15 Eylül 2014 Pazartesi

Frank


Yeryüzünü tanımlayan insanların büyük çoğunluğu gibi "sabah 8 akşam 6" tabirine uygun düşerek yaşayan ve diğer yandan kişisel yaratıcılığına dair klişe hayalleri olan birisi Jon. Frank, yani filme ismini vererek bir fikir olarak filmin kendi etrafında döndüğünü belirten "ahşap kafalık" giyen gizli ana karakter ile etrafındakilerle tanışışı Jon'u bu sebeple izleyiciyle özdeşleştiriyor. Frank'in d,üer karakterlere göre merkeziliği, grubun diğer elemanlarının yıllardır müzik endüstrisinde görülen çeşitli stereotiplere denk düşmesiyle belirginleşiyor; çünkü orijinal veya etkileyici güçte olan ne varsa tüm olay akışında Frank'in bir biçimde imzası oluyor orada. Çünkü Frank merkezi karakter olduğu kadar Don, Jon, Jon'a kontenjanı açmış olan diğer klavyeci ve hatta grubun tamamı için ulaşılması gereken veya beraber olunmasıyla hayat bulunan bir fikir adeta. Hikayenin bakış açısı da bu sebeple gayet sıkıcı ve klişe bir karakter olan Jon'a ayarlı, çünkü bu filmin Jon'u izleyici. Gayet sıradan bir ailede yetişmiş sıradan bir insan olmasını sorun olarak gören, problem çözmeye değil sadece ortada problem görmeye odaklanan zihin yapısına sahip normal bir vatandaş. Merak duygusunun diğerlerini normalleştirme biçiminde işlemesi kişioğlunun tarih boyu kendisine biçtiği role denk düşmesiyle Jon'ı hemencecik konumlandırmak zor olmuyor yani.  

Jon'un konumlandırılışıyla beraber yaratı ve onun habitatı üzerine mizahi bir seyirlik oluyor Frank. Bu tarz ritmi bozuk komediler olabildiğince sıradan bir iskelet üzerine dikilmiş ayrıksılıkları yerinde ve iyi kullanabilmesiyle değerleniyor genelde ve Frank de bu konuda gayet başarılı. Deadpan mizahı, yani diğer deyişle kuru mizahi tavrı, son dönemde eğlence sinemasında daha sık rastlanan cıvık komedilerle rezil olacak olan hikayesinin en büyük dayanağı. Bu sayede ciddi tavrını koruyabilerek dalgasını geçiyor film ve söz konusu materyal de başka türlü bu kadar eğlenceli kullanılamazdı bence.

Frank'in film içeriği haricinde kalan benim için başka bir önemi sektörde dağıtım işinin nasıl değiştiğinin artık ayan beyan kendi bünyesinde görülebilmesiyle ortaya çıkıyor. Film Birleşik Devletler'de gösterime girdikten yalnızca üç hafta sonra VOD yani bir nevi seç-izle modelinde ulaşılabilir oldu. Geçmişte filmlerin ev sinemasında ulaşılabilir olması ayları bulurken ve gösterime girmeden doğrudan ev sinemasına giden filmler "üçüncü sınıf" kabul edilirken artık tüm dağıtım modeli değişmiş durumda. Şimdilik hem olumlu hem olumsuz yanları gözlemlenebilse de asıl etkilerini sanıyorum ki yıllar sonra daha net göreceğiz.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Eylül 2014 Perşembe

Begin Again


John Carney'i birçok insan gibi Once ile tanımış olmam kadar Once'ın kendisinin en çok dağıtıma girmiş filmi olması kendisi üzerine Once'ı yapıştıran ve "tek filmlik adam" izlenimi veren bir durum oldu hep benim için. Begin Again'i ilk duyduğumda heyecanlanmış olsam da bu sebeple sanki Once üzerine bir varyasyon izleyeceğimi düşündüğüm doğru yani, baştan bunu söylemeliyim. Ve elbette kaçınılmaz olarak bir karşılaştırma yapıyordum kendi kendime filmi izlerken iki film arasında. Film sonrasında eleştirilere ve izleyici yorumlarına baktığımda hemen herkesin iki filmi karşılaştırırlarkenki argümanlarının hem bakış açısı hem beklenti olarak Begin Again'in olduğu ve olmadığı şeyleri güzelce ortaya döktüğüne inanıyorum. Once'a geri dönüşün çok olumlu olmasının temel sebeplerinden biri doğrudan İrlanda'dan ve hiçbir profesyonellik derdi olmadan gelmiş kendince farklı ritmli bir film olmasıydı. Oysa Once ne kadar sevdiğim bir film olsa da hikayeye dayanan bir film değildi. Glen Hansard ve Marketa Irglova'nın nerede dinlenilse hayran kalınabilecek şarkılarından gücünü alan ve çoğunlukla içinde apayrı bir ruh olan amatör müzik videolarının aralara ekstra sahneler serpiştirilmiş hali gibiydi. Ve filmin güzel yanı da buydu. Begin Again ise hikayesine ve onu ortaya çıkaran ruha dayanan kendi başına bir film. Mesela A.O. Scott zamanında Once'a hayran kalmıştı ve müzikalin, müzik odaklı filmlerin geleceğinin kalender ve çok söylemeyen bir tarzda yattığını söylüyordu. Şimdi ise Begin Again'de müziği beğenmediğini ve filmin samimiyetle iyi zevki karıştırdığını söyleyerek ekliyor: "Dan nasıl oluyor da her kayıt yapılan yerin hemen dibinde eski Jaguar'ına park yeri buluyor?" Begin Again'in genel olarak aldığı vasat geri dönüşü özetlemek için A.O. Scott örneğinin fazlasıyla yeterli olduğunu düşünüyorum.

Begin Again'in kuruluş yapısındaki en iyi şeylerden biri karakterler. Filmde hiç kimsenin tragedyalara yakışacak gibi bir olumsuz motivasyonu yok. Hikayenin kendi tavrına ters duran karakterler dahi motivasyonlarını gayet ikna edici biçimde anlatabiliyorlar, tabii iknadan kastım anlayıp kabul edilebilirlik; yoksa hikayenin kendi duruşu gayet sağlam ve bunun en büyük dayanağı aynen hikayede olduğu gibi Gretta. Filmde çok önemsediğim şeylerden biri de bu; neredeyse tüm esin yüklü sahnelerde Gretta var çünkü film kendisi etrafında kurulu: Filmdeki başkalık ve özgünlük bahsi, kayıt sürecinde belirleyici olan kararlı karşı duruş ve nevi şahsına münhasırlığın kaynağı olarak Gretta beliriyor herkesin ve her şeyin arasından. Açılış sekansından jenerik öncesindeki final sekansına kadar her şey bunu kanıtlar nitelikte. Bu yüzden birçok eleştirmenin aksine Keira Knightley'nin rol için çok doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum; hele ilk başta Gretta rolü için Scarlett Johansson'ın isminin geçmiş olduğu düşünülünce. Johansson kesinlikle bugünün en önemli oyuncularından biri ve ben de kendisini izlemekten çok keyif alıyorum ama Gretta rolü onunla beraber Knightley ile işlediği gibi işleyip filmi taşıyamazdı bence.



Açılış kurgusu ve filmin neredeyse bir 45 dakikalık sürede hikayesiyle ancak oturabilmesi benim hoşuma gitti. Çünkü asıl önemli olan ve Gretta'yı vurgulayan bir sahneden filmi ele alıp daha sonra karakterlere dair ufak parçalarını aralara kesmesi, seyirciye doğrudan hikaye anlatıldığı hissini veriyor ve gayet başarılı. Burada daha kritik olan, karakter geçmiş hikayelerinde klişelerin kullanımının rahatsız edici olmasının önüne geçilerek filmin bütününe düzgünce oturtulabilmesi. Begin Again sıradan anlara dair bir film zira ve bu sıradan anlar, kabul edilsin ya da edilmesin çok rastlanan klişelerle ortak bir alan paylaşıyor. Açılış sekansına benzer biçimde final de filmi yukarıya taşıyan ehemmiyete sahip. Tabii burada seyirci inisiyatifiyle, hikayede doğrudan bir gösterge olmamasına rağmen Dan'in durumunu bir kısır döngü olarak kabul ediyorum. Bunun haricinde Gretta'nın kararları filmi de kendi üzerine almasını sağlıyor; bu sebeple finale kadar zihnimde karaktere atfettiğim öneme denk düşen son zincirler daha da hoşuma gitti. Zira ne olduğu kadar ne olmadığıyla da etkileyici bir film Begin Again ve başta Gretta ile Dan olmak üzere tüm ilişkilerin kazanma/kaybetme sığlığında bir tahmin edilebilirlikle değil belirsizlik minvalinde kurulması bile filmi suçlandığı kartonluktan kurtarıyor.

Begin Again birleşebilen günlerin filmi, sıradanlığının bir sebebi de burada yatıyor. Kalabalık bazen kendiliğinden çok arzulatıcı bir uyuşturucu olabilir, arkasından gelen özlem ve nefret de çoğunlukla o bir anda birleşebilmiş günlere dönük oluyor bu yüzden. Ve aldığı olumsuz eleştirilerin temel sebebi de bu bence, çünkü gerçekten güne, günlere yakın bir film Begin Again; ağızda bıraktığı tatla, heyecanı sebebiyle sürekli hatırlanan ufak zamanları hatırlatan, anlara dair keyifli bir film. Tek olumsuz yön, filmde yansıtıldığı kadar güçlü olmayan müzikler; fakat Gretta'nın filmdeki esin kaynağı olması da burada tekrar kendini gösteriyor: Greta sebebiyle Dan bizden farklı duyuyor o şarkıları ve kendisinin de oraya katılmasıyla ortaya zevkli bir iş de çıkartıyorlar.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Eylül 2014 Salı

The Walker


Taxi Driver, benim için her filmden ayrı bir yerde durur. Bu sadece bir filmi çok sevmekten öte, o filmin kendi anlam ve ilk andaki sınırlı imkanları dışında izleyiciye bir şeyler aktarabilmiş olmasıyla ilgili; yani en yüzeysel ifadeyle benim için ilk kişisel filmdir Taxi Driver. Belki bu sebeple, belki de buna sebep olarak, filmin yaratıcı sürecinde belirleyici yerleri olmuş neredeyse herkesi de en sevdiğim sinema-insanları arasında sayabilirim. Senarist Paul Schrader da hak ettiği değeri hiç göremediğini düşünmem sebebiyle yer yer Scorsese'den bile rol çalıyor benim için. Paul Schrader'ın yönettiği veya yazdığı filmlerle hep garip ama doğal bir bağ hissetmişimdir, hatta bu sebeple, ortalıktaki kötü havadan olumlu veya olumsuz etkilenmemek için Bret Easton Ellis'le son filmi The Canyons'u hala izlemedim. Çünkü hep insanları iten hikayeleri veya bakış açıları var Schrader'ın. Her şeyden önce hikayesine olduğu kadar karakterlerine bağlı bir adam, hatta tekil kullanmak daha doğru; karakterine bağlı bir adam, zira çoğunlukla yakınsayan psikolojik durumdaki "dışarıda olan" erkek karakterler kendilerinden bağımsız olarak bir problemin içine düşerler ve bununla isteksizce uğraşırlar filmlerinde.

The Walker, aralarında Nancy Reagan'ın da bulunduğu çeşitli sebeplerle zengin ve ünlü kadınlara eskortluk yapmış olan Jerry Zipkin'e yakıştırılan lakaptan alıyor ismini, hatta kendisinin Carter Page karakteri için esin kaynağı olduğunu da söylüyor Schrader. Naif değil, yüzeyselim diyen ve üç önceki kuşağa kadar ailenin tüm erkekleri sebebiyle suçluluk duyduğu yükü sırtında taşıyan Page, bir cinayet vakasının ortasında kalıyor işi sebebiyle, ve film bu cinayet soruşturmasını, Washington D.C. merkezli politik geri planla beraber Page'in sakinliğine yaraşır biçimde işliyor. Eleştirilere bakıldığında en çok tekrarlanan şeyin filmin ne kadar sıkıcı olduğu yönündeki şikayet olduğu görülüyor, fakat nasıl yüzeceğini bilmeyen izleyiciyi bir anda suya atıp bekleyen açılış sekansının tek güzel yanı, film boyu tırmanışı sağlayacak olan tempoyu kuruşu ve eleştirmenlerin şikayeti de bu tempoya dair. Oysa malumun ilanı denilebilecek politik kirliliği herhangi bir cinayet meselesi arkasında anlatabilirsiniz, ama Carter Page gibi bir karakteri bu tempo ve benzeri yaklaşım haricinde filmin odağına alamazsınız. Page işi sebebiyle bulunduğu konumda olduğu gibi her zaman kenara atılan ve atılacak bir karakter, ve The Walker da onun hikayesi. Bu açıdan bakınca aslında çok da şaşırtıcı görünmüyor filmin de gayet yüzeysel biçimde bir kenara atılmış olması. Ancak benim en sevdiğim suç draması/gerilim tarzını temsil ediyor The Walker, tıpkı 2012'in en güzel sürprizlerinden olan Arbitrage gibi. Çünkü ortada bir ölüm var ama bu arkasından gelecek hikayeyi izlemek dışında bir şey ifade etmiyor, kabullenilebilsin veya edilemesin; izleyici için sıradan bir şey oradaki insan yaşamı. Tek önemi, geride kalan insanlara bıraktığı olay yükü. Buna yaraşır bir cinayet sonrası izliyoruz biz de The Walker'da. Soruşturmanın bizim için önemi Page'in karşısında alacağı tavır ve seçenekleri. Bunların hepsinin arkasında farklı güncel politik, kişisel -ki kişisel olan politiktir zaten, değil mi?- ve onların ulaşacağı büyük şemalara dair izler var. Filmin bu noktadan olaylara yaklaşımı ana karakterine de büyük bir değer katıyor. Çünkü Page'in bilmediğini ifade ettiği davranışlarının sebebi filmin bütünüyle beraber o eleştirilen finalle ortaya çıkıyor. The Walker spesifik olarak bir cinayet ve onun arka planıyla ilgili olmuyor; The Walker hep yardımcı karakter olan Carter Page'in filmi.

The Walker, tüm bu etkileyici atmosfer kurulurken tek satırlık vurucu cümleleriyle de filmin üzerine kurulduğu temalara dair doğrudan laflar ediyor. Bu sayede görsel ve işitsel olarak film cümlelerini aktarırken ona bir de açıktan cümleleri ekliyor yani. Sonuçta ortaya çıkan bütün, başkaları için ifade ettiği veya edemediği anlamlarla beni şaşırtırken, bir cinayet vakası etrafına kurabildikleriyle hafif ama rüzgarda uçmayan bir film olmayı başarıyor. Sanatı sansürlersen Suç ve Ceza'yı kaybedersin ama elinde hala bir Raskolnikov olur diyen bir adam, filmlerinin karanlığı ve karakterlerinin geçirgenliği sebebiyle sevilmiyor; işte bunlar hep Paul Schrader.

woody harrelson çok iyi evet ama muhteşem lauren bacall orada dururken sesimi çıkartmamayı uygun buluyorum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Eylül 2014 Çarşamba

Gigantic


Eleştirmen Nathan Rabin'in yakın zamanda emekliye ayırdığı kavramı Manic Pixie Dream Girl'e -yani "yalnızca hassas senarist-yönetmenin hayalinde yer alan ve arayışlar içerisindeki buhranlı erkek karaktere yaşamı ve onun sonsuz ihtimaller dahilindeki gizlerini kucaklatan hayat dolu yüzeysel sinematik karakter" diye Rabin'in tanımından çevirebilirim sanıyorum ki- bir örnek daha olabilecek yine bir Zooey Deschanel karakteri izlenen bir film Gigantic. Her ne kadar kavramın kendisi veya Nathan Rabin'in nitelemesi, kendisinin de yıllar sonra tekrar bir yazıyla değineceği kadar çokça tepki görmüş olsa da bence problemli değiller.-Elbette karakterlerin derinlikli yazılmış olması koşuluyla, yani yüzeysel sözcüğünün altı bu sebeple çizili, çünkü buradaki kullanım kavramın türediği Elizabethtown filmi eleştirisinden geliyor- Daha doğrusu, hali hazırda kadın oyuncular ve yazılmış kadın karakterlerin sektördeki durumu can sıkıcıyken, bu durumu, kırık ritmli filmlerin kendine has karakter elementlerinden ortaya çıkmış MPDG'nin daha kötü yaptığına inanmıyorum. Ki zaten MPDG'nin ortaya çıkışı sektördeki bu duruma işaret ediyor, ancak ana akım dışındaki filmlerde derinlikli karakterleri de kapsamasıyla asıl karışıklık oluyor. Çünkü kavramın zaman içerisinde bunaltıcı hale gelmesine sebep olan; aynen yakın dönem yerli edebiyatta iyice ön plana çıkmış "sorunlu yalnız erkek" tiplemesinin bulduğu karşılık sayesinde adeta yeni bir türe dönüşmesi ve yazım odağı haline gelmeye başlamış olması gibi, benzer tiplemenin dünyadaki karşılığı ve ona reçete olarak şahsına münhasır kadın karakterlerin tamamen ticari filmlerde gittikçe sığlaşması. Bu durumda Rabin veya MPDG kavramına uygun düşen tüm karakterleri bir kenara atmak bence kolaya kaçmak oluyor. Pek de marifetli bir oyuncu olmayan Zooey Deschanel hala bu kadar sevilmesini sürekli canlandırdığı bu aynı tipe borçlu; kimisi bu kavramı onurlandıran kimisiyse yerin dibine sokan o karakterler, kendisini bağımsız filmlerin sorunlu-genç-kadın rollerinden MPDG'ye evirerek sürekli rol bulabilen bir kadın oyuncu yarattı mesela, kadın oyuncu üzerine kurulu filmlere hala güvenin tam olmadığı Hollywood örneği varken kavramın bizatihi mizojinizm olarak değerlendirilmesi asıl problem bence.

Gigantic'te Happy MPDG tanımına uygun düşerken Brian ile de bir kontrast oluşturuyor. Bu açıdan da ne kadar karton olsa bile Happy'nin aslında filmin temeli olan bir noktayı sağladığını görüyoruz. Yetişkin-olamama sendromundan muzdarip Happy ile yetişkin-olmaya-çalışma sendromlu Brian, hikaye ikili ilişki üzerine kurulurken rastgele tanışan iki insanın bir araya gelebilişlerine ve genel itibariyle yetişkin kavramına dair yetersiz ama değerli sorgusunun bunun üzerinde yürütülmesine temel iki karakteri oluşturuyorlar filmde. Happy çevresinde fazla insan olmayan ve bu sebeple satış elemenları ve kuryelerle rastgele samimi iletişim kuran birisi. Brian ise içine kapanık ve ne kadar rayın dışında olmaktan mutlu görünse de arayışta olan birisi. İkisinin de görece zengin diyebileceğimiz aileleri Happy için önemli bir dayanakken Brian için dayanak olduğu kadar problemlerinin sebeplerinden birisi. Çünkü ikisi de destek görüyor olsa da Happy'nin ailesinde "yetişmeye çalıştığı" bir birey yokken Brian o yaşa kadar yaptıklarının "sıradanlığıyla" bir nevi gölgede kalmış birey konumunda. Dolayısıyla birisinde aile tamamen destekleyici role sahipken diğerinde destekleyici ama her anlamıyla ittirgen bir görev üstleniyor. Geniş perspektifte bu iki karakter zıt konumlandırılabilir belki, fakat yakından baktığımızda farklı sendromların aynı kapıya çıktığını görüyoruz. Çünkü kendilerine herhangi bir konuda engel olacak kadar baskın sıkıntısı olan iki karakterin birbirlerini iyi hissettirmesi, bu farklı yetişkin tanımını da buluşturuyor; sürekli yanlış tanımlandığını düşündüğüm yetişkin sözcüğü böylece asıl anlamına kavuşuyor: yaşama dair sorgusunu belirli bir sıkıntıyla sonlandıramayarak topluluktan uzaklaşmış birey. Bunu incelikli biçimde kurmada oldukça başarılı Gigantic, ki filmi bir çırpıda köşeye koymayı engelleyen de bu, çünkü yüzeyde işleyen, formülü belli olaylar zincirini alttan destekleyen bir yapı var.

Yetişkin meselesini bir kenara bırakınca filmde yarı yolda bırakılan karakter daha görülür oluyor. Laboratuvar çalışanlarının yalnızca zaman geçirmelik bir uğrağa dönüşmesi dışında ne yaptığı anlaşılamayan bir evsiz Zach Galifianakis de film boyu gereksiz ve aynı zamanda başarısız bir gerilime sebebiyet veriyor. Yalnızca filmin başında görünüp bir kenara çekilse Brian karakterini tanıtabilme açısından kabul edilebilecek ve yerinde olacak bir şey yan hikayeye dönüştürülürken bu filme hiçbir şey katmadığı gibi bir de filmin hikayesini dağıtıyor. Mesela Brian ve ailesiyle kurulan ilişki de zorlama gözükmesine rağmen yetişkinlik konusunda Happy'le bir kontrast kurulabilmesi açısından önemli bir işleve sahip, ancak evsiz adam bölümleri absürt bile değil.

Yetişkin olma üzerine söylemeye çalıştıklarıyla dikkate değer denilebilecek, ancak yeniden üretmeye çalışıp başaramadığı basmakalıp yapısıyla kendisini zorla izleten bir film Gigantic. Seyrek olarak gözlenen kırık mizahının hikayenin altındaki cümlelerle beraber filmi kurtaramıyor olması da buradan kaynaklanıyor: filmin izleyiciye karşı davetkâr tavrı itici stüdyo filmlerine özgü basitlik ve umursamazlığı anımsatan işleyişinde kayboluyor. Değerli bir fikrin daha açıyı kaybederek hedefi tutturamamasının filmi Gigantic, ne kadar anlam atfetmiş olsam da kendisine, ötesi değil.

yalnız paul dano hala o hak ettiği çıkışı gerçekleştiremedi ya, 6 yıl sonra gigantic'ten çıkacak ikinci sonuç budur bence.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

1 Eylül 2014 Pazartesi

El aura


Arjantin sinemasıyla fazla haşır neşir olmayan birisi olarak benim bile ismini görünce bir toparlandığım Ricardo Darin, ve Nueve reinas'la tanımış olduğum Fabián Bielinsky bir arada olunca ister istemez beklentiler yükseliyor, hele de filmi daha boş bir zamanda daha yayıla yayıla izlemek için yaklaşık 6 yıldır bir köşede bekletmiş olunca o beklenti boy verilecek yüksekliklere dönüşüyor. Fakat bir istisna olarak El aura'yı izlerken bu derece bunalmış olma sebebim yüksek beklenti sebebiyle hayal kırıklığına uğramam değil, filmin sıfır beklentiyi bile tatmin edemeyecek hatalarının olması.

Her şeyden önce ilgi çekici bir hikayesi var El aura'nın. Kendisini mükemmel suç planlarına kaptırmış, kafası da biraz bulantılı bir taksidermistin bu planlarının üzerine gidişine odaklanıyor hikaye. Bielinsky'nin kendi senaryosuna yaklaşımı tam anlamıyla saf bir suç filmi ortaya çıkarma çabasını ortaya koyuyor fakat kendisnin bu yerinde düşüncesi yaptıklarında pek karşılık bulamıyor maalesef. Öncelikle filmin sürekli ve rahatsız edici müzik kullanımı, hikaye anlatıcılığındaki yetersizliklerle beraber hem karakteri hem de izleyiciyi boğuyor. Karakterin bu kadar bulantılı bir görüntü çizmesindeki en büyük etken de bu, yansıtılan ruh hali bir noktadan sonra öylesine bir tekdüzelik getiriyor ki hikayeye, asansör müziğinden beter biçimde sürekli sahneleri takip eden müzikle beraber saf-suç-filmi fikri, bir adamın manasız gözüken hareketler zincirine dönüştürüyor sahneleri. Gereksizce uzatılmış veya en başta filmde bir yere konulamayan sahneleriyle beraber kopuk sahne geçişleriyle kurgu da hali hazırda çökmeye meyilli El aura'yı yüzeyde tutabilecek son ögelerden biriyken o da bu problemleri sebebiyle sadece filmin üzerine daha fazla ağırlık yapıyor, ve sonuç olarak güzel fikirleriyle ilgi çekici hikayesine yazık edilmiş bir filme dönüşüyor El aura. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

28 Ağustos 2014 Perşembe

The Rover


Kıyamet sonrasına çevrili hikayeler hiçbir zaman benim için çekiciliğini kaybetmediğinden The Rover'ın da ismini hemen listelerimin bir köşesine işlemiştim birkaç ay önce. Akış için düpedüzgün bir çember bir yana, bir çemberden bahsetmek bile problemli olsa da insanın vardığı son ile hareket ettiği baş birbirini fazlasıyla andırıyor; bu sebeple kıyamet sonrası teması hem insan doğasına dair hem de dikkat dağıtıcıları kenara alınmış oyalanmasız çiğ yaşama dair tartışmalara açabildiği yol sebebiyle, anlatıcının da tercihine bağlı olarak, daha derinlikli bir seyirlik sunabiliyor. Her ne kadar Aquinas'dan Rousseau'ya kadar çeşitli isimlerde kullanımını görsek de Hobbes'un doğa hali kavramını ele alışı, üzerine hikaye örülmeye daha olanaklı olduğu için çoğunlukla benzeri temalardaki hikayelerin kıyısında köşesinde bile olsa daha fazla gözlemlenebiliyor. The Rover da son iki cümleye bu anlamlarda uygun düşen filmlerden.

Eric, Hobbes'a göz kırpan karamsarlıktaki fikirlerinin doğru olabilmesine en yakın zamanda yaşıyor. Bir nevi yanlış yaşamı doğru zamanda yaşıyor denilebilir. Finale gerek kalmadan, baskınlığı olmaması sebebiyle dikkate almaya gerek olmayan bir düzenin üniformalı temsilcisini bile Eric'in bu fikirlerinin sadece beklemiyor olmanın getirdiği bir anlık sarsıntı haricinde etkilemediğine bakarsak zaten filmin Hobbes kadar çekingen olmadığını görebiliriz. Sonuçta, fikirleri yoğun ölçüde bir iç savaşın etkisinde gelişmiş bir adama, artık savaş demeye dilin varmadığı hafiflikteki müdahaleler çağında yazılmış bir hikaye çerçevesinde atıfta bulunuyorum; dolayısıyla içerdiği, kurulan bağlarla gelen altan alta korumacılık duygusuna rağmen filmin herhangi bir korkaklığı bulunmaması olağan. 

Sinema başta olmak üzere sanatı bir eksiltebilme becerisi olarak kabul edersek The Rover bu noktada da gayet başarılı. Süresince olan her şey; anlatıyı daha ileriye taşımaya yardımcı oluyor, karakterlerin motivasyonlarını ön plana çıkarıyor veya herhangi bir olayın mevcut hali haricinde de aslında nasıl gerçekleşebileceğine, karakterlerin bir yere nasıl vardığına dair parçaları tamamlıyor. Temposu da yarattığı dünyayla paralel gidebilmeyi başarınca The Rover gayet oturaklı bir film görüntüsü çiziyor. Fakat, aktarımda başarılı olan eksiltme hikayenin kendisinde biraz sırıtıyor. Çünkü konu edindiği mekan kadar boş alana sahip bir hikaye The Rover'ınki. Yani eldeki materyali sündürmeden, hatta anlatım tarzıyla onu geliştirerek kendisini gerçekliyor film, ama o materyal en başta öz olarak çok fazla şey sunmuyor. Filmin de en büyük problemi bu oluyor. Zaten filmi "kaybedecek bir şeyi olmayandan kork" klişesi etrafına kilitlemiş olmaları, hatta yetiremeyip bunu posterden göze sokmaları da durumu ortaya koyuyor. 

sevgi, saygı  ve o tarz bilumum duygularla:;,    

24 Ağustos 2014 Pazar

Oslo, 31. august


Bruce Springsteen'in, kardeşi Virginia ile onun eşinin yaşadıklarından etkilenerek yazdığı The River'da benim yaşıma üç aşağı beş yukarı yakın olan iki insan anlatılıyor. Çevremdeki hiçbir insan için olmadığı gibi benim için de gayet uzak şarkının temelini oluşturan hikaye, ama yine de ilk duyduğum andan itibaren benim için çok özel bir yeri olabildiği gerçeğini değiştirmiyor bu The River'ın. Çünkü ne kadar spesifik olabilir ki "yalana mı dönüşüyor bir hayal eğer gerçekleşmezse yoksa daha mı kötüsü?" diye soran bir şarkı? Nihayetinde tüm hikayeler olay akışlarından daha çok içerdiği insani durumların evrenselliğiyle var oluyor, zaten insan sıkışmışlığının da bir sebebi bu; hissedip hissedebileceği şeyler gülemiyor olmasını garip karşıladığı bir kediden zaten çok daha fazla değil ki. O sebeple bağımlı bireylerin psikolojisi üzerine bir çalışmam olmadan konuyu oradan alıp başka bir perspektiften görmeyi uygun buluyorum ben:


Louis Malle'ın aynı adla 1963'te uyarladığı Pierre Drieu La Rochelle'in Le feu follet isimli romanının yine kaynak olduğu Joachim Trier'in uyarlaması The River'da geçerli olan aynı sebeple yalnızca uyuşturucu veya herhangi bir başka madde bağımlılığı üzerine değil. Malle'de alkoldü Leroy'un problemi, Anders'in hemen hemen her maddeyle bir problemi var; fakat özünde kendilerini geri tutan bir eskilikleri var. Kişiyi terketmeyen geç kalmışlık hisleri onları bir noktada esir alıyor, uzun süredir kaldıkları tedavi merkezlerinden çıktıklarında. Tekrar gördükleri arkadaşlarının yaşamlarında kendilerine yer olmadığını görüyorlar ve ilk anda bu olağan geliyor; çünkü bir süredir tedavileri nedeniyle uzaklardı onlardan. Ama zamanla, daha o gün bitmeden, fark ediyorlar ki tedavi sözcüğü doğru şey için doğru yerde kullanılmıyor, zira onları zaten başka bir yere sürüklemiş olan bu bağımlılıklarının sebebi tanıdıkları veya tanımadıklarıyla bir süre beraber geçirdikten sonra hissettikleri. Zira henüz "tedavideyken" kendisi için kurtuluş gibi gözüken su ve taş ikilisi gösteriyor meselenin çok daha başka olduğunu. Belki bir incelikleri var çevreye uymayan, belki onarımı mümkün olmayan bir kırılmış/bozulmuşlukları var içeriden gelen, ya da tamamen başka bir içkin tetikleyici söz konusu çünkü kişiden kişiye değişen dışarıda kalmışlıklar bunlar, dışarıya yansıması hep kolay olmayan.

"Aş artık" tepkisiyle yaklaşıldıkça ciddiliğinin farkına varılamayan günlük veya klinik depresyonda muzdarip kişinin intihara en çok yaklaştığı evrenin iyileşme dönemi olması gibi eskiliği değil, alışmaya çalıştığı yeniliği yok oluşun temel bileşeni oluyor Anders'te. Belki bu yanlış anlamalar her zaman işlerin yolunda gitmesini engelliyor; tıpkı depresyonun sonbahar veya kıştan ziyade kişinin doğadaki yenilenmeye kendi içinde karşılık bulamaması sonucu ilkbaharda daha tehlikeli olması gibi. 

Anders'in iş görüşmesi sekansında, Trier'in aks çizgisini bozmamak adına araya kattığı ara çekim aslında filmi de özetleyen şey oluyor: Anders'i belli bir çizgi üzerindeki yürüyüşüne göre değerlendiren izleyici her zaman için Anders'in arkasında, ona bakakalacak. Ama korkutucu olan bu; insanların aslında yapabilecekleri pek de fazla bir şey yok; anlamak veya umursamamak değil çünkü hiçbir zaman rahatlık hissi. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Medianeras


Bu aralar en çok söylediğim şey günlerin haftalardan daha uzun birleşemiyor oluşu; veya bir diğerinin herhangi bir özelliğinin hoşa gitmesinin değil, bir diğerinin varlığının kişi için dayanak olabilmesinin bahsedilen romans hikayelerinin temeli olduğu. Çünkü her ne kadar kabullenmesi zor olsa da isimsiz insan ilişkileri herkesi arkadaş kılarken, diğer yandan yaşadığımız ve koşullar gereği muhtemel-geleceksiz görülen insani yakınlıklar da bu kılınmışlıklar içerisine dahil oluyor. Sonuçta savruldukça savrulan bir başına bireyler de ortaya çıkabiliyor, iticilikte öbeklenmiş gruplar da ve tabii geçiciliği can sıkıcı olsa da bir arada olmamasıyla devam edebilen insan grupları da. Medianeras bu açıdan bakınca dahi keyifli yaklaşıyor mevzuya, üstelik geçiciliğin sonucu olarak belirli tek bir varlık harici hiçbir şeye ilgi duymazken bu değerlendirme sağlamlığını koruyor.

Film, tema ve kıyısından geçilen insani kaygılar itibariyle Kaw Wai Wong'un başyapıtı Chungking Express'i hatırlatsa da, bu, yaşadığımız zamanların git gide yaygınlaşan ve daha da büyüyen problemi haline gelen kişinin yalnızlığı noktasında oluşan birleşme sebebiyle aslında birçok sanat pratiğinin kaynağı olan ve dolayısıyla birbirlerine bağlamanın ancak izleme keyfi üzerinden olabileceği anlamına geliyor. Yan duvarlar ifadesi de buradan hareketle daha değerli oluyor, çünkü bir diğerinin herhangi bir özelliği binanın arka veya ön tarafına olan ilgiye benzerken yan duvarlar o kişiyi tanımlayan gerçeklik oluyor, yani binaların estetikliği ön plana çıkarılmış tarafları değil de yan duvarlarının bir araya gelmesi, veya bunun ihtimali, iki ayrı varlığı birlikte tutuyor.

Finallerin sönüklüğü eğer öncesindeki sürecin büyülü oluşuna bağlanacaksa Medianeras bu konuda yerinde bir örnek olur. Film boyu detaylarla zenginleştirilen senaryo, filmin kendisini daha yukarıya taşıdığı gibi karakterleri de günlük yaşamın içerisine koyuyor. Bu sayede sadece ilişki kurmak kolaylaşmıyor, aynı zamanda anlatının yalnızca soyut bir düzlemde yer bulmadığını, ve çevredeki her insanın kendisiyle beraber taşıdığı şeyleri görmek de kolaylaşıyor. Fakat kapanışıyla girdiği yer, filmin iyimser hayal dünyasına fayda sağlasa da film boyu var oldukça övülen detayların özenini de silikleştiriyor. Bu sebeple tıpkı haftalardan uzununa birleşemeyen günler gibi Medianeras, o günler gerçek bir keyif hissini bir diğer haftaya taşıyamazken Medianeras, süresince dolaştığı konuların ağırlığını tavrına yakışır biçimde sona kadar taşıyamıyor. Sonuçta, her iki durumda da bir estetik varlığın takdiri kendisini, o veya bu nedenle, uzun süre devam ettiremiyor, sanırım en yazık olan da bu.

bu sefer posteri övgülerime alet etmeyeceğim, hiç konuşulmadan var olsun o poster.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses