20 Kasım 2014 Perşembe

Listen Up Philip


İkinci romanının yayımlanışını bekleyen Philip'in bu sırada kendi kendini ve çevresini yıkmakla meşgul olarak geçirdiği zamana odaklanıyor Listen Up Philip. Dış anlatımı, jazz arka planlı New York sahneleri, münasebetsiz mizahı ve etrafında dolaştığı karakterleriyle yeni bir eski film de denilebilir kendisine zira Woody Allen hala çok özel bir yönetmen olmadığını düşünedursun, kendisi ve tarzıyla doğrudan ilişkilendirilebilecek henüz şimdiden onlarca yönetmen var. Fakat mevzubahis entelektüel sıkıcı beyaz adam dramasının yönetmen ve senaristi Alex Ross Perry, diğerlerine nazaran daha farklı bir noktada duruyor ve Allen'ı sopsoğuk duşa sokup biraz sarsıyor. 

Ana karakter Philip, yazar olmasının ötesinde bir yaratıcı durgunluğa sahip, melankolisiyle boğulmuş bir şehir insanı, tıpkı bugüne kadar önce ahlayıp sonra yalnızlığını kutladığımız birçok karakterin gerçekle daha ilişkilenmiş hali aslında temelde. Fakat Philip ve biraz yaş almış hali olarak görebileceğimiz idolü Ike değil yalnızca filmin odağına dahil olanlar. Kadın karakterler tolere edicilikleriyle ön plana çıkıyor olsalar dahi, bencil erkeklerin etki alanının dışında bir durgunlukları var onların da. Bu sebeple ilkel davranışlarına rağmen fazla gelişememiş erkek karakterler ifadesini kullanamıyorum Philip ve Ike için, zira narsizmle paslaşan bencilliklerinin ötesinde kalan hüzünleri sanki insanlığa özgü, ve kendileri kadar başkalarına da dert açtıkları aşırı sorunlu yapıları insan olabilme noktaları. Tam da bu noktada belirginleşiyor işte Listen Up Philip'in seyircisine yönelttiği saldırısı; belki sınırlı olsa da belli ayrıcalıklarıyla beraber ufak ufak cümlelerle kaybolmuş ve hareketlerini ne kadar rahatsızlık verici olsa dahi hak gören bir grup insan filmin ana izleyici kitlesi, ve titizce hazırlanmış bir dağıtma planını işlerliğe koyarcasına dalıyor ara-sına(mıza) film. Bugüne kadar çeşitli film ve kitaplarla bu az değer görse de ederi bozduruldukça çoğalan melankolik ve yıkıcı davranış biçimini övgülerle bezerken, böylesine bir sarsıntının tepetalak-da-olsa-her-şey-yolunda bakışına tersten gidip onu itelediği kadar kafasını da hala okşamaktan geri kalmadığını gözlemlemek, bazı şeylerin değişmemesi ve bozukluğuyla varlığını bulduğunu gösteren en sağlam işaret olsa gerek. 


Jason Schwartzman'ı benzeri karakterlerde izlemenin keyfi hiçbir zaman bitmeyecek gibi geliyor bana, ister kendisine yapışmış olsun ister her seferinde yeni bir şeyler olsun rolde, yine de bu tarz karakterlerin sinir bozuculuğunu da sempatikliğini de tam olarak perdeye taşıyabiliyor kendisi. Fakat Schwartzman'ın ötesinde, film düşünüldüğü anda akla gelecek bir yakın çekimle filme ismini koyan Elisabeth Moss'un etkileyiciliğinden daha çok bahsetmek gerekebilir, tam da bu yüzden seyircisine saldırmıyor mu zaten film de? 

Yakın zamanda yerli edebiyatı da esir almış olan kendi kendini odağına biraz fazla oturtmuş yalpalayan erkek karakterler ederi arttıkça değeri azaldığı için fazla bunaltıcı gelmeye başlamıştı bana. Ama tabii sadece gelmeye başlamıştı, yoksa gitgide mitleşmeye başlayan karakterin tekrar ele alınışını izlemeye bu kadar hevesli oluşumu açıklayamam; ancak bu sayede karşılaştığım yaratı, mevzubahis organizmanın mümkün olan en dürüst açıdan ele alınışı olabilir. Öz farkındalığın doğal biçimde getirdiği bıyık altından gülümsemeyle beraber sinsice yüceltme elbette söz konusu ama zaten aksini söylemek ya da yapmak da mümkün olabilir mi? Sonuçta tüm yıkıcılığına rağmen, karakterin sadece varlığı bile gidin diye bağırıyorken konumlandığı her noktada zorlanmamış bir yer açamıyor mu kendisine Philip? Odağımızın kendisi olması bile göstergesi belki söylemeye çalıştığım şeyin fakat odağımızda olması zaten karıştırıyor bahsimizi, çünkü Philip değil, herkesin tutunmak için çabaladığı şey gerçekten kusurlu olan ve aynı zamanda onu tutunulacak hale de getiren. Bu yüzden beklenmedik anda insana kendisini okutturup yoğunluğuna şaşırtan ufak bir hikaye Listen Up Philip, ve göz kapaklarının ağırlığına dayanamayıp yavaş yavaş uykuya dalmak gibi bir film. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Kasım 2014 Çarşamba

Guardians of the Galaxy


Bu senenin, kelimenin yapabileceği tüm çağrışımları dahil ederek söylersem, iki bombasından biriydi Guardians of the Galaxy. Diğer *bomba* Edge of Tomorrow, konsept sayesinde ve tabii kişisel olarak ekleyebileceğim Emily Blunt faktörüyle kurtarabilecek olsa da Guardians of the Galaxy'de -çizgi romana dönük biçimde- filmin en önemli silahının sempatik saflığının olacağını ama buna rağmen son yılların en büyük balonlarından The Avengers benzeri bir deneyim yaşayacağımı düşünmüştüm. -hah, sayfayı kapattın mı?- Fakat haddinden fazla abartıldığı gerçeğiyle beraber en düzgün Marvel filminin karşımızda olduğunu söyleyebilirim.

Ana akım bilim-kurgu/aksiyon filmlerinde biraz geç de olsa kendini fazla ciddiye almamayı öğrendi yapımcı ve yönetmenler. Tabii bu, ufak bir parçası olduğumu inkâr etmeyeceğim nerd/geek kültürünün son yıllarda ana akım haline gelmeye başlaması sayesinde olan bir şey, nitekim Marvel evreninin sinemaya uyarlanmaya başlaması, yani çizgi roman kültürünün etkisiyle eksantrik örneklerin ötesinde geniş açıda da görülebilecek bir duruma dönüştü bu farkındalık. Guardians of the Galaxy de buna uygun düşen biçimde eğlenceli diyaloglarla, ciddiyetin aniden kırıldığı sahnelerle bezeli bir film. Karakterlerin kuruluşları ve hikaye içerisine oturuşları bakımından da filmin dalga ile ciddiyet arasına düşen anlatım noktasının daha da belirginleştiği söylenebilir. Fakat bunun ötesinde bir bilim-kurgu/aksiyon filmi için dikilmiş örnek iskelete tam oturuyor Guardians of the Galaxy. Kullandığı klişe dönüşlerin, tiplemelerin veya bunların üstünde dikkat çekici olan mizah açısının taze olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak klişe sözcüğünün ilk andaki olumsuz çağrışımının ve klişe kullanımının illaki kötü olacağı yargısının kırılması gerektiği kabulüne varmamız için henüz erken olmadığını düşünüyorum. Yani sıkıcı olabildiklerini kabul etsem de yerinde kullanılan kalıpların anlatıyı geliştirme açısından ciddi katkıları olduğu fikrindeyim. Guardians of the Galaxy de bilindik sularda yeni bir keşif yapmadan yüzerken suyu ne kadar sevdiği kararına varan bir yetişkin edasında bu anlamda, bu yüzden filmin yüzü eskimiş numaralarının pek de rahatsız edici olmadığını söyleyebilirim.

Guardians of the Galaxy'yi sempatik kılan, en ilgi çekici yanı düşük tempolu maceraperestliği. Fakat yakın zaman içerisinde, aksiyonun ilginçleşmediği ölçüde azaltılması gerektiğinin tıpkı ciddiyet mevzusu gibi farkına varırlarsa eğlence sinemasının yaratıcı aktörleri, bu birbirinin benzeri yubidibombom filmler de şaşırtmadığı zaman dahi çok beğenilir olabilecekler sanıyorum ki. Zira filmin yarattığı etkideki esas faktörlerden birisi beklenilmiyor olmasıydı. Ama zamanla daha da düzelecektir tabii; düşünsenize şu filmi '80'lerde, '90'larda izlediğimizi: Rusya'yı temsilen var olan *kötü* Ronan New York veya Los Angeles'ı yok etme planlarındayken, da-da-da-dan en beklenmeyen güçler bir araya gelir ve her zamanki kahramanlıklarıyla herkesi kurtarır. Hızımı alamadan ve filmi daha fazla indirgemeden durayım; nihayetinde Guardians of the Galaxy, bozuk temposu ve benzeri filmlerden zaman içerisinde çıkarılmış dersler sayesinde eğlenceli hale gelebilmiş bir seyirlik. Haddinden fazla olmasına rağmen Marvel'in diğer filmlerine oranla çok daha az abartıldığı ve Marvel'in eli yüzü en düzgün filmi olduğu gerçeğini dile getirebilecek olsam da sormadan edemiyorum, süper kahramanların neyi ilginç ya? Hele bir de ortada düzgün bir villain yoksa?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Kasım 2014 Salı

11.6


Amerikan stüdyo filmlerine dair ikide bir blogda dillendiriyor olduğum durumun kendi kuruntum olmadığını Avrupalı yapımcıları ve onların yeni girişimlerini gördükçe fark ediyorum. Zira sinema sektöründe gayet görünür biçimde ortada duran bir boşluk var ve Amerikan stüdyoları bunu doldurmadıkça, veya diğer bir ifadeyle dolduramadıkça, Avrupalı yapımcılar daha fazla çerçeve içine girmeye başlayacak gibi gözüküyorlar. Nitekim geçtiğimiz bu yıl Luc Besson'ın şirketi EuropaCorp ile Amerikan Relativity'nin işbirliği anlaşması oldu, hem dağıtımcılığı hem de yeni projeleri kapsayan bu anlaşmaya göre önümüzdeki yıllarda ortak katkıda bulunulmuş 12 film göreceğiz. Tabii bu yıl sinema salonlarında gösterilmekten ziyade salonları satın almış havasında vizyondan çıkmak bilmeyen Lucy'nin Universal ile olan dağıtım anlaşması bu işbirliğinin öncesine denk geldiği için Besson'ın son filmini bu kapsamda düşünmemeli. Daha somut olan bu ortaklık doğrudan 11.6 ile ilgili değil elbette, fakat Avrupa'da seyirlik filmler yaratan insanların daha Avrupai bakış açısıyla, Amerikan stüdyolarının geçmiş büyük filmlerinin kalibresinde filmler yapma kabiliyetini artık yitirmesi veya sadece yaratamaması sebebiyle açılmış boşluğu doldurma çabasının iyi bir göstergesi. Çoğunlukla Amerikan sinemasına yönelik temelsiz/ezberlenmiş yergiler duyuluyor olsa da, Amerikan filmleriyle büyüyüp o filmleri özleyen sinefil bir kitle de var; ancak tabii soru: o zamanlarda yaratılan filmlere uygun bir ortam şimdi var mı?

11.6'nın dağıtımcılarından Wild Bunch'ın da benzer girişimleri olmasının ötesinde, Fransa'nın en büyük soygunlarından birisini hiç silah kullanmadan gerçekleştiren Toni Musulin'in gerçek hikayesini anlatan film, klasik anlatım tarzıyla yukarıdaki bahse sebep oluyor. -Başroldeki François Cluzet'nin üç yıl önceki itici filmi Intouchables da benzer bir çabanın göstergelerinden bu arada, ki kendisinin yer aldığı daha birçok filmi böyle kabul edebiliriz- Sektöre dair bu çabanın haricinde de şahsıma elektronik altyapılı müziği sevdirmiş Chromatics ve Connan Mockasin gibi grup ve müzisyenlerin melodileriyle bezenmiş olmasına denk düşer biçimde tam anlamıyla zamanımızın filmi 11.6. Musulin'in, Robin Hood olmadığını söylediği kendi cümlesinin de gösterdiği üzere, en haklı fiilin bile kazanmak veya kaybetmek fiillerine kademeli olarak dönüştüğü kısırdöngü zamanlar çünkü bunlar ve Musilin'in bir karakter olarak kuruluşunda ihtiyaç veya imkansızlık rastlanması gereken sözcükler değiller.

Filmin gerçekle olan bağlantısını kopararak bakınca; 11.6, motivasyonu belirsiz, yaşamını boyalı imajların doldurduğu ve ezberine fazla güvenen karakterlerle bezeli bir film. Etrafında dolandığı suç sebebiyle doğal bir heyecan taşıdığını söylemek mümkün filmin. Söz konusu olaya tekil olarak bakışı, soygunu, hazırlık süreçleri ve karakteriyle beraber aynı çerçeveye alışı da şahsen bir suç filminden bekleyeceğim hususlardan. Fakat Chromactics'in In the City'sini filmde duymak güzel olsa da şarkının görsellik kazanmış hali beklenen etkiyi yaratmakta aciz kalıyor: boşluğu doldurmak, bireyin zamanın içinde serbest hareket halinde olduğu boşluğu suç arka planıyla göstermek, boşluğa düşmeden pek zor olsa gerek, fakat 11.6 bunun dahi hakkını gerektiği ölçüde veremiyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Kasım 2014 Cumartesi

Boyhood


Ancak onun aklına gelip de yapacağı bir şeydi diyor kabaca, zamanımızın yönetmenden-de-öte'si Steven Soderbergh Boyhood'dan bahsederken. 12 yıllık yapım süreci -haklı olarak- en az film kadar konuşulmuş olduğu için tekrarlamaya fazla gerek yok diye düşünüyorum Linklater'ın akla gelmesi kolay, cesaret etmesi zor fikri üzerinden büyülenmeleri.

Yaşamın, güne etkisi olmayan törenselliğini bir kenara bırakıyor ve daha çok yaşama özünü veren gündelik geçişlere, etkileşimlere odaklanıyor Boyhood, ve kendisine tadını bu veriyor. Çünkü bir çocuğun 6'sından 18'ine gelişi olduğu kadar bir ölüm, bir macera, iki heyecan ve birçok karşılaşmanın da filmi aynı zamanda, yani yağa bırakmadan önce yumurtaları hafifçe çırpmak gibi biraz: sarısıyla beyazı ne tam karışıyor, ne apayrı kalıyor. Yaşamın vasatlığı ekseriyetle olumsuzlanıp kendisine meyleden önerilerin saniyesinde saldırıya uğramasıyla insanların kayboluşuna dair net bir manzara ortaya koyuyor ve Boyhood o kayboluş içerisinde insanların kendilerini fark ettirebilme çabasını efor sarf etmeksizin yakalıyor. Anlaşılması aynı zamanda bir utanç da getirdiği için bir kenara atılıyor ama *daha* arzusuyla şikayet edip hayal kırıklığında buluşuyor insanlar, arabanın camından yolun kenarında bıraktıkları diğerlerini izleyip karşılaşacaklarını merak ederken arada da kaza yapmamak için dua ediyorlar.

Boyhood'un "başyapıt" olduğu konusunda eleştirmenlerin oy birliğiyle anlaşma çabası ve Kenneth Turan gibi daha olumsuza meyleden düşüncelerini dile getirip tepki almamak için filmin eleştirisini meslektaşına bırakan eleştirmenlere denk geldikçe zamana uygunluğu daha iyi anlaşılıyor filmin. Çünkü büyük bir şeyler olacağı düşüncesiyle grand slam'de final maçına yol alan tenisçi heyecanında Mason'ı 18 yaşında bırakırken finalde, aslında geleceği de o ana kadar izlemiş ve grand slam şampiyonluğunun kortta iki eli havaya kaldırma anı kadar kaldığını görmüş oluyoruz; yani bir başyapıta şahit olma heyecanıyla filme yönelen övgü diğer yandan filmin cümlelerine panzehir etkisi de yaratıyor. Bu noktada açıkça belirtmek gerekiyor ki filmin arkasında yatan fikirle beraber gelen yapım süreci filmin kendisinden daha çok etkileyici oluyor izleyenler için. Zira içinden geçtiği zamanların imitasyonlarına ihtiyaç duymadan devam edebiliyor Boyhood ve bu sırada da konu ettiği yakın dönem içerisinde rakamlardan daha fazla bir şeyin pek de değişmediğini yansıtabiliyor, bu sayede ne söylerse söylesin kuru cümlelerden çok daha öteye geçiyor film; zemin fark etmeksizin çizgiler dönüp çemberi tamamlıyor 12 yılda, yaşlanmak aslında bir diğerinin yerini devralmak haline geliyor. Filmin belirgin çizgilerle bölümlendirilmemiş olması da bu döngüyü organik biçimde gösterebilmesi açısından çok yerinde bir tercih oluyor.

Yapım sürecinin getirdiği doğal problemlerle boğuşuyor olmasına rağmen Linklater filmlerinin serin estetiğini taşıyor Boyhood. Mason'ın konuşma ve tavrının zaman içerisinde kurdeleli bir hediye paketinin vücut bulup da süslerine bakarak sardığı bir kutu hala varmış gibi hareket etmesini anımsatmaya başlaması, filmin ilk saatinde kurduğu muazzam yapının finale doğru yokuş aşağı düşüş içerisinde devam etmesinde tek etken değil elbette; odaklanılmak istenene göre tam bir yanlışlar ve klişeler kilerine dönüşebilir yani film, ama Linklater'ın, bir sonraki filmini hep merak ettiğim yönetmenlerden biri olmasına neden olan insani -sıradan temalar, tekdüze karakterlerin rastgele zihin yoklamaları ve büyük anların beklentiler haricinde var olma imkanı bulunmadığı bir yaşam döngüselliği Boyhood'dan övgüyle bahsedebiliyor olmamın da sebebi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Kasım 2014 Pazar

The One I Love


Evliliklerinde sıkıntılar yaşayan bir çiftin ilişki terapistlerinin önerisiyle çıktıkları bir hafta sonu tatilini konu ediniyor The One I Love. Gayet klişe bir romantik komedi plotu gibi dursa da filmin olay örgüsünü özetleyen bu cümle, yeni yeni ısınmaya başladığım ve zaman geçtikçe bağımsız-film-kahramanına dönüşüyor gibi gözüken Mark Duplass ile birkaç aydır yeni takıntım haline gelen Elisabeth Moss sebebiyle körlemesine dalıp umursamadım durumu. Fakat beklediğim gibi janrla oynayan eğlenceli bir film bulamamış olduğum gibi, son yıllardaki birçok bağımsız Amerikan filmini pazarlama şekillerinden ötürü eleştirirken bu körleme dalış sayesinde tam da yerine düştüğümü söyleyebilirim. Zira belirsizliği ön plana çıkartan pazarlaması sayesinde sürprizini seyir sırasına saklıyor ve bu sayede kendisini hiç etmiyor film.

Kısa süreli restoran -veya doğru ismiyle diner- sekansıyla beraber Ted Danson'ı saymazsak film tamamen Moss ile Duplass'in sırtında ilerliyor, ya da diğer bir ifadeyle yalnızca ikisini izliyoruz. Mekanın da görece dar diyeceğimiz bir alan olması yönetimi biraz problemli hale getirebiliyor, fakat birkaç itici veya gereksiz çekim haricinde genel itibariyle iyi kotarılmış diyebilirim The One I Love'ın yönetimi için. Zaten oyuncuların performanslarına daha çok dayanan yapısı sebebiyle oradan oyuncu yönetimi ve dolayısıyla yönetmene bir pay da çıkartabiliriz o birkaç sekansı nötralize etmesi açısından, ancak Moss ve Duplass'ın performanslarının çok daha ötede olduğu da bir gerçek kamera arkasına oranla.

Bir diğerine enjekte edilen beklentiler ve zaman içerisinde beraber ilerleyememiş, uyum içerisinde değişiklikler geçirememiş olmak gibi konuların etrafında dolandığı kadar bilim kurgu elementleriyle beraber içerisine girdiği yapıda film biraz daha farklı bir noktaya oturuyor. Makinelerin fazla ısınarak çıkardığı problemler gibi insanların da belli şalter atma zamanlarının olduğu ve şalterin atmasının bir anda elektrik kesilmesi veya trafikte çıldırarak etrafa saldırmak gibi olmadığı gerçeği genelde kabul alanı dışında bırakılıp istisnai kabul edilen durumlar. Dolayısıyla The One I Love'ın keşfetmeye yeltendiği insani hususlar olağan olduğu kadar olağanın dışında da kalıyor; yani film her anlamda bir kesişme alanında duruyor. Kendisini sevimli kılan şeyin de tam olarak bu olduğu fikrindeyim; çünkü pazarlama sırasında hiç etmediği gibi yaratı içerisinde de fikri üzerinde tepinmeyen bir film The One I Love. Ama bunu olumlu anlamıyla söylerken aynı zamanda bir özensizlik göstergesi olarak da kabul edebiliriz; özellikle başlardaki bir senaryo açığıyla beraber finale doğru beklentinin tırmandığı sekansta bir devamlılık hatası sebebiyle hikayenin ve fikrin boşlukta yüzemeyip boğulmayayazdığı gerçeği bir kenara atılamayacak kadar rahatsız edici. İşte bu yüzden her anlamıyla kesişme alanında olduğunu dile getirdim filmin, zira benzer biçimde tam tersine, filmin işleyişine de yorabiliriz bu olumsuzlukları: belki, devamlılık hatasının fazlasıyla göze batıyor olmasını konsepti daha da çetrefilleştirme amaçlı bilinçli bir hata gibi kabul edip senaryo açığını da sonradan kendisini destekleyecek bir boşluk olarak kesip biçebiliriz, ancak çok ufak bir ihtimal peşinde filmi kurtarma çabalarından öteye geçemeyecektir bu yoklamalar.

Nihayetinde, oluru ve olmazlarıyla beraber keyifli ve akıllı bir keşif The One I Love. Kabul edemeyip anlayamamıza rağmen tepemizde durmasına ses etmediğimiz belirsizlikler gibi "gizemi kabullen" diyen hikayeler hep ilgi çekici gelmiştir şahsıma, çünkü bazen anlamaktan daha önemli olan akışa dalmak oluyor ve The One I Love da seyircinin üstüne dalınabilir bir dalga bırakıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

30 Ekim 2014 Perşembe

Harmontown


Ufak bir yakınlık hissettiğim her yaratıyı çocuk gibi sahipleniyor olmam, Community'nin benim için ne kadar özel anlamlar ifade ediyor olduğunun en basit göstergesidir tahmin ediyorum. Uzun süre izlemekten büyük keyif aldığım ve en sevdiğim dizilerden The Office'ten sonra, onun zamanla kırılan samimiyeti ve uzadıkça tatsızlaşmasının ötesinde kalan bir yapımı izleyebiliyor olmak zaten kolay denk gelinecek bir şey değil, ama bir de, tamamen buhranın egemen olduğu bir yaz gününde birkaç on dakikalık zaman geçirme harici hiçbir beklenti olmadan rastgele izlemeye başlayıp da her bölümünü kısa aralıklarla ikinci ve hatta üçüncü kez izlemekten bile keyif alacağım bir dizinin var olmuş olması sadece ilk zamanlarda değil, hala şaşırtıcı. Tabii tüm bu bahiste Dan Harmon'ın olmadığı dördüncü sezonu bir kenara bırakıyorum, ama o zamana kadar zaten öyle bir yapıma dönüşmüş oluyor ki Community, elbette öncesinden beri Harmon'ın biriken kişisel durumlarıyla da beraber, dördüncü sezonda kendisinin kovulmuş olması sayesinde bir Harmontown belgeselimiz oluyor ek olarak. 


Harmontown, Dan Harmon ve Jeff Davis'in beraber yaptıkları Harmontown podcast'i için çıktıkları Birleşik Devletler turnesinin belgeseli, en kısa ifadesiyle. Ama tahmin edileceği üzere bir turne belgeselinin ötesinde şeyler sunuyor Harmon'a ve onun neden bu kadar sevilesi bir adam olduğuna dair. Ziyadesiyle spesifik bir materyal tabi bahsettiğim, ancak Dan Harmon'ın varlığından bir şekilde haberdar ve mutlu olmuş insanlar için sahip olduğu nitelik birkaç kendini-iyi-hisset filmine bedel kesinlikle.

Harmon'u en "savunmasız" anlarına kadar izlerken kendisinin kişisel yaşamına belki biraz fazla dahil oluyoruz gibi geliyor, fakat elbette kendisinin sevilmesini sağlayan işlerin arkasında olan biteni burada olabildiğince görüp geri kalanını tahmin edebiliyor olmak da Dan Harmon'a dair bir belgeselden ilk beklenmesi gereken şeylerden birisi olsa gerek. Çünkü sıradan ve bunaltıcı bir yetişkin-ama-çocuk-adam izlemiyoruz, bunun farkında olan ve bununla derdi olmayan yaratıcı, sevilesi bir adam izliyoruz ve tüm güzellik de burada zaten, yoksa o nitelemeyi kullanabileceğimiz, ama olabildiğince olumsuz bir anlamda kullanabileceğimiz birçok kravatlı var zaten. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
  

18 Ekim 2014 Cumartesi

Coherence


Herhangi bir vesileyle toplanan eski arkadaşlar ve yeni eklemlenmelerinin bir arada geçirecekleri bir akşam diye özetlenebilecek şekilde başlayan her hikayede alımlayıcı olarak yer almak için koşa koşa yerime oturduğum doğru, dolayısıyla Coherence da yeterince ilgi çekiciydi ilk anda benim için, hele de geçen senenin kendi adıma en güzel sürprizlerinden olan Good Night hala hafızamda tazeyken, -tabii film geçen sene gösterime girmiş olsa da benim kendisine ancak birkaç ay önce ulaşabildiğimi ayrıca not etmek gerek. Astronomik anomali gözlenen bir akşam yemekte buluşan arkadaşların ilişkileri kadar geceyi anlamlandıran olayın etkilerini de konu ediniyor kendisine film, bu anlamda, ilişki draması tadında ayarlanmış gösterişsiz bir bilim kurgu film.

Son dönemde odak noktasını ilgi çekici bulduğum filmlerin birçoğu gibi Coherence da aynı problemden muzdarip: muhtemelen tüm film fikrinin başlangıcı olan konuya o kadar odaklanılıyor ki diğer bütünleyici ve odağı aslında parlaklaştıracak olan unsurlar fazla göz ardı ediliyor. Bunun etkisi ilk andan itibaren görülüyor Coherence'da, zira fazlasıyla baştan savma ve gezgin gününde olan seyirciyi doğrudan itebilecek bir açılış sekansı var filmin. Fakat hikayeyi istediği noktaya çekebilecek kadar ortalığı ısıttığına karar verdiği anda, film gayet iyi bir manevrayla gerilmeye başlıyor. İnsanların bekleme halinin yansımalarını görmekten keyif duyan bir izleyici olarak belirsizliği iyi kurup ne aptalı ne dehayı oynayarak ufak gizler ortaya atan hikayeleri el üstünde tutarım ekseriyetle, ve Coherence'ın benim için tüm değeri de burada yatıyor. Ama bunun ötesinde, yani iyi kurulmuş bir gerilim ile beraber gelen ufak tefek sorularla genişleyen basit hikayenin de ötesinde, film ilerken bir anda kurguyu düşünmeye başlayıp sonrasında kendimce çıkardığım sonuçlara tüm filmi baştan sona oturtabilmem ve bunun popüler doğruluğunu veya filmin "aslında" tahmin ettiğim izleğe sahip olup olmadığını umursamıyor olmak Coherence'in izleyicisine sağladığı bir olanak, bu elbette yaklaşımın kendisi kadar onun sunumunun da başarısı. 

Rahatta rahatlık olmaz diyen izleyici için sağlam bir akşam seyirliği sunuyor Coherence, buna şüphe yok yani. Keyifli seyirler demenin ötesinde isteyen izleyiciye kendi ekstra sorularını ve yönlendirmelerini de barındırma imkanı da veriyor ve ayrıca bunları itelemiyor kimseye film, bu anlamda dikkat dağıtmak için uzak bir köşeye atılabilecek bir teneke kutu gibi düşünülebileceği kadar zor anda yetişen dolu konserve olarak da görülebilir Coherence, ve sonuç olarak bu da iyidir, fazla iddia her şeyden öte baş ağrıtıyor sonuçta.  

--Güncelleme 09.10.14: filmi izledikten birkaç hafta sonra yönetmenin denk geldiğim söyleşisinde öğrendiğime göre senaryosuz, tamamen doğaçlama çekilmiş Coherence. Yani filmde baştan sona izlediğimiz, ikili ilişkiler dahil neredyse her şey tam anlamıyla bir deney gibi çekim sırasında ortaya çıkmış. Bu durumda hayran kaldığım yanların arttığını ve itici olarak nitelediğim açılış sekansını da gözardı edebileceğimi ifade etmeliyim. Hatta daha da ileriye gidip yılın en iyi bilim kurgu filmlerinden biri olduğunu bile söyleyebilirim, ama kendimi durduruyorum söyleşinin olası gazı sebebiyle.--

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

13 Ekim 2014 Pazartesi

Maps to the Stars


"...Şimdi her şey farklı. Düzen genç aktörleri ağzına atıp sonra dışarı tükürüyor. Güvenli bir liman olmadan hayatta kalmak artık çok zor."

Filmde canlandırdığı yaşam-koçu-spiritüel-hoca-masör karakterindeki rol karmaşasının tam da Los Angeles'da olabileceğini belirten John Cusack, Maps to the Stars sebebiyle The Guardian'a verdiği röportajda böyle söylüyor, ve Hollywood'un artık bir yer değil, nostaljik bir fikir olduğunu, mega-holdinglerin kontrolünde devam ettiğini dile getirirken de ekliyor; "Hollywood bir genelev ve insanlar deliriyor."

Maps to the Stars, Hollywood'un bu yönüne odaklanan bir film. 26 yaşındaki aktris için menapozlu benzetmelerinde bulunan çocuk ünlüler, ün peşinde savrulan aileler, geçmişi kurtarmakla geçmişten kurtulmak arasında gidip gelenler ve daha fazlası filmin hareket alanındaki aktörleri oluşturuyor. Ancak, 1990'lardan bu zamana sektördeki endişe verici değişimi doğrudan gözlemlemiş olması sebebiyle biraz daha sert ve kesin konuşan Cusack'in aksine çocukluğu sektörün içinde olmasa da çevresinde geçmiş filmin senaristi Bruce Wagner filmin bu plotunun verdiği izlenim kadar doğrudan ters konuşmuyor. Beverly Hills'deki okulunu bıraktıktan sonra ünlüler için limuzin şoförlüğü yaptığı dönemde tanık oldukları ve Billy Wilder'ın başyapıtı Sunset Boulevard'ın orijinal senaryosunda herkesin sonda buluştuğu bir morgda başlıyor olduğu gibi yaşadığı ve tanık olduklarıyla oluşmuş, kendisinin kayıplarda olduğu zamanlarda başarısız-olmuş-senarist-limuzin-şoförü alter-egosu etrafında çevrilmiş bir hayalet hikayesi olduğunu söylüyor Wagner filmin. Yani filmin ekseriyetle bir sektör yergisi olarak algılanmış olmasının aksine hiç de öyle bir amacı olmadığını söylüyor, hatta sektör yergisi fikrinin Cronenberg kadar kendisini de kusturacak bir şey olduğunu ekliyor.


Wagner'in bu açısıyla bakıldığı zaman dahi Maps to the Stars'ın bir yergiden uzak olduğunu söylemek, en azından benim algılamam açısından mümkün değil. Çünkü Cusack'in de belirttiği gibi içinde bulunulan zamanda Hollywood bu durumdan çok da uzak değil ve Wagner'in samimiyetle yazdığını söyleyip hayalet oyunu diye nitelediği hikayenin hayaletleri olan karakterlerin parodiye kaçmadan peşlerinden getirdiği yergi de bence gayet açık. Zira filmin kendi içinde görülmesinden çok sektörün bugünkü konumuna dair değerlendirmelere kapı açan yapısı bunun en büyük göstergesi. Ancak elbette filmin algılanışına doğrudan etki eden şeylerden biri David Cronenberg sinemasının karanlığı. Her ne kadar Cronenberg'i Cronenberg yapan filmler kadar karanlık olmasa da yönetmenin 2000'lerden beri en ruh sıkıştırıcı filmi olduğu söylenebilir Maps to the Stars'ın; tabii söz konusu materyal ve filmlerin tüketici nesnesi haline gelmesinden rahatsız bir sinefil gözü Cronenberg'in bu filtresinden bakınca yergiden öte bir şey göremiyor da olabilir.

"Bazen ölüler yaşayanlardan daha gerçek, daha kıskanılasıdırlar; çünkü kendilerini öldüren hikaye akışına uymaları sorumluluğunda artık değildirler." diyor The Guardian için yazdığı yazıda Wagner. Maps to the Stars da işte böyle bir film; aslında bir kalıptan çıksa da tekrar belli bir kalıba girmemek için çırpınırken savruk hikayesiyle hayaletleşmiş, başta Julianne Moore olmak üzere oyunculuk performanslarıyla güçlenip Cronenberg'in ismi ve tarzında alabildiği nefesle kalabildiği kadarıyla hayatta kalan, günümüzün mitosu Hollywood'a dair.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses