14 Ağustos 2014 Perşembe

Calvary


İtiraf sırasında ölüm tehdidi alan, iyi bir insan olarak nitelendirilecek bir rahibin mücadelesine odaklanan Calvary, İsa'nın çarmıha gerildiği tepeden aldığı ismiyle henüz en başta hikayesini ortaya koyuyor. Orta çağ rahiplerinin arzularıyla günümüz insanını birleştiren Leary ile James arasında temsil ettikleri din üzerinden bir kontrastın oluştuğu, karakterlerin yönlendirici güç olduğu bir hikaye izlediğimiz. Bireylerin temsil ettikleri kadar kendilerinin salt varlıklarının hikayenin akışında belirleyici olması yüzeysel dini referansların ötesine götürüyor filmin uğraştığı temaları. Ortada, dinden bağımsız olarak sempati kazanan, bir insan olarak hayranlık duyulan İsa'nın hikayesine atıflar var; çünkü film, vurucu cümlesi olan final sahnesine kadar bir hazırlık süreci olan anlatının tırmandırılmasıyla geçiyor adeta, ve bu olumsuz anlamda yaptığım bir nitelendirme değil, zira bu hazırlık süreci boyunca olanlar "kimin kimin için öldüğü" ve benzeri çiğlikteki dinsel argümanlara karşı çıkışın temelini oluşturuyor, ve ekliyor; birazcık doğru için haklıya ihtiyaç yok.

Filmin ilerleyişi biraz kopuk, bu hissedilen atlamalar sebebiyle de, daha uzun sürede ve daha tatmin edici bir film olacakken kısa bir akıl yoklaması görevi üstleniyor film. Kopukluklar, bahsettiğim son sahneye hazırlığın bir getirisi tabii, fakat incelikli diyaloglar arasından geçerken ve James'in hem iç hem dış mücadelesiyle beraber çevresinin bunlara etkisini izlerken, bir anda final jeneriğine gelince ister istemez düşünülüyor; bu anlatı iki, hatta üç saatte daha tatmin edici bir tat bırakmaz mıydı diye. Uzun filmlere karşı herhangi bir olumsuz düşüncem olmasa da, filmlerin sündürüldüğü ve haddinden uzun sürdüğü düşüncesi genelde daha fazla dillendirdiğim bir şeydir, fakat Calvary'de hem daha uzun süreye yayıldığında çok daha etkileyici olacak materyaller var, hem de mevcut sahnelerdeki incelikle aralarında kalan boşluklar da dolsa çok daha derine inebilirdi film diye düşünüyorum.   

John Michael McDonagh, kardeşi gibi, ikinci uzun metrajıyla tek atımlık bir yaratıcı olmadığını gösterdi. Şimdiden John Michael'ın yeni bir kara komedisi ufukta görünse de Martin McDonagh'ın yeni yaratılarını da yakın zamanda görmeyi umuyorum. Son dönem İngiliz yönetmenlerin hayran olduğum kara mizah anlayışlarına ve filmlerine doyamadığımı, ve Brendan Gleeson'ı yine bir McDonagh filmi olan The Guard ile Calvary'de olduğu gibi hep kameranın odağında daha fazla izlemek istediğimi de söylemeliyim. 

kelly reilly kelly reilly diye tezahürat yapma evresindeyken bernard olan dylan moran'ı görmek de varmış..
sevgi, saygı ve tarz bilumum duygularla:;,

10 Ağustos 2014 Pazar

Save the Date


Sevdiğim ender komedi dizilerinden Party Down, erkenden sona ermiş olmasıyla sadece üzmemiş, bir de Lizzy Caplan takıntısı bırakmıştı bana arkasından. Paul Rudd yapımcısı olduğu için izlemeye başladığım diziye birkaç bölümle hayran kalmış olsam da yalnızca Lizzy Caplan için bile izlemeye devam edebilirdim yani. Oradan yanıma kalan takıntı sebebiyle, Caplan'ın pek iç açıcı olmayan filmografisi de aklımdayken, Save the Date'te kendisini görünce -tabii diğer bir sevdiğim komedi dizisi olan Community'den Alison Brie'yi ve yine Party Down'dan Martin Starr'ı kadroda görmemin etkisini de inkâr edemem- filmi izlemem kaçınılmazdı benim için. Ancak, açıkçası, beklediğim sıradan, etkisiz ve rahatsız edici bir romantik komediydi. Karşılaştığım film için ilk sıfat geçerli olsa da diğer iki sıfat tahmin ettiğimden farklı bir yönde doğru çıktı. Çünkü bilindik romantik komedi formülünde senaryoda bazen mecburi görülen karakterlerin tereddütleri Save the Date'de filmin odaklandığı ve görece iyi de bir iş çıkardığı noktayken türün diğer özelliğinden ilişkilerin -baydırıcı- coşkunluğunun benzer yaklaşımla görülmemiş olması filmi farklı biçimde konumlandırıyor.

Yönetmen Michael Mohan'ın henüz ikinci uzun metrajı olsa da iki filminde de gözlemlenecek tema "yetişkin" olmayı reddeden yetişkin bireyler. Yetişkin sözcüğüne yüklenen anlamlar genel itibariyle çizgiyi devam ettirmek olduğu için Save the Date'de Sarah gibi karakterler -veya geçtiğimiz yılın kişisel etki açısından söylersem en güzel filmi Frances Ha'nın Frances'i- bu tanıma tam olarak uymuyorlar. Fakat bahsedebileceğimiz basit bir şımarıklık veya sorumluluktan anlamamak gibi özellikler taşıyan karakterler değil, kendi başlarına yaşamayı başarabilen, bir ölçüde kendilerine yetebilen fakat günümüzün bireye yüklediklerini taşıyamayan veya taşımayı reddeden karakterler. Oyuncular arasında bir uyum sorunu olduğu yönündeki düşüncemi de buradan hareketle bir problem değilmiş gibi görmeyi başarabilirim, çünkü Sarah ve Jonathan dışındaki karakterler Sarah'ın akvaryumda söylediğine uygun düşen, çizgi peşindeki veya onlarla benzeşen ruhsal durumdaki insanlar. Dolayısıyla Sarah'nın belirttiği üzere mutsuzlukları, karakterlerin şu veya bu olaya bağlı olmanın ötesinde problemli duran ilişkilerini açıklayabilir. Ancak bu, performans tutmazlığı ve oyuncuların uyumsuzluğunu olumlamaya çabalamak yalnızca; çünkü bu problem mevcut okumaya istemsiz bir katkı sağlıyor, mevcut okumaya uygun düşen performanslar sonucu ortaya çıkmıyor. Burada belki Sarah ve Jonathan'ı biraz ayırabiliriz, ancak diğer karakterler zaten bu sorunla göze batıp filmi de olumsuz etkilemeye yetiyorlar.

Oyuncuların uyum sorunu sebebiyle diyalogların doğaçlama olarak geliştirip geliştirilmediğini açıkçası bir an düşündüm, hatta birkaç sayfalık, yalnızca yön ve gidişata dair fikirlerin yer aldığı kaba taslak bir senaryoyla filme başlayıp çekimlerde beceremediler mi acaba bile dedim, izlemeden önce filme dair pek bir şey bilmiyor olduğum için. Fakat senarist olarak üç farklı isim görünce ve röportajlarda da doğaçlamaya dair hiçbir şeyle karşılaşmayınca filmin etrafında dolaştığı fikirleri sevmiş olsam da son kertede filmin pek de işlemiyor olduğunu kabullenemediğimi anladım. Çünkü olgun yaklaşımlarla kurulmuş bir filmin tüm olumlu eylemlere rağmen çekim evresinde tutmayan ögeler yüzünden etkisiz bir seyirliğe dönüşmesi bence fazlasıyla sinir bozucu, hele bir de bu film aynı fantezilerin etrafında dönüp duran romantik komedi türündeyse. Bu sebeplerle son dönemde çekim sürecini en çok merak ettiğim filmlerden biri oldu Save the Date de, çünkü jenerikteki tasarımların veya fazla özenilmiş storyboard mu yoksa tamamiyle ekstra olarak ortaya çıkmış çizimler mi olduğunu bilemediğim Sarah'ın çizimlerinin sanat yönetimi kadar özen gösterilseymiş çekim sürecine, ortaya çok daha oturaklı bir film çıkabilirmiş. Mevcut haliyle, yetişme dönemi boyunca övgülerle karşılaşıp belli bir yaştan sonra aslında kalabalığın içerisinde hiç de bir bok olmadığını anlayan yığınlar içerisindeki insanlardan biri gibi bir film Save the Date. Bu kadar cümleyi ise görmek için çabaladığım potansiyeli sebebiyle hak ediyor mu; analojide atıf yaptığım hepimiz için de geçerli olduğu üzere: evet.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Ağustos 2014 Cuma

Locke


Tamamen tek mekanda geçmesiyle daha izlemeden beni zayıf tarafımdan etkilemiş olan Locke'u kuran üç bileşen var: Tom Hardy'nin performansına ve Justine Wright'ın kurgusuna sırtını vermiş Steven Knight senaryosu. Elbette bir film için zaten temel olan üç farklı bileşenden bahsettiğimin farkındayım, fakat Locke bunların çiğ formlarında karşımıza çıkışı; filmde Hardy'nin etkileyici gösterişsizlikteki performansı haricinde kurgu ve senaryo adeta bağırıyor kendilerini göstermek için.

Gayet düz bir mantıkla John Locke referanslarına hazır şekilde izlemeye başlamış olsam da filmi, kendisinin sunduğu koltuk-ucunda değil koltuğa tam yerleşmiş haldeyken izleyiciyi içine alan heyecan ve merak da yeterliydi film adına. Hikaye seyirciye zamanla tam olarak sunulsa da buna bir çözülme demek pek makul bir değerlendirme olmaz zira hikaye zaten iki farklı kadın sesinin telefonda duyulması ve Locke'a "normalde" nasıl olduğunun çeşitli kişilerce hatırlatılması üzerine tamamen ortada duruyor oluyor. Film de tam burada başlıyor, çünkü ne olduğunun veya nasıl olduğunun değil; neye, kişi ve çevresi için nasıl bir süreçle sonuç verdiğinin ve tüm bunların basit bir anlık yalnızlıktan öte sebepleri olduğunun anlatısının filmi Locke. Bunu ne kadar iyi yapıyor, Hardy'nin jest ve mimikleriyle telefondan arabaya dolan diğer mekan atmosferlerinin ötesinde farklı filmlerin farklı konuları olabilecek bir olaylar arası süreci ne kadar iyi yansıtıyor, o tartışılır elbette. Fakat motivasyonu basit bir ailevi probleme bağlanmasına rağmen hala çok net olmayan veya çok çıplak kaldığı için böyle gözüken Locke'un tüm yaşamının o arabadaki birkaç saatlik yolculuğa sığdırılabilmiş olması kesinlikle bir başarı; tabii bunda hali hazırda günümüz insanının yaşamının her yere sığdırılabilecek hale gelmiş insani-sizleştirilmiş mekanik yapısının etkisi de yadsınamaz. 

Üzerine pek kafa yormadan ani bir kararla manevra yapıp neden ve nasılını sorgulamayarak sorumluluğu üzerine alan, hatta almayı beceremeyen bir adamın dönemediği kararı ardından gelen çıkmazları izliyoruz filmde; bir başına ve umursamazlığıyla tıpkı henüz başlanan sezonda çıkış arayan bir şehir sakinini anımsatıyor bu haliyle Locke. Ve aynı onun yapmacık ilişki rutinleri ve zaman zaman o rutini kırmak için yapılan bir eylemin ne pişmanlığa ne memnuniyete yanaşan ağırlığıyla sonlanması gibi kararıyor ekran; sürükleyici bir 85 dakika izlendi pekala, fakat tüm bunların hepsi o güne başlanmadan önce 24 saati getirdiklerinden ne kadar farklıydı, veya farklı bir yanı olması gerekiyor muydu, o başka bir konu. Nihayetinde, ekim ayının serin ve mesafeli Ankara günlerini anımsatan bir film Locke, ne fazlası ne de azı.

tom hardy hiç yavaşlamasın mümkünse, böyle çok iyi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

6 Ağustos 2014 Çarşamba

The Lego Movie


Lego'nun haddinden fazla büyümüş bir marka olduğunu düşünmüşümdür hep; dolayısıyla birkaç sene arayla çıkan çeşitli serilerin lego temalı lisanslı video oyunlarına hep burun kıvırmış bir oyuncu olarak film haberini duyduğumda pek şaşırmamıştım. Hatta Wall-E ve Mary and Max gibi birkaç film haricinde, izlenip sonrasında unutulacak onlarca eğlenceli animasyon filmlerin arasına girecek yeni bir film diye düşünmüştüm. Fakat eğlenceli bir kaçış seyirliği izlemek isterken en ulaşılabilir olan kendisi olunca ben de daha önce hiç ilgimi çekmemiş olan The Lego Movie'yi izlemeye koyuldum.

İzleyenin ne olduğunu anlayamayacağı kadar ortadan ama bir o kadar da klişe bir hikaye başlangıcı sunan açılış sekansıyla ön yargılarımın tamamen doğru çıkacağı ve eğlenmek isterken sıkıntıdan çatlayacağımı tam düşünmeye başlamışken önce bugünlerin parlatma isimlerinden Chris Pratt'in çok başarılı seslendirdiği ana karakter Emmet'i tanıyıp sonra kendisi eşliğinde "Everything is AWESOME!!!"ı dinleyince anladım ki Lego'dan hiç beklemediğim bir filmle karşı karşıyayım. Emmet'in bir inşaat işçisi olmasından yönlendirme bahislerine, Başkan Business'dan film boyu özdeşleşilen karakterin amacı olarak ortaya çıkan mevcut sıkıştırıcı düzenin yıkılmasına kadar Snowpiercer'dan sonra, fakat ondan çok daha doğrudan ve göze-parmak şeklinde işleyen, bu senenin bir diğer politik alt metne sahip gişe filmi The Lego Movie de. Fakat bu göze-parmak yapısı Everthing is Awesome şarkısı ile farklı bir biçim kazanıyor çünkü hali hazırda dünyamızdaki subliminal manipülasyonun sadece açıktan dile getirilmesi oluyor filmde politik eleştiri olarak işleyen birçok öge. Ancak filmin keyifli ve görece derinlikli bir seyirlik olma sebebinin bunların ötesinde, politik metnin yanına iliştirilmiş hayal dünyası ve kaçışçılığın simgelerine dönmüş kurgu karakterler olduğu kanaatindeyim. Çünkü bu eğlencelik tasarıların kullanımının mevcut düzen içerisinde bireyin zihinsel durumunu -filmin atmosferi dışında da- en iyi ifade eden şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Filmi de gözümde yücelten şey zaten bu, yoksa bir gişe filmi olması sebebiyle film için kullandığım "görece derinlikli" ifademe rağmen yüzeysel politik eleştirisi değil etkileyiciliğin sebebi. Zaten The Lego Movie de bu açıları ekstra olarak değerlendirilmesi gereken komik olmaktan çok eğlenceli olabilmeyi başarmış bir animasyon seyirliği. Ancak, kadın ana karakteri sebebiyle önemsediğim ve ayrı bir yere koyduğum Brave'i -malesef- sinematografik başarısızlığı nedeniyle kenara ayırabilirsek The Lego Movie'nin son yılların en iyi animasyon filmi olduğu da ortada.

tabii son olarak şu notu eklemeliyim; tüm bu cümlelerde animasyon filmler için kullanılan ifadeler ingilizce animasyon filmleri için geçerli, hem miyazaki başta olmak üzere o diyarlardan gelen güzellikleri hem de avrupa'dan çıkan tek tük animasyon filmleri bu bahislerde dışarıda tuttum, kendimce haklı sebeplerim var.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Temmuz 2014 Perşembe

Blue Ruin


Kısık ateşte yavaş yavaş açılan bir intikam hikayesi Blue Ruin. İntikam, çevresinde dönen ucuz edebiyat cümleleri ve Peştunlardan İtalyanlara kadar uzanan bir yelpazede kimin diline ait olduğu meçhul ve meşhur atasözü sebebiyle pek ilgimi çeken bir tema değildir normalde. Hele bir de sebepleri kanaatimce zayıfsa ilgi çekmemekten itici olmaya doğru ilerler bu odaklı hikayeler. Fakat Dwight'ın hikayeye bağlayıcı gerginliğiyle beraber öylesine dengeli bir tansiyona sahip ki Blue Ruin, hikayedeki kan akışının bu kadar yerinde ayarlanışı ve anlatımın kendinden emin sakinliği böylesine sıradan ve çiğ bir hikayeyi başka bir seviyeye taşıyor. Görüntü yönetmenliği ve kamera teknisyeni geçmişini teknik becerisiyle gösteren yönetmen ve senarist Jeremy Saulnier, saf bir sinema izlettiriyor bu sayede. Görsel hikaye anlatımının başarısı sadece kamera arkasıyla belirlenmiyor, oyunculuklarla da destekleniyor elbet. Tabii oyuncu yönetiminin başarısı lafı yine dönüp dolandırıp kamera arkasına çıkartıyor, ancak kapıyı açtığı anda gelen gıcırdıtıya kendini filme kaptırmış seyirciyle aynı anda kameranın odağında olmayan yüzünü buruşturarak tepki veren bir Dwight izliyorsam eğer, işte o zaman o hikaye gerçeklik dediğimiz benim günlük rutinime daha fazla oturuyor.


Anlatım başarısı, hikaye odaklı sağlam bir seyirlik izleneceğinin göstergesi Blue Ruin özelinde; fakat Dwight finale doğru daha da açığa çıkan duygusal yönüyle intikamın doğasına dair ufak bir bakış haricinde bir derinlik beklememek lazım filmden. Bunu, övgüyü abarttığımı düşünerek özellikle belirtmek istedim. Ancak bir karakterin ani kararları ve uzun-atışlı sürece dair planlarında yanında olup onunla beraber hareket etmek stüdyo filmlerinin dahi uzun süredir yapmayı başarabildiği bir şey değil; hele bir de film bunu atlamalı-kırmalı-geriye-nefes-alınacak-zaman-bırakmamalı bir yaklaşımdan ziyade sakin temposuyla yapınca görsel anlatım daha da değerleniyor, hatta son dönemlerde intikam hikayesi denildiğinde referans gösterilecek bir yapıya bile erişiyor; çünkü intikam, hikayenin zaman geçtikçe çözülen olay örgüsünden ziyade Dwight'ın yaşamının değişimiyle, belki mahvoluşu belki bir amaca bağlanarak kurtuluşu yönünde olsa da karakterin kendi belirleyemediği bir yaşam oluşuyla ilgili. Heyecanı, bak-geldi-ha-bak-geliyor-ha'yla değil olduğu gibi akseden Blue Ruin, bir sonbahar akşamüstünün ciddiyetine sahip.


ikinci posterin bir sebastien tellier albüm kapağı gibi durması?
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Metropolitan


Deb Session diye adlandırılan ve aslında Fransızca Debutante'dan gelen, genç kadınların yaşanılan topluma resmi olarak tanıtılması gibi ifade edilebilecek aristokrasi geleneği etrafında dönen bir film Metropolitan, tabii kabaca böyle. Filmin asıl derdi belli bir çevrede "özel bir gelecek" hayaliyle yetişmiş insanların yaşamlarında belli bir zamanı geride bıraktıktan sonra hazırlandıkları şeyin bu olmadığını fark ederek kendilerini "başarısızlık" olarak nitelendirmesiyle beraber ikili ilişkiler de dahil olmak üzere bir arkadaş grubu üzerinden insan ilişkileri değerlendirmesi. Dikey hareketliliğin de erken dönem Fransız sosyalistlerinden Charles Fourier'nin de bahislerinin geçtiği ve bunlarla yan yana durunca ifade ettiği anlam gayet açık olacak biçimde Jane Austen'ın da kendine göre bir yeri olduğu Metropolitan, diyalog üzerine kurulu filmlerin üzerimde sahip olduğu çekim gücünü layıkıyla kullanıyor. İyi yazılmış diyalogların ötesinde filmin ilerledikçe açılan hikayesi ve bunu sürükleyici anlatımı da etkili oluyor. Tabii film herhangi bir merak ögesine eklemli olarak işlemediği için tahmin edilebilirliğin bir değerlendirme kriteri olamayacağını söylemeli, diğer yandan da hikayeye yönelik övgü yanlış anlaşılmamalı: sakin ama ilgi uyandırıcı hikaye anlatıcılığının ötesinde kendi başına ortada durabilecek etkileyici bir olay örgüsü beklentisi Whit Stillman için pek yerinde olmaz.

Günümüzde tam anlamıyla egemen olan kariyerist yaklaşım haricinde baktığımızda dahi yetişme dönemlerine belli büyük hayallerin hakim olduğu birçok insanın belli bir noktada yaşadığı hayal kırıklığını fazlasıyla ilgi çekici buluyorum. Elbette filmin 24 yaşında olması kendisi üzerinden "günümüzde" diyerek değerlendirme yapılmasını tuhaf gösterebilir, fakat Arthur Miller'ın doğrudan ilişkili beklentileri işleyen bugün 65 yaşındaki oyunu da aynı konuyu işlerken mevcut durumun dönemsel olmadığı anlaşılabilinir. Her ne kadar basit bir durum gibi gözükse de aslında yaşamları belirleyen bir hayal kırıklığı söz konusu olan, ekseriyetle üzerinde yüründüğü için görmekte zorlanılan bir çizgi herkesi sıraya dizmişken zaten, mevzunun basitliğinden bahsetmek pek mantıklı olmasa gerek. Masalların küçükler için olduğunun düşünülmesi de bu yüzden mantıksız zaten, koca dünya gerçekleşmeyen ama sihirli uyum sayesinde göz ardı ettiği fantezisiyle ölürken.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Temmuz 2014 Salı

5 Centimeters Per Second

Byôsoku 5 senchimêtoru


Hep aynı cümleleri kuran insanlar sıkıcıdır belki, ama çıkamadılarsa işin içinden kendi başlarına, başka ne beklenir ki? Diyelim ki dönmüyor burada dünya, belki orada da dönmüyor öyle coşkuyla, ama var ya ortak algılanan bir dünya; tüm dert aslında burada düğümlenmiyor mu? Politik değil bu, ama bir örgütlülük meselesi: aidiyet illa bir fikre, bir mekana veya herhangi bir büyükçe yaratıya ait olacak değil sonuçta. Kabullenmek zor değil bunu, anlaşılamayan o aidiyet. Ya da o, bilinen veya bilinemeyen, bir insan. İnsanlar birbirlerinden haberleri olarak sevmezler zaten, birbirlerinden haberleri olarak bir diğerinin herhangi bir özelliği hoşa gider sadece, o özellikleri tanımlamaz oysa insanları. Bir insanın topluluk içerisinde bulunuşudur ancak sevilebilecek olan, orada kendisiyle beraber var ettiği ve kişisel bir tanıdıklığa ihtiyaç bırakmayan, çünkü belki kendisinin bile farkında olmadığı o ölçülemez varlığıdır sevilen. Takaki bu yüzden hiç kimseye gönderilmeyen mesajlar yazıyor telefonunda. Çünkü o mesajların varlığı, en az gönderilen bir insanın varlığı kadar değerli; o mesajlar aranan veya takip edilen bir varlık sebebiyle var zira; O'nun somut ifadesiyse örgütlülük meselesine gönderiyor tekrar konuyu. O zaman aidiyetten devam edelim; burada duran dünya orada dönüyorsa eğer, konum değişince zamirler de değişecek mi? Mesela filmleri izlemeden önce bakıyorum bazen plotlarına, ama benim izlediğim film orada anlatılmıyor her zaman. Bu durumda dünyanın dönüşüyle saniyede 5 santimetre hızla düşen kiraz çiçeklerinin bağlantısı gerçekten var mı, yoksa naif üç segmentine finaliyle ayıp eden film yalan mı söylüyor? 

Yaz sabahı hafiften bir esinti her zaman tedirgin edicidir; yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hatırlatacak serinlikle gelir, ve geçer. Hayranlık uyandırıcı görselliği, çevresel detaylara odağı ve zaman zaman kendinden geçebilen anlatıcılarıyla işte böyle bir film 5 Centimeters Per Second da, veya orijinal ismiyle Byôsoku 5 senchimêtoru. 

Tüm bu eften püften insani endişe, beklenti ve sıkıntıların ifadesine dönüşen cümlelere dolaylı olarak sebep olan filmi dünya üzerinde bir başkası daha seviyor; şimdilik bu kadarı kâfi.

"ne yapabilirsem onu yapıyorum; tüm yapabildiğim bu."
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Temmuz 2014 Cuma

Borgman


Hollandalı yönetmen Alex van Warmerdam'ın filmi Borgman, bir gezginin üst sınıf bir ailenin hayatına girip tüm yaşamlarını alt üst etmesini anlatıyor. Gizem filmlerinde genelde endişeyi seyirciye naklettikten sonra yavaş yavaş hikayenin çözülmesi ve nelerin neden olduğununun izleyiciye verilmesi, Borgman'ın bozduğu bir tarz. Bir yandan olay örgüsü içerisinde bir sebep sonuç ilişkisi bulmak zorlaşırken diğer yandan filmin aslında kendisini sessizce sunuyor olduğu farkediliyor. Dini referanslarla örülmüş filmin Hristiyanlık ötesinde mitolojik referansları da var ama Borgman'dan yola çıkarak İsa'yı tersten elde aldığını söylemenin dayanakları olsa da bu, filmi beyhude bir olaylar bütünü imitasyonu olarak kabul etmek anlamına geliyor bence. Herhangi bir din konusunda herhangi bir ilgim olmaması sebebiyle bu referansları görmekle beraber filmin onlar sebebiyle kurulmadığını, sadece gerekli yerlerde onlar üzerine kurulduğunu düşünüyorum. 



Burada ve devam ederken filmin birkaç sahnesine açıktan atıfta bulunacağımı belirtmeliyim, fakat Borgman özelinde sahneleri önceden okumuş olmanın seyir zevkini kaçıracağını düşünmüyorum. Filmin gidişatının şaşmaya başlaması, Borgman'ın, problemler yaşadığı belli olan ailenin kapısına gelmesi ve agresif Richard'ın kendisine saldırması sonrasına denk geliyor. O dakikadan itibaren kabuslar aracılığıyla çiftin arasındaki problemleri görürken Marina'nın açıktan söylemleriyle yaşadıkları rahat yaşama dair çekinceleri, içten içe suçluluk duygularını fark ediyoruz. Bu önemli, çünkü bir noktadan sonra Borgman'ın peşindeki halinin nedensiz olmadığını sunuyor bize. Diğer yandan aslında Borgman için her şeyin o zaman başlamadığını evi gördüğü anda kapının önünde duran bisiklet ve top figürleriyle finali arasındaki paralelliğe bakarsak görebiliriz, yani hikaye devam ettikçe belirlenmedi, aslında sonunda n'olacağını başında biliyordu gezgin ana karakter, çünkü şaşmayan, tanıdık bir insani hikaye söz konusu olan. Zaten Borgman'ı bedenselliğiyle ele almak yerine temsil ettiği ve karşısındaki insanlarda ulaşılamayacak fikirlerin tezahürüne tekabül eden varlığıyla görünce filmdeki olaylar silsilesi belli bir anlam kazanıyor. Burada filmin en dikkat çekici noktalarından birisi "modern yaşam"a yapılan atıflar. Sadece Borgman çocukları hasta ettiğinde doktor görünümünde gelen ekip elemanının "çocuklarınız modern yaşamı takip edememekten yorgun düşmüş, olağan bir olay" demesi değil, Richard'ın tek boyutlu yaklaşımları ve Borgman'ın doğrudan atıflarıyla beraber diyaloglar içerisindeki minimal vurgularla "modern yaşam" teması fazlasıyla ortalıkta film boyunca. Bunu, Richard özelinde ailenin ırkçı/ayrımcı yaklaşımlarının ortaya konulduğu bahçıvan seçimi meselesinde daha iyi görebiliyoruz. Ve birbirini takip eden olaylara bakıldığında Borgman "ulaşılacak bir zihin durumu/ruh hali" sunarak çevresini hipnotize ederken ulaşamamanın hayal kırıklığı oluyor hikaye ve kayıplar da. Belirtmeye lüzum olmasa da; tabii ki bu benim kişisel olarak filmi görüşüm.



Borgman, içeriksel derinliğinin ötesinde tüyler ürpertici bir öldürme/ceset saklama sahnesi barındıran ve birkaç etkileyici planı olan allak bullak edici bir film. Adeta, sonradan girip de aslında orada olmamanız gerektiğini hissettiren bir ortamda olan biteni çözmeye çalışmak gibi, -ve aktif bir seyirci istiyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses