18 Ekim 2014 Cumartesi

Coherence


Herhangi bir vesileyle toplanan eski arkadaşlar ve yeni eklemlenmelerinin bir arada geçirecekleri bir akşam diye özetlenebilecek şekilde başlayan her hikayede alımlayıcı olarak yer almak için koşa koşa yerime oturduğum doğru, dolayısıyla Coherence da yeterince ilgi çekiciydi ilk anda benim için, hele de geçen senenin kendi adıma en güzel sürprizlerinden olan Good Night hala hafızamda tazeyken, -tabii film geçen sene gösterime girmiş olsa da benim kendisine ancak birkaç ay önce ulaşabildiğimi ayrıca not etmek gerek. Astronomik anomali gözlenen bir akşam yemekte buluşan arkadaşların ilişkileri kadar geceyi anlamlandıran olayın etkilerini de konu ediniyor kendisine film, bu anlamda, ilişki draması tadında ayarlanmış gösterişsiz bir bilim kurgu film. 

Son dönemde odak noktasını ilgi çekici bulduğum filmlerin birçoğu gibi Coherence da aynı problemden muzdarip: muhtemelen tüm film fikrinin başlangıcı olan konuya o kadar odaklanılıyor ki diğer bütünleyici ve odağı aslında parlaklaştıracak olan unsurlar fazla göz ardı ediliyor. Bunun etkisi ilk andan itibaren görülüyor Coherence'da, zira fazlasıyla baştan savma ve gezgin gününde olan seyirciyi doğrudan itebilecek bir açılış sekansı var filmin. Fakat hikayeyi istediği noktaya çekebilecek kadar ortalığı ısıttığına karar verdiği anda, film gayet iyi bir manevrayla gerilmeye başlıyor. İnsanların bekleme halinin yansımalarını görmekten keyif duyan bir izleyici olarak belirsizliği iyi kurup ne aptalı ne dehayı oynayarak ufak gizler ortaya atan hikayeleri el üstünde tutarım ekseriyetle, ve Coherence'ın benim için tüm değeri de burada yatıyor. Ama bunun ötesinde, yani iyi kurulmuş bir gerilim ile beraber gelen ufak tefek sorularla genişleyen basit hikayenin de ötesinde, film ilerken bir anda kurguyu düşünmeye başlayıp sonrasında kendimce çıkardığım sonuçlara tüm filmi baştan sona oturtabilmem ve bunun popüler doğruluğunu veya filmin "aslında" tahmin ettiğim izleğe sahip olup olmadığını umursamıyor olmak Coherence'in izleyicisine sağladığı bir olanak, bu elbette yaklaşımın kendisi kadar onun sunumunun da başarısı. 

Rahatta rahatlık olmaz diyen izleyici için sağlam bir akşam seyirliği sunuyor Coherence, buna şüphe yok yani. Keyifli seyirler demenin ötesinde isteyen izleyiciye kendi ekstra sorularını ve yönlendirmelerini de barındırma imkanı da veriyor ve ayrıca bunları itelemiyor kimseye film, bu anlamda dikkat dağıtmak için uzak bir köşeye atılabilecek bir teneke kutu gibi düşünülebileceği kadar zor anda yetişen dolu konserve olarak da görülebilir Coherence, ve sonuç olarak bu da iyidir, fazla iddia her şeyden öte baş ağrıtıyor sonuçta.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

13 Ekim 2014 Pazartesi

Maps to the Stars


"...Şimdi her şey farklı. Düzen genç aktörleri ağzına atıp sonra dışarı tükürüyor. Güvenli bir liman olmadan hayatta kalmak artık çok zor."

Filmde canlandırdığı yaşam-koçu-spiritüel-hoca-masör karakterindeki rol karmaşasının tam da Los Angeles'da olabileceğini belirten John Cusack, Maps to the Stars sebebiyle The Guardian'a verdiği röportajda böyle söylüyor, ve Hollywood'un artık bir yer değil, nostaljik bir fikir olduğunu, mega-holdinglerin kontrolünde devam ettiğini dile getirirken de ekliyor; "Hollywood bir genelev ve insanlar deliriyor."

Maps to the Stars, Hollywood'un bu yönüne odaklanan bir film. 26 yaşındaki aktris için menapozlu benzetmelerinde bulunan çocuk ünlüler, ün peşinde savrulan aileler, geçmişi kurtarmakla geçmişten kurtulmak arasında gidip gelenler ve daha fazlası filmin hareket alanındaki aktörleri oluşturuyor. Ancak, 1990'lardan bu zamana sektördeki endişe verici değişimi doğrudan gözlemlemiş olması sebebiyle biraz daha sert ve kesin konuşan Cusack'in aksine çocukluğu sektörün içinde olmasa da çevresinde geçmiş filmin senaristi Bruce Wagner filmin bu plotunun verdiği izlenim kadar doğrudan ters konuşmuyor. Beverly Hills'deki okulunu bıraktıktan sonra ünlüler için limuzin şoförlüğü yaptığı dönemde tanık oldukları ve Billy Wilder'ın başyapıtı Sunset Boulevard'ın orijinal senaryosunda herkesin sonda buluştuğu bir morgda başlıyor olduğu gibi yaşadığı ve tanık olduklarıyla oluşmuş, kendisinin kayıplarda olduğu zamanlarda başarısız-olmuş-senarist-limuzin-şoförü alter-egosu etrafında çevrilmiş bir hayalet hikayesi olduğunu söylüyor Wagner filmin. Yani filmin ekseriyetle bir sektör yergisi olarak algılanmış olmasının aksine hiç de öyle bir amacı olmadığını söylüyor, hatta sektör yergisi fikrinin Cronenberg kadar kendisini de kusturacak bir şey olduğunu ekliyor.


Wagner'in bu açısıyla bakıldığı zaman dahi Maps to the Stars'ın bir yergiden uzak olduğunu söylemek, en azından benim algılamam açısından mümkün değil. Çünkü Cusack'in de belirttiği gibi içinde bulunulan zamanda Hollywood bu durumdan çok da uzak değil ve Wagner'in samimiyetle yazdığını söyleyip hayalet oyunu diye nitelediği hikayenin hayaletleri olan karakterlerin parodiye kaçmadan peşlerinden getirdiği yergi de bence gayet açık. Zira filmin kendi içinde görülmesinden çok sektörün bugünkü konumuna dair değerlendirmelere kapı açan yapısı bunun en büyük göstergesi. Ancak elbette filmin algılanışına doğrudan etki eden şeylerden biri David Cronenberg sinemasının karanlığı. Her ne kadar Cronenberg'i Cronenberg yapan filmler kadar karanlık olmasa da yönetmenin 2000'lerden beri en ruh sıkıştırıcı filmi olduğu söylenebilir Maps to the Stars'ın; tabii söz konusu materyal ve filmlerin tüketici nesnesi haline gelmesinden rahatsız bir sinefil gözü Cronenberg'in bu filtresinden bakınca yergiden öte bir şey göremiyor da olabilir.

"Bazen ölüler yaşayanlardan daha gerçek, daha kıskanılasıdırlar; çünkü kendilerini öldüren hikaye akışına uymaları sorumluluğunda artık değildirler." diyor The Guardian için yazdığı yazıda Wagner. Maps to the Stars da işte böyle bir film; aslında bir kalıptan çıksa da tekrar belli bir kalıba girmemek için çırpınırken savruk hikayesiyle hayaletleşmiş, başta Julianne Moore olmak üzere oyunculuk performanslarıyla güçlenip Cronenberg'in ismi ve tarzında alabildiği nefesle kalabildiği kadarıyla hayatta kalan, günümüzün mitosu Hollywood'a dair.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

1 Ekim 2014 Çarşamba

Edge of Tomorrow


Yakın zamanda Now You See Me gibi bir film için bile stüdyoların yönelmesi gereken yön dediğimi hatırlıyorum, çünkü eğlence sineması her gün daha garip bir alana sıkışıyor ve kabaca son on yıllık süreçte eğer çizgi roman uyarlamaları kurtarıcı olmasaydı bugün resmen batmış stüdyolardan bahsediyor olabilirdik. Nitekim öyle bir tehlike hala devam etmekte, hatta Disney'in yakın zamanda haklarını satın aldığı ve benim pek de umursamadığım Star Wars serisine gelecek devam filmi herhangi bir şekilde gişede çakılırsa, muhtemelen Disney de olduğu yere çakılacak, mevcut durum bunu gösteriyor. Ancak gerçekçi bir çaba olmadığı da ortada, tıpkı video oyun firmalarının belli bir popülariteye ulaşmış oyunlarını her yıl yenisi gelen bir seriye dönüştürerek sağması gibi film stüdyoları da aynı filmleri sadece makyajlayarak tekrar tekrar satmaya çalışıyor yıllardır. Konseptsel olarak pek yeni bir şey sunmasa da bu ahval içerisindeki istisnai durumu aşikar olan Edge of Tomorrow'da da açıktan görüldüğü üzere yıllardır vizyona giren 90-120 dakika bandında sürelere sahip filmler aslında aşağı yukarı 25 dakika. Bunu sadece filmin kullandığı konsept sebebiyle söylemiyorum elbette, eğlenceli bir gişe filmi olması dolayısıyla gayet sürükleyici bir tempoyla ilerleyen filmin henüz ilk saatinde iki saati aşkın süredir filmi izlediğimi sanıp şaşırdım, çünkü sinemasal zaman o kadar boş biçimde dolduruluyor ki benzeri heveslerdeki filmlerde, o kadar yüksek temposuna rağmen layıkıyla 30 dakikada bitebilir durumda çoğu. Bu sebeple, insanların çokça eğlendiği "milenyum sonrası" gişe filmleri genel olarak bana sıkıcı gelmekte.

Edge of Tomorrow üzerine kurulduğu konsepti gayet iyi kullanıyor, yeni olsun veya olmasın benzeri parlaklıktaki birçok fikrin fazla hovarda harcanması sinema seyircisi için gayet aşina olunan bir durum olduğundan bunun ayrıca bir önemi var. Fakat fikri harcamamak için gösterilen özen hikayenin oturaklı bir zemine oturmasından esirgenmiş gibi gözükmekte. Filmin uyarlanmış olduğu romanı okumamış olduğum için orijinal materyali bilmiyorum, ancak filmi kendi başına ele alırsak ne ile savaşıldığı, nasıl olduğu, neden olduğu gibi tüm olayları başlatan birleşenlerin çok kabaca, herhangi bir bilim kurgu yaratısının teaser'ı gibi verilmesi filmin derdinin diğerlerine benzeyen yönlerde olmadığı şeklinde yorumlanabilecek olsa da bence rahatsız edici bir durum. Çünkü akıllı bir iş çıkartılmasıyla filme en fazla beş dakika ekleyeceği gibi filmi de dağıtmaz, aksine daha da toparlardı. 

Edge of Tomorrow'un en az bu kadar önemli diğer bir problemiyse finali. Filmin, son sekansına kadar çok iyi değerlendirdiği zamanını bu kadar çabuk ve hevesli harcaması her şeyden önce filmin duracağı yeri değiştiriyor bence. Adam akıllı ve tüm yapıya yakışan bir finalle 2000'lerin aksiyon klasiklerinden, hatta takıntılı türcüler gibi konuşmayı bırakırsam eğlence sineması klasiklerinden birisi çok rahatlıkla sayılabilirmiş, çünkü o ana kadar odağını bozmadan, kendisini gerektiğinden fazla ciddiye almadan ve hafif sırıtmalı mizahıyla dolu dolu bir yolculuk sunuyor film.


Filmin yapım içi bu problemleri geriye kalan olumlu yanlarıyla bir buruklukla da olsa göz ardı edilebilse de kendisi için asıl problemi yapım sonrasında pazarlama aşamasında yaşadı diyebiliriz sanıyorum ki, çünkü yaklaşık 178 milyon dolar bütçesiyle Birleşik Devletler'deki açılış haftasında 28 milyon dolar kazanıp 14 haftalık vizyon süresinde 100 milyon doları ancak görebildi. Elbette son dönemdeki birçok stüdyo filmi gibi uluslararası seyirci sayesinde bütçesinin iki katını aşan hasılatıyla kendisini kurtardı ve ev sinemasıyla bunun üzerine biraz daha koyabilecek ancak filmin ülkesindeki hasılatının hayli sıkıntılı olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. 

Kendisiyle video oyunlar arasında kurulan bağ ile ilgimi çeken Edge of Tomorrow, beklemediğim kadar keyifli bir seyirlik, tabii bunda filmi izlemeden önce sıkılacağımı düşünmüş olmam da etkili olabilir pekala. Varlığının farkında olmak haricinde kendisi hakkında herhangi bir şey hissetmesem de son gerçek film yıldızlarından Tom Cruise ile biraz geri planda bırakılmış karakterini jest ve mimikleriyle  sırtlanıp öne taşımasıyla sadece varlığı bile yeten Emily Blunt kadar Brendan Gleeson ve Bill Paxton'ın aldığı kısıtlı sürelerle seyir zevkini arttırdığı iyi yönetilmiş bir film Edge of Tomorrow. Fakat eklemeden edemem: iyi görüntüsü ve görece lezzetine rağmen tuzsuz yemek tadı verdiği gerçek.

emily blunt'ın selamı varmış herkese.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Eylül 2014 Pazartesi

God Help the Girl


Belle & Sebastian denilince akla gelen Stuart Murdoch'ın 2009'da "kadın vokallerin kadınların yaşamlarına dair söylediği şarkılar" diye özetlenebilecek projesi olan God Help the Girl, 2010'da en çok dinlediğim albümlerden biriydi. Daha sonra ortada dolaşan film projesine döndü muhabbetleri sebebiyle de uzun süre heyecalanmış ama ortada bir şey göremeyince zamanla sakinleşmiştim. Tabii filmin bu sene Sundance'te ilk defa gösterileceğini öğrendiğimde yine heveslenmiştim; yani aşağı yukarı 3 yıldır beklediğimi söyleyebilirim God Help the Girl'ü, dolayısıyla kendi kendime yükselttiğim beklentilerim sebebiyle belki de hatanın bende olduğunu da.

God Help the Girl, beş yıl önce çıkan albümüne benim gibi hayran kalıp sürekli dinleyen insanlar için bir ekstra aslında sadece. Çünkü adeta hipsterları koruma ve yaşatma derneği'nin  hipster sevme rehberi kıvamında olan God Help the Girl filmden öte çok iyi bir prodüksiyon tasarımına sahip uzun mu uzun bir video klip. Şarkıların büyüleyiciliğine yaslanmış, dağınık ve gereksizce uzatılmış bir film olarak görmektense böyle kabullenmeyi tercih ediyorum ben filmi ve sürekli dinlediğim bir albümün görselleştirilmiş versiyonu diye kabulleniyorum. Çünkü filme buram buram işlemiş olan o ruhuyla beraber Glasgow atmosferi bile bu dağınıklığı kurtarmaya yetmiyor.



24 Eylül 2014 Çarşamba

Seeking a Friend for the End of the World


Göktaşının getireceği malum son yaklaşırken insanlara ufak bir bakış, hafif bir kıyametle beraber kaçırma komedisi ve biri gayet tekdüze diğeri gayet dürtüsel hareket eden iki insanın buluşmasına dair bir film Seeking a Friend for the End of the World. Ziyadesiyle jenerik kaçan plotu ve henüz izlemeden kendini ele veren köpüklüğüne rağmen gayet çekici bir film, hakkını teslim etmeliyim. Ama benim bu tarz sıradan, kendinin farkında ve umursamaz filmlere hep bir sempatim olduğunu da not etmeli, buna ek olarak Keira Knightley faktörü de eklenince filme yaklaşımım olması gerekenden çok daha olumlu ve sıcak oluyor tabii.

Kıyamet komedisi diye nitelendirilebilecek hikayesini aslında pek de değerlendiremiyor film. Bir anlatıcı problemi olduğu, anlatıcı problemi olduğu kadar aynı zamanda senaryonun çok boşluklu olduğu aşikar. Filmin hem yönetmeni hem de senaristi Lorene Scafaria'nın ilk filmi olmasının elbette her zamanki gibi klişeye uygun düşen biçimde bunda bir etkisi var. Çünkü belli noktalarda film kontrolünden çıkıyor, adeta yönlendirmesiz gidiyor gibi ve garip olan, filme o tuhaf estetikliğini veren şeylerden biri de bu. Bu durumun aksi olarak bazı sahnelerse aşırı kontrolden fazlasıyla sıkışmış gibi. Ayrıca sağlam bir fon müzikle birkaç sahneyi kolajlayıp duygusal yükü aktarmadan kaçmada olduğu gibi rahatsız edici sahneler bu aşırı kontrolün göstergelerinden birisi.

Keira Knightley'e ne kadar elimde olmayan bir sempati duysam ve Steve Carell'e yalnızca The Office'in Birleşik Devletler versiyonuyla bile bir şey diyemeyecek olsam da ikilinin uyumsuzluğu filmi çok etkiliyor. Çünkü film bir noktada bu ikili üzerine kurulu ve kullanmayı pek sevmediğim o tabirle kimyaları tutmayınca filmin o dayanak noktası ağır bir darbe almış oluyor, zaten yönetsel ve yazınsal eksiklikleri daha fazla öne çıkaran ve izlerken bir şeylerin eksik olduğunu alttan alta sezdiren şey de en başta bu ikilinin uyumsuzluğu. Filmin iki başrolünden bahsetmişken söylemeliyim; şaşırdığım şeylerden biriyse Knightley'in oyunculuğunun sürekli eleştiri konusu olması. Evet, aman aman performansları yok ama şu ana kadar izlediğim hiçbir filmde de rahatsızlığım olmadı kendisinden. Elbette bunda az önce söylediğim gibi kendisine duyduğum garip sempati ve kendisini izlemekten aldığım keyif var ama gerçekten kötü bir performans da bu duruma rağmen kendisini gösterir. Mesela Steve Carell için söylense bu yine bir noktaya kadar anlarım. Çünkü neredeyse hep aynı karakterleri izliyoruz kendisinden ve buradaki rolüyle Dan in Real Life'taki rolünün benzerlikleri bir yana iki filmde bir kopya performans var resmen.

Anlatı ve anlatıcının birbirini açık eden ufak sorunları ve ikilinin tam oturmayan uyumunu bir kenara bırakabilince gayet keyifli bir film Seeking a Friend for the End of the World. Güneşli ama hafif soğuk bir Ankara gününe tam denk düşen yapısı tamemen buradan kaynaklı: kesinlikle keyifli ama bu, atmosferin kendisinden mi yoksa kişiden mi kaynaklı belli değil.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Eylül 2014 Cuma

Mistaken for Strangers


İki şarkının suyunu çıkararak yaratılan on şarkılık albümler yapan indie rock gruplarından çok daha farklı noktada duran türün gruplarından The National'a dair bir belgesel drama gibi gözüküyor ilk anda Mistaken for Strangers; ama değil. Hatta alakası yok. Grubun şarkı sözünden ismini alan film, solist Matt Berninger'in kardeşi Tom Berninger'in son derece kişisel sıkıntılarını Matt ve grubun yardımıyla aşması üzerine daha çok. Daha geniş bir perspektiften bakılınca da The National'ın ismi ve cismiyle Berninger ailesinin iki erkek kardeşine ne ifade ediyor olduğu Mistaken for Strangers'ın özünü oluşturuyor. Filmin en dip noktasına kadar işlemiş olan Tom'un samimiyetini, hem turnede hem de kendisiyle beraber grubun önüne getirdiği fikrinde yaşadığı hayal kırıklıklarını izlememiş olsam açıkçası The National'ın geç gelen büyük kitlelerce tanınırlığına sırtını dayamış fırsatçı bir film olarak niteleyeceğim Mistaken for Strangers'ı. Fakat gayet açık, samimi ve "kamera arkasında" olan 75 dakikadan sonra bunu söylemek hem yanlış hem acımasızca olur. Yine de The National gibi bir grubun iç mekaniklerine, turnenin geçmişte resmedildiği gibi her zaman bir eğlence olmadığına hatta çoğunlukla mekanik bir yük olduğuna ve "iş"in doğası gereği hep "iş" olarak kaldığına dair ufak parıltıları var filmin. Ancak hayal kırıklığı; görüldüğü kadarıyla grubun müziğiyle pek de ilgili olmayan ve daha çok yaşadığı kişisel sorunlar sebebiyle grupla olan yolculuğunu olduğundan farklı bir şeye dönüştüren Tom Berninger'in elinde The National'a dair kutlayıcı olabilecek bir belgesel materyalinin tamamen alakasız bir şeye dönüşmesi.

Tom Berninger'in kişisel problemlerini kendi yaptığı kardeş kıyası noktasında olmasa da birçok düzlemde anlayabiliyor, yakınsayabiliyor ve dolayısıyla kendisine sempati duyabiliyorum ancak Mistaken for Strangers Tom'a çok fazla odaklanmış bir film, oysa filmin birçok insan için izlenme sebebi The National. Filmin tüm problemi ve filme karşı sevgisizliğim de burada yatıyor. Bir gruba odaklanan rock belgeseli yapmak için çıkılan yolda yaşananları ve sinemacının problemlerini böylesine samimi biçimde izlemek benzerine her zaman rastlanmayacak bir şey fakat Mistaken for Strangers olsa olsa güzelce kurguya yedirilmiş bir filmin "kamera arkası belgeseli" olabilir, fakat bizim elimizde bağdaştırabileceğimiz bir "kamera önü" yok. Ve rock-star-kardeşinin hayatıyla kaybolan depresif insan iskeleti üzerinde de film fazla zorlama duruyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Eylül 2014 Pazartesi

Frank


Yeryüzünü tanımlayan insanların büyük çoğunluğu gibi "sabah 8 akşam 6" tabirine uygun düşerek yaşayan ve diğer yandan kişisel yaratıcılığına dair klişe hayalleri olan birisi Jon. Frank, yani filme ismini vererek bir fikir olarak filmin kendi etrafında döndüğünü belirten "ahşap kafalık" giyen gizli ana karakter ile etrafındakilerle tanışışı Jon'u bu sebeple izleyiciyle özdeşleştiriyor. Frank'in diğer karakterlere göre merkeziliği, grubun diğer elemanlarının yıllardır müzik endüstrisinde görülen çeşitli stereotiplere denk düşmesiyle belirginleşiyor; çünkü orijinal veya etkileyici güçte olan ne varsa tüm olay akışında Frank'in bir biçimde imzası oluyor orada. Çünkü Frank merkezi karakter olduğu kadar Don, Jon, Jon'a kontenjanı açmış olan diğer klavyeci ve hatta grubun tamamı için ulaşılması gereken veya beraber olunmasıyla hayat bulunan bir fikir adeta. Hikayenin bakış açısı da bu sebeple gayet sıkıcı ve klişe bir karakter olan Jon'a ayarlı, çünkü bu filmin Jon'u izleyici. Gayet sıradan bir ailede yetişmiş sıradan bir insan olmasını sorun olarak gören, problem çözmeye değil sadece ortada problem görmeye odaklanan zihin yapısına sahip normal bir vatandaş. Merak duygusunun diğerlerini normalleştirme biçiminde işlemesi kişioğlunun tarih boyu kendisine biçtiği role denk düşmesiyle Jon'ı hemencecik konumlandırmak zor olmuyor yani.

Jon'un konumlandırılışıyla beraber yaratı ve onun habitatı üzerine mizahi bir seyirlik oluyor Frank. Bu tarz ritmi bozuk komediler olabildiğince sıradan bir iskelet üzerine dikilmiş ayrıksılıkları yerinde ve iyi kullanabilmesiyle değerleniyor genelde ve Frank de bu konuda gayet başarılı. Deadpan mizahı, yani diğer deyişle kuru mizahi tavrı, son dönemde eğlence sinemasında daha sık rastlanan cıvık komedilerle rezil olacak olan hikayesinin en büyük dayanağı. Bu sayede ciddi tavrını koruyabilerek dalgasını geçiyor film ve söz konusu materyal de başka türlü bu kadar eğlenceli kullanılamazdı bence.

Frank'in film içeriği haricinde kalan benim için başka bir önemi sektörde dağıtım işinin nasıl değiştiğinin artık ayan beyan kendi bünyesinde görülebilmesiyle ortaya çıkıyor. Film Birleşik Devletler'de gösterime girdikten yalnızca üç hafta sonra VOD yani bir nevi seç-izle modelinde ulaşılabilir oldu. Geçmişte filmlerin ev sinemasında ulaşılabilir olması ayları bulurken ve gösterime girmeden doğrudan ev sinemasına giden filmler "üçüncü sınıf" kabul edilirken artık tüm dağıtım modeli değişmiş durumda. Şimdilik hem olumlu hem olumsuz yanları gözlemlenebilse de asıl etkilerini sanıyorum ki yıllar sonra daha net göreceğiz.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Eylül 2014 Perşembe

Begin Again


John Carney'i birçok insan gibi Once ile tanımış olmam kadar Once'ın kendisinin en çok dağıtıma girmiş filmi olması kendisi üzerine Once'ı yapıştıran ve "tek filmlik adam" izlenimi veren bir durum oldu hep benim için. Begin Again'i ilk duyduğumda heyecanlanmış olsam da bu sebeple sanki Once üzerine bir varyasyon izleyeceğimi düşündüğüm doğru yani, baştan bunu söylemeliyim. Ve elbette kaçınılmaz olarak bir karşılaştırma yapıyordum kendi kendime filmi izlerken iki film arasında. Film sonrasında eleştirilere ve izleyici yorumlarına baktığımda hemen herkesin iki filmi karşılaştırırlarkenki argümanlarının hem bakış açısı hem beklenti olarak Begin Again'in olduğu ve olmadığı şeyleri güzelce ortaya döktüğüne inanıyorum. Once'a geri dönüşün çok olumlu olmasının temel sebeplerinden biri doğrudan İrlanda'dan ve hiçbir profesyonellik derdi olmadan gelmiş kendince farklı ritmli bir film olmasıydı. Oysa Once ne kadar sevdiğim bir film olsa da hikayeye dayanan bir film değildi. Glen Hansard ve Marketa Irglova'nın nerede dinlenilse hayran kalınabilecek şarkılarından gücünü alan ve çoğunlukla içinde apayrı bir ruh olan amatör müzik videolarının aralara ekstra sahneler serpiştirilmiş hali gibiydi. Ve filmin güzel yanı da buydu. Begin Again ise hikayesine ve onu ortaya çıkaran ruha dayanan kendi başına bir film. Mesela A.O. Scott zamanında Once'a hayran kalmıştı ve müzikalin, müzik odaklı filmlerin geleceğinin kalender ve çok söylemeyen bir tarzda yattığını söylüyordu. Şimdi ise Begin Again'de müziği beğenmediğini ve filmin samimiyetle iyi zevki karıştırdığını söyleyerek ekliyor: "Dan nasıl oluyor da her kayıt yapılan yerin hemen dibinde eski Jaguar'ına park yeri buluyor?" Begin Again'in genel olarak aldığı vasat geri dönüşü özetlemek için A.O. Scott örneğinin fazlasıyla yeterli olduğunu düşünüyorum.

Begin Again'in kuruluş yapısındaki en iyi şeylerden biri karakterler. Filmde hiç kimsenin tragedyalara yakışacak gibi bir olumsuz motivasyonu yok. Hikayenin kendi tavrına ters duran karakterler dahi motivasyonlarını gayet ikna edici biçimde anlatabiliyorlar, tabii iknadan kastım anlayıp kabul edilebilirlik; yoksa hikayenin kendi duruşu gayet sağlam ve bunun en büyük dayanağı aynen hikayede olduğu gibi Gretta. Filmde çok önemsediğim şeylerden biri de bu; neredeyse tüm esin yüklü sahnelerde Gretta var çünkü film kendisi etrafında kurulu: Filmdeki başkalık ve özgünlük bahsi, kayıt sürecinde belirleyici olan kararlı karşı duruş ve nevi şahsına münhasırlığın kaynağı olarak Gretta beliriyor herkesin ve her şeyin arasından. Açılış sekansından jenerik öncesindeki final sekansına kadar her şey bunu kanıtlar nitelikte. Bu yüzden birçok eleştirmenin aksine Keira Knightley'nin rol için çok doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum; hele ilk başta Gretta rolü için Scarlett Johansson'ın isminin geçmiş olduğu düşünülünce. Johansson kesinlikle bugünün en önemli oyuncularından biri ve ben de kendisini izlemekten çok keyif alıyorum ama Gretta rolü onunla beraber Knightley ile işlediği gibi işleyip filmi taşıyamazdı bence.



Açılış kurgusu ve filmin neredeyse bir 45 dakikalık sürede hikayesiyle ancak oturabilmesi benim hoşuma gitti. Çünkü asıl önemli olan ve Gretta'yı vurgulayan bir sahneden filmi ele alıp daha sonra karakterlere dair ufak parçalarını aralara kesmesi, seyirciye doğrudan hikaye anlatıldığı hissini veriyor ve gayet başarılı. Burada daha kritik olan, karakter geçmiş hikayelerinde klişelerin kullanımının rahatsız edici olmasının önüne geçilerek filmin bütününe düzgünce oturtulabilmesi. Begin Again sıradan anlara dair bir film zira ve bu sıradan anlar, kabul edilsin ya da edilmesin çok rastlanan klişelerle ortak bir alan paylaşıyor. Açılış sekansına benzer biçimde final de filmi yukarıya taşıyan ehemmiyete sahip. Tabii burada seyirci inisiyatifiyle, hikayede doğrudan bir gösterge olmamasına rağmen Dan'in durumunu bir kısır döngü olarak kabul ediyorum. Bunun haricinde Gretta'nın kararları filmi de kendi üzerine almasını sağlıyor; bu sebeple finale kadar zihnimde karaktere atfettiğim öneme denk düşen son zincirler daha da hoşuma gitti. Zira ne olduğu kadar ne olmadığıyla da etkileyici bir film Begin Again ve başta Gretta ile Dan olmak üzere tüm ilişkilerin kazanma/kaybetme sığlığında bir tahmin edilebilirlikle değil belirsizlik minvalinde kurulması bile filmi suçlandığı kartonluktan kurtarıyor.

Begin Again birleşebilen günlerin filmi, sıradanlığının bir sebebi de burada yatıyor. Kalabalık bazen kendiliğinden çok arzulatıcı bir uyuşturucu olabilir, arkasından gelen özlem ve nefret de çoğunlukla o bir anda birleşebilmiş günlere dönük oluyor bu yüzden. Ve aldığı olumsuz eleştirilerin temel sebebi de bu bence, çünkü gerçekten güne, günlere yakın bir film Begin Again; ağızda bıraktığı tatla, heyecanı sebebiyle sürekli hatırlanan ufak zamanları hatırlatan, anlara dair keyifli bir film. Tek olumsuz yön, filmde yansıtıldığı kadar güçlü olmayan müzikler; fakat Gretta'nın filmdeki esin kaynağı olması da burada tekrar kendini gösteriyor: Greta sebebiyle Dan bizden farklı duyuyor o şarkıları ve kendisinin de oraya katılmasıyla ortaya zevkli bir iş de çıkartıyorlar.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses