14 Mart 2015 Cumartesi

A Most Violent Year


2008 ekonomik krizinin etkisiyle beraber yatırım bankaları ve "saygın" iş insanları etrafında dönen finans dramaları zirve dönemlerinden birisini yaşamıştı krizi takip eden 3-4 yıllık süreçte. Çoğu birbirinin benzeri olan bu filmler genel itibariyle belli cümleleri telaffuz etmeyi başarsa da bahse değer bir kalıcı niteliğe sahip olmamaları -içlerinden kimisinin öne sürdüğü ifadelerle beraber- en büyük problemleriydi denilebilir. İşte o karmaşa içerisinde bir çırpıda ayırabildiğim iki özel film var benim için. Birisi sevgili Brit Marling sebebiyle döneminde dikkatimi cezbetmiş ve hakkının bir hayli yenilmiş olduğunu düşündüğüm Nicholas Jarecki'nin Arbitrage'ı, diğeriyse finans sektörüne pek yabancı olmayan J.C. Chandor'ın Margin Call'u idi. Chandor'ın bir ilk film için hayli oturaklı olan Margin Call'u, kendisinin geniş oyuncu kadrosunu her an filmin içinde tutma başarısıyla da hayranlık uyandırıcıydı; özellikle o geniş oyuncu kadrosu gayet tecrübeli, kimisi korkutan tanınmış isimlerden oluşurken. Sundance'ın ilk filmiyle beraber yaşamında ayrı bir yeri olmuş olmasının da aracılığıyla yaşayan efsanelerden Robert Redford'la bir sonraki filminde çalışmış olmasıysa bu yüksek profilli oyunculara senaryolarını ve kendisini kabul ettirmesi ötesinde başka bir şeyle de dikkat çekiciydi: ilk filminde geniş bir oyuncu kadrosunu yönetmiş olan Chandor'ın All is Lost'u yalnızca bir teknede ve yalnızca Redford'un karakteri etrafında gelişiyordu. Bu bir uçtan diğerine giden iki filmiyle bile Chandor'ı günümüz Amerikan sinemasının özel isimleri arasına yazıyordum şahsen ben ama şimdi kendisini övmeme fırsat tanıyan başka bir güzellik var: A Most Violent Year.

"Amerikan rüyası eleştirisi" kalıbı değme sinema izleyicisinin biraz farklı yaklaşımı olan her politik konulara değinen Amerikan filmi için kullandığı ifadelerin bir parçası olmaya mahkum gibi durmakta. Dolayısıyla en az o kullanılan ifadeler kadar anlamını kaybetmeye yüz tutmuş durumda Amerikan rüyası eleştirisi dediğimiz şey. Orta sınıf üzerine kurulmuş bir ülkenin "daha iyi"yi "çalışma"ya sıkı sıkıya bağlaması elbette formül anlamında pek de karmaşık değil, problem daha çok o doğrudan söylenmeyen "çalışma özgürleştirir" ifadesinin nereden geldiğinde, hele bir de Amerikan rüyasının iki kutuplu dünyayla beraber zirve yaptığı dönem düşünüldüğünde zamansal anlamda adeta sıkı sıkıya bir takipten söz edilebilir; fakat tabii bu vurgunun spekülatif bağrışmalardan öteye gidemeyecek olduğu da ayrı bir nokta, bazen sadece suyu bulandırmak için bazı şeyler söylediğim doğrudur yani. Peki Chandor nasıl ele alıyor bu elekten geçirilecek diye hiç edilip un misali ortaya saçılmış meseleyi? Yani ucundan kıyısından da olsa bu mevzuya girmek zorundayız; oo merhaba American Beauty.



İşin doğrusu, A Most Violent Year, 2014 yapımı bir 1980'ler hikayesi olmanın avantajını çok iyi kullanıyor. Öncelikle filmin anakronik bir yaklaşımı olduğunu söylemek mümkün bu anlamda; neoliberalizm ve globalizm denildiğinde insanın gözünde dolar işareti gibi beliren yıllardan söz ediyor hikaye ve bu süreçte aslında Amerikan rüyasına karşı bir pozisyon almıyor, zira Amerikan rüyasının varlığını reddediyor. Filmin son derece dikkatli bir gözlem sunarak adeta Scorsese'nin Casino'sunun edebi temeli gibi işleyen yapısı sebebiyle böyle bir iddiada bulunmuyorum; düğüm evresinin en tepesine ulaşmışken Abel ile Anna'nın tartışması ve hikayede onu takip eden süreç bu yargıyı ilk elden sunuyor. A Most Violent Year bu sebeple o kalıplarla ifade edilemeyecek bir eleştirel perspektif sunuyor; dikkatlice izlediği karakterleri etrafında yalnızca bir kamera görevi üstlenirken o izleyicilerdenmiş gibi bir anda patlayarak Abel'e "bay Amerikan rüyası" diye hitap eden Anna ile final sekansının birleşimi Amerikan rüyasının çarpıklığını, bozukluğunu veya bu minvalde buraya yakıştıracağınız herhangi bir sözcüğünü ortaya çıkarma arayışında olmuyor, o sıfat tamlamasının sıfatı ile değil, tamlayanı ile kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. Hepi topu bir rüya yani bu kadar kafa yorduran.

A Most Violent Year, hafif hafif anlatırken hikayesini, geçmiş yılların o "epik" Amerikan filmlerinin havasını taşıdığı hissini veriyor. Karakterlerin derinlemesine keşfedilmiyor olmasına ve hikayenin kendi başına bu derecelerde hissedilemeyecek gibi durmasına rağmen minimal dokunuşlarla dönem atmosferini kurup temasına uygun düşen etkileyici bir sinematografi ve yine ufak dokunuşlarla bezeli yönetimiyle bir başka şaheser yaratıyor J.C. Chandor. Edward Norton bu sene bir söyleşisinde artık eskisi gibi güzel filmler çıkmadığından şikayet eden insanlara güzel giydiriyordu; işte A Most Violent Year bir başka destekleyicisi oluyor o insanların argümanına karşı çıkışın. Video kasetlerin son dönemine bayağı küçükken yetişmiş birisi olarak, daha da küçükken tüm çatal bıçak takımını içine sokarak bir daha düzgün çalışmaz hale getirdiğim video oynatıcıda bir iki kez izleme fırsatı yakalamış olduğum o filmleri yıllar sonra tekrar bulup izlemişim de yine beğenmişim hissi veriyor A Most Violent Year, ve yalnızca bu bile benim için kendisini ayrı bir yere koymaya yeterli. Çünkü geçmişe, bugünün sağladığı perspektiflerle oturaklı bir bakış; geçmişe geçmişten gelen perspektifle bakmanın yanında hayli nadir bir durum. 



sevgili chandor'ın gelecek filmi mark wahlberg'liymiş, endişe duymaya başlamadım değil. bozma şu güzel seriyi cey si, lütfen, rica ediyorum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Mart 2015 Salı

Whitewash


Dışarıdan gelen kötü müzik gürültüsü, köşede oturan birileri; yola, herhangi bir yola, herhangi bir sebeple çıkınca artık sanki nicel anlamın ötesinde de biraz fazla olduğu fark edilen insanlar... Belli bir kimlikle tanımlanan, veya daha genel ifadesiyle belli bir şey etrafında toplanmış insan grupları değil bu hoşnutsuzluğun odağı, en genel ifadesiyle bir tür; belki. Yardımcı olmak, yanında olmak, anlaşmak, anlaşamamak, kavga etmek veya diğer ilişki aşamaları; düşününce sonradan hepsine bir noktaya kadar "değmiş" gibi gözüküyor. Yani hem uzak değilmiş değmiş geçmiş, hem de iyi ki bir temas olmuş diye gibi, iki anlamı da vermek gerekli oluyor çünkü bazen. Ama ne diyor Bruce? "Lanet olsun, donduruyor bu soğuk!" 

Quebec'in kırsal kesiminde kar temizleme aracı operatörü Bruce, kazara birisini öldürüyor. Tabii bunun dilsel ifadesi kolay, bir çırpıda söyleniyor. Sonrası işte Whitewash oluyor. Durağan temposuyla beraber o kadar sade bir hikaye yani soğuktan genel çıkarımlar yaptıran. Bir insanın sıkışmışlığını izlemek belki her şeyi mümkün kılan, fakat filmin bunun ötesinde bir imkan sunduğu gerçek. Öylesine geçilebilecek her sahnesinde ayrı bir hesabın olduğu, olanları açıklamak için yer yer geçmişe döndüğü kurgusuyla ters düşmeyişiyle daha net gözüküyor; fakat basit bir olaylar zincirinin sırıtmaması değil Whitewash, insanlıktan kaçış denilince gözükebileceği kadar klişe ama mümkün olduğunca samimi bir "hayat nereye giderse" öyküsü özüne inince. Doğrudan alakası olmayan birçok film akla geliyor bu sebeple; yeniyetmelik döneminde "gerçek" arayışıyla yine karlı ormanlarda kalan o etkileyici adamdan, herkesin içinde olduğu büyük şemalara metafor olarak hizmet gören bir petrol rafinerisi sahibine kadar. Yalnız tüm bunların ötesinde bir tavır benimsiyor oluşuyla zihnimden kaybolup gitmeyecek filmlerden birisine dönüşüyor Whitewash. O mevsimine yaraşır soğuk ve umursamaz tavrı ile kendi anlatacaklarını noktalı virgülü atarak bitirişi tüm hikayesine, Bruce'un o noktaya gelişindeki gevşek olay örgüsüne anlam kazandırıyor. Çünkü sıkılıyorsun bazen şımarıklıkla alakası olmadan. Bir başkasının aldığı nefes sanki kendi aldığından gidiyormuş gibi bunaltıyor tüm ilişkiler. Bir dayanamıyor olma hali evet, ama karamsarlık değil bunlar; yalnızca beklenti, iyimserlikle fazla ilişkilendirilmiş bir sözcük.   




"Hani diyorlar ya her suçlu insan kendi kendisinin celladıdır diye, ama bir de yarının daha iyi bir gün olacağını söylüyorlar. Ve ben ne diyorum biliyor musun? Lanet olsun, donduruyor bu soğuk!" Ve işte sonra Timber Timbre girmiyor mu anında Black Water'ıyla; tam bir hafif hafif sıcaklayan havalardan hazzetmiyor olmanın filmine dönüşüyor Whitewash. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Mart 2015 Pazar

Inherent Vice


Bir dedektiflik hikayesi; üstelik 70'lerde, üstelik haftalarca The Long Goodbye izlemişçesine uyuşuklukla karışık bir keyif hissettiren, üstelik Joaquin Phoenix'in o hafif çatlamış mekanikliği andıran ses tonunu duyduğumuz diyaloglar üzerine Sibylle Baier'i anımsatan bir güzel kadın sesinin anlatımıyla, üstelik her geçen dakika daha da beliren o ironik cümlelerle ve üstelik Paul Thomas Anderson'un gözünden... Inherent Vice işte böyle bir kafası dumanlı film, en kısa -ve aslında çok da uzamaması gereken- ifadesiyle.

Defalarca söylediğim gibi, 2014'ün en beklediğim filmlerinden birisiydi Inherent Vice. Filmin henüz izlemeden edinilen her kırıntısı PTA'den bir başka şaheser geleceğini düşündürüyordu bana, bir yandan da korkutuyordu beni; zira beklentim ne kadar yükselirse hayal kırıklığım o derece büyüyebiliyor ve sonuç olarak da acımasızlaşabiliyorum. Belki en iyi filmi değildi PTA'nin, fakat ne anlatıyor olduğunun gayet farkında olup hikayesine de o kadar saygı duyan bir film ki Inherent Vice, ana karakterinin tüm kafası dumanlılığını izleyiciye aksettirebilmişçesine her şey bir anda başlıyor, bir komplo endişesi tam etrafı sarmışken her şey huzurla bir anda sona eriyor.


Çokça tekrarlanan -en azından ben o ifadeyi kaç kez duyduğumu hatırlamıyorum- bir şey ister istemez insanın aklına geliyor filmden sonra: sevgili Hunter S. Thompson'ın hikayesinden uyarlama, pek sevemediğim Fear and Loathing in Las Vegas'ın, "keyif verici madde etkisinde" olmayı en iyi anlatan filmlerden biri olarak nitelenmesi. İşte o film bu hissi salt teknik beceriyle vermeyi başarırken Inherent Vice gayet sıradan bir kamera kullanımıyla gayet olağan bir hikaye anlatıcılığıyla değil o hissi vermeyi, izleyicisini sarhoşmuş gibi hissettirmeyi başarıyor. Burada hikayenin öneminden daha etkili olan şey elbette PTA'nin yönetimi, ama öylesine hafiften hissettiriyor ki kendisini, adeta bir bahar gününün sıcak rüzgarı gibi hikayenin üzerinden geçip kumları rastgele dağıtılmış gibi duruyor film.  


Zihin hafiften sallantılı halde, insanı bezdirmeyecek kadar sıcak bir gecenin kanepesinde uzanmışken takıntılı kalınmış bir güzel kadınla başlayan heyecan, endişe, paranoya ve ironi zinciriyle tabii bir vazgeçilmez olarak bulmaca yine bir gecenin kanepesinde yine sallantılı biçimde sonlanıyor. Bir filmden daha fazla ne isteyebilirsinki? 

filmi izlemeden önce afişlerine hayran hayran bakıyordum, filmden sonra yetinemeyip hala öyle onları izliyorum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Şubat 2015 Pazar

Foxcatcher


Gerçek olaylardan uyarlama filmler furyasının bir diğer üyesi Foxcatcher, o gerçek hikayesinden ziyade filmografisi gerçek karakterler üzerine kurulmuş Bennett Miller sebebiyle ilgi çekiciydi benim için. Zira en nazik ifadeyle eksantrik bir multimilyoner ile altın madalya için çalışan bir güreşçinin hikayesi fizikalitenin ötesine gidebilecek derinlikli bir spor filmi sunacakmış gibi çınlamıyor şahsıma, fakat Miller ismi dahil olunca yalnızca ve yalnızca Moneyball sebebiyle merakım ve beklentim farklı bir boyuta taşınıyor. Beyzbola hep merak duymuş ama hiçbir zaman gerçek anlamıyla kurallarını, dolayısıyla da sporun inceliklerini öğrenememiş birisi olarak beyzbol üzerine bir filmin en sevdiğim spor temalı filmlerden birisi olmasını yeterli bir sebep olarak görüyorum yani Foxcatcher'a dair beklentilerimi kurmak için. 

Miller'ın tarzına ters düşmeyen bir tempo ve kasvetle ilerliyor Foxcatcher'ın hikayesi. Şımarık zengin çocuğu tabirine uygun düşmenin yaşı olmadığını adeta simgeleştiren John du Pont ile genç yaşına rağmen son 5 yıllık süreçte isminden ayrıca bahsettirmeyi başarmış olan filmin yapımcılarından Megan Ellison arasında beliren kontrast hikayenin değeri anlamında odaklanmak istediğim yerden ister istemez uzaklaştırıyor beni. Ve kurgusallık payını olayların kronolojik çizgisini bozma yönünde dramatik farklar yaratacak biçimde kullanan film anlattığı hikayeye kendiliğinden bir değer veremedikçe de aksamadan işleyen bir saat mekanizmasını izlemeye dönüyor Foxcatcher deneyimi: hayran bırakan bir kamera arkası ve önü ama her anlam yüklemenin biraz iğreti durduğu boyutta beslenmiş bir hikaye.   


Orijin hikayenin doğal olarak içerdiği boşluk hissinin perdeye de yansıması ve bu sayede Miller'ın bir kez daha herhangi bir sporun neden sevildiğini, neden takip edildiğini göstermeyi başarmış olması kısa bir soru cevapla geçmenin pek mümkün olmadığı spor izleyiciliği konusu sebebiyle değerli bulduğum bir şey. İki durumdan da çok ötede ve hatta onlarla ilişkisiz bir şey olsa da yaşam, kazanmak ve kaybetmek cenderesine sıkıştığı sürece bunu ham biçimde sunan sporların delicesine takibi de doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. Elbette neden a sporu değil de b diye bir soru burada devreye girebilir ve ben de onu şans faktörüyle geçiştirmeye çalışabilirim, ama nihayetinde Foxcatcher için şu bir gerçek ki; kurumlar, yerleşmiş yapılar bir noktada insana değer katan şeye dönüşüyor ve herhangi bir ekonomik boyuta dönmeye gerek kalmadan insan ufak bir dişli olarak beliriyor bu yapılar arasında. Çünkü altın madalya hikayenin temelini oluştururken Shultz kardeşlerin varlığı du Pont için sadece bir araç oluyor olimpiyatlar sebebiyle, yani ulaşılmaya çalışılan şey "gerçeklik": mümkün olduğunca fazla insan tarafından kabul edilebilme arzusu. Foxcatcher'ın problemi bu cümlesini düzgünce kurarken oraya gelene kadar lafı fazla dolandırması. 

Steve Carrell 2011'de The Office'ten sinema kariyeri için ayrıldığında kendisine kızamamış olsam da ondan sonra dizi bir daha eski haline kavuşamayınca ve o süreçte Carrell sempatik iki film çekmiş olmasına rağmen o güne kadarki film kariyerini daha "yukarıya" çıkartabilecek bir film göremeyince kendisine çok sövmüştüm. Foxcatcher ile belki yine "o" filmde oynamadı ama alışılmış bir Steve Carrell karakterinin güvenli alanının çok dışına çıkarak "sinema kariyeri" ile kastetmiş olduğu şeyi bir ölçüde başardı sanıyorum ki Carrell. Filmi izlerken makyajını abartılı bulmuş olsam da gerçek du Pont'un birkaç röportajını izledikten sonra o tuhaflığı yakalamayı tam anlamıyla başarmış olduğu daha belirgin biçimde görülüyor.  

Foxcatcher, sıkıcı denilebilecek bir hikayeyi soğuk hikaye anlatıcılığıyla izlenir kılmayı başaran bir film. Ama analojideki saat mekanizması ne kadar ilgi çekici olabilirse olsun sonuçta bir saat mekanizması ve bir noktadan sonra aksamadan işleyen mekanikliğin ötesinde bir şey de arıyor insan.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Şubat 2015 Salı

Kill the Messenger


San Jose Mercury News muhabiri Gary Webb dönem için fazla ağır bir iddia -veya şimdi görünmesi kolay şekliyle gerçek- üzerine Dark Alliance başlığıyla yazdığı dizide, CIA'in Nikaragua'daki iç savaşı körükleyerek bölgedeki Contra savaşçılarına silah sağlamak için bölgeden yoğun miktarda kokaini California'daki siyahi nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeye taşıdığını söylüyordu. Tıpkı Gary Webb'i hala karalama amacı taşıyarak Washington Post'ta yazmış olan olan Jeff Leen'in söylediği gibi "su tahtası işkencesi ve Snowden zamanlarında" böyle bir iddia o kadar da inanılması güç gözükmeyebilir. İşin garibi geçmiş alışkanlıkları sürdürerek veya belki hala devam etmekte olan holding medyası ağının devamlılığına hasar vermemek adına hala Webb'in ve hikayesinin arkasından önceki yanlış mevzilerini savunuyor Leen gibiler.

Kill the Messenger, Nick Schou'nun Webb üzerine olan aynı isimli kitabından ve bizzat Webb'in kendi kitabı olan Dark Alliance'tan uyarlama. Süreci başından sonuna anlatırken dramatizasyon dozunu kaçırmıyor film, bu sayede böylesine kritik ve tartışması bol bir hikayeyi yeni bir tartışma zincirine sokmuyor. Her ne kadar Leen film için tamamen kötü dememek adına Jeremy Renner'ı övüp "fantezi dünyası" içerisinde iyi bir performans ortaya koyduğunu söylese de kendi eleştiri noktasına kendisi düşüyor çünkü filmin fantezi dünyasına dair bir şey yazmak yerine "onu açıklamaya bir yazı yetmez" diyor, Webb'in bir gazetecilik kahramanı olmadığını başlıktan söyleyebilmek için ancak zaman bulabildiyse demek. 




Yapımın "iade-i itibar" peşinde olan tavrı gayet yerinde ilerliyor. İtibar üzerine olan ifade genelde mide bulandırıcıdır çünkü asıl önemi olduğu zaman uçurumun ucuna bırakılan insanlar için yıllar sonra aynı uçurumun kenarında tören düzenlemek kendini tatminden veya değişen zamana uyum sağlamaya çalışmaktan başka bir şey ifade etmez. Bunun örneklerine yaşadığımız diyardan gayet alışkınız, çatal bıçakçı soytarılar gün geliyor ne yapayım daha diye özür diliyor, Nazım Hikmet şiirleri birileri tarafından kürsülerde okunuyor. Aslında değişen bir şey pek olmuyor yani bu iade-i itibarlarda, çünkü mevziler aynı kalıyor: tekil meseledeki tavrın bir anlamı olduğu zaman gücün yanında saf tutanlar yıllar sonra saf değiştirirmiş gibi yapıyor, oysa sadece pozisyon değiştiren veya ufak genişleme karakteri göstermeye çalışırken çeşitli samimiyetsiz hareketlerde bulunan gücün yanında tekrar konumlanmış oluyor. Fakat Kill the Messenger için bu durum geçerli değil, çünkü yapım bir anımsama ve bir uyarı niteliğinde hareket ediyor. Leen de Webb'i yeni başlayan gazeteciler için ibretlik hikaye olarak gördüğünü söylüyor, fakat yorumu ve gösterdiği yer yanlış; Kill the Messenger'ın tekrar gündeme getirişiyle Webb işe yeni başlayan gazeteciler için değil, biraz aklına kullanan herkes için bir ibretlik hikaye oluyor. Şöyle ki, geçtiğimiz yıllarda Snowden sayesinde öğrenilen dünya çapındaki takip ve bilgi depolama sistemi açığa çıktığında düzen içerisinde yerleşmiş belli "muhalifler" dahi Snowden ve onun ortaya çıkardıklarına karşı tavır aldılar. Mesela sürekli olarak Amerikan halkının "aptallığından" kendince ortaya attığı istatistiklerle bahseden Bill Maher, Snowden'ın *deli saçması şeyler söylediği* konusunda Glenn Greenwald ile yaptığı söyleşilerde fazlasıyla ısrarcıydı. Yani ortaya düzenin işleyişindeki çarpıklıklara yönelik bir gerçek çıktığında, bu gerçek etki alanı bakımından büyük veya küçük olsun, ona karşı ana-akım içerisinde alınan tavra kapılmamak gerekiyor, işte Webb'in ibret olacak yönü bu, ve bu da hikayede kendisinin konulduğu pozisyondan kaynaklanıyor, kendisinin bir yanlışından değil. En basitinden, sonradan yanlışlık olmadığı ortaya çıksa da Webb'in yazı dizisi üzerine gidip o dönem içerisinde gözüktüğü kadarıyla doğru veya yanlış ile ilgilenmek yerine mevzuyu kişiselleştirip doğrudan Webb'in üzerine çalışmak ya da yazılanların gerçek olmadığı kabulüyle yazı dizisinin iddialarını yorumlamak, problemin alınan tavır bağlamında nerede olduğunun göstergesi halini alıyor. Film de bu kişiselleştirmeye kullanarak Webb'i fazla merkeze alıyor ve dolayısıyla o samimiyetsiz "iade-i itibar" yakasında durmayıp bir anma görevi üstleniyor. 

Bu tarz konularda Amerikan politiği bağlamında konuşmak rahatsız etmese de beni bir noktada üzüyor. Söz konusu sorunlara hangi ülkenin mekan olduğu elbette çok önemli, sonuçta problemler doğasını oradan alıyor, fakat mekan, bulunulan an haricinde kısıtlayıcı bir görev üstlenmiyor. Yani burada Amerika'da 1990'larda yaşanmış bir şeyden bahsediyor olmamız bugünkü dünya düzeninde Türkiye veya herhangi bir başka ülkeden bağımsız bir şeyden bahsettiğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü yerel olduğu kadar evrensel olan problemlere dair yorumda bulunmuş oluyoruz, belki Bill Maher veya Jeff Leen denildiğinde Birleşik Devletler dışındaki her insana bir şey ifade etmiyor ama aslında onların temsil ettikleri şeyler her yerdeki her insan için bir şeyler ifade ediyor. Bu sebeple rahatsız edici değil benim için bir politik mevzu üzerine tekil olaydan alakasız gözüken bir diyarda ve oradan ayrık olarak yerel tınlayan bir bağlamda konuşmak, ama üzücü; çünkü popüler kültüre entegre biçimde benzer bir tartışma alanını yıllardır bu diyarlarda göremiyoruz. Zira ülkede en çok izlenen haber programı Ankara'dan ilk iki haber sonrasında günün trafik kazaları listesine dönüyorsa başka da bir şey söylenemez zaten, sıradan politik bir mücadele değil ahlaki bir mücadele vardır artık.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Şubat 2015 Cumartesi

Citizenfour


Belgeselci Laura Poitras ve muhabir/yazar Glenn Greenwald'ın, NSA sızıntılarını haberleştirme sürecinde Edward Snowden ile kurdukları bağlantılara yakından bakan bir belgesel Citizenfour. Herkesin sızıntılardan haberdar olup Snowden ismine aşina olmaya başladığı bu dönemde söz konusu haberin en yakınında bulunmuş insanlardan biri olan Poitras'nın gözünden süreci izlemek elbette ilk elden dahil oluş sayesinde ilk elden değer katıyor filme, zira komplo teorileri biçiminde ortalıkta dolaşan ve buluşma sürecine gidene kadar belgeselde de öncül belirtilerini gördüğümüz bu büyük "hükümet(ler)in casusluğu"nun resmi olarak gerçeklikle buluşuşun arka planını doğrudan görebilmek her şeyden önce mutlaka ki ilgi çekici. Fakat ilgi çekicilik kadar önemli bir soru var: bu belgesel tam olarak kimin için? Süreci en yakından yansımalarıyla beraber takip etmeye uğraşmış biri için mi, söz konusu haberin herkesi ilgilendiren doğası sebebiyle spotların izinden gitmiş birisi için mi, yoksa bir şekilde bununla da alakasız kalabilmeyi başarmış insanların şans eseri denk gelebilmesi için mi? 

Yapıma bakılırsa Poitras'nın böyle bir "hedef kitle" düşüncesi bile olmadığı açık. Öncelikle kabul etmeli ki yaşam sınırları ihlal edilmemiş veya edilmeme ihtimali var olan bir insan olmadığına göre herkesi ilgilendiriyor konu, her ne kadar bunun aksi bir durum olsaydı da mantıken herkesi ilgilendirmesi gerekecekti ama insanlara doğrudan dokununca elbette durum daha belirgin oluyor. Dolayısıyla herhangi bir kitlenin bu belgeseldeki anlatıcılığın odağında olması gereksiz bir düşünce gibi gözükebilir, fakat böyle bir hedef kitlenin varlığı aynı zamanda belgeseli daha derli toplu bir hale sokacağı için bu ilk kabul ile belirebilecek düşünce geçersizleşiyor. Elbette Poitras'nın elindeki materyalin ne kadarını kullandığını bilmiyorum, dolayısıyla belgesel kurguda mı böyle bir garip hal aldı yoksa hali hazırda ne çekildiyse ona göre mecburen böyle bir şema mı çıktı ortaya, bir şey söylemek güç. Fakat belgeselin dağınık bir yapısı olduğu ve anlatısı içerisinde ciddi bir tempo problemi yaşadığı gerçek. Bunun sebebi de işte belgeselin hangi izleyiciyi amaçlayarak var olduğunu bilememesinde yatıyor, çünkü kendi başına var olmaktansa yapılmış haberlerle, konu üzerine yorumlarla beraber anlam kazanıyor Citizenfour, oysa Snowden ile Greenwald ve Poitras'nın yaptığı görüşmelere dair de çok kritik bir perde arkası sunmuyor. Yani ne derinlere dalıyor ne yüzeyde yatıyor Citizenfour. 

Tabii bu konuya ve izleyiciye yaklaşma konusundaki dağınıklık bir yana, internetin anayasal bir hak olmasının tartışıldığı bir coğrafyada o internetin ve kullanıcılarının nasıl kontrol altında tutulduğuna dair yakın dönemde öğrendiklerimizi tazeliyor Citizenfour. Söz konusu sızıntıların haberleştirilmesi sürecine de yakın plandan bakmasıyla mevzuya ekstra ve keşfedilmemiş bir derinlik katıyor; böylece tek başına duramayacak olsa da beraberce durdukları içerisinde önemli bir tutamaç oluyor Citizenfour. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Şubat 2015 Cuma

The Immigrant


The Immigrant, bir dönem filminin en önemli ve başarması en güç bileşenlerinden atmosfer yaratmayı layıkıyla yerine getirirken basit bir göçmenlik hikayesi anlatıyor. 1920'lerin New York'unu, öncekiler meçhul olsa da şimdiki yaşamımızla belki göremedik ama yapımın zamanı ve mekanı canlandırmada etkileyici bir başarısı var ve gerçeklikle birebir kıyaslamaya gerek kalmıyor bu sebeple, çünkü bu faktör bakımından da yeterince inandırıcı film. Yalnız bir dönem filminin prodüksiyon tasarımındaki üstünlüğü ve bu iskeletin üzerine görece iyi anlatılmış hikayesinin dikilmesi onu ilgi çekici bir film yapmaya yeterli mi?

1920'lerde New York'a gelen Polonyalı bir kadının göçüşündeki amacı gerçekleştirmek ve yaşamda kalmak arzusuyla sürüklenişini anlatıyor The Immigrant. Tabii vodviller ve burlesque sahneleri düşünülerek kullanılmış, olumsuz çağrışımları olan anlamda değil bu sürüklenme; elbette hikayedeki bu sürecin yığınla olumsuz tarafı var dahil olan karakterler için ama söz konusu yaşamda kalmak olduğu sürece günümüz insanının da yaptığını en iyi ifade eden söz *sürüklenmek*, bunu ayrıca belirtmeli. Hikaye içerisinde doğrudan izliyor olmamıza rağmen bu sürüklenme sürecinin başlangıcına dair anlatıcının tavrı da ayrıca etkileyici çünkü final karesinin ustalığı ve vuruculuğu kadar karakterleri oraya getiren *ortak zamanın* nasıl başladığına dair net bir söylemde bulunmuyor film. Bu sayede iki buçuk karaktere dayanan filmin aslında paylaşılan bir hikayeyi değil Ewa'nın hikayesini anlattığını kesinleştiriyor, zira o ne biliyorsa biz de onu biliyoruz tüm film boyu. Her ne kadar belli sahnelerdeki özel efekt kullanımları çok sırıtsa da yeniden yaratılmış olan zaman ve mekan içerisinde ilgi çekici biçimde başlayıp sonradan parıltısını kaybeden hikaye de böylece son kertede toparlanmış oluyor. Zira dönemin göç hissinin, gelinen kıtanın insanlar için anlamının aktarılmasında önemli bir noktaya işaret ediyor hikayedeki bu karakter odağı ve bu açıdan da filmin derdini ön plana çıkartıyor. Yani klasik anlatımdaki üç ayaklı evrenin ikincisini günlük çıkmazlar ve insanların sürekli bekliyor olduğu gerçeğine atıfla geçiştirirken anlatının konusuna uyarcasına ilgi çekebilmeyi gerçekten önemsemiyor orada hikaye.

The Immigrant, yönetmen ve ortak senarist James Gray'in anlatımdaki başarısı sebebiyle ön plana çıkan bir film. Elbette bunu destekleyen oyuncu performansları ve desteklemekten öte anlatının ayakta durmasını sağlayan temeli oluşturan prodüksiyon tasarımındaki başarı bir film için, özellikle de bir dönem filmi için hayati önem taşıyan faktörlerin yerlerine oturduğunu gösteriyor. Ancak The Immigrant'ın bir süre sonra ilgiyi kaybedip finalde derdini açığa çıkartarak var oluşuna anlam kazandırması anlatı çizgisine verilmiş bombeyi kurtaramıyor, çünkü mantıklı ve konusuna uygun bir düşüş yaşasa da hikaye düğüm bölümünde orada kazandığından çok daha fazlasını kaybediyor. Tabii burada hakkını yememek lazım filmin; her şeyden önce çok iyi bir atmosfer içerisinde, senaryodaki düşüşlere rağmen anlatısını fazla sırıtmadan aktarabiliyor, ve bu sayede keyifli bir seyirlik oluyor. Adeta bir türlü sempati duyamadığınız ama bunun kendilerini sevmediğiniz anlamına da gelmediği, bağımlı gibi okuyup birkaç satır haricindeki sığlığına şaştığınız, ve fakat hala iyi yayınlarda yer alabilen o garip yazarlar gibi bir film işte, çevre özü bir noktaya kadar kurtarabiliyor. 

nolan filmlerinde olduğu gibi yanlış rollere düşmediği sürece günümüz sinemasının en iyilerinden biri sıfatını hak ettiğini bir kez daha gösteriyor cotillard, phoenix içinse zaten buna şüphe yok.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Şubat 2015 Perşembe

Camp X-Ray


8 yıldır Guantanamo Hapishanesinde olan bir "mahkum" ile gardiyanın ilişkisini anlatan Camp X-Ray, ABD senatosunun 2014 Aralık'ta yayımlamış olduğu işkence raporuna bakınca meseleyi biraz yumuşakça ele alıyor gibi geliyor. Fakat bu biraz da yapımın şansızlığı, zira Obama'nın 2008 seçimlerinde kapatmayı vaadettiği hapishanede neler yaşandığı az çok tahmin edilebilir olsa da resmi bakışın dönemdeki çizgisine ters giderek bunu resmetmeye çalışmak muhtemelen tahmin dahi edilemeyecek problemlere sebep olacaktır. Hali hazırda Zero Dark Thirty ve işkence tartışmaları çok eski değil, filmin kutuplaştırıcı bir konudan insani ve gündelik bir mesele çıkarabilmiş olmasının bile önemi kalmamıştı son kertede bu yüzden. Dolayısıyla rapor sebebiyle filmin henüz yılını doldurmadan haksızca yaşlandığı söylenebilir, ve şahsen bu *talihsizliğin* anlayışla karşılanabilecek bir durum olduğunu düşünüyorum çünkü filmin rapor üzerine verilecek en doğal tepkiye ters gidecek bir tavrı politiği yok.    

Camp X-Ray, "terör" ile mücadele konularında da en iyi kontrol aracına dönüşmüş, tarihin muhteşem kurgusallığı içerisindeki meşhur retorik "iyi adam-kötü adam"ı sallarmışçasına anlatıyor hikayesini. Ancak yaptığı, aynı retoriği daha geniş bir perspektifte ve mevcut cepheleşmenin ötesinde kullanmak. Bu noktada filmin politik damarı apaçık ortada olan ve mevzileşmeyi doğal olarak getiren bir konuda insani bir damardan hareket ediyor olmasının önemi daha net gözüküyor, çünkü söz gelimi güvenlik politikaları üzerine bir kutuplaşmadan veya insancıllığın politikasını sivrilerek savunmadan ziyade mevzunun tamamen insan açısına odaklanıyor yapım. Bu da o meşhur retoriğin milletler, dinler ve bunun gibi saçma pozisyonlardan ziyade birey temelinde kurulmasını sağlıyor. Bu anlamda ortalama Amerikan liberalleri için tam denk düşen bir "apolitik politik" açıya sahip olduğu söylenebilir yapımın ve bunu kulağa ilk anda çınladığının aksine olumsuz bir eleştiri olarak kullanmıyorum, aynı biçimde olumlu olarak da. Çünkü bir meselede tavrın rahatsız veya memnun ediciliği kişisel konumlanmayla nasıl karşılaştığı üzerinden değil bizzat tavrın olgunluğu üzerinden kendisini gösterir diye düşünmekteyim. Camp X-Ray örneğinde ise yine CIA raporuna dönünce görüleceği üzere o zaman zaman fazla dramatize diyaloglar için değil hal, zaman bulmak muhtemelen mümkün olmayacağından hikayedeki bakışın yeterince olgunlaşmadığı öne sürülebilir fakat sığ olduğunu söylemek de haksızlık olur. Dolayısıyla, politik yönden oturaklı bir film Camp X-Ray, en azından kendi hikaye odağı içerisinde. 



İnsan ilişkilerinin zor olduğu kadar tüm meselelerin yumuşama noktası olduğunun bir başka göstergesi oluyor hikayesiyle ayrıca Camp X-Ray. Üzerine gittiği politik ve daha önemlisi insani mesele içerisinde bu duruma odaklanabilmesi de bence ayrı bir takdir noktası. Çünkü keskin cepheli bir tartışmada kişilerin konumunu belirleyen argümanlar işin içine ilişkiler girdiğinde cepheleri görünmezleştirme, hatta yok etme kabiliyetine sahip olabiliyor. Buna rağmen o ilişkilerin nasıl kurulmuş olduğu ve cepheler arasındaki uzaklık birçok tartışmada argümanların gölgesinde yok olan çıkış yollarına dönüşüyorlar. Bir *düşman* olmadan kendisini ortaya koyamayan fikir ve gruplara yabancı olmayan bir dünyada yaşadığımız için bunu bunca kavga gürültüden sonra çözmesi sanmıyorum ki zor olsun insanlığın, sadece kolay olan genelde tercih edilen oluyor. Zira meselelerin çok boyutluluğuna bakmak işleri karıştırmak veya uzatmak olarak görülüyor, "iş bitiren" insanlar lazım, değil mi canlar? Biten iş mi; onu tartışmak da halleri kalan bir zamanda taraflara bırakılsın artık. 

Camp X-Ray, insani açısını görmenin pek mümkün olduğu fakat hikaye için gerekli olan milimetrik ayarı yapmanın pek kolay olmadığı bir konuda ufak ölçülerini iyi yaparak bakan bir film. Meseleye yaklaşımında ikili ilişkiyi iyi kontrol edebilmesi, kurulan insani ilişkinin ve karakterleri denkleştirmenin kritikliğini bozmanın önüne geçiyor. Ve bu da meşhur retoriği perspektif değiştirerek daha farklı açıdan kullanan filmin en güçlü noktası olarak öne çıkıyor, zira cepheler kurulduğu gibi değil ve yok olması gerekiyor ama bu bir konumlanma olmayacağı anlamına gelmiyor; sadece takımlar değil insanlar ortaya çıkıyor; herkesin kendi acısında diğerini boğmaması iyice kritikleşiyor. Çünkü tanımadığımız bir öteki hep varsa da ondan önce tanımadığımız bir kendimiz var, ve ötekinin bir "diğer" olarak varlığı da tüm dramatik ağırlığıyla buraya dayanıyor, salt ötekini tanımak bir şeyi gerçekten değiştirmiyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses