27 Temmuz 2015 Pazartesi

En duva satt på en gren och funderade på tillvaron

A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence


Roy Andersson'un rastgele ama hakkında keskin yargıları olmayan bir izleyicisi olarak ne beklemem gerektiğinin farkında olarak oturdum izlemeye bu uzun isimli son filmini. Açıkçası bu anlamda pek şaşırtmıyor Andersson, zira kendisinen bekleneceği gibi çekimler ve sinematografiyle beraber soğuk ve durağan bir filmle karşı karşıyayız ve bu kendisinin sinemasına aşina olanlar için ilk anda güzel gelebilecek bir durum olabilir. Fakat böylesine keskin tarzı olan birçok yönetmenin son 5 yıllık süreçte sektirmeden yaptığı gibi kendisinin de kendi parodisine dönüşme durumu olduğunu söylemek mümkün, zira ortada yamalardan hallica bir anlatı var, hatta bence yok. 

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki bu bir yorum filmi değil, gözlem filmi. Hareketsiz kameranın sabit açıdan sahneyi gözlemesiyle beraber detaylara olan dikkat ön plana çıkması olağan olandır, fakat A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence bu açıdan pek doyurucu olmayan bir film. Bunun bilinçli olduğuna şüphe yok, zaten filmin cümlesi bu durum üzerinden kendisini kuruyor ama burada kuru cümleler ötesinde, her şeyden önce, seyir için var olan bir eser olması gerektiği unutuluyor gibi. Sembolik anlatım ile sembolleri art arda dizerek bir şeyler anlatmaya çalışma arasında fark olduğu açık çünkü. İkincisiyle beraber tıpkı bu filmde olduğu gibi yalnızca etiketlerle ifade edilebilecek değerlendirmelere geçiş yapabiliyoruz ancak: iletişimsizlik, yalnızlık, izolasyon, tepkisizlik vesaire vesaire. Yani bir noktadan sonra "evet evet onlar işte" diye geçiştirilen şekilde *insani kapanmayı* anlatıyor resmen Andersson. Güncel kültüre yapılan atıflarda isabetli gözükmesine rağmen bu yüzeysel ve skeçsel yapısı her şeyi bozuyor bu sebeple: filmin kendisi cümlesine dönüşürken aynı şeyleri tekrar tekrar okuma sıkkınlığı mı içi kaplıyor yoksa hali hazırda zaten bir film mi izlemiyoruz, ayırdına varamıyorum. 

Sembollerin doldurduğu satırlar bir noktadan sonra belki kendi dilini yaratıyor gibi geliyor olabilir, fakat mütemadi suskunlukla mütemadi gürültü aynı noktaya varan şeyler. Yani bağırmanın zıttı sessizlik mi, tartışılır; fakat bağırmanın doğrusu sessizlik değil.

sevgi, saygı o ve tarz bilumum duygularla:;, 

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Griff the Invisible



Süper kahramanları sıkıcı ama onların maceralarını eğlenceli bulan birisi olarak Marvel filmlerinden sıkılıyor olmam benim problemim değil -merhaba Dan Harmon, ben de seni seviyorum-, öncelikle bu konuda anlaşmalıyız. Çünkü Griff the Invisible, o filmlerin etrafında dönen ama o filmlerden çok farklı ve özel olan şeylere dokunan ve son dönemde daha fazla çeşidini gördüğümüz güzelliklerden biri. Süper kahraman olmaya özenen, bu uğraşta olan veya herhangi birisine olan hayranlığıyla yaşamın tek bir şekilde yaşanmayacağını gösteren karakterler etrafında dönen hem film hem çizgi romanların son dönem ana akım sinemadaki dalgayla beraber biraz daha görünürlük kazanması gayet olağan bu açıdan. Avustralya'lı Griff the Invisible da bunun keyifli örneklerinden biri, fakat bir farkla: doğal olarak beklenecek geek ögelerden daha baskın olarak, biraz da o yönü meşrulaştırmak adına, favori temalarımdan olan bilindiği-şekliyle-yetişkin-olmama ya da yaygın ifadesiyle *büyümeme* anlatısıyla gerçekliğe dair bir sorgu ilgi odağına oturuyor. Bu anlamda mantıken bir süper kahraman filmi olsa da aslında değil de aynı zamanda.  



Griff, sıkıcı bir işte çalışan sıradan bir insan olmamayı gerçekliğe karşı olan savaşıyla sağlıyor. Kendisini nicel olarak belirlenen *doğru* ve *gerçek* ile temas halinde tutmaya çalışan abisi Tim ve savaş teçhizatlarını aldığı dükkan sahibi haricinde herhangi birisiyle gönüllü olmaya meyleden bir ilişkisi olduğunu söylemek güç. Burada Griff merkezinden anlatılsa da hikaye onu gerçekten anlatılası yapan Melody karakteri olduğu için sanki bayağı pazarlama afiş ve afiş yazısından daha çoğunu hak ediyormuş gibi geliyor bana, belki bunu bir olumsuzluk olarak yazabiliriz filmin genel itibariyle basmakalıp tutumunun yanına. Fakat basmakalıplık veya o abartılı duygusallık belli açılardan bir ölçüye kadar değerli bir şey sanki, çünkü alay ve şüpheciliğin kinizmden ziyade sinizme kaydığı bir zamanda bireyi aklı selim tutabilecek şeylerden birisi bunlar. Tabii burada kinizm ile süper kahramanlığı veya en azından onun çevresinde belirlenen kültürü yan yana koymayı da akla yatırabilmek gerekecek, fakat görülmesi gereken şu ki bugün var olan kinizmin kendini besleyeceği şeyler ve nefes alacağı yaşam alanı bu çerçevede olmak durumunda, kategorik olarak bakmamak gerekiyor zira. Ama işte afişin süper güç ilişkili cümlesi anlatıdaki gibi oturmuyor, artık film üzerinde sakil durmaya başlıyor, ki zaten son 5 yıldır sevdiğim filmlerden hangisinin pazarlanma şekli içime sindi, o da ayrı bir mevzu.

  

Gerçeklik dediğimiz şey onu ne kadar fazla insanın kabullendiğine bağlıysa, yani gerçeklik temelde bir kabullenme meselesiyse, -ki bence öyle, aa merhaba Lyotard- Griff the Invisible buna dair bir hikaye sunmada başarılı. Evet, tahmin edilebilir, ama bu tarz bir anlatı zaten bakış açısı biçmekten ziyade kendini tatmin için var olabilir. Bu yüzden de aslında yetişkinliği mesele edebilen insanlar için daha değerli olabileceği fikrindeyim. -Ama gerçek anlamda büyüyememiş insanlarla büyümemiş insanlar arasına da bir ayrım koymak gerektiği düşüncesindeyim, yani evet, yine bir denge durumu söz konusu; bunu ayrıca belirtme gereği duyuyorum çünkü genç olma diye bir şeyin pek yaşanma imkanı olmayan bir ülkedeyiz, dolayısıyla favori temalarımdan birinden bahsederken kurduğum cümlelere yapabileceği çağrışımlar açısından dikkat etmeye çalışıyorum.- Çünkü sözünü ettiğim banal ögeleri ancak öyle birisi yerine yerleştirebilir gibi, zira öbür türlü tıpkı The Giant Mechanical Man muamelesi gösterilecek bir filme döner Griff the Invisible, ha bir başka eğlenceli filme göz kırpmış olur, kötü olmaz belki ama aralarındaki o ince ayrım da gözden kaçar, zaten afişe takma sebebim bu: Griff the Invisible iki insanın aşk hikayesi değil; her şeyden önce bir gerçeklik meselesi. Burada iki insanın işlevi yorum gücünü göstermek adına önemli yalnızca ve bu sebeple de iki insanın hikayesini değil mefhuma dair genel bir hikaye sunma beceresine sahip. Fakat nihayetinde, tüm tadına rağmen bir dondurma gibi süresi var filmin de, yiyebildiğin sürece sıcağa karşı tatmin ediyor ama sonra yine derme çatma bir serinlik ihtiyacında bırakıyor izleyeni, oysa özel filmler hep kalırlar. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

15 Temmuz 2015 Çarşamba

The Salvation



The Salvation için bir modern western gibi gözüken bir *post-modern western* demek, filmi tanımlamak adına sanırım en isabetli tercih olur; zira western'i western yapan belli ögeleri, sınırlı açılardan yeniden yorumlarken aslında türün geleneksel sınırlarını aşma niyetinde olmayan ve klasiklere bugünden bir saygı sunan bir yorumu var. Öncelikle göçmenlik hikayesinin entegre oluşunu ve bu tema üzerinden ilerleyişi çok önemli bir nokta. Her ne kadar genel itibariyle gizli bir öge olarak hep bulunmuş olsa da Amerikan kimliğinin oluşmasında yeri fazlasıyla değerli olan türde, o kimliğin kökenlerine günümüzden bir yorumla dönüş söz konusu oluyor. Bu açıdan yeterli işlenmediği aşikar olsa da türün asıl intikam/adalet anlatısına odaklanarak bunu bir yan anlatı olarak sunuyor: ne kadar açıkça belirtse dahi durumu, seyirciye bunu hazmetmesi için bir alan açma derdinde değil, yalnızca alan bırakıyor. Diğer yandan petrol ve arsa paylaşımı üzerinden işleyen politik alt metninin de güçlü olduğunu söylemek zor, ona yalnızca dokunup geçilirken aslında büyük bir anlatı potansiyelinin de kaybedildiğini söylemek mümkün. Çünkü yalnızca geleceğe projeksiyon olabilecek bir politik tartışma açması haricinde Avrupa'dan göçlerin de birleşimiyle aslında toprağa dair daha derin bir politik tartışma alanı sunuyor. Elbette bir filmden bu tartışmalara doğrudan girmesini beklemiyorum fakat bu alanların kapısını gösterip geçmekle, kapısını açıp geçmek arasında fark var ve The Salvation bu potansiyelini kullanamıyor. 


Yapamadıklarının ötesinde, ana hikayenin ögelerini isabetli biçimde kullanıyor film. Mesela Madelaine'in dilsizliğinin sebebini yalnızca belli karakterler Yerlilere bağlıyor, fakat bunun gerçeklikle olan bağını, *beyaz adam*ın vahşiliğini izlediğim film boyu göremiyoruz. Fakat burada gösterdiği bu inceliği kapısını gösterip kaçtığı konularda göremiyoruz, ve bu açıdan harcadığı potansiyeliyle Anders Thomas Jensen'in kaleminden beklenmeyecek yavanlıkta bir hikayeye dönüyor anlatı. Sanki istismar filmine dönüşebilecek çok basit bir hikaye ufak birkaç dokunuş ve sinematografiyle daha ağır başlı bir havada anlatılmış hissi veriyor ve bence bu rahatsız edici. Bu arada kalmışlığın da getirdiği durum filmi, çok sevilen bir hazır kahvenin yeni bir alternatifi gibi gösteriyor: mekan edindiği uçsuz bucaksız çorak topraklardaki herhangi bir toz tanesine dönüşüp kayboluyor bu yüzden de The Salvation. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
eva green dememiş miyim?

12 Temmuz 2015 Pazar

Frequencies

Bilim kurgulara çok geç, ama yine de tam zamanında yönelmiş ilgim sonrası bunu kaçıncı kez söylüyorum bilmiyorum ama: bağımsızsa kopsun gelsin. Frequencies, öncelikle bu açıdan ilgi çekiciydi açıkçası, inkar etmiyorum kalıpsal bakışımı. Fakat bu sefer filmden haberdar olmam biraz daha farklı şekilde gerçekleşti; Oyungezer'in sözünü/fikrini sakınmayan yeni yazı işleri müdürü Sarp Kürkçü "izleyin mutlaka" diye yazdı I Origins ve Spring ile beraber Frequencies'i. İflah olmaz bir Brit Marling hastası olmam sebebiyle kendisinin filmlerine dair en ufak bir şeye denk gelip de atlamam elbette mümkün değil, tabii I Origins'e dair tüm "ama'lı" yorumlarıma rağmen diğer filmlere de bakmak gerek dedim. Hani mütemadiyen söylediklerim kategorisinde bir şey daha var ya: bir filmi nasıl izlemeye başladığının hikayesi önemli diye; işte bu sebeple rastgelme ötesine geçen bu detaylar bir filmin bakışında yer ediyor. Fakat daha önemlisi filmin kendi tartışmasına da katkı yapıyor: birkaç yılı bulan bilim kurgu ilgimin doruklarını yaşadığı ve çeşitli dönüşümler evresinde olduğum birkaç günde bu filme denk gelmem ne kadar tesadüftü?

Beraber kategorilendiği filmlerin etkisiyle insana ama daha çok yaşama dair belli bir sistematiği olan argümanların temelini oluşturduğu bir film izlemeyi bekliyordum elbette şaşılmayacak üzere. Frequencies'in fazla hırslı anlatısı ve bunu aktarma isteği de ilk andaki etkinin dozajında bu sebeple fazlasıyla etkili oldu, ve ne mutlu ki bu etki ters yönde olmadı. Zira "eğlencelik bir şeyler mi izlesem ya" moduyla oturulup da "dur bakayım"la açılan ve izlemeden önce bahsettiğim belli beklentilerin hali hazırda olduğu bir filmin açılış sekansıyla dünyasına bu derece hipnotize etmişçesine çekmesi sonradan olumsuz itmeler oluşturabilecek güçte oluyor. Zaten finale doğru, aslında film boyu vurgulandıkça "yok canım bu kadar da dalga geçer gibi olmaz" cümleleri eşliğinde beklemeye alınan düşüncelerin *o sır* olarak ortaya çıkmasıyla hafiften hırpalamaya hazırlanıyordum ben de filmi. Ancak manevralarını iyi yapan bir film Frequencies, ve hikayesiyle beraber cümlelerine inandırıcılık dozu açısından yadsınamayacak bir etki bırakıyor bu manevra kabiliyeti. Kimine "haaa" dedirtip kimine dedirtmeyecek olsa da esas meselesi için sürükleyiciliğiyle avlaması gerekiyor çünkü izleyiciyi öncelikle, ve seyirciyi içine çektiği dünyasıyla bunu başarıyor. 

Frequencies'in tartışmasını yaptığı mevzu, sadece karakterler ve üzerlerinden gelen bağlantılar açısından dahi filme dair genel bir karalamanın boyutlarını aşıyor. Bu, çok karmaşık veya çok kapsayıcı olduğundan, ya da çok yüksek bir perdeden girdiğinden falan değil elbette; yalnızca daha özel, ayrılmış bir alan hak ettiği için bu tartışma. Yaşamın insanlara değil, insanların yaşama ait olduğunu düşünen birisi olarak, yaşama dair yapılan bir tartışma için aksini söylemem beklenemezdi zaten diye düşünüyorum. Ancak bir de yazının, bunun için en ideal yöntem olduğundan, en azından şu evre için, şüpheliyim. Bu sebeple ki filmin kendisine odaklanırken cümlelerine şöyle bir değinip geçerken yalnızca ufak bir atıfta bulunan bir karalama bu: öncelik filmin seyrinde. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 Temmuz 2015 Perşembe

It Follows


İtiraf etmem gerekiyor ki korku türü, tür sineması denilen kategorizasyondan en çok rahatsızlık duymama sebep olan tür: zira standart vaatlerle bir alana sıkıştırılmış anlatıda belli bir anlamsızlık merkezinin oluşması bir yana; ifadeleri rahatlatmak için var olan nitelemelerin kalıplaşması yerine ögelere dönüşmesi gerektiği yönündeki düşüncemi bu minvalde devam ettikçe köstekleyen bir durumu söz konusu türün genel yapısının. Bu sebeple de uzak olduğumu, hatta bu örnekte olduğu gibi belli başları harici ilgilenmediğimi söyleyebilirim. Bunun bana sağladığı olanaksa, aslında diğer tüm "türler" için de geçerli olsa da, daha ayrıksayarak ve bu sayede uzaktan baktığım korku türünün belli bir ilgi çekici hikaye arkı veya kendisini gösteren tema/fikir/şey etrafında dönen anlamlandırılabilecek olaylar bütünüyle değer kazanabildiğini görüyorum. İfade etmesi dahi gereksiz gelebilecek bir niteleme gibi gözükebilir türe dair bu değerlendirme, fakat türe dair bir beklentiyi ve dolayısıyla da filmi popüler algıyla hapsolduğu alandan çıkarabilme yetisi sebebiyle janrın tanımı için hayati öneme sahip olduğu fikrindeyim. Böylesine ilgisiz olduğum korku türüne dair bu bütünlüğü ortaya çıkarmasıyla It Follows'u beğenme veya beğenmeme ötesindeki kıstaslarla gördüğümü söylemek mümkün, ve bunun beklemediğim bir şey olduğunu da. 

Geçen sene safi merakla Starry Eyes'ı izlemeye başladıktan sonra filme dair çeşitli gelgitli düşüncelerim olmuş fakat sonrasında filme içten içe bir yakınlık hissetmeye başlamıştım. Türün birleştiği noktaları yakalayan, istismar filmlerini akıllı olabildikleri yere popüler paranoyalar üzerinden çeken bir filmdi ve bu açıdan benzerleri için iştahımı kabartmıştı. It Follows için bir benzer ifadesi kullanmak belki çok yerinde gelmeyebilir, çünkü Starry Eyes çok daha istismara yakınsayan ve türe bağlılığını esas tutan bir filmken It Follows'un tam yüreğinde yatan anlayış türü gerekli kılıyor. 1980'lerin ritmik, dijitalize melodilerini anımsatan atmosferi, dönemi simgeleyen telefon ve televizyonların da etkisiyle retro bir hava yaratma ötesinde işlevi olan bir seçim; çünkü dönemde gerçekliğe paralel olarak sinemaya daha fazla yansıdığını söyleyebileceğimiz banliyö kültürü, otomobil ve müstakil evler gibi Amerikan rüyasıyla daha fazla önem kazanan belli değerlerin izinden ilerleyen bir anlatı sunuyor It Follows. Bu açıdan stilistik tarzının etki bırakması basit bir ambalaj meselesinin ötesine geçebiliyor; yüzeyin altında işleyen başka meseleler yokmuş muamelesi görmüyor çünkü. 

Bir Amerikan banliyösünü kendisine mekan edinen ve mekanın sosyal ilişkiler üzerindeki etkisini yadsımayan her dizi ve filmde gördüğümüz mekanlar ile bağlantılı tanımlayıcıları bir biçimde karşımıza çıkıyor film boyu: müstakil evler verili olmakla beraber, yerel okulu, ferah gözüken cadde ve sokakları, yapaylığına rağmen doğayla beraberliği hissettirme telaşındaki parkları ve yakınlarda dokunulmamış doğa alanları, sinema salonu ve onu bir sosyal aktivite mekanına dönüşünü simgeleyen kuyruğu, *diner* diye isimlendirilen yol kenarı kafeleri, sosyalleşmenin bir başka kaynağı olan spor salonuyla beraber kapalı yüzme havuzu, sömürü çelişkisini tabi özneler üzerinden ortaya koyan çelişkili mahalleleri, otomobilin hayati önemi, verandaların güven veren buluşma alanı oluşu, ve toparlayıcı ifadesiyle görece sönük ama görece memnuniyet yüklü olan, ikili ilişkilerin bir şekilde belirleyici olmasıyla komşu çocuğu kavramının daha farklı önem kazandığı, güvenlik arayışındaki banliyö yaşamı ve onun çerçevesini çizen her yer. Fakat buna mekanın günümüz için "iflas" ve "çöküş" gibi kelimelerle anılması adeta şarta dönüşmüş Detroit olması, şehrin dayandığı otomobil sektörünün zor günleriyle birkaç yılda harabeye dönüşen mahallelerinin sıklıkla tehdit ve tedirginlik unsuru olarak gözükmesi, '80'leri simgeleyen ögelerle beraber üst üste işlenince anlatının özünü farklı bir noktaya taşıyor. Zira '80'ler ile beraber artan ahlak kaygılarının temel sebeplerinden biri olan zührevi hastalıkların korku ögesini kurması ve bu sürecin, nesneleşen korkunun dikkatle bakıldığında /spoiler- mahalle sakinleri veya akrabalar üzerinden ilerlemesi, meselenin zihinde kurulan boyutu kadar gerçekliğe yansıyan yönünü de işaret ediyor. (Takip meselesine dair Hugh'un söylediği çelişkili şeylerle hikayede ortaya çıkan boşlukların, farklı sahnelerde takip eden ve mahallenin sıradan sakinleri olarak gözükmesine hizmet ettiği kanaatindeyim) -spoiler/ Bu açıdan '80'ler denildiği anda refleksel olarak akla gelen iki evrensel kavram olan küreselleşme ve neoliberalizmin eşanlamlısı gibi kullanılabilecek ve bireylerin gittikçe endişe ve korku ekseninde *güvenlikli sitelere* yönelişini kendisine kanıt olarak alan ve sistemin bireylerin zihinlerine verdiği tahribatları işaret eden nöroliberalizm kavramına çok yakından dalan bir anlatı etrafında döndüğünü söylemek It Follows'un gayet isabetli olur. Fakat korku ögesini kurduğu şeyin yeni bir tespit veya değerlendirme olduğunu söyleyemiyor olmamız, yani filmi bozmayacak olsa da deneyime zarar vermemek adına spoiler arasında belirttiğim banliyö yaşamına dair gözlemin alışılmışlığı, gizem ögesinin kurulmasına katkıda bulunan diğer bileşenlerle beraber anlatının daldığı derin suları sığlaştırmıyor: aksine; bazı gerçeklerin fazlasıyla yüzeye çıktığını gösteriyor. Bu anlamda anakronik anlayışı kurması adına mekan olarak Detroit seçimiyle beraber, korku ögesi ve isim tercihi filmin cümlesini çok açık biçimde ortaya koyuyor.     

It Follows, belli kabuller üzerinden ilerleyişini açığa vurmayı tercih ederken eleştirisini verdiği kültür/anlayış ile bir savaş içerisinde olmayan ama gayet kişiselleştirdiğim haliyle belli bir şey söyleme derdinde olduğunu doğrudan ortaya koymasa da gizlemeyen bir film: farkındalık tek ayırt etme noktası, placebo etkisi abartılmış bir fenomen; ama çöküş sanıldığı kadar sancılı olmak zorunda değil. Finali, girdiği tüm tartışmalarına olabilecek en şık noktayı koyarken hikaye içerisinde bunun sinyalini veriyor aslında It Follows; bir başka kalıp olarak güzel kadın başrolü ve bunun sinir bozuculuğunu ifade ederken yeniyetme bir telaşla eklemeden edemiyor: "sinir bozucu ama çok hoş aynı zamanda". Yani tüm bu delilik içinde onun dozunu arttırdığı kadar çekilir de kılabilen saçmalıklara ihtiyacımız var. Kısacası, It Follows güzel konuşuyor ama kendisi için bunu daha anlamlı yapan ölçüde güzel de gözüküyor, güzel de çınlıyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Haziran 2015 Çarşamba

Mad Max: Fury Road


Interstellar üzerine birkaç şey yazarken "bu derece etki yaratan, konuşulan filmleri mümkün olduğunca geç" izleme kararıma ilk ters düşecek filmdi Mad Max: Fury Road. Çünkü serinin önceden beri takipçisi ve severi bir izleyici olarak, öncelikle, kendisinin bu kadar fazla ses getireceğini şahsen tahmin etmiyordum. Ama bunun da ötesinde, Mad Max serisine yama değil, orijinal bir yeni film gelirken heyecanlanmamak ve izlemeyi ertelemek mümkün müdür? Fakat blogdaki hareketsizlikten de anlaşılacağı üzere yoğun bir döneme denk geldi -öyle ki "sonrası" etkileri hala blogda devam etmekte- ve ancak bu zamana kaldı. 

Mad Max: Fury Road için en başta söylenmesi gereken şey, kendisinin gerçekten bugünün Mad Max filmi olduğu. Zira yine George Miller çekiyor olsa da bugünün benzer konulu filmleri düşünüldüğünde Mad Max'ten ne kadar eser kalacağı bence önemli bir soruydu. Petrol mücadelesinden suya geçiş yapan ve dikkatlerden kaçıyor olmakla göze yanlış biçimde sokuluyor olma arasında gidip gelen, insanlığın aşamadığı problemlerinden patriarşiyi ana gövdesine alan hikayesiyle bugüne daha fazla yakışamazdı sanıyorum ki Mad Max. Aynı zamanda Max'in bencil/umursamaz tavrının bir noktada kendini başkalarıyla beraber hareket etmeye ister istemez götürmesi, bu süreçte Max'in ne baş aktör ne figüran olması ve kefaret isteği tonlarıyla, hayran bırakan mekanik ögeler ötesinde de seriye bağlı kalmasıyla bu değişim içerisinde ruhunu kaybetmiyor film. Filmi, serinin hali hazırda severlerine de kendini bu derece sevdirebilmesinin esas sebebi bu, en azından benim için öyle, yoksa istediğiniz hikayeyi muazzam işçiliği olan teknik beceriyle ve yine ilginç karakterlerle anlatın, bu coşkuyu o ruh olmadan mümkün değil yakalayamazsınız. Bu noktada getirebileceğimiz tek eleştiri belki aşırı renkli olması olabilir, fakat dünyasal renklerden çok fantezi-vari renklilik de filmin görselliğini geleneksel anlamda bozsa da ciddi bir zarar bıraktığını, bu örnek özelinde, düşünmüyorum. Donuk, seriye sadık sinematografiyi buna tercih ederim her durumda, fakat şimdiki halinin yerden yere vurulmayı hak etttiğini düşünmüyorum. 


Ama tüm güzel sürüş hissine, eğlencenin iyi ayarlanan dozuna rağmen filmin abartılması noktasının şahsen problem arz ettiğini düşünüyorum. Nihayetinde, filmi beğenen ya da beğenmeyen birçok insanın filmin "hikayesiz" olduğunu söylediği bir noktada, övgünün ayarını kaçması değerlendirme açısından sorun çıkaracaktır. Öncelikle, filmin kısıtlı ve basit bir hikayesi olması ve bunu hayran kalınan stunt sekansları arasında anlatıyor olması günümüz anlatım eğilimlerinin getirdiği bir şey değil, Mad Max hep böyleydi ve böyle olduğu için sevildi. Kaldı ki şu haliyle John Ford'un Stagecoach'unun modern hali gibi duruyor resmen film. Zira basitçe aksiyon sekanslarının ard arda geldiği filmlerden oluşmuyor bu seri, Max'in baş karakteri oluşu kadar ikinci planda her seferinde kalışının esas sebebi yalnızca diğer karakterler değil, tüm bu bileşenlerin beraberce oluşmasını sağlayan atmosfer. Kıyamet sonrası temasını bu yüzden de Mad Max kadar iyi işleyebilen yapıt çok az, öncüllerden olması ötesinde bunu alımlayıcısına hissettirebiliyor olması, anlatısını sunduktan sonra omuzlardan tozu atma isteğini refleks olarak hatıra diye bırakabiliyor olması bu seriye "efsane" statüsü veriyor. Bu etkileyiciliğe de dürüstlüğü sayesinde ulaşıyor. Artık CGI sinemanın vazgeçilmez bir parçasıyken bu teknolojik gelişim ve kolaylığı bir araç olarak kullanmayıp her şeyi bunun üzerine diken filmlerden bıkmışlığın göstergesi oldu bu açıdan bence Mad Max: Fury Road'un gişe başarısı. Evet, o takip sahneleri oluyor, evet şunlar bunlar patlıyor ama bunların neredeyse hepsi bir stüdyoda yeşil perdenin önünde oluyorsa o zaman anlatıcının dürüstlüğü nerede kalıyor? Özel efektlerin makyajı sağladığı, araçların ve stuntların gerçek, uzun bir sürede planlandığı bir film olması ötesinde patlamanın hemen ardından gayet rahat bir yüz ifadesiyle karizmatik biçimde yürüyen *kahraman*ların anlatılmadığı bir film olması Mad Max: Fury Road'u özel yapıyor. 


Filmden sonra çekimlerin detaylarına, belli sahneleri nasıl kotardıklarına, savaş müziğine yeni bir soluk getiren gitarlı elemanın hikayesine, yani filme dair bulunabilecek her bir kırıntıya insanın ilgisinin kaydığı başka bir mesai başlıyor. İşte ben de şimdi o detay yığınında kaybolmaya gidiyorum, çünkü nihayetinde, ne söylenirse söylensin, seriye bağlı olan insana iki söz yetiyor: Mad Max. 

Son bir nota ihtiyaç var: kendisini feminist diye niteleyen birisi olarak, Mad Max: Fury Road feminist mi değil mi tartışmasını kısaca yapıp geçtikten sonra filmin önümüze önümüze ittiği konulara bir daha film üzerinden değinsek ya, böylece verimli bir tartışma alanı daha stereotiplere kurban gitmese? Nasıl olur?  

bari şu filmden sonra düzgün baskılarla, bol ekstralı bir setini çıkarsalar mad max'in, artık teneke kutuda vanilya baskılardan daha fazlasını hak etmiyor mu? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

14 Haziran 2015 Pazar

While We're Young


İsmini, final jeneriği akarken bir duvara resmedilmiş graffiti olarak görüyoruz en sonda: ama güvenemiyor insan. Acaba var olan bir graffitiyken isim için ilham mı olmuş, film sayesinde orada var mı olmuş yoksa duvarda hiçbir şey yokmuş da bilgisayarda birkaç fare darbesiyle var gibi mi olmuş? Film de bu belirsizlikler üzerinden özünü kurarken daha fazla anlam kazanıyor jenerikle beraber isme dair ortaya çıkan bu önemsizmişcesine duran fakat samimiyeti kuran tartışma. Nokta aynıyken ona nasıl gelindiği; bir anda tek bir kalem darbesiyle mi, yanlışlıkla yazılmış bir iki harfin üstünün karalanmasıyla mı, ufakca not edilmiş tahminvâri notların uçurulmasıyla mı yoksa cümlenin nerede duracağını başından beri bilerek mi? Filmin tartıda belli belirsiz bir tarafa kayan son önerisi çok da önemli değil açıkçası bu aşamada, zira bu tartışmaya bir zemin kuruyor olması filmi ortaya çıkartan. Ama ne kadar fark edebilir zaten değil mi: biz gençken, hali hazırda gençken, hazır gençken, gençken, geç mi gençlik, geçti o zamanlar ya da gençlik miti; ne farkeder yani? 

Woody Allen'ın ikinci göbekten akrabasıymış hissi veren Noah Baumbach, bir kez daha "orta-üst sınıf çelişkileri"ne dair ortalama bir Amerikan bağımsızıyla geliyor. Birçok izleyicinin aksine ben bunu övgü olarak kullanıyorum tabii. Zira Baumbach kadar dişe dokunup da kanatmadı ki diye kötülenen bir diş fırçasını anımsatan yönetmen bilmiyorum ben son dönem Amerikan sinemasında. While We're Young da bu anlamda tam bir Baumbach filmi. Ortalama film süresi olarak akıllara yapışmış o doksan dakikanın sonunda kendimi birkaç saattir filmi izliyormuş gibi hissetmem filmin yuvarlanış ve oynayış şekline bağlanıp "yorucu" sıfatı kendisi için uygun görülebilinir; fakat tıpkı Frances Ha'da da olduğu gibi ziyadesiyle önemsiz görünmesine rağmen insanların yaşamını o veya bu biçimde belirleyen endişeler etrafında dönüyor While We're Young, ve bu, saatleri dolduruyormuş hissi veren bir tartışmayı anımsatıyor kaçınılmaz olarak. Güzellediğim doğrudur, ama Baumbach filmleri bu eşeleme olmadan kendi değerlerine ulaşamıyormuş gibi geliyor bana, o yüzden çabayı şahsen hoş karşılıyorum. 

While We're Young'ın bir noktada umursamamaya bağladığı başarı ile olan insan ilişkisi ya da tablonun o imrenilen haline nasıl ulaşıldığı konusunu şahsen fazlasıyla önemiyorum. Çünkü dürüstlük sözcüğü gayet yüzeysel biçimde kullanılırken asıl anlamını kaybediyor gibime geliyor. Çocukca ifadesiyle basit bir yalan söyleme meselesi değil bu; bireyin kendisiyle olan ilişkisinin çevresine, ve dolayısıyla dünyaya yansıma hali. Çünkü kendini ifade etmenin gerçekliğe uygunluğu ile doğru söyleme arasında ciddi bir fark var, tıpkı yukarıda filmin isminin farklı biçimde Türkçeleştirilmelerinde olduğu gibi. Bu durumda aslında başa tekrar dönüyoruz: başarı mı süreç mi kıyaslamasının kendisi zaten sonuca odaklamıyor mu insanı? Hikayenin bu ayrımı vurgulaması gelgitli kargaşası içerisinde ayrıca önem kazandırıyor tartışmaya. Fakat "gençliğe" bağlanan sıkıntının doğası noktasındaki argümanın, gençlik mitini öne çıkararak zaman içerisinde meydana gelen değişimlerle kendisini meşrulaştırmaya çalışışını pek yerinde olmayan bir final gibi görüyorum. Yani filmin son cümlesine katılmamaktan ziyade filmin bir son cümleye ihtiyacı olup olmadığından şüpheliyim; zira tüm filmin üzerine olduğu şey Baumbach'ın filmografisinin de özeti: sadece gülümse kendi kendine, sen sensin. Klişeyle doğruluğun kesişmediğini kim söylemişti ki? Yalnız hatırlatmakta fayda var: burada bahsettiğim tüm diğer fark ve ayrımlar gibi, kendini-iyi-hisset filmleriyle bir tartışma ve basit endişe üzerinden gelen diğer filmlerin belli cümleleri kullanmaları arasında ciddi bir fark var, ve While We're Young'ın bir Baumbach filmi olarak değer kazanıyor olması tam da buna bağlı.      

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Mayıs 2015 Cuma

Ex Machina


"Daha derine inebilirdi, daha uzun sürebilirdi, daha girift sorgular dahilinde daha ilgi çekici bir anlatıya dönüşebilirdi." Ex Machina üzerine izleyicilerin çeşitli yorumları temelde bu eksende dolanıyor gördüğüm üzere. Yapay zeka üzerinden *insansal* olanın ifşasına yola çıkmış diyerek yerli basının iddialı ve boş spotlarına göz kırpılarak kısaca nitelenebilecek bir filmin üzerinde dolaştığı temalara farkında olmadan bu derece atıfta bulunup dahil olunabilirmiş dedirtiyor doğrusu bu tepkiler. İncelemede kaçırdıkları şeyler olduğundan değil, memnuniyetsizlik ve eksikliğin insana özgü bir şey olmasından ötürü belki gayet doğal bu durum; fakat Ex Machina'nın sunduğu deneyim üzerine denk gelince işaret edilmesi gereken özel bir noktaymış gibi gözüküyor. 


Genç bir programcının bir yapay zeka tasarımının kapasitesine dair bir deneye katılışını konu ediniyor kabaca Ex Machina. Söz konusu yapay zekanın geçtiğimiz senenin teneke sesli filmlerinden olan Son of a Gun'dan tanıyabileceğimiz İsveçli Alicia Vikander olması, filmin estetik üzerinden kurduğu bir başka argümanı da deşmeden belirtmek adına önemli diye düşünüyorum, ayrıca kendisinin başarılı performansı da bu argümanın fikirsel temelinin belli bir gerçekçilik üzerine kurulmasına ayrıca yardımcı oluyor tabii. Bunun haricinde hazır oyunculardan girmişken benim için Inside Llewyn Davis'le başlayan "Oscar Isaac'li filmler" diye bir kategori oluşturmaya başlayabiliriz gibime geliyor, zira rol seçimlerinde ciddi bir karakterten ve finalde doyurucu filmlerden söz etmemiz mümkün.



Yapay zeka yaratılması üzerine var olan uğraşlar ve filmde Caleb'in "insanlığın değil tanrıların dönüm noktası olur" gibi sözlerle önemini belirttiği mevzuya dair mühim bir bakış açısı sunuyor Ex Machina. Fakat bunu yaparken söz konusu yapay tasarıların kapasitesinden çok onu yaratan insan aklına ama daha temelde insan doğasına dair yorumlarıyla bunu yapmayı başarıyor. Film süresince aslında makineyle insan arasındaki his/bilme ve tercih üzerinden benzerlikler kurarken bir noktada da filmin metafizik bir tartışma çerçevesine dahil edilebileceğini ve eğer bir yaratıcı varsa onun yapısının kağıda aksedenden ziyade insanların gerçekliği üzerinden ortaya çıkabileceğini söylemek mümkün. Yani geniş bir yelpazede farklı konulara ucundan değinmeyi başarıyor kendi kısıtlı alanında Ex Machina ve bu sayede belli sınırlar dahilinde kendini hapseden bir film olmanın ötesine geçebiliyor. Etkileyiciliğinin önemli ölçüde bu yapıdan hareketle ortaya çıktığı aşikar, fakat bu içerik dahilinde bir tarz bahsi de yapmamız gerekiyor. Çünkü kamera kullanımının her ne kadar pek ilgi çekici bir yönü olmasa da filmin görselliği ile kendini konumlandırdığı "aradalık" hissi anlatının aktarımında önemli bir görev üstleniyor. Zira "medeniyet"in uzağında izole bir alanda doğa içerisinde yeni bir atılıma dair bir hikayeyi izlerken bir geçişkenlik alanına da kilitlenmiş oluyoruz, bu hem anlatının kendisi özelinde gerçekleşiyor hem de ona ulaşma biçimimizi belirleyen anlatı formu açısından gerçekleşiyor; bu anlamda filmden taşan anlamların kendilerini izleyici özelinde sağlamlaştırdığını söyleyebiliriz. Yapay zeka konusu üzerinden insan doğasına dair söylemiyle de belki bu yüzden etkileyici olabiliyor Ex Machina, üstelik pek yeni bir şey de söylemezken. Yani yazın ortasında tam kendinizi kötü hissettiğiniz anda kapanan hava gibi bir film Ex Machina, bir de yağmuru bırakınca, değmesinler keyfimize. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses