21 Aralık 2015 Pazartesi

Creed


Kabul etmek lazım: Rocky serisine yeni bir film evrelerinden Rocky'ye spin-off evresine gelmiş olmak, her şeye rağmen bir ilerlemedir. Stallone'un kariyeri hayli uzun bir sündürmeden ibaret ise, Creed, o sündürmeyi mümkün kılan ilk karakterin, o heyecan verici kıvılcımın taçlandırıldığı bir film oluyor bu haliyle çünkü. Plotuyla aslında umut vaadetmiyor olan Creed de bu sayede biraz değerleniyor diyebiliriz. Ama elbette asıl paye 2 sene önce Fruitvale Station ile Oscar Grant'in öldürülüşünü perdeye taşıyan Ryan Coogler'un; zira seriyi ilk film harici neredeyse hiç umursamamış bende dahi merak uyandırdığını inkar edemem. 

Creed, boks filmlerinin özü olan *sokağı* ön plana alırken aslında ringle alakasının, adeta ana karakteri gibi, bir imajdan ibaret olduğunu gösteriyor. Creed'in ringe ilk çıkışı ne kadar etkileyici bir sekansı meydana getiriyorsa da, final sekansı -veya senaryosunun asıl yakıştığı video oyunlarından alarak; final dövüşü- o çıtayı bu yüzden yakalamayı hedeflemiyor aslında. En başından itibaren motivasyonu cılız kalmış bir karakteri film boyu taşımak pek tabii kolay bir olay değil, zaten bu da Michael B. Jordan'ın adeta aklındaki boksör imajlarından beslenircesine yaptığı alakasız hareketlerle yer yer çatlıyor. Fakat "bir hata" olmadığını ispatlamak için mücadele eden karakter filmin tüm koşuşturmacası içerisinde tıpkı aşk ilişkisi gibi akla yatmıyor. Bu yüzden de filmin Creed'den çok Rocky Balboa hakkında olduğunu söylemek daha doğrusu sanırım, çünkü filmin üzerine inşa edildiği iskelet de ilk Rocky'nin kendisinden bozma adeta. Ama ne yazık ki, kendi adıma Rocky'nin asıl devam filmi olarka gördüğüm Creed aradaki 6 filmi bir çırpıda yok etmiyor. 

Creed'in kendisinden beklenmeyecek kadar iyi bir iş ortaya çıkardığı bir gerçek. Bunu da imrendiği imajlara ve onları kendi anlatısında doğru alıntılarla oturtabilmesine borçlu. Bu sayede, yer yer izleyiciyi kaybetse de nihayetinde vasat bir seyirlik olmayı başarıyor. Fakat bunun ötesinde söylenecek her şey Rocky'nin devam filmleri kadar bayıcı olur, gerçekten.   

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Kasım 2015 Çarşamba

The Lobster


Ertesi gün The Lobster'ı izleyeceğim aklımdan çıkmışken tam bir gün önce yazmıştım: yalnızlık değil, bir arada olamamak diye. Doğrusu söz bu konudan açıldığında garip bir özgüvenle kendimi konuşması gereken kişi olarak görüyorum. Gözlemlediğim herkes yapacak herhangi bir şey bulduğu anda bir başkasını davet ederken ben, mesela, The Lobster gösterimini gördüğüm anda bir süredir filmi izlemek için can atıyor olduğum gerçeğiyle yalnızca kendim için bilete atlamış, bir başkasını davet etmek henüz film başlamadan birkaç dakika önceye kadar cidden aklıma dahi gelmemişti. Bu yüzden söz buradan açılınca hissettiğim özgüvene şaşmamak gerekiyor belki, ama zaman içerisinde vardığım bir gerçek var ki, o da, yalnızlık denen şeyin her durumda iyi veya kötü yönde abartılmaya mahkum olduğu.

The Lobster olduğundan fazla distopik çınlayan bir plotla, çift olmayanların yakalanıp aşık olmaları için bir yere belli bir süreliğine kapatıldığı ve bu sürede kendilerine uygun bir partner bulamamaları halinde başta tercih ettikleri hayvana dönüştükleri bir dünyada geçiyor. Filmi izlemeden önce Dogtooth'un ağzımda kalan tadıyla tam anlamıyla etkileyici bir gariplikler zincirine tanık olacağımı düşünmüş olsam da -Alps'i pas geçmiş olduğumu çaktırmayalım- The Lobster esasında günümüz dünyasının bir karikatürize biçimi. Yalnızca kendine kurduğu dünyanın yergisel ögeleri bile bunun ayan beyan göstergesi elbette fakat film kendini sunduğundan çok daha fazla günlük yaşam gerçekliğine yakın ilerliyor. Elbette kurumsal durum ve çift sayılma şartlarındaki katılık gibi çeşitli elementler aşırı olarak görülebilir, fakat gündelik ilişkilerimizin derinine indiğimizde gerçekten insanlar bundan çok farklı bir zeminde mi değerlendiriyorlar çekici buldukları cins ile olan ilişkilerini? Kaldı ki çifte dönüşememe durumunda gelip çatan bir hayvana dönüşme hali dahi ilişkilerimizin temelindeki güdüsel durumlara doğrudan bir atıf olarak işlemekte.




Toplumsal yorumlarını ve insan ilişkilerine dair yergisini bir kenara bırakabilmeyi başarırsak The Lobster esasında çok saf bir aşk hikayesi olarak işletiyor kendisini. Rachel Weisz'ın miyop kadın karakterinin anlatıcı olarak başlaması belki hikayenin merkezini daha çok saf ve gerçek anlamıyla romantik bir erkek eksenine koyuyor olsa da temel itibariyle filmin bir aşk hikayesi olarak işlediğini ve bunu da benzeri nitelemenin yapılabileceği diğer birçok filmden çok daha hak ettiğini söylemek mümkün. Zira gündelik ilişkilerini olması-gerekiyormuş-gibi-gözüken-ilişkiler üzerine kuran bir insanoğlu çoğunluğunun olduğu dünyada sorulması banal kaçabilecek belli soruları en saf halleriyle zihinlere itiyor Lanthimos, ama zaten ne söylendiği kadar nasıl söylendiği de önemlidir, değil mi? Her zaman için anlamakta güçlük çektiğim zorlama veya kendi koyduğum ismiyle iş-arkadaşlığı-ilişkileri belki yaşamın ihtimallerle olan bağlantısı ile savunulabilinir, fakat ihtimallerin rastgeleliğine değil de sürekliliğine inanmanın gerisinde gizli olan kaybetme garantili kumarbaz anlayışını savunabilecek herhangi bir argüman düşünmekte zorlanıyorum. Belki her şeyden çok bu sebeple bir başınalık ile yalnızlığı belli noktalarda ayırmak gerekiyor, zira bir arada olamamak aslında bir başına olmak demek olmuyor tam manasıyla: yalnızlık işte tam da bu anlarda değer kazanıyor. Esasında yaptığımız şey zamanı geçirmek ise bunun fayda anlamındaki değerini kalabalıklaşmak üzerinden ölçmek, arkasında *alışılagelmiş olma* ötesinde bir anlam taşıyacak mıdır? Ve anlam taşımayan bir ilişkinin sürekliliği için uğraşmaya insanın zamanı var mıdır, olmalı mıdır ya da buna harcanan zaman her taraf için bir saygısızlık göstergesi değil midir? Katı bir etik anlayıştan bahsetmiyorum oysa ben, ve tam da bu yüzden The Lobster gerçekliği tümüyle gerçek dışı bir dünyayı tasvir ederek mecazda bulmasıyla ilgimi çektiği kadar sevgimi kazanıyor. Zira yalnız olmak bir tercih olarak belirebiliyorsa insan ilişkilerinde içkin bir yanlış olduğu ortada ya da mesele belki de sadece her enzim için bir substrat olmadığı gerçeğidir. 

The Lobster, kurduğu gerçeküstü dünya ile günümüz insan ilişkileri ve buna dair algıyı en sade biçimiyle yakalayabilen ve buna dair komik olmakla ciddi olmayı bir arada yaşatabilen sert bir film. Wilco her ne kadar "How to Fight Loneliness" diye şarkı söyleyerek etkilese de yengeç yine de yan yan yürüyor. Sonuçta iki miyop birbirini bulduğunda "peki ama neden?" pek de yerinde bir soru olmuyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Kasım 2015 Salı

The Gift


Standart ev-işgali-filmlerini aklın bir köşesinde tutarcasına hikayesine dalıyor The Gift. Bir gerilim filmi olduğunu söylemek mümkünse de bir ev-işgali filmi değil ama. Yalnızca, fazlasıyla deşilmiş bir alanı kendisine yuva olarak benimsediğinden izleyicinin beklentileri üzerinden oynayarak kuruyor hikayesini ve gerilimi daha çok bu eksene oturtuyor. Fakat her hikaye dönüş noktasının birkaç adım öteden -hatta filmin giriş bölümünde as karakterleri iyi kötü gördükten hemen sonra?- tahmin edilebilir olmasıyla anlattığı şeyin olay bazında pek önemli olmadığını düşündürtüyor. Bu durumda doğan problem, filmin bu önem konusundaki yargıyı buna karşılık gelecek bir karakter çalışmasıyla destekleyemiyor olması, ve tüm anlatısı içerisinde merkezde hala diğer ögelerden ziyade birbirini takip eden olayların olması. 

Tahmin edilebilirliğine rağmen The Gift'in beklentiler üzerinden gerilim yaratma başarısıysa daha çok ihtimaller ve filmin kayacağı tür açısından ortaya çıkıyor. Zaten filmin övülecek yönlerinden biri bu kategorik tür anlayışının dışında işlemeye çalışıyor olması, fakat getirmeye çalıştığı son ve ödül-ceza anlayışını hikayeye ısrarla sokuşu hikayesinin kurgusal zeminini bence fazla ıslatıyor, bu yüzden de anlatısı ayakta kalma konusunda sıkıntı yaşıyor. Dikkat çektiği zorbalık konusu ne kadar mühim olsa ve bu tip davranışların yaşamları ne derece etkileyebiliyor olduğu argümanı isabetli olsa da anlatı beceriksizliği sebebiyle ancak kamu spotu ilaveli, benzer filmlerin çizdiği vasatı göremeyen bir olaylar bütününe çeviriyor filmi.   

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Ekim 2015 Cumartesi

Mississippi Grind


Kumarbaz sözcüğünün tam karşılığı olan yitik bir adam ile sadece bahisteki heyecandan haz alan ağzı iyi laf yapan bir adamın hikayesi Mississippi Grind. En azından kaba taslak olarak sunulan bu, zira asıl olarak ortaya atılan soru, kaybettikçe mi devam etmenin yoksa devam ettikçe mi kaybetmenin bir hikayeye merkez olabileceği üzerine. Belki hemen tavuk-yumurta mevzusunu akla getirecektir bu fakat buradaki şey çok daha güne ve geceye dair. Bir yuvarlanma içerisinde bu kurcalamaya girmekle durağan olarak bir başlangıca dair soru çevirmek arasında ciddi farklar var çünkü. Bir yandan şans faktörünün diğer yandan stratejinin devreye girdiği bir oyun üzerinden yaşamlara dair rehberler çıkarmak sıradan geldiği kadar heyecanlı yani. 

Kumar masası etrafını o veya bu şekilde kendine konu edinen ve o çevredeki muhtemel aşırılıklardan ziyade insanlara, o saf güdüyle yaşama odaklanan filmler genel itibariyle hoşuma gitmiştir. Mississippi Grind için bunu söylemek bir açıdan mümkün, zira söz konusu oyun etrafında dönen heyecanın belli aidiyetlikleri kabul etmeyeceğini ortaya atıyor ve kendisini de bir nevi sorumsuzluk üzerinden hayatını kuran bir karakter peşinde hikayesini kuruyor. Yani önümüzde takip edilmekten çok ulaşılmak istenen bir adam ve onun arkasından yola atılan bir adam ve bir hikaye var; dolayısıyla olay örgüsü bir tarafa, hikaye aynı zamanda bir karakter kendi içerisinde Gerry ile. Ortada ilgi çekecek bir şey olduğunu söylemek güç, yeryüzünde henüz anlatılmayan bir hikaye var mıdır bilemiyorum ama filmin bize anlattığının bir özgeliğinin de özlülüğünün de olduğunu iddia edemeyiz. Buna rağmen bir yolculuk etrafında, ama her şeyden öte tura ve yazı hikayesi gibi kabaca kazanan ve kaybeden karakterler arasında dönmesiyle kendisini izletebiliyor: çünkü en eski hikayelerden birisi aslında bugün milyarlarca spor izleyicisi olmasının da temel anlatısı olabilecek güçte. Yalnızca ortaya atılan soruda şunu görmek gerekiyor, kazanma ve kaybetmeyi birer kategorik ada olarak almıyor Mississippi Grind, her aklı başında "kumar filmi"nin yaptığı gibi. Şansı tuttuğu veya nerede bırakması gerektiğini bildiği için Gerry'nin yanında "sempatik" durmuyor Curtis; samimi biçimde umursamadığı ve bu işin içinde yalnızca heyecanı sebebiyle olduğu için kendisini bir noktaya kadar ayırabiliyor. Ama nihayetinde gözden kaçan şey aidiyeti reddediyor olmasıyla bunu sağlayabiliyor. Diğer yandan Gerry ise başka bir hikayede yalnızca tek bir sahnesi olabilecek ve bunun dışında geçmişe dair hatırlananlarla ancak anılabilecek bir karakterin yaşamının geri kalanı olarak simgeleşiyor. 

Mississippi Grind, üstü kadifeyle örtülü masanın etrafındaki aşırılıklara kaçmadıkça güne yaklaşıyor belki ama herhangi bir ölçüde derinlere inebildiğini söylemek güç. Problemiyse tüm bu bir kefeye topladıklarını bir seyirlik olarak sunması ve çelişkilerini paketlemesi, çünkü eğer Curtis takip edilmesi gereken bir figürse yaşam nasıl bir seyirlik olabilir?   

a24 tüm ıskalara rağmen tam takip edilesi bir stüdyo oldu yalnız, onu da ayrıca not düşmeli. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Ekim 2015 Cuma

Experimenter


Stanley Milgram'ın 1961'deki itaat deneylerini merkezine alarak ilerler gibi yaparken bu deneyin sonuçları ve nihayetinde Milgram etrafında dönen bir film Experimenter. Bir tiyatro sahnesini anımsatırcasına kurarken kadrajını başlangıçta ve takip eden monologlarda aslında biyografik özellikli filmlerin bir noktada iki boyutlu kalmak durumunda olduğunu, ve bunun farkında olduğunu vurgular gibi oluyor. Yani bu açıdan film için eksiklik olarak görülebilecek bir şeyi avantajına kullanıyor yazan ve yöneten Michael Almereyda; bu film nihayetinde odadaki fil gibi görmezden gelinmiş, insan doğasına dair bir bulgu için var. Bu yüzden mesela ilerlermiş gibi gözüken bir aracın ön camından arkaya doğru kendini gösteren dekor ile dönemin filmlerini çağrıştıran araç sahnesiyle başlayan sekans bir anda "n'oluyor?!" dedirtmiyor, yakışıksız durmuyor. Çünkü zaten filmin kurgusal ve sembolik bölümü yalnızca bu çalışmayı yapan bir bilim insanını onurlandırmak için var, bundan geriye bir adım atmıyor film. Bu yüzden de hikaye anlatıcı onurlandırılan kişinin kendisi oluyor: etrafına çevrilecek kurguyla önemsizleştirilemeyecek bir gerçeği hatırlatıyor hale geliyor çünkü bir noktadan sonra Milgram tüm varlığıyla.

İnsanların doğalarına dair bir noksanlığı kabullenmemedeki büyüleyici çaba aslında genel itibariyle her türlü kişisel olumsuzluğu reddetmelerinden farksız. Burada şaşırtıcı olan kendisine karşı, tekil olarak, herkesten daha fazla acımasız olabilecek bir türün şeytani figürleri bırakmak istememesi. Mesela her zaman için anlamakta güçlük çektiğim bir şey Hitler'in sahip olduğu imaj gibi trajedilere yakışan kötücül figürler yaratma konusundaki büyük istek, veya gündelik yaşamımızda bir şekilde ilk elden veya söz gelimi haberlerden okuyarak denk geldiğimiz -saf bir dille söylersem- kötü eylemlerde bulunan insanları bir anda tüm insanlığın dışına çıkararak onlara adeta özel bir şeytani figürmüş muamelesi yapılması. Kutuplu bir anlayışla yaşadığımız için bunu yapmamanın, veya bu yapılanı eleştirmenin olan biteni normalleştirmeye hizmet ettiği argümanıysa kapılıp gidilen kendini iyi hissetme akımının bir etkisi sanıyorum ki. Zira olan biten tüm vahşeti, tüm zulmü normalleştiren şey aslında insanların kendileriyle yüzleşmektense her şeyi bir şeytani figür üzerine atarak olay mahallinden kaçması. Çünkü böylece alışıyor insanlar bazı "kötü insanlar" olduğuna ve dünyadaki kötülüğün buradan kaynaklanıp bu insanların "cezalandırılmasıyla" huzurun egemen olacağına. Bu mütemadi reddediş sebebiyle Experimenter, başka şaşırtıcı çalışmalarla ilginç bulgulara erişmiş olan Milgram'ı asıl olarak itaat deneyleriyle ele alıyor, film bu yüzden bunun etrafında adeta kafaya bir şeyi sokmaya çalışırcasına, yanlış anlamaya yer bırakmazcasına dönüyor. 

Experimenter'ın işte bu takdir edilecek çabası kendisine sinemasal zarar olarak dönüp çarpıyor. Zira merkezine aldığı deney açılışıyla dikkatleri tam toplayıp kahramanını doğrudan, lafı dolandırmadan sunuyor ve etrafına ördüğü kurgusallığın cılkını çıkarmadan fikirsel merkezi olan bir akıcılık yakalıyor, böylece kendisini keyifle izletiyor. Fakat kendisini, belki de bilinçli bir şekilde, deneylerin etkileyiciliğinden ayırmıyor film, ve bu da kendi varlığını bu çalışma ve bulgular için bir tür aracıya çeviriyor yalnızca. Benim için tüm aracılar içerisinde en değerli yerlerden birisine sahip olacağını inkar edemem fakat bir sinema filmi olarak tek bir numarasını, isabetli bir amaçla da olsa, döndüre döndüre kullanıyor. 

Experimenter, biyografik filmlerin genel itibariyle düştükleri açmazları kendi avantajına kullanmaya çalışırken kurgusallıktan mümkün olduğunca -en azından hikaye bütünlüğünde etkisi çok büyük olabilecek açılarda- kaçmaya çalışıyor fakat böylece, malesef, bir vinyete dönüşüyor. Ancak bir kez daha belirtmeli ki, bunu yaparak daha önemli bir şey söylüyor Experimenter, ve bu yüzden de bir sinema filmi olarak başarılı olsa aslında kaybedeceği şeyi yakalayıp kaçırmadan izleyicisine sunuyor. Adeta *YouTube'un sinemaya ender olumlu etkisi* diyeceğim ama çok büyük gelecek üstüme diye çekiniyorum, doğrudur. 

-ne istiyoruz?
-daha çok winona ryder!
-ne zaman istiyoruz?
-90'lardan beri??!!
sevi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

21 Ekim 2015 Çarşamba

Inside Out


Animasyon filmler etrafında dönen heyecana herhangi bir zamanda pek dahil olamasam da sinemadaki komedi ihtiyacını bir süredir kendi içerisinde karşıladığını düşünüyorum. Tabii bunu söylerken çok sevdiğim ender animasyonlardan birinin Mary & Max diğerininse Wall-E olmasını "o ayrı bir mesele" ya diye geçiştirebilirim. Fakat Inside Out'ta bir kez daha gördüğüm şey Pixar için hep söylenen "herkes için film yapıyor" oldukları gerçeğinin kendinin göstermesi. Bu bir anlada olumlu elbette, sonuç olarak *aile filmi* denilen mevzunun sıkıcılığına önemli bir alternatif de olmuş oluyor bu özelliğiyle. Fakat diğer yandan aşırı kontrollü bir senaryoya sebep oluyor bu durum, yani senaryo masasının sarıp sarmalayan soğukluğu bir yana adeta geniş bir aile yemeğinde gün gibi ortada olan şeylerden bile "aman bir dargınlık olmasın" diye bahsetmekten kaçınılan bir ortamda öğütüyor senaryonun potansiyelini. 

Inside Out buna istisna olmadığı gibi aynı zamanda temel hikayesini adeta sündürülmüş vasat bir video oyunu gibi kuruyor. Bu vasatlığın iyi birkaç fikir etrafını sarmasıysa genel itibariyle Pixar filmlerine temkinli yaklaşma sebebim zaten. Fakat "türün" ve türdeki marka yaratıcısının bu olumsuz özelliklerini taşımakla beraber Inside Out'un eğlendirdiğini söylemeli. Ancak filmin bu eğlendirme işlevi ötesinde benim için daha öne çıkan önemi mutluluk hissi etrafında dönen büyük kutsayıcılığa katılmayışı. Her ne kadar bu anlatı içerisinde yeterince sağlıklı bir şekilde işlenemese de söz konusu yaklaşım, yine de Pixar etiketiyle beraber taşıdığı kısıtlılık gibi olumsuzluklara rağmen bu alana girebilmesi bile benim açımdan takdire değer. 

Sonuç itibariyle şu gerçek ki Inside Out, eğlenceli bir çerezlik. Bunun ötesinde söylenebilecek diğer şeyler yalnızca filmin türsel olarak içinde bulunduğu açmazlara dair olabilir fikrindeyim ve bu sebeple de bundan bahsederek başladım zaten. Filmin neşeli bir mısır eşliği olmasını da belirttikten sonra şöyle toparlamak en doğrusu sanırım: birkaç istisna hariç, birbirini takip eden Pixar filmlerinin özel hayran grubu haricinde bir çevrede yaşam süresinin çok kısa olmasına başka takılan yok mu ya gerçekten? 

Ha bir de eklemeden geçemeyeceğim: finaldeki kedi bölümü olmasa filme dair düşüncem, tüm o mutluluk mitine karşı duruşuna rağmen daha olumsuz olurdu. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Eylül 2015 Cuma

Dheepan



Işıklar kademeli olarak kapanırken adeta bir ayine geçiyormuşcasına aydınlanıyor salon hafifçe bir perdeden. Arka koltuklar görüş açısından çok bu yüzden salonların en güzel yerleri genelde: o salon, tüm büyüsüyle beraber önünde insanın; sıkıcı bir dersten hocanın çıkışı veya diyaloga girmek istenmeyen bir an sadece selam verip giden birisinden sonra enselerin belki de en güzel gözüktüğü an. Her seferinde tekrarlanmasına rağmen heyecanını hiç kaçırmayan bu rituel, dünyanın herhangi bir yerinde bir sinema salonunda evinde hissettirebiliyor insana. Sağdakini soldakini bırak tanımayı, konuştuğu dili bilmesen, duyduğun ve okuduğunun ne olduğunu yalnızca tahminler üzerinden çıkartmaya çalışsan bile orası ayinin yapıldığı bir başka yer, ve dünya üzerinde henüz yolunu bulamamış ve belki hiç bulmayacak olduğun binlerce evinden yalnızca birisi. İşte farklı bir evdeyken bu sefer daha iyi görüyor insan bunu, ve böyle bir atmosferdeyken de anlatılan hikaye daha sıcak sıcak akıyor insanın derisinin altına, adeta dışarıda esip savuran serinlikten kaçarak battaniyeyi üzerine çekmişsin gibi. 

Bir göçmenlik hikayesinin, hele de önemini yitirmemiş olmasına rağmen, mütemadi eğrisi değişmeyen ama aynı noktadan tekrar tekrar alınıyor olması sebebiyle etkisi hayli kırılan bir hikayenin anlatılması için en doğru ortam olabilir bu. Tüm bunların üzerine Jacques Audiard da kendisi için tanıdık sularda yüzüyor olduğundan böylesi bir ayin için beklenti biraz daha yükseliyor haliyle. Fakat Dheepan, kuru anlatısıyla gerçeğe ve güne düştüğünden çok ezbere düşüyor. 

Filmin bir kez daha ortaya koyduğu gerçeklik *ihtimaller içindeki perişanlığın* imkansızlıklar içindeki perişanlıktan daha ağır bastığı. Gariptir; böyle basit gerçeklerin göz önündeliği onların ifade edilmesini zorlaştırırken kurmaca içinde görünürlükleri artıyor. Sri Lanka'dan kaçarak Fransa'ya gelip şehrin çeperlerinde bir nevi bekçilik yapan yapboz ailenin yaşadıklarının konuya biraz duyarlı herhangi bir insan için ezbere hikayesi, son raddeye kadar kuru ama hafif bir tonla ilerliyor. Dardenne kardeşlerin benzer konuları ele alışlarındaki gibi bir kuruluktan söz etmiyorum ama, o bahiste kullanabileceğimin aksine, olumsuz çağrışımlarıyla bir kuruluk söz konusu burada. Çünkü sürünceme içerisindeki yaşamlarda hayal ve ihtirasların bir sarmal içerisinde yok olmayayazdığını belki göstermeyi başarıyor Audiard fakat bunu birkaç kareyle de başarabilecek yetenekte birisi kendisi -ki o zaman çok daha değerli olur ya, neyse-; o zaman Dheepan, göçmen veya sığınmacı meselesinin günlük siyasetin bu derece ortasında olduğu bir dönemde bu yoldaki yaşamlar için veya onlar adına ne söylüyor seyirciye? Dheepan, son dönem Avrupa sinemasından git gide uzaklaşmama neden olan filmlerden biri değil, yani bir cümle etrafında beceriksizce dolanıp en sonunda izleyiciye bir kelime oyunu tahtasında ortadaki kelimeyi andırırcasına etrafına onlarca alakasız *puan kelimeleri* bezenmiş bir önerme bırakmak için sinema dilinde bir cümle kuramadan çırpınmıyor, ve bu şahsen önemsediğim bir şey. Ama Dheepan kamera etrafında olup bitenler anlamında becerikliyken kamera hesaptan çıktığında beceriksiz bir anlatı ki bu genel itibariyle eğlence sinemasının yaptığından çok da farklı bir şey değil. O zaman önemli bir meseleyi ciddi bir biçimde konu alıyor olması nedeniyle mi daha değerli? Belki, fakat bu Dheepan'ı etkileyici bir anlatı yapmak için yeterli değil. Ayin ve ritüelden bahsederken ezbere tekrarı sebebiyle yeriyorum Dheepan'ı, çünkü ritüel anlatılandan çok kullandığımız dil, ve bu konuda Dheepan gayet becerikli. Fakat bir ayin yaratamıyor olması problemi. Çünkü kendisi sonlanırken, zihin, filmden önce hali hazırda beklediği sorulara zorlama olanları da ekliyor, derinin altına giremeyen sıcaklık daha dışarı çıkamadan salonda insanı üşütüyor. Şahsen iskelet açısından benzerlikler olduğunu düşündüğüm A Prophet tam da bu sebeple kalıcı bir filmken, Audiard'ın son filmi Dheepan da tam bu yüzden mevsimin değişimiyle soğuğa eklenip peşi sıra yok olup gidecek bir film bence. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,   

14 Eylül 2015 Pazartesi

Southpaw


Boksla hiçbir alakası olmayan bir sinema izleyicisi olarak boks filmlerine özel bir ilgim olması şahsen benim de anlamlandırmakta zorlandığım bir şey. Fakat yarışmacı sporun ilgi çekiciliği fiziksel aktivite ve taktiksel yaklaşımın birleşimiyle ortaya çıkan ahenk ötesinde, yaşamın o çirkin özüne dair çiğ bir analoji olarak kullanılabilmesi bence, ve boks da tüm o diğer sporlar içerisinde bu benzerliği en çıplak haliyle kurdurma imkanına sahip. Southpaw'da da bu duruma tam denk düşen bir hikaye izliyoruz.

Vasat dahi denilemeyecek, klişelere boğulmuş hikayelere ufak modifikasyonlarla yaklaşıp farklı çerçeveler yakalamaya çalışarak en azından izlerken sövülmeyecek filmler ortaya çıkarmanın yönetmeni Antoine Fuqua'nun yeni filmi, kendisinin filmografisinin yine pek uzağına düşmüyor. Bu sefer iyi fikirleri; boksun sunumuna ve o harap hikayelerin ön yakasındaki coşkunun aslında *kan isteyen* bir kalabalığın tezahürü olmasına odaklanıp ringin mecazi bir intikam alanı olduğunu hem basit hikayesi hem de ringin resmedilişi üzerinden ortaya koyması diyebiliriz. Korsan film satıcılarının "abi çok iyi film ya" diye sayıklayarak her "ne önerirsin?" diye sorma gafletinde bulunanın eline tutuşturduğu önceki filmlerinde olduğu gibi yine değişik açılar yakaladığını da söylemek mümkün Fuqua'nun. Her ne kadar özel bir ilgim olmasa da kendisine, klişelere boğulmuş filmlerde bazı fazla deşilmiş alanlara girmemek için yolunu dolandırması, seyirciyi durduk yere bekletmemesi, kandırmaması ve nihayetinde onun istediğini düşündüğü şeyi kendi açısından mümkün olabilecek en iyi şekilde vermesi gerçekten takdir ettiğim özellikleri. Bu filmde de Jake Gyllenhaal gibi bir aktörün filmi bir üst seviyeye taşıması avantajını kullanıyor, fakat yine de yeterli kalmıyor.

Sorun şu ki; yeterli içerik sunmada genelde sıkıntı yaşıyor Fuqua. Elindeki hikayeyi, bir kutu mısırla zevkle izlenesi biçimde anlatmayı biliyor ve bu gerçekten değeri fazla bilinmeyen bir şey, fakat yaklaşımı ne kadar bilinen yola girmemek için uğraşıyormuş gibi gözükse de, çok cılız hikayeler iyi fikirleri nötrlüyor. Karşılaştırma gibi bir bayağılığa girmeyeceğim, fakat klişelere boğulan boks filmleri içerisinde hikaye ötesinde ringi, sporu ve etrafındaki hayalleri, yaşamları yansıtmaya yönelik samimi bir çabası var Southpaw'ın, ve bu bir *pop-corn filmi* için önemli bir derinlik. Basitliğinin tüm iticiliğine rağmen hikayenin ringin etrafında adeta bir çember çizmesi de klişelerin etkisini kırabilecek bir şey; çünkü Fight Night'ın önüne birkaç kontrolör ile oturup oyun oynamadığının farkındasın: karşında gerçek yaşamlar ve onun için kanıyla kumar oynayan insanlar var. Ama işte bu numara bu hikayeyi elinizin altından geçireceğiniz bir başka film yapmaktan öteye götüremiyor.

Sonuç olarak Southpaw'ın yanlış bir pazarlaması yok ve Fuqua'yla şöyle böyle tanış olmuş herkes ne bekleyeceğini aslında biliyor. Yalnızca Southpaw, Fuqua standartlarında dahi sanki biraz fazla yüzeysel kalıyor.

Lahey'den,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
gereksiz bir dipnot olarak: posterde öyle bir oynamışlar ki, rachel mcadams'ın eli filmde o sahnede elinin olduğu gibi değil. ojesi haricinde de değişiklik var.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

En duva satt på en gren och funderade på tillvaron

A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence


Roy Andersson'un rastgele ama hakkında keskin yargıları olmayan bir izleyicisi olarak ne beklemem gerektiğinin farkında olarak oturdum izlemeye bu uzun isimli son filmini. Açıkçası bu anlamda pek şaşırtmıyor Andersson, zira kendisinden bekleneceği gibi çekimler ve sinematografiyle beraber soğuk ve durağan bir filmle karşı karşıyayız ve bu kendisinin sinemasına aşina olanlar için ilk anda güzel gelebilecek bir durum olabilir. Fakat böylesine keskin tarzı olan birçok yönetmenin son 5 yıllık süreçte sektirmeden yaptığı gibi kendisinin de kendi parodisine dönüşme durumu olduğunu söylemek mümkün, zira ortada yamalardan hallice bir anlatı var, hatta bence yok. 

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki bu bir yorum filmi değil, gözlem filmi. Hareketsiz kameranın sabit açıdan sahneyi gözlemesiyle beraber detaylara olan dikkatin ön plana çıkması olağan olandır, fakat A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence bu açıdan pek doyurucu olmayan bir film. Bunun bilinçli olduğuna şüphe yok, zaten filmin cümlesi bu durum üzerinden kendisini kuruyor ama burada kuru cümleler ötesinde, her şeyden önce, seyir için var olan bir eser olması gerektiği unutuluyor gibi. Sembolik anlatım ile sembolleri art arda dizerek bir şeyler anlatmaya çalışma arasında fark olduğu açık çünkü. İkincisiyle beraber tıpkı bu filmde olduğu gibi yalnızca etiketlerle ifade edilebilecek değerlendirmelere geçiş yapabiliyoruz ancak: iletişimsizlik, yalnızlık, izolasyon, tepkisizlik vesaire vesaire. Yani bir noktadan sonra "evet evet onlar işte" diye geçiştirilen şekilde *insani kapanmayı* anlatıyor resmen Andersson. Güncel kültüre yapılan atıflarda isabetli gözükmesine rağmen bu yüzeysel ve skeçsel yapısı her şeyi bozuyor bu sebeple: filmin kendisi cümlesine dönüşürken aynı şeyleri tekrar tekrar okuma sıkkınlığı mı içi kaplıyor yoksa hali hazırda zaten bir film mi izlemiyoruz, ayırdına varamıyorum. 

Sembollerin doldurduğu satırlar bir noktadan sonra belki kendi dilini yaratıyor gibi geliyor olabilir, fakat mütemadi suskunlukla mütemadi gürültü aynı noktaya varan şeyler. Yani bağırmanın zıttı sessizlik mi, tartışılır; fakat bağırmanın doğrusu sessizlik değil.

sevgi, saygı o ve tarz bilumum duygularla:;, 

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Griff the Invisible



Süper kahramanları sıkıcı ama onların maceralarını eğlenceli bulan birisi olarak Marvel filmlerinden sıkılıyor olmam benim problemim değil -merhaba Dan Harmon, ben de seni seviyorum-, öncelikle bu konuda anlaşmalıyız. Çünkü Griff the Invisible, o filmlerin etrafında dönen ama o filmlerden çok farklı ve özel olan şeylere dokunan ve son dönemde daha fazla çeşidini gördüğümüz güzelliklerden biri. Süper kahraman olmaya özenen, bu uğraşta olan veya herhangi birisine olan hayranlığıyla yaşamın tek bir şekilde yaşanmayacağını gösteren karakterler etrafında dönen hem film hem çizgi romanların son dönem ana akım sinemadaki dalgayla beraber biraz daha görünürlük kazanması gayet olağan bu açıdan. Avustralya'lı Griff the Invisible da bunun keyifli örneklerinden biri, fakat bir farkla: doğal olarak beklenecek geek ögelerden daha baskın olarak, biraz da o yönü meşrulaştırmak adına, favori temalarımdan olan bilindiği-şekliyle-yetişkin-olmama ya da yaygın ifadesiyle *büyümeme* anlatısıyla gerçekliğe dair bir sorgu ilgi odağına oturuyor. Bu anlamda mantıken bir süper kahraman filmi olsa da aslında değil de aynı zamanda.  



Griff, sıkıcı bir işte çalışan sıradan bir insan olmamayı gerçekliğe karşı olan savaşıyla sağlıyor. Kendisini nicel olarak belirlenen *doğru* ve *gerçek* ile temas halinde tutmaya çalışan abisi Tim ve savaş teçhizatlarını aldığı dükkan sahibi haricinde herhangi birisiyle gönüllü olmaya meyleden bir ilişkisi olduğunu söylemek güç. Burada Griff merkezinden anlatılsa da hikaye onu gerçekten anlatılası yapan Melody karakteri olduğu için sanki bayağı pazarlama afiş ve afiş yazısından daha çoğunu hak ediyormuş gibi geliyor bana, belki bunu bir olumsuzluk olarak yazabiliriz filmin genel itibariyle basmakalıp tutumunun yanına. Fakat basmakalıplık veya o abartılı duygusallık belli açılardan bir ölçüye kadar değerli bir şey sanki, çünkü alay ve şüpheciliğin kinizmden ziyade sinizme kaydığı bir zamanda bireyi aklı selim tutabilecek şeylerden birisi bunlar. Tabii burada kinizm ile süper kahramanlığı veya en azından onun çevresinde belirlenen kültürü yan yana koymayı da akla yatırabilmek gerekecek, fakat görülmesi gereken şu ki bugün var olan kinizmin kendini besleyeceği şeyler ve nefes alacağı yaşam alanı bu çerçevede olmak durumunda, kategorik olarak bakmamak gerekiyor zira. Ama işte afişin süper güç ilişkili cümlesi anlatıdaki gibi oturmuyor, artık film üzerinde sakil durmaya başlıyor, ki zaten son 5 yıldır sevdiğim filmlerden hangisinin pazarlanma şekli içime sindi, o da ayrı bir mevzu.

  

Gerçeklik dediğimiz şey onu ne kadar fazla insanın kabullendiğine bağlıysa, yani gerçeklik temelde bir kabullenme meselesiyse, -ki bence öyle, aa merhaba Lyotard- Griff the Invisible buna dair bir hikaye sunmada başarılı. Evet, tahmin edilebilir, ama bu tarz bir anlatı zaten bakış açısı biçmekten ziyade kendini tatmin için var olabilir. Bu yüzden de aslında yetişkinliği mesele edebilen insanlar için daha değerli olabileceği fikrindeyim. -Ama gerçek anlamda büyüyememiş insanlarla büyümemiş insanlar arasına da bir ayrım koymak gerektiği düşüncesindeyim, yani evet, yine bir denge durumu söz konusu; bunu ayrıca belirtme gereği duyuyorum çünkü genç olma diye bir şeyin pek yaşanma imkanı olmayan bir ülkedeyiz, dolayısıyla favori temalarımdan birinden bahsederken kurduğum cümlelere yapabileceği çağrışımlar açısından dikkat etmeye çalışıyorum.- Çünkü sözünü ettiğim banal ögeleri ancak öyle birisi yerine yerleştirebilir gibi, zira öbür türlü tıpkı The Giant Mechanical Man muamelesi gösterilecek bir filme döner Griff the Invisible, ha bir başka eğlenceli filme göz kırpmış olur, kötü olmaz belki ama aralarındaki o ince ayrım da gözden kaçar, zaten afişe takma sebebim bu: Griff the Invisible iki insanın aşk hikayesi değil; her şeyden önce bir gerçeklik meselesi. Burada iki insanın işlevi yorum gücünü göstermek adına önemli yalnızca ve bu sebeple de iki insanın hikayesini değil mefhuma dair genel bir hikaye sunma beceresine sahip. Fakat nihayetinde, tüm tadına rağmen bir dondurma gibi süresi var filmin de, yiyebildiğin sürece sıcağa karşı tatmin ediyor ama sonra yine derme çatma bir serinlik ihtiyacında bırakıyor izleyeni, oysa özel filmler hep kalırlar. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

15 Temmuz 2015 Çarşamba

The Salvation



The Salvation için bir modern western gibi gözüken bir *post-modern western* demek, filmi tanımlamak adına sanırım en isabetli tercih olur; zira western'i western yapan belli ögeleri, sınırlı açılardan yeniden yorumlarken aslında türün geleneksel sınırlarını aşma niyetinde olmayan ve klasiklere bugünden bir saygı sunan bir yorumu var. Öncelikle göçmenlik hikayesinin entegre oluşunu ve bu tema üzerinden ilerleyişi çok önemli bir nokta. Her ne kadar genel itibariyle gizli bir öge olarak hep bulunmuş olsa da Amerikan kimliğinin oluşmasında yeri fazlasıyla değerli olan türde, o kimliğin kökenlerine günümüzden bir yorumla dönüş söz konusu oluyor. Bu açıdan yeterli işlenmediği aşikar olsa da türün asıl intikam/adalet anlatısına odaklanarak bunu bir yan anlatı olarak sunuyor: ne kadar açıkça belirtse dahi durumu, seyirciye bunu hazmetmesi için bir alan açma derdinde değil, yalnızca alan bırakıyor. Diğer yandan petrol ve arsa paylaşımı üzerinden işleyen politik alt metninin de güçlü olduğunu söylemek zor, ona yalnızca dokunup geçilirken aslında büyük bir anlatı potansiyelinin de kaybedildiğini söylemek mümkün. Çünkü yalnızca geleceğe projeksiyon olabilecek bir politik tartışma açması haricinde Avrupa'dan göçlerin de birleşimiyle aslında toprağa dair daha derin bir politik tartışma alanı sunuyor. Elbette bir filmden bu tartışmalara doğrudan girmesini beklemiyorum fakat bu alanların kapısını gösterip geçmekle, kapısını açıp geçmek arasında fark var ve The Salvation bu potansiyelini kullanamıyor. 


Yapamadıklarının ötesinde, ana hikayenin ögelerini isabetli biçimde kullanıyor film. Mesela Madelaine'in dilsizliğinin sebebini yalnızca belli karakterler Yerlilere bağlıyor, fakat bunun gerçeklikle olan bağını, *beyaz adam*ın vahşiliğini izlediğim film boyu göremiyoruz. Fakat burada gösterdiği bu inceliği kapısını gösterip kaçtığı konularda göremiyoruz, ve bu açıdan harcadığı potansiyeliyle Anders Thomas Jensen'in kaleminden beklenmeyecek yavanlıkta bir hikayeye dönüyor anlatı. Sanki istismar filmine dönüşebilecek çok basit bir hikaye ufak birkaç dokunuş ve sinematografiyle daha ağır başlı bir havada anlatılmış hissi veriyor ve bence bu rahatsız edici. Bu arada kalmışlığın da getirdiği durum filmi, çok sevilen bir hazır kahvenin yeni bir alternatifi gibi gösteriyor: mekan edindiği uçsuz bucaksız çorak topraklardaki herhangi bir toz tanesine dönüşüp kayboluyor bu yüzden de The Salvation. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
eva green dememiş miyim?

12 Temmuz 2015 Pazar

Frequencies

Bilim kurgulara çok geç, ama yine de tam zamanında yönelmiş ilgim sonrası bunu kaçıncı kez söylüyorum bilmiyorum ama: bağımsızsa kopsun gelsin. Frequencies, öncelikle bu açıdan ilgi çekiciydi açıkçası, inkar etmiyorum kalıpsal bakışımı. Fakat bu sefer filmden haberdar olmam biraz daha farklı şekilde gerçekleşti; Oyungezer'in sözünü/fikrini sakınmayan yeni yazı işleri müdürü Sarp Kürkçü "izleyin mutlaka" diye yazdı I Origins ve Spring ile beraber Frequencies'i. İflah olmaz bir Brit Marling hastası olmam sebebiyle kendisinin filmlerine dair en ufak bir şeye denk gelip de atlamam elbette mümkün değil, tabii I Origins'e dair tüm "ama'lı" yorumlarıma rağmen diğer filmlere de bakmak gerek dedim. Hani mütemadiyen söylediklerim kategorisinde bir şey daha var ya: bir filmi nasıl izlemeye başladığının hikayesi önemli diye; işte bu sebeple rastgelme ötesine geçen bu detaylar bir filmin bakışında yer ediyor. Fakat daha önemlisi filmin kendi tartışmasına da katkı yapıyor: birkaç yılı bulan bilim kurgu ilgimin doruklarını yaşadığı ve çeşitli dönüşümler evresinde olduğum birkaç günde bu filme denk gelmem ne kadar tesadüftü?

Beraber kategorilendiği filmlerin etkisiyle insana ama daha çok yaşama dair belli bir sistematiği olan argümanların temelini oluşturduğu bir film izlemeyi bekliyordum elbette şaşılmayacak üzere. Frequencies'in fazla hırslı anlatısı ve bunu aktarma isteği de ilk andaki etkinin dozajında bu sebeple fazlasıyla etkili oldu, ve ne mutlu ki bu etki ters yönde olmadı. Zira "eğlencelik bir şeyler mi izlesem ya" moduyla oturulup da "dur bakayım"la açılan ve izlemeden önce bahsettiğim belli beklentilerin hali hazırda olduğu bir filmin açılış sekansıyla dünyasına bu derece hipnotize etmişçesine çekmesi sonradan olumsuz itmeler oluşturabilecek güçte oluyor. Zaten finale doğru, aslında film boyu vurgulandıkça "yok canım bu kadar da dalga geçer gibi olmaz" cümleleri eşliğinde beklemeye alınan düşüncelerin *o sır* olarak ortaya çıkmasıyla hafiften hırpalamaya hazırlanıyordum ben de filmi. Ancak manevralarını iyi yapan bir film Frequencies, ve hikayesiyle beraber cümlelerine inandırıcılık dozu açısından yadsınamayacak bir etki bırakıyor bu manevra kabiliyeti. Kimine "haaa" dedirtip kimine dedirtmeyecek olsa da esas meselesi için sürükleyiciliğiyle avlaması gerekiyor çünkü izleyiciyi öncelikle, ve seyirciyi içine çektiği dünyasıyla bunu başarıyor. 

Frequencies'in tartışmasını yaptığı mevzu, sadece karakterler ve üzerlerinden gelen bağlantılar açısından dahi filme dair genel bir karalamanın boyutlarını aşıyor. Bu, çok karmaşık veya çok kapsayıcı olduğundan, ya da çok yüksek bir perdeden girdiğinden falan değil elbette; yalnızca daha özel, ayrılmış bir alan hak ettiği için bu tartışma. Yaşamın insanlara değil, insanların yaşama ait olduğunu düşünen birisi olarak, yaşama dair yapılan bir tartışma için aksini söylemem beklenemezdi zaten diye düşünüyorum. Ancak bir de yazının, bunun için en ideal yöntem olduğundan, en azından şu evre için, şüpheliyim. Bu sebeple ki filmin kendisine odaklanırken cümlelerine şöyle bir değinip geçerken yalnızca ufak bir atıfta bulunan bir karalama bu: öncelik filmin seyrinde. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 Temmuz 2015 Perşembe

It Follows


İtiraf etmem gerekiyor ki korku türü, tür sineması denilen kategorizasyondan en çok rahatsızlık duymama sebep olan tür: zira standart vaatlerle bir alana sıkıştırılmış anlatıda belli bir anlamsızlık merkezinin oluşması bir yana; ifadeleri rahatlatmak için var olan nitelemelerin kalıplaşması yerine ögelere dönüşmesi gerektiği yönündeki düşüncemi bu minvalde devam ettikçe köstekleyen bir durumu söz konusu türün genel yapısının. Bu sebeple de uzak olduğumu, hatta bu örnekte olduğu gibi belli başları harici ilgilenmediğimi söyleyebilirim. Bunun bana sağladığı olanaksa, aslında diğer tüm "türler" için de geçerli olsa da, daha ayrıksayarak ve bu sayede uzaktan baktığım korku türünün belli bir ilgi çekici hikaye arkı veya kendisini gösteren tema/fikir/şey etrafında dönen anlamlandırılabilecek olaylar bütünüyle değer kazanabildiğini görüyorum. İfade etmesi dahi gereksiz gelebilecek bir niteleme gibi gözükebilir türe dair bu değerlendirme, fakat türe dair bir beklentiyi ve dolayısıyla da filmi popüler algıyla hapsolduğu alandan çıkarabilme yetisi sebebiyle janrın tanımı için hayati öneme sahip olduğu fikrindeyim. Böylesine ilgisiz olduğum korku türüne dair bu bütünlüğü ortaya çıkarmasıyla It Follows'u beğenme veya beğenmeme ötesindeki kıstaslarla gördüğümü söylemek mümkün, ve bunun beklemediğim bir şey olduğunu da. 

Geçen sene safi merakla Starry Eyes'ı izlemeye başladıktan sonra filme dair çeşitli gelgitli düşüncelerim olmuş fakat sonrasında filme içten içe bir yakınlık hissetmeye başlamıştım. Türün birleştiği noktaları yakalayan, istismar filmlerini akıllı olabildikleri yere popüler paranoyalar üzerinden çeken bir filmdi ve bu açıdan benzerleri için iştahımı kabartmıştı. It Follows için bir benzer ifadesi kullanmak belki çok yerinde gelmeyebilir, çünkü Starry Eyes çok daha istismara yakınsayan ve türe bağlılığını esas tutan bir filmken It Follows'un tam yüreğinde yatan anlayış türü gerekli kılıyor. 1980'lerin ritmik, dijitalize melodilerini anımsatan atmosferi, dönemi simgeleyen telefon ve televizyonların da etkisiyle retro bir hava yaratma ötesinde işlevi olan bir seçim; çünkü dönemde gerçekliğe paralel olarak sinemaya daha fazla yansıdığını söyleyebileceğimiz banliyö kültürü, otomobil ve müstakil evler gibi Amerikan rüyasıyla daha fazla önem kazanan belli değerlerin izinden ilerleyen bir anlatı sunuyor It Follows. Bu açıdan stilistik tarzının etki bırakması basit bir ambalaj meselesinin ötesine geçebiliyor; yüzeyin altında işleyen başka meseleler yokmuş muamelesi görmüyor çünkü. 

Bir Amerikan banliyösünü kendisine mekan edinen ve mekanın sosyal ilişkiler üzerindeki etkisini yadsımayan her dizi ve filmde gördüğümüz mekanlar ile bağlantılı tanımlayıcıları bir biçimde karşımıza çıkıyor film boyu: müstakil evler verili olmakla beraber, yerel okulu, ferah gözüken cadde ve sokakları, yapaylığına rağmen doğayla beraberliği hissettirme telaşındaki parkları ve yakınlarda dokunulmamış doğa alanları, sinema salonu ve onu bir sosyal aktivite mekanına dönüşünü simgeleyen kuyruğu, *diner* diye isimlendirilen yol kenarı kafeleri, sosyalleşmenin bir başka kaynağı olan spor salonuyla beraber kapalı yüzme havuzu, sömürü çelişkisini tabi özneler üzerinden ortaya koyan çelişkili mahalleleri, otomobilin hayati önemi, verandaların güven veren buluşma alanı oluşu, ve toparlayıcı ifadesiyle görece sönük ama görece memnuniyet yüklü olan, ikili ilişkilerin bir şekilde belirleyici olmasıyla komşu çocuğu kavramının daha farklı önem kazandığı, güvenlik arayışındaki banliyö yaşamı ve onun çerçevesini çizen her yer. Fakat buna mekanın günümüz için "iflas" ve "çöküş" gibi kelimelerle anılması adeta şarta dönüşmüş Detroit olması, şehrin dayandığı otomobil sektörünün zor günleriyle birkaç yılda harabeye dönüşen mahallelerinin sıklıkla tehdit ve tedirginlik unsuru olarak gözükmesi, '80'leri simgeleyen ögelerle beraber üst üste işlenince anlatının özünü farklı bir noktaya taşıyor. Zira '80'ler ile beraber artan ahlak kaygılarının temel sebeplerinden biri olan zührevi hastalıkların korku ögesini kurması ve bu sürecin, nesneleşen korkunun dikkatle bakıldığında /spoiler- mahalle sakinleri veya akrabalar üzerinden ilerlemesi, meselenin zihinde kurulan boyutu kadar gerçekliğe yansıyan yönünü de işaret ediyor. (Takip meselesine dair Hugh'un söylediği çelişkili şeylerle hikayede ortaya çıkan boşlukların, farklı sahnelerde takip eden ve mahallenin sıradan sakinleri olarak gözükmesine hizmet ettiği kanaatindeyim) -spoiler/ Bu açıdan '80'ler denildiği anda refleksel olarak akla gelen iki evrensel kavram olan küreselleşme ve neoliberalizmin eşanlamlısı gibi kullanılabilecek ve bireylerin gittikçe endişe ve korku ekseninde *güvenlikli sitelere* yönelişini kendisine kanıt olarak alan ve sistemin bireylerin zihinlerine verdiği tahribatları işaret eden nöroliberalizm kavramına çok yakından dalan bir anlatı etrafında döndüğünü söylemek It Follows'un gayet isabetli olur. Fakat korku ögesini kurduğu şeyin yeni bir tespit veya değerlendirme olduğunu söyleyemiyor olmamız, yani filmi bozmayacak olsa da deneyime zarar vermemek adına spoiler arasında belirttiğim banliyö yaşamına dair gözlemin alışılmışlığı, gizem ögesinin kurulmasına katkıda bulunan diğer bileşenlerle beraber anlatının daldığı derin suları sığlaştırmıyor: aksine; bazı gerçeklerin fazlasıyla yüzeye çıktığını gösteriyor. Bu anlamda anakronik anlayışı kurması adına mekan olarak Detroit seçimiyle beraber, korku ögesi ve isim tercihi filmin cümlesini çok açık biçimde ortaya koyuyor.     

It Follows, belli kabuller üzerinden ilerleyişini açığa vurmayı tercih ederken eleştirisini verdiği kültür/anlayış ile bir savaş içerisinde olmayan ama gayet kişiselleştirdiğim haliyle belli bir şey söyleme derdinde olduğunu doğrudan ortaya koymasa da gizlemeyen bir film: farkındalık tek ayırt etme noktası, placebo etkisi abartılmış bir fenomen; ama çöküş sanıldığı kadar sancılı olmak zorunda değil. Finali, girdiği tüm tartışmalarına olabilecek en şık noktayı koyarken hikaye içerisinde bunun sinyalini veriyor aslında It Follows; bir başka kalıp olarak güzel kadın başrolü ve bunun sinir bozuculuğunu ifade ederken yeniyetme bir telaşla eklemeden edemiyor: "sinir bozucu ama çok hoş aynı zamanda". Yani tüm bu delilik içinde onun dozunu arttırdığı kadar çekilir de kılabilen saçmalıklara ihtiyacımız var. Kısacası, It Follows güzel konuşuyor ama kendisi için bunu daha anlamlı yapan ölçüde güzel de gözüküyor, güzel de çınlıyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Haziran 2015 Çarşamba

Mad Max: Fury Road


Interstellar üzerine birkaç şey yazarken "bu derece etki yaratan, konuşulan filmleri mümkün olduğunca geç" izleme kararıma ilk ters düşecek filmdi Mad Max: Fury Road. Çünkü serinin önceden beri takipçisi ve severi bir izleyici olarak, öncelikle, kendisinin bu kadar fazla ses getireceğini şahsen tahmin etmiyordum. Ama bunun da ötesinde, Mad Max serisine yama değil, orijinal bir yeni film gelirken heyecanlanmamak ve izlemeyi ertelemek mümkün müdür? Fakat blogdaki hareketsizlikten de anlaşılacağı üzere yoğun bir döneme denk geldi -öyle ki "sonrası" etkileri hala blogda devam etmekte- ve ancak bu zamana kaldı. 

Mad Max: Fury Road için en başta söylenmesi gereken şey, kendisinin gerçekten bugünün Mad Max filmi olduğu. Zira yine George Miller çekiyor olsa da bugünün benzer konulu filmleri düşünüldüğünde Mad Max'ten ne kadar eser kalacağı bence önemli bir soruydu. Petrol mücadelesinden suya geçiş yapan ve dikkatlerden kaçıyor olmakla göze yanlış biçimde sokuluyor olma arasında gidip gelen, insanlığın aşamadığı problemlerinden patriarşiyi ana gövdesine alan hikayesiyle bugüne daha fazla yakışamazdı sanıyorum ki Mad Max. Aynı zamanda Max'in bencil/umursamaz tavrının bir noktada kendini başkalarıyla beraber hareket etmeye ister istemez götürmesi, bu süreçte Max'in ne baş aktör ne figüran olması ve kefaret isteği tonlarıyla, hayran bırakan mekanik ögeler ötesinde de seriye bağlı kalmasıyla bu değişim içerisinde ruhunu kaybetmiyor film. Filmi, serinin hali hazırda severlerine de kendini bu derece sevdirebilmesinin esas sebebi bu, en azından benim için öyle, yoksa istediğiniz hikayeyi muazzam işçiliği olan teknik beceriyle ve yine ilginç karakterlerle anlatın, bu coşkuyu o ruh olmadan mümkün değil yakalayamazsınız. Bu noktada getirebileceğimiz tek eleştiri belki aşırı renkli olması olabilir, fakat dünyasal renklerden çok fantezi-vari renklilik de filmin görselliğini geleneksel anlamda bozsa da ciddi bir zarar bıraktığını, bu örnek özelinde, düşünmüyorum. Donuk, seriye sadık sinematografiyi buna tercih ederim her durumda, fakat şimdiki halinin yerden yere vurulmayı hak etttiğini düşünmüyorum. 


Ama tüm güzel sürüş hissine, eğlencenin iyi ayarlanan dozuna rağmen filmin abartılması noktasının şahsen problem arz ettiğini düşünüyorum. Nihayetinde, filmi beğenen ya da beğenmeyen birçok insanın filmin "hikayesiz" olduğunu söylediği bir noktada, övgünün ayarını kaçması değerlendirme açısından sorun çıkaracaktır. Öncelikle, filmin kısıtlı ve basit bir hikayesi olması ve bunu hayran kalınan stunt sekansları arasında anlatıyor olması günümüz anlatım eğilimlerinin getirdiği bir şey değil, Mad Max hep böyleydi ve böyle olduğu için sevildi. Kaldı ki şu haliyle John Ford'un Stagecoach'unun modern hali gibi duruyor resmen film. Zira basitçe aksiyon sekanslarının ard arda geldiği filmlerden oluşmuyor bu seri, Max'in baş karakteri oluşu kadar ikinci planda her seferinde kalışının esas sebebi yalnızca diğer karakterler değil, tüm bu bileşenlerin beraberce oluşmasını sağlayan atmosfer. Kıyamet sonrası temasını bu yüzden de Mad Max kadar iyi işleyebilen yapıt çok az, öncüllerden olması ötesinde bunu alımlayıcısına hissettirebiliyor olması, anlatısını sunduktan sonra omuzlardan tozu atma isteğini refleks olarak hatıra diye bırakabiliyor olması bu seriye "efsane" statüsü veriyor. Bu etkileyiciliğe de dürüstlüğü sayesinde ulaşıyor. Artık CGI sinemanın vazgeçilmez bir parçasıyken bu teknolojik gelişim ve kolaylığı bir araç olarak kullanmayıp her şeyi bunun üzerine diken filmlerden bıkmışlığın göstergesi oldu bu açıdan bence Mad Max: Fury Road'un gişe başarısı. Evet, o takip sahneleri oluyor, evet şunlar bunlar patlıyor ama bunların neredeyse hepsi bir stüdyoda yeşil perdenin önünde oluyorsa o zaman anlatıcının dürüstlüğü nerede kalıyor? Özel efektlerin makyajı sağladığı, araçların ve stuntların gerçek, uzun bir sürede planlandığı bir film olması ötesinde patlamanın hemen ardından gayet rahat bir yüz ifadesiyle karizmatik biçimde yürüyen *kahraman*ların anlatılmadığı bir film olması Mad Max: Fury Road'u özel yapıyor. 


Filmden sonra çekimlerin detaylarına, belli sahneleri nasıl kotardıklarına, savaş müziğine yeni bir soluk getiren gitarlı elemanın hikayesine, yani filme dair bulunabilecek her bir kırıntıya insanın ilgisinin kaydığı başka bir mesai başlıyor. İşte ben de şimdi o detay yığınında kaybolmaya gidiyorum, çünkü nihayetinde, ne söylenirse söylensin, seriye bağlı olan insana iki söz yetiyor: Mad Max. 

Son bir nota ihtiyaç var: kendisini feminist diye niteleyen birisi olarak, Mad Max: Fury Road feminist mi değil mi tartışmasını kısaca yapıp geçtikten sonra filmin önümüze önümüze ittiği konulara bir daha film üzerinden değinsek ya, böylece verimli bir tartışma alanı daha stereotiplere kurban gitmese? Nasıl olur?  

bari şu filmden sonra düzgün baskılarla, bol ekstralı bir setini çıkarsalar mad max'in, artık teneke kutuda vanilya baskılardan daha fazlasını hak etmiyor mu? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

14 Haziran 2015 Pazar

While We're Young


İsmini, final jeneriği akarken bir duvara resmedilmiş graffiti olarak görüyoruz en sonda: ama güvenemiyor insan. Acaba var olan bir graffitiyken isim için ilham mı olmuş, film sayesinde orada var mı olmuş yoksa duvarda hiçbir şey yokmuş da bilgisayarda birkaç fare darbesiyle var gibi mi olmuş? Film de bu belirsizlikler üzerinden özünü kurarken daha fazla anlam kazanıyor jenerikle beraber isme dair ortaya çıkan bu önemsizmişcesine duran fakat samimiyeti kuran tartışma. Nokta aynıyken ona nasıl gelindiği; bir anda tek bir kalem darbesiyle mi, yanlışlıkla yazılmış bir iki harfin üstünün karalanmasıyla mı, ufakca not edilmiş tahminvâri notların uçurulmasıyla mı yoksa cümlenin nerede duracağını başından beri bilerek mi? Filmin tartıda belli belirsiz bir tarafa kayan son önerisi çok da önemli değil açıkçası bu aşamada, zira bu tartışmaya bir zemin kuruyor olması filmi ortaya çıkartan. Ama ne kadar fark edebilir zaten değil mi: biz gençken, hali hazırda gençken, hazır gençken, gençken, geç mi gençlik, geçti o zamanlar ya da gençlik miti; ne farkeder yani? 

Woody Allen'ın ikinci göbekten akrabasıymış hissi veren Noah Baumbach, bir kez daha "orta-üst sınıf çelişkileri"ne dair ortalama bir Amerikan bağımsızıyla geliyor. Birçok izleyicinin aksine ben bunu övgü olarak kullanıyorum tabii. Zira Baumbach kadar dişe dokunup da kanatmadı ki diye kötülenen bir diş fırçasını anımsatan yönetmen bilmiyorum ben son dönem Amerikan sinemasında. While We're Young da bu anlamda tam bir Baumbach filmi. Ortalama film süresi olarak akıllara yapışmış o doksan dakikanın sonunda kendimi birkaç saattir filmi izliyormuş gibi hissetmem filmin yuvarlanış ve oynayış şekline bağlanıp "yorucu" sıfatı kendisi için uygun görülebilinir; fakat tıpkı Frances Ha'da da olduğu gibi ziyadesiyle önemsiz görünmesine rağmen insanların yaşamını o veya bu biçimde belirleyen endişeler etrafında dönüyor While We're Young, ve bu, saatleri dolduruyormuş hissi veren bir tartışmayı anımsatıyor kaçınılmaz olarak. Güzellediğim doğrudur, ama Baumbach filmleri bu eşeleme olmadan kendi değerlerine ulaşamıyormuş gibi geliyor bana, o yüzden çabayı şahsen hoş karşılıyorum. 

While We're Young'ın bir noktada umursamamaya bağladığı başarı ile olan insan ilişkisi ya da tablonun o imrenilen haline nasıl ulaşıldığı konusunu şahsen fazlasıyla önemiyorum. Çünkü dürüstlük sözcüğü gayet yüzeysel biçimde kullanılırken asıl anlamını kaybediyor gibime geliyor. Çocukca ifadesiyle basit bir yalan söyleme meselesi değil bu; bireyin kendisiyle olan ilişkisinin çevresine, ve dolayısıyla dünyaya yansıma hali. Çünkü kendini ifade etmenin gerçekliğe uygunluğu ile doğru söyleme arasında ciddi bir fark var, tıpkı yukarıda filmin isminin farklı biçimde Türkçeleştirilmelerinde olduğu gibi. Bu durumda aslında başa tekrar dönüyoruz: başarı mı süreç mi kıyaslamasının kendisi zaten sonuca odaklamıyor mu insanı? Hikayenin bu ayrımı vurgulaması gelgitli kargaşası içerisinde ayrıca önem kazandırıyor tartışmaya. Fakat "gençliğe" bağlanan sıkıntının doğası noktasındaki argümanın, gençlik mitini öne çıkararak zaman içerisinde meydana gelen değişimlerle kendisini meşrulaştırmaya çalışışını pek yerinde olmayan bir final gibi görüyorum. Yani filmin son cümlesine katılmamaktan ziyade filmin bir son cümleye ihtiyacı olup olmadığından şüpheliyim; zira tüm filmin üzerine olduğu şey Baumbach'ın filmografisinin de özeti: sadece gülümse kendi kendine, sen sensin. Klişeyle doğruluğun kesişmediğini kim söylemişti ki? Yalnız hatırlatmakta fayda var: burada bahsettiğim tüm diğer fark ve ayrımlar gibi, kendini-iyi-hisset filmleriyle bir tartışma ve basit endişe üzerinden gelen diğer filmlerin belli cümleleri kullanmaları arasında ciddi bir fark var, ve While We're Young'ın bir Baumbach filmi olarak değer kazanıyor olması tam da buna bağlı.      

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Mayıs 2015 Cuma

Ex Machina


"Daha derine inebilirdi, daha uzun sürebilirdi, daha girift sorgular dahilinde daha ilgi çekici bir anlatıya dönüşebilirdi." Ex Machina üzerine izleyicilerin çeşitli yorumları temelde bu eksende dolanıyor gördüğüm üzere. Yapay zeka üzerinden *insansal* olanın ifşasına yola çıkmış diyerek yerli basının iddialı ve boş spotlarına göz kırpılarak kısaca nitelenebilecek bir filmin üzerinde dolaştığı temalara farkında olmadan bu derece atıfta bulunup dahil olunabilirmiş dedirtiyor doğrusu bu tepkiler. İncelemede kaçırdıkları şeyler olduğundan değil, memnuniyetsizlik ve eksikliğin insana özgü bir şey olmasından ötürü belki gayet doğal bu durum; fakat Ex Machina'nın sunduğu deneyim üzerine denk gelince işaret edilmesi gereken özel bir noktaymış gibi gözüküyor. 


Genç bir programcının bir yapay zeka tasarımının kapasitesine dair bir deneye katılışını konu ediniyor kabaca Ex Machina. Söz konusu yapay zekanın geçtiğimiz senenin teneke sesli filmlerinden olan Son of a Gun'dan tanıyabileceğimiz İsveçli Alicia Vikander olması, filmin estetik üzerinden kurduğu bir başka argümanı da deşmeden belirtmek adına önemli diye düşünüyorum, ayrıca kendisinin başarılı performansı da bu argümanın fikirsel temelinin belli bir gerçekçilik üzerine kurulmasına ayrıca yardımcı oluyor tabii. Bunun haricinde hazır oyunculardan girmişken benim için Inside Llewyn Davis'le başlayan "Oscar Isaac'li filmler" diye bir kategori oluşturmaya başlayabiliriz gibime geliyor, zira rol seçimlerinde ciddi bir karakterten ve finalde doyurucu filmlerden söz etmemiz mümkün.



Yapay zeka yaratılması üzerine var olan uğraşlar ve filmde Caleb'in "insanlığın değil tanrıların dönüm noktası olur" gibi sözlerle önemini belirttiği mevzuya dair mühim bir bakış açısı sunuyor Ex Machina. Fakat bunu yaparken söz konusu yapay tasarıların kapasitesinden çok onu yaratan insan aklına ama daha temelde insan doğasına dair yorumlarıyla bunu yapmayı başarıyor. Film süresince aslında makineyle insan arasındaki his/bilme ve tercih üzerinden benzerlikler kurarken bir noktada da filmin metafizik bir tartışma çerçevesine dahil edilebileceğini ve eğer bir yaratıcı varsa onun yapısının kağıda aksedenden ziyade insanların gerçekliği üzerinden ortaya çıkabileceğini söylemek mümkün. Yani geniş bir yelpazede farklı konulara ucundan değinmeyi başarıyor kendi kısıtlı alanında Ex Machina ve bu sayede belli sınırlar dahilinde kendini hapseden bir film olmanın ötesine geçebiliyor. Etkileyiciliğinin önemli ölçüde bu yapıdan hareketle ortaya çıktığı aşikar, fakat bu içerik dahilinde bir tarz bahsi de yapmamız gerekiyor. Çünkü kamera kullanımının her ne kadar pek ilgi çekici bir yönü olmasa da filmin görselliği ile kendini konumlandırdığı "aradalık" hissi anlatının aktarımında önemli bir görev üstleniyor. Zira "medeniyet"in uzağında izole bir alanda doğa içerisinde yeni bir atılıma dair bir hikayeyi izlerken bir geçişkenlik alanına da kilitlenmiş oluyoruz, bu hem anlatının kendisi özelinde gerçekleşiyor hem de ona ulaşma biçimimizi belirleyen anlatı formu açısından gerçekleşiyor; bu anlamda filmden taşan anlamların kendilerini izleyici özelinde sağlamlaştırdığını söyleyebiliriz. Yapay zeka konusu üzerinden insan doğasına dair söylemiyle de belki bu yüzden etkileyici olabiliyor Ex Machina, üstelik pek yeni bir şey de söylemezken. Yani yazın ortasında tam kendinizi kötü hissettiğiniz anda kapanan hava gibi bir film Ex Machina, bir de yağmuru bırakınca, değmesinler keyfimize. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

17 Nisan 2015 Cuma

Mr. Turner


Mike Leigh'e hayranlığım bloga o kadar sinmiş durumda ki kendisinin sinema zevkime etkilerini tekrar tekrar anlatmaya lüzum yok sanıyorum. Bu sebeple Mr. Turner'ın 2014'te en çok beklediğim filmlerden biri olması da şaşırtıcı bir durum değildi. Çünkü Leigh söz konusu olduğunda, J. M. W. Turner'ı konu edinen bir film denilince adeta ressamın görsel monografisine dönüşecek nitelikte bir film bekleniyor haklı olarak ve dönemin bir sanatçısının yaşamına, yaratıcılığı arkasındaki gündelik yaşama girmek en az o filmin görsel tekniği kadar ilgi çekici oluyor. Fakat her zaman olduğu gibi, yükselen ve kendiliğinden şişen beklenti en ufak bir aksi durumda, otobüste haklı veya haksız bir şeye öfkelenen insanın bitmek bilmeyen söylenmesine meylediyor. Mr. Turner sonrası kendi kendime yaşadığım durum bu derece değildi belki ama izlemem üzerinden haftalar geçtikten sonra şimdi cümleleri ardı ardına sıralarken fark ediyorum ki biraz haksızlık etmişim filme. 

Mr. Turner her şeyden önce ana karakteri sebebiyle etrafında döndüğü resmi hissettirmeyi başaran bir film. Leigh'in önceki filmlerinden tanıdığım Dick Pope'un sinematografik başarısına bu sebeple ayrıca değinmek gerekiyor. Elbette Pope'un bir tablo estetiği yakalama konusundaki gözü ve dokunuşu hayranlık uyandırıcı olsa da başta sanat tasarımı olmak üzere genel itibariyle prodüksiyonun bu sinematografiyi öne çıkartan etkisi de yadsınamaz. Filmin görsel başarısı ötesinde Leigh'in Turner'ın yaşamına yaklaşımı, yani gündeliği ilk safhaya alarak yarattığı derinlik ve bunu hiç ıskalamadan hep yakalayan planlarından bahsetmek mümkün. Fakat bu kadar olumlu bileşenden, özellikle bu teknik beceriden, Turner gibi eksantrik bir karaktere de rağmen bu derece tekdüze ve indirgeyici bir hikaye çıkması şahsen anlamakta güçlük çektiğim bir durum. Günlük yaşamla nefes alan karakter, bu sayede derinlik kazanan anlatımın teknik açıdan sorunlu bir roman yazarını andırırcasına ilerlemesiyle hikayenin alacağı nefesi adeta vakumluyor, çünkü bir noktadan sonra överek belirttiğim günlük yaşam odağı fazla günlük kalıyor, hikayeye ilgisini kaybediyor. 




Bu noktada geri dönersem; haksızlık etmişim derken kastettiğim, filmi bu olumsuz görüşümün aslında filmin özsel bir problem yaşamasından kaynaklı olmadığını fark etmem üzerineydi. Zira arkasındaki bu kadar iyi yaratıcı kararlara ve böylesine bir teknik kapasiteye rağmen bu potansiyelini iyi değerlendirememiş bir filmin ortaya çıkması filme yüklenmemin asıl sebebi. Bir Leigh filmi için bunları söyleyebileceğimi hiç düşünmezdim açıkçası, bu yüzden ben de şaşkınım.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Nisan 2015 Salı

Interstellar


Adettendir, bu profildeki yönetmenler için ilk filmlerinden itibaren kısaca bir hatırlanış yapılır, değişim/gelişim sürecine dair bir iki kelam edilir. Her yaptığıyla yeni bir "hit film" çıkartan Christopher Nolan'ın kariyeri Batman üçlemesiyle beraber artık tekrar tekrar anlatılmaya gerek duyulmayacak bir popülariteye kavuştu malum, dolayısıyla ufak bütçeli etkileyici filmlerden, büyük bütçeli bağıran filmlere ilerleyiş sürecindeki yorum farkını belirterek o konuya girmeyeceğim ben. Ama şu bir gerçek ki, her şeyin çabucak tüketilmesiyle hızlıca gelip geçen bir ara nesil olma endişesi ve telaşıyla belki, en ufak olayların *tarihin* en gösterişli işleri kimliğine büründürülmeye çalışılması ve "en" yarışından Nolan ile filmleri de payına düşeni alıyor. Burada olan olumlu yönlerine rağmen arada kaynayıp giden fikirlere oluyor tabii, ve bu örnekte de Nolan'ın eserlerine. Interstellar için belki böylesine bir durum bu ciddiyette söz konusu değil, fakat Inception mesela; gösterim tarihinden itibaren kaç dizide, programda, günlük konuşmada referans noktası veya mizah odağı olurken film olarak kalmayı ne kadar başarabildi, tartışılır.


Gravity'den sonra, belli bir popülaritenin etkisiyle "notu" üzerine yapışmış filmlere kalabalık dağıldıktan sonra ilgilenmeye karar vermiştim, çünkü ister istemez insan etkileniyor ve film deneyimi ciddi biçimde hasar görüyor bu durumdan. Dolayısıyla Interstellar da ev sinemasıyla buluşana kadar benim için yine-beğenilmiş bir Nolan filmiydi yalnızca. Plottan kısaca bahsetmeye gerek yok tabii artık şu aşamada, ama zaten plot ağırlıklı bir film olduğunu söylemek de zor Interstellar'ın. Benim açımdan filmin bu duruma rağmen bu derece beğenilmesi şaşırtıcıydı, zira Nolan'ın filmlerinde baskın bir "ilgi çekici plot" ögesinden bahsetmek mümkün. Belki Batman özelinde bunu karakterlere yığabiliriz ama yine de karakter eksenli bir plot meselesiydi o hikaye arkı da. Interstellar ise son dönemde bağımsız, küçük bütçeli bilim kurgularda çokça öne çıkan *insancıl bilim kurgulara* örnek olacak nitelikte bir film. Burada insancıl kısmını açmam gerekiyor tabii, olumsuz anlamla atfettiğim bir nitelik değil çünkü bu. Bilim kurgular çoğunlukla bir teknoloji fetişizmi veya doğası gereği fütüristik atmosferin etkileyiciliği ile kendilerini kurarken insan ögesi genel itibariyle bir arka planda kalıyor, en azından türe dair şahsi deneyimim bugüne kadar bu yönde oldu. Fakat insanın olay örgüsünün önüne çıkması, eğer varsa sıkıştırılan mesajın, filmin cümlelerinin insan üzerinden, insani bir perspektifi kendisine ana pencere yaparak aktarılması benim daha ufak bütçeli kalender yapımlarda gördüğüm bir özellik. Interstellar, gürültü patırtısına rağmen bu kategoriye rahatlıklı denk düşürülebilecek bir film ve hatta belki de, çokça söylendiği üzere bir light-2001. Şahsen Kubrick'e dair düşüncelerim Cronenberg'in kendisi hakkında söylediklerine hayli yakın olduğu için şimdi iki filmin bol bol yapılmış kıyaslamasına dair bir şey söylemeyeceğim, çünkü kişisel olarak Kubrick'i de konu edeceğim ve tartışma bambaşka bir boyuta geçecek, ama Nolan'ın günümüz sinemasında Kubrick'in döneminde denk düştüğü bir yeri işgal ettiğini bir süredir düşünüyorum, bunu kısaca çıkartabilirim sanırım aradan.     


Eğlence sinemasının, misafirlikte sıkılmış şımarık çocuk gibi koştura koştura oraya buraya kafa attığı bir dönemden çıkmasını heyecanla bekleyen bir sinemasever olarak, belki nihayet oturup konuşulabilecek, beraber üç beş bir şey oynanılacak insan olgunluğuna tekrar erişeceği umudunu veriyor bana Interstellar bu sebeplerle. Elbette bu büyük bir umut değil ve Marvel film takvimi haberlerinin dolaşım oranını gördükçe kısa vadede çok da mümkün olmadığını kabulleniyorum. Ancak Nolan, etkisi bir köşeye atılamayacak bir yönetmen. The Dark Knight üçlemesiyle çizgi roman uyarlamalarına yaptığı etki, sektörde onunla beraber yaşanan patlama ortada; dolayısıyla bundan sonrasında da eğilimlerde önemli bir ağırlık üstleneceği pek uçuk bir değerlendirme olmaz. Her şeyden çok bu yönden önemli bir film bence Interstellar. Fakat film için sarf edilmiş abartılı sıfatlar mı daha abartılı yoksa benim yapmasını beklediğim etki mi, onu birkaç yıl sonra 2014 filmlerine dönüp baktığımızda göreceğiz sanıyorum ki. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
bir gün anne hathaway ve matthew mcconaughey'i ağzımın suyu akarak, hem de birarada izleyeceğimi birisi söylese "nereden çıkacak o kadar güzel romantik komedi?" derdim. iki oyuncunun da izleği planlansa ancak olacak kadar hayranlık uyandırıcı.
uzun zaman olmuştu, özlemişim.    

14 Mart 2015 Cumartesi

A Most Violent Year


2008 ekonomik krizinin etkisiyle beraber yatırım bankaları ve "saygın" iş insanları etrafında dönen finans dramaları zirve dönemlerinden birisini yaşamıştı krizi takip eden 3-4 yıllık süreçte. Çoğu birbirinin benzeri olan bu filmler genel itibariyle belli cümleleri telaffuz etmeyi başarsa da bahse değer bir kalıcı niteliğe sahip olmamaları -içlerinden kimisinin öne sürdüğü ifadelerle beraber- en büyük problemleriydi denilebilir. İşte o karmaşa içerisinde bir çırpıda ayırabildiğim iki özel film var benim için. Birisi sevgili Brit Marling sebebiyle döneminde dikkatimi cezbetmiş ve hakkının bir hayli yenilmiş olduğunu düşündüğüm Nicholas Jarecki'nin Arbitrage'ı, diğeriyse finans sektörüne pek yabancı olmayan J.C. Chandor'ın Margin Call'u idi. Chandor'ın bir ilk film için hayli oturaklı olan Margin Call'u, kendisinin geniş oyuncu kadrosunu her an filmin içinde tutma başarısıyla da hayranlık uyandırıcıydı; özellikle o geniş oyuncu kadrosu gayet tecrübeli, kimisi korkutan tanınmış isimlerden oluşurken. Sundance'ın ilk filmiyle beraber yaşamında ayrı bir yeri olmuş olmasının da aracılığıyla yaşayan efsanelerden Robert Redford'la bir sonraki filminde çalışmış olmasıysa bu yüksek profilli oyunculara senaryolarını ve kendisini kabul ettirmesi ötesinde başka bir şeyle de dikkat çekiciydi: ilk filminde geniş bir oyuncu kadrosunu yönetmiş olan Chandor'ın All is Lost'u yalnızca bir teknede ve yalnızca Redford'un karakteri etrafında gelişiyordu. Bu bir uçtan diğerine giden iki filmiyle bile Chandor'ı günümüz Amerikan sinemasının özel isimleri arasına yazıyordum şahsen ben ama şimdi kendisini övmeme fırsat tanıyan başka bir güzellik var: A Most Violent Year.

"Amerikan rüyası eleştirisi" kalıbı değme sinema izleyicisinin biraz farklı yaklaşımı olan her politik konulara değinen Amerikan filmi için kullandığı ifadelerin bir parçası olmaya mahkum gibi durmakta. Dolayısıyla en az o kullanılan ifadeler kadar anlamını kaybetmeye yüz tutmuş durumda Amerikan rüyası eleştirisi dediğimiz şey. Orta sınıf üzerine kurulmuş bir ülkenin "daha iyi"yi "çalışma"ya sıkı sıkıya bağlaması elbette formül anlamında pek de karmaşık değil, problem daha çok o doğrudan söylenmeyen "çalışma özgürleştirir" ifadesinin nereden geldiğinde, hele bir de Amerikan rüyasının iki kutuplu dünyayla beraber zirve yaptığı dönem düşünüldüğünde zamansal anlamda adeta sıkı sıkıya bir takipten söz edilebilir; fakat tabii bu vurgunun spekülatif bağrışmalardan öteye gidemeyecek olduğu da ayrı bir nokta, bazen sadece suyu bulandırmak için bazı şeyler söylediğim doğrudur yani. Peki Chandor nasıl ele alıyor bu elekten geçirilecek diye hiç edilip un misali ortaya saçılmış meseleyi? Yani ucundan kıyısından da olsa bu mevzuya girmek zorundayız; oo merhaba American Beauty.



İşin doğrusu, A Most Violent Year, 2014 yapımı bir 1980'ler hikayesi olmanın avantajını çok iyi kullanıyor. Öncelikle filmin anakronik bir yaklaşımı olduğunu söylemek mümkün bu anlamda; neoliberalizm ve globalizm denildiğinde insanın gözünde dolar işareti gibi beliren yıllardan söz ediyor hikaye ve bu süreçte aslında Amerikan rüyasına karşı bir pozisyon almıyor, zira Amerikan rüyasının varlığını reddediyor. Filmin son derece dikkatli bir gözlem sunarak adeta Scorsese'nin Casino'sunun edebi temeli gibi işleyen yapısı sebebiyle böyle bir iddiada bulunmuyorum; düğüm evresinin en tepesine ulaşmışken Abel ile Anna'nın tartışması ve hikayede onu takip eden süreç bu yargıyı ilk elden sunuyor. A Most Violent Year bu sebeple o kalıplarla ifade edilemeyecek bir eleştirel perspektif sunuyor; dikkatlice izlediği karakterleri etrafında yalnızca bir kamera görevi üstlenirken o izleyicilerdenmiş gibi bir anda patlayarak Abel'e "bay Amerikan rüyası" diye hitap eden Anna ile final sekansının birleşimi Amerikan rüyasının çarpıklığını, bozukluğunu veya bu minvalde buraya yakıştıracağınız herhangi bir sözcüğünü ortaya çıkarma arayışında olmuyor, o sıfat tamlamasının sıfatı ile değil, tamlananı ile kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. Hepi topu bir rüya yani bu kadar kafa yorduran.

A Most Violent Year, hafif hafif anlatırken hikayesini, geçmiş yılların o "epik" Amerikan filmlerinin havasını taşıdığı hissini veriyor. Karakterlerin derinlemesine keşfedilmiyor olmasına ve hikayenin kendi başına bu derecelerde hissedilemeyecek gibi durmasına rağmen minimal dokunuşlarla dönem atmosferini kurup temasına uygun düşen etkileyici bir sinematografi ve yine ufak dokunuşlarla bezeli yönetimiyle bir başka şaheser yaratıyor J.C. Chandor. Edward Norton bu sene bir söyleşisinde artık eskisi gibi güzel filmler çıkmadığından şikayet eden insanlara güzel giydiriyordu; işte A Most Violent Year bir başka destekleyicisi oluyor o insanların argümanına karşı çıkışın. Video kasetlerin son dönemine bayağı küçükken yetişmiş birisi olarak, daha da küçükken tüm çatal bıçak takımını içine sokarak bir daha düzgün çalışmaz hale getirdiğim video oynatıcıda bir iki kez izleme fırsatı yakalamış olduğum o filmleri yıllar sonra tekrar bulup izlemişim de yine beğenmişim hissi veriyor A Most Violent Year, ve yalnızca bu bile benim için kendisini ayrı bir yere koymaya yeterli. Çünkü geçmişe, bugünün sağladığı perspektiflerle oturaklı bir bakış; geçmişe geçmişten gelen perspektifle bakmanın yanında hayli nadir bir durum. 



sevgili chandor'ın gelecek filmi mark wahlberg'liymiş, endişe duymaya başlamadım değil. bozma şu güzel seriyi cey si, lütfen, rica ediyorum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Mart 2015 Salı

Whitewash


Dışarıdan gelen kötü müzik gürültüsü, köşede oturan birileri; yola, herhangi bir yola, herhangi bir sebeple çıkınca artık sanki nicel anlamın ötesinde de biraz fazla olduğu fark edilen insanlar... Belli bir kimlikle tanımlanan, veya daha genel ifadesiyle belli bir şey etrafında toplanmış insan grupları değil bu hoşnutsuzluğun odağı, en genel ifadesiyle bir tür; belki. Yardımcı olmak, yanında olmak, anlaşmak, anlaşamamak, kavga etmek veya diğer ilişki aşamaları; düşününce sonradan hepsine bir noktaya kadar "değmiş" gibi gözüküyor. Yani hem uzak değilmiş değmiş geçmiş, hem de iyi ki bir temas olmuş diye gibi, iki anlamı da vermek gerekli oluyor çünkü bazen. Ama ne diyor Bruce? "Lanet olsun, donduruyor bu soğuk!" 

Quebec'in kırsal kesiminde kar temizleme aracı operatörü Bruce, kazara birisini öldürüyor. Tabii bunun dilsel ifadesi kolay, bir çırpıda söyleniyor. Sonrası işte Whitewash oluyor. Durağan temposuyla beraber o kadar sade bir hikaye yani soğuktan genel çıkarımlar yaptıran. Bir insanın sıkışmışlığını izlemek belki her şeyi mümkün kılan, fakat filmin bunun ötesinde bir imkan sunduğu gerçek. Öylesine geçilebilecek her sahnesinde ayrı bir hesabın olduğu, olanları açıklamak için yer yer geçmişe döndüğü kurgusuyla ters düşmeyişiyle daha net gözüküyor; fakat basit bir olaylar zincirinin sırıtmaması değil Whitewash, insanlıktan kaçış denilince gözükebileceği kadar klişe ama mümkün olduğunca samimi bir "hayat nereye giderse" öyküsü özüne inince. Doğrudan alakası olmayan birçok film akla geliyor bu sebeple; yeniyetmelik döneminde "gerçek" arayışıyla yine karlı ormanlarda kalan o etkileyici adamdan, herkesin içinde olduğu büyük şemalara metafor olarak hizmet gören bir petrol rafinerisi sahibine kadar. Yalnız tüm bunların ötesinde bir tavır benimsiyor oluşuyla zihnimden kaybolup gitmeyecek filmlerden birisine dönüşüyor Whitewash. O mevsimine yaraşır soğuk ve umursamaz tavrı ile kendi anlatacaklarını noktalı virgülü atarak bitirişi tüm hikayesine, Bruce'un o noktaya gelişindeki gevşek olay örgüsüne anlam kazandırıyor. Çünkü sıkılıyorsun bazen şımarıklıkla alakası olmadan. Bir başkasının aldığı nefes sanki kendi aldığından gidiyormuş gibi bunaltıyor tüm ilişkiler. Bir dayanamıyor olma hali evet, ama karamsarlık değil bunlar; yalnızca beklenti, iyimserlikle fazla ilişkilendirilmiş bir sözcük.   




"Hani diyorlar ya her suçlu insan kendi kendisinin celladıdır diye, ama bir de yarının daha iyi bir gün olacağını söylüyorlar. Ve ben ne diyorum biliyor musun? Lanet olsun, donduruyor bu soğuk!" Ve işte sonra Timber Timbre girmiyor mu anında Black Water'ıyla; tam bir hafif hafif sıcaklayan havalardan hazzetmiyor olmanın filmine dönüşüyor Whitewash. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Mart 2015 Pazar

Inherent Vice


Bir dedektiflik hikayesi; üstelik 70'lerde, üstelik haftalarca The Long Goodbye izlemişçesine uyuşuklukla karışık bir keyif hissettiren, üstelik Joaquin Phoenix'in o hafif çatlamış mekanikliği andıran ses tonunu duyduğumuz diyaloglar üzerine Sibylle Baier'i anımsatan bir güzel kadın sesinin anlatımıyla, üstelik her geçen dakika daha da beliren o ironik cümlelerle ve üstelik Paul Thomas Anderson'un gözünden... Inherent Vice işte böyle bir kafası dumanlı film, en kısa -ve aslında çok da uzamaması gereken- ifadesiyle.

Defalarca söylediğim gibi, 2014'ün en beklediğim filmlerinden birisiydi Inherent Vice. Filmin henüz izlemeden edinilen her kırıntısı PTA'den bir başka şaheser geleceğini düşündürüyordu bana, bir yandan da korkutuyordu beni; zira beklentim ne kadar yükselirse hayal kırıklığım o derece büyüyebiliyor ve sonuç olarak da acımasızlaşabiliyorum. Belki en iyi filmi değildi PTA'nin, fakat ne anlatıyor olduğunun gayet farkında olup hikayesine de o kadar saygı duyan bir film ki Inherent Vice, ana karakterinin tüm kafası dumanlılığını izleyiciye aksettirebilmişçesine her şey bir anda başlıyor, bir komplo endişesi tam etrafı sarmışken her şey huzurla bir anda sona eriyor.


Çokça tekrarlanan -en azından ben o ifadeyi kaç kez duyduğumu hatırlamıyorum- bir şey ister istemez insanın aklına geliyor filmden sonra: sevgili Hunter S. Thompson'ın hikayesinden uyarlama, pek sevemediğim Fear and Loathing in Las Vegas'ın, "keyif verici madde etkisinde" olmayı en iyi anlatan filmlerden biri olarak nitelenmesi. İşte o film bu hissi salt teknik beceriyle vermeyi başarırken Inherent Vice gayet sıradan bir kamera kullanımıyla gayet olağan bir hikaye anlatıcılığıyla değil o hissi vermeyi, izleyicisini sarhoşmuş gibi hissettirmeyi başarıyor. Burada hikayenin öneminden daha etkili olan şey elbette PTA'nin yönetimi, ama öylesine hafiften hissettiriyor ki kendisini, adeta bir bahar gününün sıcak rüzgarı gibi hikayenin üzerinden geçip kumları rastgele dağıtılmış gibi duruyor film.  


Zihin hafiften sallantılı halde, insanı bezdirmeyecek kadar sıcak bir gecenin kanepesinde uzanmışken takıntılı kalınmış bir güzel kadınla başlayan heyecan, endişe, paranoya ve ironi zinciriyle -tabii- bir vazgeçilmez olarak bulmaca, yine bir gecenin kanepesinde, yine sallantılı biçimde sonlanıyor. Bir filmden daha fazla ne isteyebilirsin ki? 

filmi izlemeden önce afişlerine hayran hayran bakıyordum, filmden sonra yetinemeyip hala öyle onları izliyorum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses