megan ellison'ın yapım sürecine dahiliyetini bilemiyor olsam da parasını yatırdığı isimlere bakmanın kendisinin çok da dahiyane bir iş yapmadığını anlamak adına yeterli olduğunu söyleyerek sinirimi içime atıyorum. ayrıca söylemek isterim ki kültürel devrimin şampiyonları bazen kültürel devrimin uğrayamadığı insanlar oluyor. hayat çok garip.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Haziran 2016 Pazar

Midnight Special


İnsan türünün pek nadir istisnalarla üzerine titreme konusunda anlaştığı ender varlıklardan birisi herhalde çocuklar. Kimisinde bildik beklentiyle var olan bu gelecek kaygısı katkılı titreme hali bazen de türün yavrusunun korunmasızlığını bilmesi sebebiyle ortaya çıkıyor en yüzeysel ifadeleriyle. Midnight Special da tam buradan hareketle ama daha soyut görünen bir düzlemde kuruyor anlatısını: bir nesne olmaktan çok bir potansiyel olarak var olan çocuk merkezine oturuyor hikayenin. Bu açıdan bakınca, filmografisine bir aile trajedisiyle başlayan Jeff Nichols -Mud'ı bir kenara bırakırsak- bir üçlemeyi tamamlıyor sanki bir anlamda. Geçmişin problemleriyle boğuşan bir yıkık, iki ayrık aileden, ailesinin üzerine titremesi paranoyaya dönüşen bir adamın dış dünyayla ve hem onun hem kendisinin kıyametiyle olan ailesini koruma mücadelesi ve en sonunda aslında ailenin içerisinde hep daha ilerisi için var olan potansiyelin açığa çıkışı olan küçük çocuğa dönen odak: bir nevi çemberi tamamlayıp içini ve dışını ayırıyor yani artık Nichols. 



Bilim kurgu sosuyla gelen anlatı fazlasıyla ilgi çekici bir başlangıç yaparken hikaye sıradanlığını ön plana çıkartıp rotasını ebeveyn sevecenliği telaşına kırdıkça olağandışı gözüken gerçeklikten belli noktalar eksiliyor. Çünkü zamanla fark ediliyor ki filmin kişiselliği aslında farklı bir bağ kurmak amacıyla gelmiyor, olan biten her şey Nichols'un yaşamındaki görece çok önemli anlardan bir sıfat edindiği zamana işaret ediyor. Bu yüzden de muhtemelen yönetmen söyleşisinde belirtmek zorunda hissediyor filmlerine yönelik kritiklerde öne çıkan "bağlama" mevzusuyla ilişkili olarak: aynı noktaları gördüğümüzü nereden biliyorsunuz ki noktaları birleştiremediğimi söylüyorsunuz? Fakat Nichols'un rutini dışlamayan o ufak yaşam alanlarını tasvir etme konusundaki becerisini bu sefer daha zihinsel bir alanda vuku bulan olayların sinematik yetiyle aktarılması devralıyor ve Midnight Special bu anlamda yaşam içerisinde kişinin odağının temelden değiştiğini varsaydığım esas dönüm noktalarından birini, ona odaklanmadan tasvir ediyor. Nichols'un sinemasında ilginç bulduğum noktalardan birisi de bu; hem ilk filmi Shotgun Stories hem Take Shelter hem de Mud günün içerisindeki somut olaylara odaklanırken aslında daha zihinsel süreçleri tasvir ediyor ve karakterlerin gün içerisinde kendilerini bulabildikleri o ufak ritüelleri değerlendiren anlar etrafında kuruluyor anlatı fark ettirmeden. Buradaki ters orantı, filmlerini benim açımdan çekici yapan en önemli ögelerden birisi. Çünkü bu sayede günün telaşesi içerisinde gözden kaçan katmanlar üzerinde, tıpkı Midnight Special'da yeryüzündeki katmanlara olduğu gibi eğilme fırsatı veriyor. Öyle ki bu ters denklikler; bir araba kovalamaca sekansı gelecek diye beklerken kilitlenmiş bir trafik veriyor Nichols seyirciye ve heyecan güdüsünü buradan besleyip filmin duygu merkezini kaygan bir zemine oturtmayı başarıyor.

Bir çocuğun, aslında bir ailenin yeryüzü için potansiyeli olduğu belki klişe, belki banal gelebilecek bir ifade. Fakat bir o kadar da gerçekliğe uygun düşüyor Midnight Special özelinde, *potansiyelin* peşindeki iki güç odağı ve onların çocuğu sınıflandırış şekli bile bunun apaçık göstergesi zira. Çocuğun aslında kişisel bir parçadan ziyade, önceden bu sorguya girmemiş bir zihin için farklı bir sevgi türünün keşfi adına esas fırsatlardan biri olduğunu görmek, her çağrışımıyla sahipliği ortadan kaldırarak evrenin dipsizliğini bir an olsun fark etme kıyısına gelmek adına ne kadar önemli olduğunun ifadesine dönüşüyor film. Üzerine titrenen insan yavrusunun ilgiye mazharlığının sebebi olan korunmasızlık ve gelecek temellerinin aslında hiçbir zaman için yok olmadığını çünkü tıpkı yeryüzü gibi günün de tek bir katmandan oluşmadığını keşfedebilmek adına önemli bir fırsat Midnight Special, herkes gözlerini kaçırırken doğrudan bakan da sadece o çünkü. Nichols'un becerikli gözü, zihni ve elleri olmasa belki herhangi bir filmmiş gibi kenara bırakabilecekken, üzerinde durdukça meselenin haddinden fazla kişiselliğinin kabuklarının dahi kalkabildiğini görebilmek sebebiyle benim açımdan da farklı bir öğreticiliğe zemin oldu sanki; nihayetinde aynı olmasa da benzer hikayeler insan türünün peşinden gittiği: ha arzu ha endişe, hepsi beklenti. 

bir dipnot: michael shannon ve jeff nichols işbirliği son dönemlerin en verimli sinema ilişkilerinden birisi olmaya kesin aday artık.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Mayıs 2016 Pazar

Creative Control


Black Mirror'ın bir bölümü HBO için yazılıp çekilse ortaya nasıl bir sonuç çıkardı sorusunun cevabı olarak gösterilebilecek Creative Control, bu benzetmedeki dizinin ağırlığını taşımaktan yoksun bir yapım. Yine de, günümüz dünyasının en kafa kurcalayıcı noktalarından biri olduğunu düşündüğüm -tabi yaşadığımız ülkedeki olağandışı gerçekliği bir kenara bırakabilmeyi başarırsak- teknolojik atılımın mı insan türü içerisinde bir problemli değişime yol açtığı, yoksa insanlıkta hali hazırda var olan bozuklukları tetiklediği veya daha görünür kıldığı sorusunu bir şekilde zihinlerin kıyısından geçiriyor film. Tabii bunu doğrudan filmin odağı doğrultusunda değil, genel anlatısından hareketle söylediğimi belirtmeliyim. Zira ahlakın bacak arasında arandığı bir dilde bu satırları yazıyorum ve filmin konusu yakın gelecekte bir reklam ajansı çalışanının yapay gerçeklik cihazı yardımıyla gerçekleştirdiği en yakın arkadaşının sevgilisiyle olan fantezileri etrafında dönüyor. 

Creative Control, özenli sinematografisiyle hayli çizgisel ilerleyen hikayesini daha çekici kılarken filmin yapay -bilim kurgusal- gerçekliğini de estetik açıdan tamamlıyor. Gerçeklik ve algılanışı üzerine yüzlerce kez anlatılan ve izlenen bir hikaye filminki ve tatminkâr olamayışı kadar asıl çekiciliği de ironik biçimde burada yatıyor. Çünkü cevaplanması zor bir konu üzerine fazla dolambaçlı olmadığı gibi hormonal çekiciliği de olan bir açıdan ancak bunları suistimal etmeden yaklaşıyor. Böylece bu hali hazırda karmaşık mevzuya dair uygun bir düşünme ortamı sunuyor izleyiciye. Ama bu alanı bilinçli olarak açmadığı ve genel geçer algılar üzerinden bir hikaye anlatmanın esas derdi olduğu kendisinin bu boşlukta oynama isteği olmamasından anlaşılıyor. Alternatif gerçeklik etrafında dolanan bir filmin tek ve net bir gerçeklik algısının olmasının başka bir açıklaması yok çünkü. Tam da bu noktada, daha muğlak bir anlatının filmin meselesi açısından daha anlamlı olacağını söylemek fazla çelişkili bir ifade olur, ancak daha derinlikli bir yaklaşım sunamadığı Cretive Control'ün söylenebilir. Buna rağmen kendince bir sorguya dalmak isteyen izleyiciye bir alan da açıyor film, ve asıl değerlendiği noktanın da bu olduğunu söylemek mümkün. 2000'lerin doğrudan ev sinemasına giden filmlerine nispet yapan afişiyle bu bile bir şey yani. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,


1 Mayıs 2016 Pazar

High Rise


J.G. Ballard'ın '75 tarihli romanından uyarlama High Rise, Ben Wheatley'den beklenecek tarzda arayışlar içerisinde bir film. Bir rezidansı, zaman içerisinde mekan ve sebep olduğu kargaşalarla birlikte anlatıyor High-Rise. "Sınıf mücadelesi" ifadesi hiç düşünmeden hikayesine iliştirilebilecek olsa da hiçbir zaman kendisini bir safa oturtmayan ve bunu yapmadığı gibi karakter motivasyonları üzerine olduğu kadar tüm olan biteni ve diğer *yerleşik* duran her ögeyi ince bir dengede adeta silüetlermiş gibi yansıtan hikaye, Wheatley için tam biçilmiş kaftan bu açıdan. Terry Gilliam'ın kamera hareketlerini -onun kadar abartılı olmasa da- anımsatan anlatıma David Cronenberg'in gözü eşlik ediyormuş gibi geliyor zaman zaman. Fakat bunu söylerken bir yapaylık ima etmiyorum, bilakis Wheatley'in orijinalliğini anlatabilmek adına işleri farklı sebeplerle hayranlık uyandıran yönetmenlere dönerek onlardan parçalara atıfta bulunmaya çalışıyorum. Ancak bu teknik becerinin ötesinde, hikaye içerisinde karakter ve olaylar bazında işleyen belirsizlik anlatının kendisini esir almaya başladıkça işlemez hale geliyor ve Wheatley de sanki bunu kontrol altına almada başarısız kalıyor. 


Laing karakterini resmen ete kemiğe büründüren Tom Hiddleston, rezidansın yıldızı gibi beliriyor: sempatiklik ve mesafeli antipatiklik arasında gidip gelen, umursamaz duran ama öyle durduğu kadar içi içini yediğini gizlemeyi zaman zaman başaramayan, yani çeşitli çelişkilerden oluşan ve rezidansın tümlüğü içerisinde kendi yerini arayan bir karakter. İşin garibi kendi yeri aslında tam da bu arayış hali. Bu açıdan ve kendisinin yeni *yükselişini* '70'lere yansıtınca dönemsel olarak belirginleşen bir nicel büyüme gösteren beyaz yakalılar tasfiri mümkün, her ne kadar fazla kolaycı gelse de. Özellikle "alt sınıfla" olan ilişkisi ve değişim arayışının farkında olup bunu yönlendirmeye çalışan "üst sınıf" ile yönelimi belirsiz etkileşimi üzerinden okununca rezidansın "arzu edilen" yüzü olarak lanse etmek tıpkı karakterlerin söylediği gibi mümkün. Diğer taraftan, her zaman için kafa karıştırıcı imalarda bulunan imaja sahip oluşuyla Jeremy Irons'ın karakteri Royal'ın söylediği "değişimin kaçınılmazlığı" üzerinden bakınca Laing karakterinin anlatıdaki merkeziliği ve tüm hikaye klişe tabiriyle modern toplum ve onun modernliği üzerine dönüyor oluyor. Ama işte tüm anlatı bu kadar basit işlemiyor. Wheatley'in sinema dilinin de ifade ettiği şekilde aslında "ilerleyen" ve bu ilerleyiş sırasında mevkisel değişimlere uğrayan bir toplumdan ziyade buraya hapsolmuş bir topluluk var. Rezidansın dış dünyadan kopukluğu, güvenlik diye bir şeyin olmaması ama aslında olması, göğe doğru yükselen yapıların dünya-dışı görünüşü ve karakterlerin öz kaynaklı durmayan eylemleriyle motivasyonları üzerinden bakınca adeta bir fabrikanın kağıt üzerinde basit, gerçeklikte alabildiğine karmaşık üretim sistemi gibi oluyor tüm film. Bunda Wheatley'in içine daldığı dünyada kontrolünü kaybetmesi ya da bilinçli olarak bırakmasının payı yadsınamaz, çünkü kurgunun imkanlarından bolca yararlanan filmin sinemanın bilindik açıklayıcı imkanlarından faydalanmaması durumu söz konusu. Filmin ilk başta değindiğim "siluet" hali buradan ileri geliyor tam da: açıklanacak pek bir şey hakikaten yok; her şey ortada. Ancak diğer yanda birbirinden kopukça vuku bulan her şeyin bir biçimde birbirini tamamlarcasına bütünleşmesi sanki işlerliği olan bir başka mekanizmanın keşfini gerektiriyormuş hissi uyandırıyor. High Rise işte bu sebeple ilgi çekici bir film, fakat tıpkı eleştirel teorilerin sayfalarca zihinde yankı bulan itirazlara eşlik ederken "hadi o zaman" kısmında insanı boşluğa bırakması gibi tam itibariyle üzerine basılamayan bir zeminde işletiyor tüm anlatısını. Kesin olan bir şey varsa, tek bir anın tüm çözülmeyi getirebileceği gerçeği: tek, ufak ve hatta alakasız gözükebilecek bir düşüş ve onun yaratacağı korku, merak, öfke karmaşası değişime kodlanmış mekanı yeniden yaratıyor bir şekilde. Yani ölüm müydü sadece gerekli olan, günün şifresini çözmek için çaba gösterten? 


Stilistik düşkünlüğü, teknolojiyle iletişiminde -kitleler halinde- neredeyse hiç dengesini bulamamış ve meta arzusuyla esir alınmış insanlığı işaret eden ama onu yüceltmeyen bir ince ayarda High Rise'ın. Sonradan daha belirginleştirilmiş '70'ler estetiği film içerisinde çarpıcı olsa da zamanın bir sarmala dönüşü retro-fütüristik çerçevesini daha değerli hale getiriyor. Daha önce oldukça düşük bütçelerle çalışmış Wheatley'in görece daha yüksek bütçelerde kaybolmasının zor olduğunu görmek gelecekteki filmleri adına umutlandırsa da anlatının belirsizliğiyle eksikliği arasında bir fark olduğunu artık göstermemesi gerekiyor sanki filmleriyle. 

scientology falan ama elizabeth moss bir "meh" filmde mi rol almaz? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

27 Nisan 2016 Çarşamba

Indie Game: The Movie


Birkaç kelimeyi ilk anda anlamlı gelen bir sıralama içerisinde kalıcı olması adına bir köşeye not etme konusunda hep bir üşengeçlik, ve en az onun kadar tedirginliğim var. Neredeyse 8 yıldır, fazla-bildiğini-zanneden yaşlardan, pek-de-bir-şey-bilmediğini-farkeden yaşlara geliş süresince defalarca farklı filmler üzerine çeşitli şeyler söylemiş olmam bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü sadece geçtiğimiz iki yıla bakılırsa yazma pratiğinde ne kadar gelgitler yaşadığım görülebilir, tabii sinemasever olmanın ötesinde filmlerle yaşayan bir insan olduğum gerçeği blogun çeşitli noktalarında kendisini gösteriyorsa. Ama bu gerçekle beraber aradan kaçan, uzunca süre izlenmek isteyip de olumlu ya da olumsuz bir önyükleme veya tamamen uygunsallık nedenleriyle izlenemeyen filmler beliriyor zaman içerisinde ve çeşitli kişisel kriz anlarında bir umut arayışıyla onlara yöneliyorum. Indie Game: The Movie belgeseli de işte tam bu kategoriye uygun düşüyor. 

Yazmanın, yaşamımdaki tek somut üretme aktivitesi olması ve onu da uzun süredir farklı sebeplerle aksatıyor olmam üzerine çok defa ufak ufak bahsettim blog girdilerinde. Ancak böylesine bir belgesel sonrası üretkenlik aktivitelerini daha da sorgulayası geliyor insanın. Bu açıdan film -veya daha genel anlamıyla sanat- eleştirisini çokça sorguladığım ve yazmayı aksatmamda esas belirleyici sebeplerden birinin bu olması, böylesine bir yaratı dökümantasyonu sonrası söyleyeceklerimin hayli kişiselleşmesine yol açıyor. Yani bir noktada belirtmem gerekiyor ki bu doğrudan söz konusu belgesel üzerine bir sayıklama olmayacak, belki de ikinci paragrafa gelene kadar bunu belirtmem gerekiyordu. Ancak bir akış illa ki gerekiyor, dolayısıyla "spoiler" damgalı bir ön uyarı doğal hali çarpıtacaktır. İşte bu da yazmaya ara vermemin bir diğer nedeni: bir noktadan sonra gündelik hayatın merkezi olan aktivitenin bir uzantısı halini alan "film yorumu" meselesi belli bir formülüzasyon sürecine giriyor, bu noktada da edilen her laf bunu bir blog yazısı olmaktan çok jenerik bir yazıya çeviriyor. Bu, 8 yıllık süreçte geçirdiğim olgunlaşma sürecinin bana en çarpıcı biçimde gösterdiği sonuç: sinema dergilerinde okuduğum kritikleri taklit etmekten kendi anlayışımı oturtmaya doğru bir gidişteki gelişim evresi. Tam da bu evrede kişisel anlayış aşamasında bir kriz yaşadığım doğru: kişiselliğin ve (okuyucu açısından) sığ, faydacı bir anlayış ötesinde hiçbir sebep bulamıyorum bu formüle edilmiş film yorumu konusunda. Çünkü ortada gerçek anlamıyla üretilen yeni bir fikir yok, zaman içerisinde izleyici deneyiminin getirdiği anlayışla ortaya çeşitli sıfatlar saçmak var yalnızca. Bunun ötesinde daha değerli ve (ne yazık ki) akademik okumalarda ise yalnızca temsiliyet ve çeşitli teorik yaklaşımların filmlere amaçsızca giydirilmesine tanık oluyoruz: nereden neyi çekiştireceğini bilen terziler her zaman filme uygun kıyafet dikebiliyor olsa da bunu, karmaşık bir konuyu daha kolay açıklanabilir hale getirmek için yapmıyorsa bir kişisel tatmin veya "bak ne buldum!" yakarışı ötesine geçmekte zorlanıyor, zira bir fikirsel üretimden ziyade bir yakıştırma çabası devreye giriyor bu süreçte. Ama bunun da ötesinde ve bence çok daha hasarlı biçimde filmi cisimleştiriyor. Oysa filmin *modern* zamanların bir ayini olması haliyle ruhsallığı çoktan edinmiş olması gerekiyor. Ev sinemasında bile bir ritüel takibiyle gerçekleşen o "öze ulaşma" deneyimi, gömlek manşetlerinden hesap makinesi tuşlarına basma telaşının teri akan ticari filmlerde dahi tadılıyor. 

O zaman bir film yorumu ne kadar ince bir çizgi üzerinde gerçekleşiyor? Sanıyorum ki böylesine ruhsal bir ayine dahil olması gereken şey çok daha kişisel bir yaklaşım her şeyden önce, ama tabii hassas bir dengede. Tam da bu yüzden bir film yazısının bir film üzerine olduğu kadar bir filmden hareketle olması gerektiği kanaatine varıyorum, en azından kendim için. Sadece ilk biçimi edinen, yani sadece bir film üzerine olanınsa tam cümlelere gerçekten ihtiyacı olduğuna şüpheliyim, belki de bunun farkında olarak pazarlama bölümleri film afişlerine birkaç cümlelik spotlar alıntılıyorlar, kim bilir... 

Bu içsel soruşturmada hayli üzerinde durulmasına rağmen ziyadesiyle olgunlaşmamış yazıya-yaklaşım-fikrinin içerdiği en büyük problem "kişiselliğin" tanımı olsa gerek. Ama o somutlamaya ulaşabilsem muhtemelen bu blogda Indie Game: The Movie üzerine bir truva saldırısı gerçekleştirmekten ziyade gerçekten sadece bu konu başlığı üzerinden giderdim muhtemelen. Oysa dakikalar önce, belgeselin üretim-yaratı konusunda beni içine attığı ruh haliyle başlayan satırların buraya geleceğini tahmin bile etmiyordum. Ama böyle bir belgesel için yapabileceğim en oturaklı yorum da bu sanırım. Çünkü sanatsal yönü açısından haddinden fazla ihmal edilmiş video oyun dünyasında kişisel ve bağımsız yaratı süreçlerine dair bir filmin, kendisini gururla oyuncu diye tanımlayan bir birey üzerinde farklı bir duygusal etki bırakması filmin keşif çabasının sekteye uğradığını gösterirdi. 

Indie Game: The Movie; Edmund, Tommy, Phil ve Jonathan ile bir medyumun değişim sürecinin başlangıcını gayet kişisel açılardan belgelerken "müşteri" olarak algılandıkça gitgide vahşileşen oyuncu kitlesi için de "madalyonun öteki tarafı" sunumu yapıyor. Eğlence endüstrisi içerisinde büyüyen payı veya krizlerde kar elde etme gücünü kaybetmemesi gibi ekonomik boyutlara girmeden bakılırsa dahi daha da önem kazanacağı aşikar bir medyumun etki alanında olmayan insanlar için bile farklı bir deneyim sunacağını, böylesine bir sorguyu sunduktan sonra hala söylememe gerek var mı, bilmiyorum. O sorgunun kendisine dönersem de, şimdilik son kertesinde söylenecek şey sanıyorum ki film yorumunun kişisel bir truva atı dolumu olması neticesine vardığım: başkasının yaratısını, bir başkasına aktarırken... 

bol oyunlu, az agresyonlu günlere,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses