15 Aralık 2014 Pazartesi

Gone Girl


Aktif veya pasif seyirciden çok zeki veya gel-geç seyirci isteği konuşulmalı bence filmler üzerinden, çünkü aktiflik veya pasiflik çoğunlukla eserin kuruluş isteğine bakmazken izleyiciden beklenen zihin kıpırdanmaları öncelikle yapıta bağlı oluyor. Gone Girl bu noktada ziyadesiyle manipülatif hareket ediyor; önce günümüzün her iddialı filminin davranış kalıbına uyarak izleyiciye kendisini zeki gibi hissetme zevkini tattırıyor, oysa yaptığı herhangi bir av-avcı filminde denk gelinecek biçimde zekanın sıradan bir gösteriminin ötesine geçmiyor. Bu yargıyla beraber ve filmografisindeki önceki yeniden yapımın da etkisiyle tam Fincher sevgimin nostaljikleşmeye başladığını hissederkense pistin dışındaki araziden kopup gelmişçesine perdenin karşısındaki alımlayıcının önüne çıkıyor Gone Girl; ve artık seyirciyle yarışmıyor, ona anlatmıyor, onun orada olduğunu umursamıyor. Böylece tavrıyla da meta anlatısını kuruyor.


Gravity'den sonra, kendisine dönüp tekrar bakmamın fark ettirdikleriyle beraber beklediğim ama zaten beklenmesi doğal olan ve bu sebeple üzerinde popüler-yaygın bir değerlendirmenin olduğu filmlere mümkün olduğunca yavaş yaklaşmaya çalışıyorum. Gone Girl de bir '90'lar çocuğu olarak hayranlığımın gayet doğal olduğu David Fincher sebebiyle çok beklediğim ve mümkün olduğunca da beklettiğim bir film oldu bu nedenle. Sanıyorum bu da filmi *görebilmem* için yaptığım en doğru şey olmuş, zira insanlar olarak kurulu bir gerçeklikte yaşıyoruz ve kurguyu etkisine taşıyan kabul edilebilirlik bir tek zaman içerisinde tekleyebiliyor. Her zaman en yukarıda tutulan ve yaşadığımız toprakların olağan etkisiyle güven sözcüğü ile aynı cümlede kullanırken mutlaka bir olumsuz ifadeye ihtiyaç duyulan hukuk dahi bir insan kurgusu olarak var olduğu gibi kendi hiyerarşisi içerisinde emsallere bakarken hala kabul edilebilirlik ilkesine bağlı kalıyor. Çünkü başta kendimizi tanımlamayı sevdiğimiz ilişkilerden harcama alışkanlıkları ve hastalıklara kadar tüm yaşamımız ve gerçeklik kabul edilebilirlik ilkesi üzerine kurulu; dünyayı döndüren doğaötesi bir güç var mı bilmiyorum, ve açıkçası pek ilgimi de çekmiyor, ama dünyayı döndürdüğü kadar belirleyen bir şey varsa o da kabul ilkesi, bundan belki de hiçbir şeyden olmamam gerektiği kadar eminim. Gone Girl de bir olası suç davasının dahil olan taraflar açısından önemini işte tam da bu ilkeyi kafamıza vura vura, hatta yeri geldiğinde kendisinin de kullanmasının ötesinde kendisini bunun üzerine kurarak gösteriyor. 

Fakat Gone Girl'ün övülme sebebi yalnızca bunlar olamaz, çünkü herhangi bir anlatı, anlatıcısı farkında dahi olmadan bunları son derece dayanaksız biçimde sarf edebilir. Tam da bu yüzden Gone Girl çok değerli bir film oluyor, çünkü Fincher'ın hala filmografisindeki tepe noktasına ulaşmamış olabileceğini düşündürtürken basit bir av-avcı anlatısı olmadığını, o cenderenin mekaniklerinde yer almadan ama onları yeri geldiğince manipülatif dönemecine araç ederek ortaya koyuyor. Ve tüm bunları sadece bir final sekansıyla yapmıyor ama o final sekansıyla tüm her şeye özünü veriyor; hiçbir şeyin sakil durmasını istemediğini ve olaylara ehemmiyetini veren gerçeklik anlayışının nasıl bir yanılsama içerisinde yaşadığının kurgu dediğimiz anlatıya özgü olmadığını vurguluyor. 


Tabii bu övgülerim; Fincher'ın şaşmayan, şaşırtmayan teknisyenliğinden, kurgunun filmi kusursuzca döndürdüğü zor dönemeçten, Rosamund Pike'ın nefessiz bırakan performansından, ekseriyetle yetersiz/kısıtlı bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Ben Affleck'in bile tam oturduğu oyuncu seçiminin yerindeliğinden, rengi tam tutturan sinematografiden, ses kurgusunun sahnelerin yere sağlam basmasını sağlamasından ve tabii Trent Reznor ve Atticus Ross'un müzikleriyle filmi sarmalayıcı tonuna katkısından daha dem vurmamış halimin kurduğu hayranlık ifadelerimden oluşuyor yalnızca. Ama bu kuran unsurları zaten kısaca geçmiyor muyuz eğer içerik doğru yere ulaştıysa? Nihayetinde, karanlığına koşa koşa gidip sarılacağım bir film Gone Girl, ve sonra didikleyerek orada olmayanları da cümleleri arasında itinayla yerleştireceğim. Alaycı tavrıyla beraber sürükleyiciliğine yedirdiği cümleleriyle tam kısılmışça nefes almayı andırıyor Gone Girl, yani rutinin kendisi oluyor, çünkü aslında her şey serbest düşüşte ama her şey belli bir şeritte hızlanıyor gibi.    

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Aralık 2014 Pazar

Ida


Bir İsa figürünün hazırlanışıyla başlayıp bir figüre dönüşle sonlanıyor Ida, ve hayır; son sahnesini bilmek her filmin heyecanını hiç etmez. Ida da o filmlerden birisi; kısa süresinde seyirciye anlattıkça özünü işaret eden ve çok söylememe konusunda da kararını vermiş bir film. Çünkü savaş patlamalarla başlayıp bitmiyor sadece; kayıplar bir kalan oldukça anlam kazanıyor. Söyleyeceği her şeyi o kadar yalın bir dille, odağının kırılganlığının farkında bir hassasiyetle aktarıyor ve seyirde nesne olduğu kadar izleyene ortak da oluyor ki Ida, final jeneriği akarken herkes tarafından terkedilmiş gibi bırakıyor seyircisini. 


Film Ida'nın rahibe Ida'yı izlediği anlaşılıyor kısa süre sonra; çünkü öyle bir çerçevelemeyle anlatıyor ki hikayesini Pawel Pawlikowski, ne anlattığından ziyade ses tonu ve vurgalamalarını dinlediğiniz hayran olunası bir insana dönüşüyor bir süre sonra film. Şiirsel yaklaşımıyla kurulan bu kadrajlardan bakılabildiği için Ida merak uyandırıyor, çünkü her kelime güzel bir mısrada durduğu gibi sözlükte durmuyor. O yüzden savaşa ve insana sözlüklerden değil, yaşamlardan bakmak gerekiyor sanırım; çünkü ikisi de bir süreyle sınırlı kalamayacak etkilere sahip oluyor. Siyah beyazın anlatıya yaptığı katkı aslında gayet düz olan hikayeyi kurtarıyor; çünkü hikaye ne kadar önemli olsa da böylesine bir sinematografi kurulduğu sürece her hikaye dinlenilmeyi hak eder boyutlara ulaşıyor: Ida sadece bu yüzden etkileyici bir film; sinemanın olanak ve etkilerini, görselliğin yanlış anlaşıldığı zamanlarda ifade edebildiği için. Fakat 82 dakikalık kısa mı kısa süresinde tek bir sekansla benim aklımda kalacak Ida; ismini veren Ida olsun, Wanda tek bir planla tüm filme ismini döküyor. Ama bu Ida'ya katılmaya engel değil bittabi: Peki ya sonra?

sevgi, saygı ve o tarz bilunun duygularla:;,

13 Aralık 2014 Cumartesi

I Origins


I Origins, günümüzle modifiye edilmiş vaatleri olan bir '70'ler anlatısı sunarcasına moleküler biyolog Ian ve laboratuvar partnerinin keşif yolculuğunu konu ediniyor. Doğrusu, şu niteleme cümlesi dahi filmi kendisinin istediği halde pek gidemediği o iddialı boyutlara daha fazla yaklaştırıyor; tabii bu, Brit Marling haricinde diye bahsedersek filmden, böyle bir yargıyı doğru kılıyor, yoksa Brit Marling denildiği anda bir filmi izlemenin ötesinde sevmeye başlayabileceğim doğrudur.

Film, yılların anlamsız ikilemi olan din ve bilimi alıp günümüze daha uygun ve şahsen daha dikkate değer olduğunu düşündüğüm spiritüelizm ve metafiziğin reddi ekseninde kuruyor anlatısını. Bu sonu olmayacak tartışmada kendisini dikkatli biçimde konumlandırsa da kendisine olan güveni gibi pek sallantılı bir sandalyede öylece kalıyor film, fakat aldığı pozisyon ya da bu uğurda ettiği cümleleri sebebiyle değil; ilerleyişi düzgün çizilmiş olsa dahi tatmin edicilikten uzak olması sebebiyle bir "misal, eğer, belki" filmi olmasının da etkisiyle cümlelerine kendisi zarar veriyor. Çünkü filmin fazla dramatize edilmiş final sekansı ve fazla aceleye gelmiş gibi duran birinci şahıs anlatımlı itici açılış sekansı sebebiyle meselenin bu ikileme dair alınan pozisyonda yoğunlaştığı belirginleşiyor ve tüm anlatının bu fikrin aktarımı üzerine kurulmuş olduğu düşüncesi bir biçimde rahatsız edici oluyor; alınan pozisyon her ne kadar şahsen yakınsadığım bir yeri işaret etse de. 

Çaba ve öncül fikrin ortaya çıkmış son bütünden daha etkileyici olduğu her film biraz bahtsız oluyor sanırım; çünkü kimi zaman filmin kaldıramayacağı bir yük ona yükleniyor, kimi zaman da yüklendikleri alınarak filmin kamburu olduğu gibi bırakılıyor. I Origins de buna uygun düşen bir durumla, Brit Marling ve beraber çalışmış olduğu ev arkadaşlarından Mike Cahill'in diğer filmi Another Earth'ten sonra gözünü farkında olmadan fazla yukarıya dikip orta katlarda nefesi tükenmiş bir film olarak beliriyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

9 Aralık 2014 Salı

Magic in the Moonlight


Woody Allen dönüp de 1920'lerde film çekseydi ne olurdu sorusunun dolaylı yollara girmeden cevabı Magic in the Moonlight; zaten şu poster, renkler yeterli değil mi? Yani bir Woody Allen filminden, bir Woody Allen filmine yakışır olmasını beklersiniz değil mi? Nostaljinin, merdümgirizliğin, kendi içinde boğulmuşluğun, hafif bir rasyonalite vurgusunun basit ama garip biçimde sürükleyici bir hikaye içerisinde yer etmesiyle beraber huzur verici müzikler eşliğinde unutulabilmesi mühim olmayan bir zaman geçirmek yani, ilk anda, çabasızca söylenebilecek şekliyle. Her ne kadar kendisinin son Avrupa turları birçok severi tarafından da kayıtsızlıkla karşılansa da Roma tatili dışında gayet keyifli, ismine yaraşır filmler çıkardığını düşünüyorum şahsen. Evet, belki arada bir yarattığı o insanın başını döndüren etki bırakması son döneminde böylesine sık değil fakat kendisinin üretme disiplinini düşününce her filmin bir temel unsurunda eksiklikler olması haricinde şahsen beni rahatsız eden bir şey olmuyor, yani ekseriyetle potansiyeline tam erişememiş filmler olabilir ortada bazen, ama ne gerek var ki ermesine? Magic in Moonlight da sevgili Woody'nin ön plana çıkan olmasa da pek geriye düşmeyen filmlerinden, en azından benim beklentilerim açısından tatmin ediciliğin ötesinde. Tabii şu soru da önemli; bu bir Woody Allen filmi olmasaydı, şimdiki sempatiyle bahseder miydim kendisinden? Bahsetmezdim elbette, çünkü Allen'a has çok özel bir ton var; başka yerde görüldüğünde etkilerini belirgin eden ve üzerinde kocaman, inandırıcı olmayan bir "aslı gibidir" yazan. Onun için, filmin uyandırdıklarından hareketle etkileşimli bir ahkam kesmeye girilmeyecekse tıpkı filmlerinde etrafında dolaşmaktan çok hoşlandığı o büyü gibi Allen'ın filmlerinin etkisi, pürüzlülük iyidir, ha? Kahvenin ne kadar güzel olduğunu söylemeye çalışmaktansa kahveyi içmeli nihayetinde; zaten şu yan sütundaki fotoğraflarda görünen adamlar devreye girdi mi ben biraz oyuncak almaya gitmek için uslu duran çocuk triplerine giriyorum, o yüzden; afiyet olsun.

ha bir de; sevgili Woody, scarlett johansson'a taktığında böylesine heyecanlanmamıştım, emma stone sağolsun, seneye bir de etkileyiciliğinden sual olmaz joaquin phoenix'le gelsin. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Aralık 2014 Pazar

The Homesman


Akıl sağlığı yerinde olmayan üç kadının Nebraska'dan Iowa'ya götürülüş hikayesini görevi üstlenenlere odaklanarak anlatıyor The Homesman. Tommy Lee Jones, kolay ifadeyi sağlamanın ötesinde janrlarla ifade etmeden ne kadar hoşlanmadığını söylese de western-olmayan-western diye nitelenebilecek kadar türün alışılmışlarına ters gidiyor film; westernlerde batıya gidilirken burada doğuya gidiliyor, kadın karakterler Jones'un "bugüne kadar yalnızca cinsiyeti sebebiyle metalaştırılmamış ya da önemsizleştirilmeye çalışılmamış bir kadın yoktur" deyişine denk düşer biçimde hikaye erkekler değil kadınlar üzerine oluyor ve daha önemlisi taşıdığı politik alt tonun daha da güzelleştirdiği biçimde kahramanlar konu edilmiyor. Ama aynı zamanda, western türünü sevme sebebim olan ruh hali ve genel hissi de taşıyor film, fakat tonundan daha önemli olan şey Hillary Swank'ın güçlü performansıyla filmde merkezileşen Cuddy karakteri. Hikayesini Cuddy üzerine kurarken yaşamın güzel üzerine döndüğünü de ortaya koyuyor film, fakat buradaki güzel çok daha soyut ve kapsayıcı bir mefhum olarak; yoksa ana yol olmadığı için yüzlerce tali yoldan birine dönüşmüş ikili ilişkiler özelinde tanımlanmış bir güzellik değil.


Filmin ağır temposu karanlık tonuyla beraber ziyadesiyle uyumlu ilerliyor; ancak seyir bittikten sonra izleyicinin içinde büyüyen hali seyir sırasında farkına vardırtmasa da finale yaklaştıkça anlatısı anlamlanıyor filmin. İşte bu yüzden ana karakter olmanın ötesinde hikayenin sebebi Cuddy, zira onu tanımadan final bu kadar vurucu olamazdı, ya da Tommy Lee Jones'un yüzünün kırışıkları bu kadar farklı biçimde iletken hale gelemezdi. Karakterlerin güçlülüğü genel itibariyle bir mesele olarak algılansa da güçlülüklerinden ziyade bir diğeri-yle beraber/-ne rağmen/-nin aksine var oluşları ilişkileri belirginleştiriyor. Umursuzca etrafta dolaşan Briggs'in bir noktadan itibaren umarsızca etrafına bakınmaya başlaması da bu sebeple; süreklilik olmadığı sürece insan ederinin ötesine bakmaya çalışıyor.        


The Homesman'in etkileyici görselliği de karanlık tonuna pekiştirici oluyor; atmosferi iyi tanımlayan genel çekimlerin haricinde karakterleri mekan ve zamanda konumlandıran hayranlık uyandırıcı sahne ve sekanslar filmin seyirciye yüklemekten çekinmediği buhranı katmerliyor. Fakat filmi kuran ağır tempo söz konusu çekimlerle iyi dengeleniyor olsa da kurguda yer yer atlamalar göze batıyor, ayrıca hikayenin geriye dönüşleriyle beraber üç kadına dair araya kesilen sahneler bütünlük içerisinde fazla sırıtıyor; yani bir heyecanla arka arkaya şu da güzel, bu da harika dercesine sıralıyor olsam da filmin fazla sıkıntılı gelen bir tarafı da var. Zaten nihayetinde cümlelerinin içeriğiyle etkileyici olabilen bir film The Homesman, ve izleyenin içerisinde yavaşça büyümesinin sebeplerinden biri de bu; çarpıcı değil esir alıcı bir film bahsettiğimiz, ve böyle bir esaret nasıl arzulanmaz ki?    

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Aralık 2014 Cumartesi

Deux jours, une nuit


Güne hükmeden toplumsal ve ekonomik koşullara odaklanan anlatılar çoğunlukla fazla odaklanmış hissi verirler bana, dolayısıyla cümleleri doğru olsa bile itici bir tarafları vardır. Çünkü konu ettikleri problemlerin ilk yüzleri kadar dar bir alanda oynarlar; meseleyi geniş bir perspektiften görme konusunda ya isteksiz ya imkansızdırlar. Yerli edebiyatta da bir dönemi tanımlamış insanların en büyük problemidir bence bu: bir hikaye anlatacakken birkaç madde çıkarıp onların peşinde hikayeyi kaçırmak. Fakat bu minvalde hem iyi hem de doğru cümle kuran sinemacılar Dardenne kardeşler, ve bu sebeple kendilerine olan hayranlığım çok büyük. Zira sıkıntı verici bir düzensel problemi farklı boyutlarıyla ve ana karakterin günlük yaşamını sadece o odak noktasıyla tanımlamadan anlatabilmek, yani sıkıntıyı değil hikayeyi anlatıp yergiyi onun içine yedirmek ancak Dardenne kardeşlerde bu kadar gerçek ve buna rağmen zarif olabiliyor.

Deux jours, une nuit, iş yerinde ya ikramiye ya kendisinin kovulmaması üzerine oylama yapılan Sandra'nın ikinci bir oylamaya izin koparabilmesiyle iş arkadaşlarını ikna etmeye çalışmasını konu ediniyor. Olağanın dışında, inişli çıkışlı bir haftasonunun dahi günün devridaimliğini aktarabiliyor olması aslında bulunduğumuz zaman itibariyle kişinin nerede konumlandığını gayet iyi gösteriyor. Dardenne kardeşlerin karakteristik özelliği olan planı var eden hareketi takip eden kamera kullanımı, söz konusu günün rutinini seyirciye aktarabilme konusunda ekstra etkili olurken hikayenin karakterleri çevreleyiş biçimi de meselenin iç sıkıcılığını daha bir merkezileştiriyor. Dardenne'lerin yerinde ifadesiyle, Marion Cotillard'nın da kendisine yeni bir ifade kazandıran performansıyla hem vücudunu hem yüzünü rol için dönüştürebilmesi Sandra'nın her duygusal titreşimini seyirciye doğrudan ulaştıran etken oluyor.

Deux jours, une nuit, tekrara giren bir yapı üzerinden kuruyor anlatısını. Ancak bu tekrarlar her seferinde yeni bir cümle olmasa da yeni ifadeler ortaya çıkarmayı başarıyor. Filmin sürükleyici yapısı da biraz buradan ileri geliyor, yoksa söz konusu oylama hikayenin temeli gibi dursa da aslında film oylamaya veya onun sonucuna dayanmıyor, burada söz konusu olan büyük bir problemin birkaç yaşam üzerindeki tezahürü ve ona karşı konulmaya çalışılan mücadele. Oylama belki anlatıdaki yaşamları değiştirecek ama hikayenin pozisyonlanışını değiştirmeyecek, temelinde olmama sebebi de bu zaten. Olayın muhattabı tüm insanların içerisinde bulunduğu ya da girmekten korktuğu durum tüm bu döngüselliğe anlamını katıyor, çünkü günün rutini derken kastedilen bunun ötesinde bir tekrar değil; açığa yeni ufak ifadeler çıkartan ama aynı cümlenin ezberlenişinden öteye gidemeyecek yaşamlar kuruyor yeryüzünü. Deux jours, une nuit bu durumu kendisine karşı kullanarak oturtuyor anlatısını, ve işliyor da. Karşıya karşıya kalınan etik kararlar ve mücadele edilesi bir yaşam eksiği ya da fazlası olmadan orada dururken üçüncü boyut gözlüğe ihtiyaç kalmadan kendiliğinden kuruluyor, belki de Dardenne'lerin sosyal dramalarını bu kadar etkileyici yapan budur: vaaz vermiyor; anlatıyor, dinliyor, anlatıyor, dinliyor ve sonra şans eseri aynı ortamda bulununca birbirlerine tanıştırılmış insanların vedalaşmadan, çekingence ayrılışları gibi yavaşça karartıyor perdeyi. İyi mücadele verdik, diyebilmek belki de her şey; çünkü ötesinde kalan dahil olmak.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Aralık 2014 Perşembe

Life Partners


30'lu yaşlara yaklaşırken diğer ikili ilişkilerin de etkisiyle aralarında problemler yaşamaya başlayan iki çok yakın arkadaşı konu ediniyor Life Partners. Açıkçası araya bir eğlencelik seyirlik sıkıştırayım diye düşünürken Gillian Jacobs'u görünce atladım filme, dolayısıyla Jacobs'u izlemek ve belki biraz da aptalca gülmek haricinde filme dair beklentim olduğunu söylemek güç. Life Partners da zaten beklenti yaratmak için uğraşmış bir film değil, nitekim elinde bir şey olduğunu söylemek de güç. Plota bakılmasıyla beraber göz önünde canlanan film hemen hemen izlenen oluyor ki bu noktada seyircinin insafına kalıyor film üzerine söylenecekler.

Life Partners iki yakın arkadaş üzerinden kurduğu anlatısında ilginç karakterler veya kendisini izlettirecek bir olay örgüsü yaratamıyor, ancak bu tarz temel problemlerine rağmen, takıntılı olduğum yetişkinlik mevzusunu çizginin herhangi bir tarafına geçmeden tok kedinin çöpü karıştırdığı gibi irdelediği söylenebilir. Muhtemelen film üzerine edeceğim ender olumlu sözlerden biri bu olur, çünkü tüm çabalarıma rağmen sevimli gelmeyen bir film Life Partners; ve bu, filmin çok ciddi bir sorunu olması sebebiyle değil, aksine, fazla jenerik kaçan senaryosu ötesinde pek sorunu olmaması sebebiyle. Tabii senaryo bir film için yerin dibinde veya gözün göremeyeceği yerlerde nitelemelerde bulunmak için tek başına yeterli olabiliyor fakat burada yetişkinlik bahsi üzerinden gidersek olmamışlığıyla kendisini bahsedilir kılabilecek tek konusunun bir emsaline dönüşüyor Life Partners. Zorlanan yetişkinlik anlamları belli bir yaş ile beraber herkesin üzerine yüklenmeye çalışılırken hem yanlış tanıma hem kabuğu dahi problemli sorumluluklara ters düşen bireyler yetişkinlik mevzusunun yükünü biraz daha farklı taşımaya başlıyor sanki, Life Partners'ta da biri bu yanlış yetişkinlik tanımıyla beraber ilerleyen; diğeri tersine düşmese de sıfatı umursamayan iki arkadaşın ilişkisini izlemek kağıt üzerinde olumlu vaatlerde bulunsa da filme yansıyan bir dikkat çekicilikten bahsedemiyorum şahsen.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,   

3 Aralık 2014 Çarşamba

Neden Tarkovski Olamıyorum...


Tarkovski'nin duvarda somutlaşan sözü yaşamlara yansıdığında o kadar estetik durmuyor sanki, ya da yaşamlar tırnak içerisinde alıntı yapılacak kadar büyütülmüş sözler kadar süslü değil. İki türlü de ortada uyuşmazlık. Kimi şikayet ediyor, kimi dalgasına bakıyor ama nihayetinde bir kot, bir kazakla günler geçerken ocağın üzerine kimin için bir şey koyduğun yalnızca sorumluluk olarak değil, gününün değeri gibi geliyor çoğu zaman. Ama kürkçü dükkanı hiç terkedilmiyor, kürkçülerden hiç memnun kalınmıyor; kamburluk sadece bir şey taşımaktan değil, yanlış oturmaktan da, bir diğerine selam verince uzayacağından korkup başı eğip yanlarından geçmekten de oluyor sonuçta. Belki ben artık kazmaya başlıyorum ama yine bir döngüsellik gelip filmi tam ortasından vuruyor: eskiden asistanlığını yaptığım türkü filmleri çeken bir yönetmendi denilen adamın laflarından sonra Bahadır ilk defa çayı reddediyor, öylesine ağır geliyor aslında bu döngü.

İsminin açık ettiğini anlatıyor Neden Tarkovski Olamıyorum: böyle samimi, özgün ve öz farkındalığı olan filmler izledikçe onlara sarılıp uyumak istiyor insan. Derdiyle, onunla uğraşan cümleleriyle veya hepsiyle dalga geçer gibi mizahıyla kendini gediğine koyuyor Neden Tarkovski Olamıyorum, ve gerçeğe oturan ender sözlerden olan Horatius'un meşhur cümlesini telaffuz ediyor adeta. Neden gülüyorsunuz ki?  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses