29 Eylül 2012 Cumartesi

To Rome with Love

İlgi çekicidir beklemediğim şeylere övgü olan başlıklar; sıradana övgü, mesela. Gözden kaçar başka türlü, zaten çoğu sefer sadece fikriyle alır beni, içeriğe dahi çok gerek kalmaz.

Birkaç gün önce iki dersimin arasında 4 saat kadar bir fark olunca bıkkın kedi gibi kampüste oradan oraya dolanırken en sonunda lab'a girdim ve salon.com'da HBO'nun unutamadığım dizisi -yani, dizilerinden birisi- The Wire'ın yaratıcısı David Simon'ın röportajını okudum: "...Sıradan insanları yazmaktan keyif alıyorum. Sıradan insanlar, hani gangster, acil servis doktorları veya idam kararı tartışan avukatlar olmayan sıradan insanlar. Bunları televizyonda çok görmüyoruz. (...)mesela bazen altı yaşındaki oğlum Family Guy'ın bir bölümünü getiriyor. Stewie ve Brian, keyfim yerinde. Sadece oğlumla beni kendi halimize bırakın ve götümüz düşercesine gülelim. Dediğim gibi, yaşam hayli sıradan."

Özgürlüğün reklamlarla satıldığı bir dünyada sözel olarak reddetsek de aslında ister istemez kabullendiğimiz bir tanım yaşamın başarılacak bir şey olduğu. Hırs benim için ne kadar utandırıcı bir şey olsa da çoğunlukla, başarılacak bir şeyden çok "başarılacak birisi" ileriye dönük beklentilerimiz, işin kolayına kaçmak değil amacım ama basit bir saklayıcı/koruyucu kap gibiyiz hepimiz, son teknoloji-çok güvenli-ve tabi kaçınılmaz olarak steril.

To Rome with Love da bir romantik komedi ve artık baygınlık veren farklı hikayelerin -mucizevi- birleşiminden ziyade işte tam da bu sıradanlığa övgüsüyle ortaya çıkıyor. Artık yok-olmaya-yazan orta sınıf sıradan bir adamın sebepsizce ünlenmesi, TV ve eğlence kültürü kadar Kosinski'nin "Bir Yerde/Being There"ini hatırlatırcasına buna dönük yani, veya bilindik kaygılarımız ve toplumsal uygunsuzluklarımızın dayatmaları ya da keza keyiflerimizin o kısır düngü muhabbetleri. Sonuçta hepimizin belli anları var, yaşadık veya yaşayacağız.

Allen geçtiğimiz ay Sinema dergisindeki röportajında büyük yapım şirketlerinin filmlerine para yatırmadığını söylüyordu, son zamanlarda sıklıkla dile getirdiği Avrupa'da film çekmeye başlamasının, New York'ta film çekmenin çok maliyetli hale gelmesinin sebebi olarak açıklarken.Yani Hollywood bir zamanlarki gibi çok-da-başarılı-olmayan insan merkezli işlerine daha fazla yer vermeye başlamışken tezat olarak, tam anlamıyla yeniden canlanan süper kahraman fetişinin ilişkisi de -yapılan işleri takdir edebilmenin ötesinde- daha iyi anlaşılıyor bence. Woody Allen filmleri hep ayrı bir yerde oldu benim için, sanırım To Rome with Love'ın da diğer birçok filmi gibi fazla ilgi görmemesine, hafif veya başarısız bulunmasına da bu sebeple şaşırmamalıyım. Woody de başyapıt yaratamadığını söylüyor biliyorum, zaten o yüzden bu kadar önemsiyorum ya.

Ayrıca evet, hikayeler çok sıradan, karakterler tipik, işte klasik bir Woody Allen filmi, eğlencelik falan filan. Sanırım bu ara bunları yazınca önemli sinema eleştirmenlerinden olunuyor, yani istediğimden falan değil de işte bazen huysuzluk yapmadan duramıyorum. Bir de en iyi filmler listesi yaptım mı, tamamdır. O değil de biliyor musunuz Dino bizi çok seviyor:



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 

25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş.



21 Eylül 2012 Cuma

Dokuzuncu ve Son Sezonuyla The Office

The Office'in dokuzuncu ve son sezonunun ilk bölümü yayımlandı. Bir The Office US hayranı olarak, ilk izlenimim bölümün normalden biraz fazla hızlı olduğu ama buna rağmen dizinin son sezonunun, ilk 7 sezondaki "mükemmelliği" hatırlatarak 8. sezonunun izlerini silerek biteceği yönünde. 

Geçtiğimiz ay The Office'in uygulayıcı yapımcısı Greg Daniels düzenlediği basın toplantısıyla 9. sezonla beraber dizinin sonlanacağını duyurmuştu. Michael'dan sonra diziyi toparlayabilmek için cidden uğraşıldığı belli olsa da 8. sezon dizinin Amerikan versiyonunun bence açık ara en kötü sezonuydu, hoş buna rağmen mevcut diziler arasında değerlendirirsek yine kötü bir sezon değildi.

Eski oyuncuların misafir olarak dönmesinin beklendiği 9.sezonda, Michael'la büyük bir "kavuşma" gerçekleşecek mi belli değil, yani en azından Greg Daniels, Steve Carell'in üzerinde baskı oluşturmak istemediklerini ama gelirse çok mutlu olacaklarını söylüyor. Ben kendi kariyerinde böylesine yer etmiş bir diziye bir bölümlük de olsa konuk olacağını düşünüyorum Steve Carell'in, zaten bir de şu var ki Carell'in dönmesi gibi böylesine önemli bir şey kesinleşse dahi yapımcılar bunu sürpriz olarak sunmak istemez mi?

Bu sezondaki diğer önemli şeylerin üzerinden kısa kısa geçecek olursam; önümüzdeki bölümlerde, sonunda, bize o ofis ortamını sunan kameranın arkasındaki karakteri ve meşhur Scranton katilini öğreneceğiz. Daniels'in basın toplantısında Jim ve Pam hikayesinde daha anlatılacak çok şey var dediği gibi ikilinin ilişkisinde yeni bir döneme gidilirken, 8. sezonda üzerinde durulmaya çalışılan ama pek de başarılı bir şekilde işlemeyen Andy ve Erin ilişkisi ise biraz daha geri planda kalacak gibi. Elbette bir de The Farm isimli muhtemel Dwight spin-off'u sebebiyle Dwight merkezli hikayelerde bir artış olacak, sanıyorum ki o bölümler de The Farm'ın bir nevi pilot bölümleri görevini görecek. The Farm'a dizinin mevcut oyuncularından, elbette Dwight ve çiftliğindeki o garip eleman haricinde, dahil olacak birisi yok gibi gözükse de şimdilik, Toby rolüyle tanıdığımız ve aynı zamanda Office'in showrunner'lığını yapan Paul Lieberstein'in, bu sezon Dwight spin-off'u sebebiyle showrunner'lığı Greg Daniels'e devretmiş olması da sezonu özelleştiren bir başka detay.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
   

The Master Box Office'te Ne Yaptı?

 Arada bir büründüğüm kimliklerden biri olan "hesaplayan adam" olarak, box office haberlerini her ne kadar takip etsem de paylaşma açısından çok değerli bilgiler olduklarını düşünmem, yani sadece özel sebeplerle başvurulacak bir bilgidir bence bir filmin geliri. Fakat The Master gibi yaklaşık 40 milyon dolar bütçeye sahip olsa da Hollywood'da art-house diye nitelendirilmesi normal olan bir filmin - böylesine bir şey başardığını görünce, Paul Thomas Anderson'un gelecek filmlerini izleyebilmemiz konusunda maddi anlamda büyük bir sıkıntı olmayacağının bir garantisi sayılabileceğinden buna sevindim.

14 Eylül'de sınırlı olarak gösterime giren The Master, 736.311 dolar gelir elde etti biletlerden. Tek başına baktığımızda elbette bu şimdilik yetersiz bir kazanç fakat filmin sadece 5 kopyayla vizyona girdiğini hesaba katarsak, bu demek oluyor ki salon/perde başına filmin elde ettiği gelir 147.262 dolar. Bu aynı zamanda, bir live-action filmin tek perdede elde ettiği en büyük kazanç anlamına geliyor, yani bir rekor. Ve film yarın, yani 21 Eylül'de, Amerika genelinde daha geniş çapta, daha çok kopyayla vizyonda olacak. Buralara da, daha önce film üzerine yazdığım başlıkta tahmin ettiğim gibi, Şubat 2013'te uğrayacak. -ilk tarih buydu, sonra n'oldu anlamadım kasım'da girdi vizyona, iyi oldu izledik falan.-

Son olarak bu başarının değerini daha iyi anlamak adına büyük resme bakmak gerekirse; 2012'de vizyona giren ve 1,5 milyar doları aşan kazançla tüm zamanların box office'te en başarılı 3. filmi olup 28 farklı box office rekoru kıran The Avengers, 4300 kopyayla 207 milyon dolar gelir elde etmiş ve açılış haftasında en çok kazanan film olmuştu, bu da salon/perde başına ortalama 47.698 dolar anlamına geliyor. Yani 3 kata yakın bir fark var The Master ile aralarında.

Söz konusu Paul Thomas Anderson ise hesaplıyorum görüldüğü üzere.Yine de elinizdekinin değerini bilin, ilk aklımdan geçen "The Master, Box Office'te de The Master" başlığını atarak "yurdun" gazetelerine selam durmadım sonuçta, yani çok zor oldu ama kendimi engellemeyi başardım.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

13 Eylül 2012 Perşembe

Nina Zilli - 50mila / Mine Vaganti

Mine Vaganti aklıma geldi yine bugün. Ama filmi izlemeye çekindim, acaba bir tekrar eski etkisini değiştirir mi diye. O yüzden sadece, elli bin gözyaşı yetmez, elli bin sayfa yetmez diyerek anımsadıklarımı yerlerine oturtmaya çalıştım.  




sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Eylül 2012 Pazartesi

Paris-Manhattan


Yaşama dair tutkular ve bunlar içerisinde en önemli yere sahip olan sinemayla sarhoşluğunu fazlasıyla çiğ halleriyle işleyen Paris-Manhattan, içerisinden -tam anlamıyla- Woody Allen'ın geçiyor olmasıyla, izleyicisine kendi yaşamlarından çağrışımlarla dolu bir film süresi sunuyor olsa da kopuk ve karton bir film. Allen'a olan sevgim sebebiyle dikkatimi çeken bu günümüz Fransız filmi, her ne kadar gayet samimi duygularla ortaya çıkmış bir film olduğunu hissettirse de oturmamışlığıyla rahatsız edici oluyor. Elbette bir diğer yandan da film Allen'a bir nevi saygı duruşu niteliği taşıyor olduğu için haliyle -tarafımdan- yükselen beklentilere erişmek de zaten pek kolay olmadığından mevcut dağınıklığı da filmin benim için hayal kırıklığıyla sonuçlanmasına ekstra bir etkide bulundu. Tabi Paris-Manhattan, hem Woody takıntılı ana karakteri hem de Woody'nin gerçek varlığıyla da konuk oyuncu olmuş olması ve jazz sosları dolayısıyla kendisine yine de benzer durumda olacak diğer filmlere göre farklı bir yer ediniyor, ama zaman zaman rahatsız edici derecelere varıp diyaloglarından mizansenlerine kadar yansıyan olumsuzlukları sebebiyle de karton film ifadesini hakkıyla taşıyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Eylül 2012 Pazar

Being Flynn

 Seyircisi kadar eleştirmenler tarafından da biraz aşırı yerilmiş bir film Being Flynn. Sokakta kalan ve kendini yazar olarak var etmeye çalışan bir adam ve oğlunun, bazen fazla hızlı akıp aceleye getirilmiş gibi durmasına neden olan tam oturmamış hikayesine rağmen film hakkında mevcut yorumlar kadar kötü şeyler söyleyemiyor olma sebebim, filmlerin her şeyden önce seyircisine bir şeyler hissettirerek onların yaşamlarında yer ettiği (etmesi gerektiği) yönündeki düşüncem. Zaten bir yıkılışı -hele de insanların içinden geçmediği, bizzat özneleri olduğu bir yıkılışı böylesine yalın ve duygu sömürüsüne kaçmadan, gerçeğin soğukluğuyla verebilmek, alışılmış film değerlendirmesine göre, başlı başına bir başarı.

Jonathan Flynn: Yani bu hikayede annenin kendini neden öldürdüğünü anlatıyorsun.
Nick Flynn: Henüz kimseye söylemedim.
Jonathan Flynn: Kendi kendine anlatıyorsun. En iyi hikayeler onlardır.
***
Jonathan Flynn: Amerika bugüne kadar üç önemli yazar üretti- Mark Twain, J.D. Sallinger ve ben. Ben Jonathan Flynn. Yazdığım her şey bir başyapıt. Ve yakında, çok yakında, tanınıyor olacağım.

Bir zamanlar sadece oyuncu kadrosunda yer almasıyla filmin izlenme sebebi olan ama 2000'lerin başından beriyse tam tersine, sadece yer alıyor olmasıyla daha izlemeden filmden tüm beklentileri mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi gerektiğinin bir nevi işaretine dönüşen Robert De Niro'nun son dönemlerdeki en iyi birkaç filminden birisi kesinlikle Being Flynn. Umuyorum bu film, eskisi gibi De Niro'nun içinde sırıtmıyor olduğu filmlere geri dönüşünün başlangıcı olur demek isterdim ama efsane halinden memnun muhtemelen, çünkü ufukta hala bir sürü tek tip romantik-komedi ve aile filmleri var gibi duruyor.

Son olarak filmin posterine olan hayranlığımı dile getirmek isterim. Ayrıca afişteki o cümle de, filmde duyulacak güzel diyalog ve monologların bir habercisi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

In a Lonely Place

Huysuzluk bir yalnızlık hali midir? Yoksa bir bekliyor olma belirtisi mi? Cevap soruların hangisinde durursa dursun, sürekli bir şeylerin arayışında olan insanın gideceği/deneyeceği tüm yollar hep aynı yere çıkmaz ama o insan bir noktada asılı kalır kendisine.

Dixon Steele: Beni öptüğü gün doğdum. Beni terkettiği gün öldüm. Beni sevdiği birkaç haftada yaşadım.* 
***
Frances Randolph: Sana nasıl kitap okuduğumu hatırlıyor musun?
Dixon Steele: Uh huh. O zamandan sonra kendi kendime okumayı öğrendim.

Humphrey Bogart'ı izleme keyfini yaşatan ve Bogart'ın karşısında oynayacak aktristin kendi eşi olmasını istemiş olup da başarısız kaldığı bir başka film-noir In a Lonely Place, ve adından da belli olacağı üzere yalnızlıkla hüznün en rahat hissedilebileceği.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
*divxplanet.

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses