12 Ekim 2013 Cumartesi

Gravity


Her şeyden önce, Gravity'nin 17 dakikalık tek plan açılış sekansı, yani plan-sekans açılışı, sinema tarihindeki hem en güzel plan-sekanslardan hem de en güzel açılış bölümlerinden birisi, ve şu ana kadar görece sönük geçmiş 2013 yılını tek başına hatırlanabilir kılabilecek şeylerden birisi. Plan sekans hayranı bir izleyici olarak, alamet-i farikası bu çekimler olan Alfonso Cuaron'ın bu son 17 dakikalık harikasının tek başına Gravity'yi çok başka bir boyuta taşıdığını da söylemeye gerek yok sanırım.

Ama hepsi bu kadar değil tabi ki, çünkü filmin etkileyiciliğindeki ana etmen, kamera kullanımıyla seyircisini kendi içerisinde de bir izleyici olarak konumlandırıp benzersiz bir yolculuk deneyimi yaşatması. Ve tıpkı filmin, sizin filmi izlerken kendi arafınızdan kaçtığınızdan haberi olmadığı gibi karaterlerin de sizden haberi olmadan hikayeye böylesine birinci şahıstan katılışınız, yani hikayede aslında size yer olmasa da sizin orada oluşunuz, Sandra Bullock'ın karakteri Ryan Stone'un bir nevi ruhsal yolculuğunun yansımasını yaşatıyor izlerken. Filmde neredeyse tek bir saniyenin bile boşa harcanmamış olmasıysa durmaksızın konuşan zihnin yankılanması gibi, sadece, bir kazadan sonra uzayda sürüklenirken hayatta kalma çabası veren bir astronot ile bir mühendisin hikayesinden ötede olan, filmin o çift anlamlılığına büyük katkı sağlıyor. Çünkü film hem bir yeniden doğuş hikayesi olarak bir uzay hikayesi, hem de kendi başına metaforlarla bezeli bir zihinsel yolculuk süreci -ki bu noktada yeniden doğuşu da ayırıp filmin çift değil, çok anlamlılığı da diyebiliriz. 

Filmin önemli bir bölümü dijital olarak yaratıldığı ve bu da gerekli teknoloji ulaşılabilir olmadığı için yaklaşık dört buçuk yıllık bir süreç aldığı için filmin teknik yönü haklı olarak fazlasıyla konuşuluyor ve bilgisayar yaratısının son zamanlarda aşırılaşmasının sinemaya zarar verdiğini düşünen biri olarak, Gravity benim gözümde o "dijitalizmin" tam olarak sinemaya nasıl etki etmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü filmler bir insan hayalgücü yaratısı ve bilgisayar katkılı olan her şey bu yaratıyı güçlendirmek için, yani bu yaratıda gerçekten yeri olacak şekilde yapılması gerektiğini düşünüyorum; Gravity de işte tam olarak bu.

Son bir aydır Breaking Bad ile beraber izleyicilere en çok pompalanan şeylerden biriydi Gravity. Ama Alfonso Cuaron'un yeni şaheserinin diziye oranla bu abartılmayı gerçekten hakettiğini düşünüyorum. Çünkü Scorsese'in Hugo'su dahil bugüne kadar üç boyut teknolojisini en iyi kullanan film Gravity ve üç boyutlu filmler içerisinde bir teknoloji demosu veya "hadi bir de üç boyutlu yapalım" olmayan, böylesine beğendiğim tek film de kendisi, tabi bu seferki kıyaslamada Scorsese'in Hugo'su hariç. Ve bu, hem Alfonso Cuaron'un hem de ismi genelde arka planda kalmaya meyilli olan ama en az Cuaron kadar iyi işler çıkartan görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki'nin başarısı. 

Gravity, bugüne kadar henüz izlerken, kendisini ikinci kez ne zaman izleyeceğimi düşündüğüm tek film olabilir. Yanlış anlaşılmasın, söylemeye çalıştığım; kendisini yanlarına dahi yaklaştırmayacak kadar çok sevdiğim birçok film var elbette, ama en sevdiğim filmi bile henüz ilk kez izlerken ikinci kez izlemeyi düşünmemiştim daha önce. Gravity işte böyle bir deneyim sunan bir film. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses