31 Aralık 2011 Cumartesi

"Sweet Sweet!" - 31 Aralık 2011



Birisi yazmış altına videonun, tanrının tüm yaşamını alıp kendisine onlarla orada on dakika vermesini dileyerek. Çünkü yaşam bazen sadece dakikalardır. Hem Johnny'nin dediği gibi, ya tüm yaşamının en mutlu anını yaşadıysan ve geriye sadece hastalıkla dolu bir araf yaşamı kaldıysa? Bilemiyoruz tabi, ayrıca nerden geldi bir anda aklıma bu Johnny, ne güzel Sinatra ve Dino'yu dinleyecektik sadece. Ama ruhlar bazen ayrılamıyorlar galiba zamanlarından. Mesela cadı kazanı dönemlerinden kurtulamadığına (kazanın dışında) inandığım (bu konuda düşünmüyorum, sadece inanıyorum) birisi hala yazıyor bir şeyler; büyük ebediyat.

Bugün son günüymüş yine yılın, kişioğlunun takvimi öyle söylüyor. Ben orada yaşamadım 1950'lerde. Hatta 1950'lerde bu beden içerisinde yaşamadım. Şu an için kesin konuşamıyorum tabi.

Neyse, yılbaşı da güzel bir bahane. Dean Martin diyor; "siz içki içmeyenler için çok üzülüyorum, gerçekten. çünkü tüm gün boyunca hissedip hissedebileceğiniz ancak sabah uyandığınızdaki kadar." Yani boşuna dememiş Sinatra, Dino öldüğünde, o soluduğum hava gibiydi, diye.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Aralık 2011 Cumartesi

Waitin’ Around to Die*

Dokunulmamış kelimeler bulma merakı neden oldu her şeye, hüznün suçu yok. 60 yıl önce radyoda, neden artık denemiyoruz diyen adamın değildi hüznün ilk sözleri ama zamanın bir uyumsuzluğu vardı. Audrey yaşarken soluyamamış bir nesilden güzeli anlamlandırmasını nasıl bekleyemezseniz öyle tartışmalıydı şimdiki zamanın insan halleri, ismin hallerinin olduğu dillerde his, eskimiş sözcüklere sinmişti. Yani farımasa da gönül, su akıyordu yatağını bulmaya çalışarak ve ufak damlalara ayrılarak, deyince anlamını yakalıyordu usanmaktan usanmamak. Çünkü, aksine, şarkıların sırası bizde mi bilinmiyordu, bilinmiyorduk ve site girişlerindeki gibi "şu anda buradasınız" diyen haritaları, planları yoktu evrenin.

"Her şey gitmeli artık."

* townes van zandt, waitin’ around to die
1; banksy, klansman.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Reconstruction


Bu, başlangıç mı, yoksa son mu? Görmek üzere olduğumuz şey bu. Hem başlangıç, hem de son. Aşk ve veda. Biliyorum, belirtmeme gerek yok, ama yapacağım: Unutmayın ki, her şey yalnızca bir film. Bir yaratı. Ama yine de, acıtır.
***
Arkasını dönerse, şüpheye düşerse; O kaybolacak.
***
-Seni tanıdığını mı sanmış?
-Beni sevdiğini sanmış.
***
Bu yalnızca bir film. Bir yaratı. Yine de, acıtıyor.


Christoffer Boe'nun ilk filmi olan 2003 yapımı Reconstruction, kahkahanın bitişi gibi hüzünlü, düşünceli ve çok güzel bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Aralık 2011 Cumartesi

Hayat Kısa, Kuşlar Uçuyor*


"hayat kısa
kuşlar uçuyor."

dedi, Cemal Süreya, ve sonra ekledi;

"hayat kısadır kuzucuklarım
yine de uzundur kuzucuklarım."

Bu dizeleri hiç kimse hiç kimseye anlatamaz elbette, ve ne kadar güzel olursa olsun Carl Spitzweg'in The Poor Poet tablosu da bu dizeleri resmetmiyor belki ama sanki bir hissi yankılıyorlar geçmiş zamanlardan, beraberce bir ses olup çınlıyorlar; Munch'le, Evans'la, Smith'le ve Winongrand'la ve burda olmayan ya da belki hiç olmayan sonsuz isimle, hareketle, onunla ve gülümsemeyle; var olup olmadığından, gerçek olup olmadığından emin olamadığımız her şeyle. Çünkü yaşam bir şekilde geçiyor, biz ölene kadar bir şekilde yaşıyoruz, ne olursa olsun yaşıyoruz, nasıl olursa olsun. Gerekli olanlara takılmadan; sadece hissettiğimiz gibi, sadece düşündüğümüz gibi, düşlediğimiz yarım kalsa da.

Ve insanlar fotoğraflarda gülüyorlar, insanlar fotoğraflarda donuyorlar, kalıyorlar. Peki ya resimler, yoktan mı var oluyorlar?



*1; the poor poet, carl spitzweg
*2; melancoly, edvard munch
*3; kovboylar clog dansı yaparken, arizona, 1909, erwin e. smith
*4; harlem, walker evans
*5; ..., walker evans
*6; los angeles, 1969, garry winongrand

ve tabi ki; cemal süreya.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Aralık 2011 Çarşamba

Get Out



Yaşamın tasvir ediliş şekli biraz fazla iyimser olsa da, var olmaya dair güzel ve sevimli bir animasyon kısa film Get Out. Animasyonlara olan sevgimi daha da arttıran bu film üzerine, sürprizini bozarım diye -her ne kadar mecazi bir anlamı da olsa- çok bir şey söylemek istemiyorum, en iyisi playe tıklayıp izlemek.

sevgi, saygı ve o tarz bilmum duygularla:;,

12 Aralık 2011 Pazartesi

Bizim Büyük Çaresizliğimiz



Bizim Büyük Çaresizliğimiz, güzel insan Barış Bıçakçı'yı keşfetmemi sağlayan filmdi. Filmi ilk izlediğimde de çok etkilenmiştim ama zaman içinde yaptığım geri dönüşlerle, Bizim Büyük Çaresizliğimiz benim için çok daha önemli bir film haline geldi.

Kitaptan yaptığım alıntı da, sözlerini Barış Bıçakçı'nın yazdığı şarkı da, filmden aldığım kareler de çok şey söylüyor aslında. Uzun zamandır cümle bile kuramayan benim de burada geveleyip durma sebebim, en azından bir sunumun olması gerektiği düşüncem, fazlası değil. Zaten uzun zamandır ne izlesem düşünmeden izliyorum ve neredeyse hissizce soluyorum. Buhran değil sanki artık bu.



Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu!


ve tabi nihal'i (güneş sayın) de ayrıca anmak gerek.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Kasım 2011 Salı

Uzak İhtimal

Uzaktır. Bir durum bazen de bir insandır ihtimaller. Bir şeye ya da birisine adanmış zamanların yalnızlığı vardır, diyalogların anlamlarından ötesini taşımaya yeltendiği ama düştüğü, belki yinelenip durarak anlamsızlaştığı. Ama her şey yinelenir öyle zamanlarda; aynı adımlar atılır, sokaklar tekrar yürünür amaçsızca çünkü görmek değildir çoğu zaman istenilen, orada olduğunu bilmektir tesadüfen. Atfedilmiş zamanların umarsızlığıyla yaşanılır; insanların çekilirken içinden gülümsediği, ve -ihtimal görünmese de- bir ihtimale uzak olanın fotoğraflandığı o anlarda, bir ihtimale bakakalmış olanın. Neredeysedir insanlar, çünkü bazen insanlar sadece ihtimaldir, çünkü bazen ihtimallerdir sizi burada kılan. Çünkü ihtimalleri göremezsiniz, sadece varlığını bilirsiniz; oradadırlar ve cümleler yetersizdir bu yüzden, sözcükler anlamsız gelir, zorlarsanız kırılacakmış gibidir zira yaşam. Çünkü yaşam aslında sadece bir ihtimaldir, pencereleri karşılıklı olduğu için mutfakta çay ve sigara içmek gibidir, bir kapının gözünden dışarıya bakmak gibi.

Mahmut Fazıl Coşkun'un yönettiği Uzak İhtimal, rahibe olmak isteyen Clara'yla müezzin Musa'nın ihtimalini anlatan, ana konu itibariyle dikkat çekici olsa da sıradan ama sevimli bir film.



Uzun bir zaman sonra bir filmle şarkıyı bağdaştırıp fahri soundtrackimi de yine oluşturdum ayrıca: bakınız, almost lover. evet fazla yüzeysel bakmış olabilirim, cümlelerimin yetmediği bir zamandayım uzun süredir.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygulalar:;,

26 Kasım 2011 Cumartesi

Lazy - X-press 2 feat. David Byrne



2000'lerin başında en büyük eğlencelerimden biri müzik kanallarını takip etmekti, yabancı müzikle "tanışıp" ona yabancı olmamaya başlamam da tabi o döneme denk geliyor. Son 4-5 yıldır televizyondan uzaklaştığım -ve tabi müzik kanallarının da o eski tadı kalmadığı için- pek müzik kanalı izlemiyor olsam da internette şurdan burdan denk geldikçe genelde birbirinin benzeri video klipleri arada bir görüyorum ve her zaman aklıma büyük bir hayranlıkla bu video geliyor.

Bugün eskisi gibi kaset doldurulup dinleniyor olsa üzerine yapıştırılacak etikette "kişisel marşlar" yazacak olan kasede ilk kaydedeceğim şarkılardan biridir Lazy. Ve bence bu video klip de yapılmış en güzel video kliplerden birisidir.

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

I'm lazy when I'm lovin', I'm lazy when I play
I'm lazy with my girlfriend a thousand times a day
I'm lazy when I'm speaking, I'm lazy when I walk
I'm lazy when I'm dancin' and I'm lazy when I talk

I open up my mouth, it comes rushin' out
Nothin', doin' nadda, never, how you like me now?
Wouldn't it be mad, wouldn't it be fine
Lazy, lucky lady, dancin', lovin' all the time

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

Some folks they got money an' some folks lives are sweet
Some folks make decisions an' some folks clean the streets, now
Imagine what it feels like, imagine how it sounds
Imagine life is perfect an' everything works out

No tears are fallin' from my eyes
I'm keepin' all the pain inside
Now don't you wanna live with me?
I'm lazy as a man can be!

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

Imagine there's a girlfriend, imagine there's a job
Imagine there's an answer, imagine there's a God
Imagine I'm a Devil, imagine I'm a Saint
Lazy money, lazy sexy, lazy outta space!

No tears are fallin' from my eyes
I'm keepin' all the pain inside
Now don't you wanna live with me?
I'm lazy as a man can be!

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

Lazy when I work, lazy on the bed
Screamin' all you like, but it only fades away
I'm lazy when I'm prayin', lazy on the job
Got a lazy mind, a lazy eye, a lazy lazy father

Hard men, hard lives
Hard keepin' it all inside
Good times, good God
I'm so lazy I almost stop!

*cough*

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Kasım 2011 Cumartesi

The Raid on Zuccotti Park

the raid on zuccotti park from Casey Neistat on Vimeo.



Occupy Hareketi üzerine, dumanı henüz tüterken çekilmiş, zekice seçilmiş ironik melodisiyle, polislerin saçtığı vahşetten turist otobüsüyle eylem alanından geçerken eylemi fotoğraflayıp kameraya kaydeden turistlere kadar fazlasıyla anlamlı ve güzel sahneler barındıran muhteşem bir kısa film, hatta son zamanlarda izlediklerim arasında en iyisi ve en güzeli. Occupy hareketi belki Türkiye'de karşılığını bulmadı ve diğer ülkelerde de New York'taki coşkusunu yakalayamadı ama Sinatra'nın da dediği gibi: It's up to you - New York, New York*

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Kasım 2011 Perşembe

Ricky Gervais; Her Zaman!

Ricky Gervais, geçen sene düzenlenen 68. Golden Globe (Altın Küre) Ödül Törenindeki muhteşem sunumu sonrasında esprileri ve tarzı nedeniyle büyük bir tartışma konusuna dönüşmüş, ağır bir baskıyla karşı karşıya kalmıştı. Geçen zaman içerisinde ise, The Hollywood Foreign Press Association'ın ses getirmek adına bu seneki törenler için bir kez daha Ricky Gervais'e sunuculuk teklif edeceğinden, Gervais'in Hollywood dünyasında bir daha hiçbir iş yapamayacağına kadar bir sürü söylenti dolaştı ortalıkta. Hatta Ricky Gervais'in tüm kariyerinin bittiğini söyleyenler bile oldu.

Ve en sonunda dün, 15 Ocak 2012'de gerçekleşecek olan 69. Golden Globe Ödül Törenini de Ricky Gervais'in sunacağı açıklandı. Ne denirse denilsin tavrını hiç değiştirmeyen Ricky Gervais de bugün "Kork ve gardını al Golden Globes" demiş. Ricky Gervais'e ve onun mizah tarzına hayran olan birisi olarak elbette, bu sene de -üçüncü sunumu olacak- Golden Globe'u onun sunumuyla izleyeceğim için fazlasıyla sevindim.

Aşağıdaki videodan Ricky Gervais'in geçen sene düzenlenen törendeki olay yaratan performansını izleyebilirsiniz.



Son olarak, Ricky Gervais törenden sonra Conan O'Brien'ın programında, törenin açılışında yapmayı düşündüğü espriye de izin çıkmadığını söylemişti. Aslında Gervais, törene Hitler kılığında çıkıp Nazi selamı verdikten sonra insanlara bakıp "Çok mu fazla oldu?" diye sorduktan sonra "Yanlış kalabalık, yanlış kalabalık" deyip bıyığını çıkartmayı ve ardından "Bu, Mel Gibson'dan son kez kıyafet ödünç alışım" demeyi planlıyormuş, gerçekleşse çok güzel olurmuş ama o tören bile o kadar olay yarattıysa, bir de bu Hitler esprisi olsa neler olurdu kim bilir.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Kasım 2011 Pazartesi

Jurnal

Jurnal from Abdulbaki Yavuz on Vimeo.



Kendimi bildim bileli banliyöde oturuyor olduğum için doğal olarak otobüslerle de çok yakın bir ilişkim vardır, hatta '92 yapımı o körüklü İkaruslarda falan çok eğlenirim. Yani eğer otobüs yolculuğunuz bir saate yakın sürüyorsa ve uykunuz yoksa bünye ister istemez eğlence arıyor ve İkarusların o tam körüklerinin olduğu yerde durmak da cidden eğlendirici olabiliyor. Tabi uykum varsa, yanına oturduğum -tabi oturabilirsem- düşünsün onu da. Neyse her gün iki saate yakın bir zamanı otobüs yolculuğunda geçiren bir insan olarak konuyu bir açınca dağıldım, asıl diyeceğim bir insanın otobüslerdeki hal ve hareketlerine göre yaşamına dair birçok şey görebileceğinizdir. Ve nasıl cezaevleri yaşam ve dünyaya dair şeyler söylemek için çok yerinde bir metaforsa otobüs de aynen öyle benim için. Jurnal isimli bu kısa filmde de metnin içerdiği konuşma havasıyla Uğur Polat'ın o ses tonu ve metni okuma tarzı pek uyuşmamış gibi geldi bana, yani izlerken rahatsız edici bir havası var bu durumun. Onun dışında final sahnesi oradaki fikir açısından gayet güzel olsa da otobüsün içindeki hikayeler biraz da doldurma gibi. Ha ama otobüste film çekmek isteyip de bir türlü yapamadığım için hazır çekilmişini görünce biraz kıskançlık hissetmiş olabilirim, sonuçta oynayan oyuncu da Uğur Polat. Her neyse ben daha da fazla uzatmayayım ve kısa film izlemeye bu hoş filmle devam edelim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

13 Kasım 2011 Pazar

Another Earth

Kırılgandır. Her şey. Bir an, alıştığımız her şeyi değiştirebilir. Ve çoğu zaman konuşmak gerekmez çünkü sözcükler bazen sadece öylece dururlar, yerlerine uymazlar. Duyularımızı yok ederek mücadele ederiz belki yaşamla, günlük bir şeyin tüm yaşamımızı değiştirebilmesi gibi; duymayan ve görmeyen bir ihtiyar gibi sadece uzanırız yatakta, yaşarken. Ve bildiğini düşünürüz, bilindiğini, bildiğimizi. Ölmek ya da uyumak üzere olan bir bezginin o her an kesilecekmiş gibi duyulan ve titreyerek çıkan sesi gibi yaşarız, başka bir evrenin varlığının haber bültenlerinde konuşuluyor olmasına, her gün uyandığımızda onu görüyor olmamıza gerek yoktur zira o zamana kadar kendi cennetimizi dahi yaratamamışızdır. Olaylar değil hisler ve fikirler yaratıp yönlendirirken benliğimizi, ne yaşamış olduğumuzun hiçbir önemi yoktur her şeyi sonlandırmak ya da her şeyden kaçmak için. Bu yüzden sessizlik bazen farksızdır, farklı kıyılarda aynı suya dokunan insanlar için.

İlk kâşiflerin Atlantik okyanusunun batı kıyısına geçtiği ilk dönemde çoğu insan Dünya'nın düz bir yer olduğunu sanıyordu. Çoğu insanın düşüncesine göre, yeterince batıya giderseniz bir düzlemden boşluğa düşermişsiniz. Bilinmeyene yelken açan bu taşıtlar asilleri, aristokratları, sanatçıları veya tüccarları taşımıyormuş. Hayatının sınırlarında yaşayan bir ekipten oluşan insanlar varmış. Deliler, yetimler, eski mahkûmlar, serseriler... Aynı benim gibi. Bir suçlu olarak, birçok şey için aday olmam mümkün değil. Ama belki de bu başkadır. Belki de buna en uygun aday benim.


Mike Cahill'in yönetmeni, sinematografı, yapımcısı ve Rhoda karakterini canlandıran Brit Marling ile beraber senaristi olduğu Another Earth; bilim kurgunun dramayla daha fazla yakınlaşmasıyla ortaya çıkıp seyircisinin düşünce yollarını daha fazla kurcalayarak çok daha yüksek bir seyir keyfi sunan çok güzel ve düşünceli bir film.

Mike Cahill'in en çok etkilendiği ismin güzel insan Krzysztof Kieślowski olduğunu da en sona not olarak düşmeli.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Kasım 2011 Cumartesi

The Butterfly Circus


Dünyanın en klişe mesajlarından biri değil mi: Algılarınızın ayarlarıyla oynayın canlar zira bildiğiniz bilmediğiniz, tanımladığınız tanımlayamadığınız var olan ya da olmayan her şey zihninizde!

Yıllardır bu mesajı içeren filmler çekiliyor, kitaplar yazılıyor, şarkılar çalınıp söyleniyor. Bazen çok net bir biçimde sistemin tarafında olsa da aslında dünyada var olan her şeyin -hatta dünyanın kendisinin- bir şeyin keyif vermesinden -en başta keyif veriyor olmasının güzel olarak algılanması ki güzel sözcüğünün üzerimizde bıraktığı etkinin kendisi dahi- suç olarak kabul edilen şeylere kadar hepsi dünyada bugüne kadar yaşamış (?) olan insanların algılarının ürünü. Geceleri evlere çekilip uyumak, sabah olunca herkesin kendi işine bakması gibi her şey hatta en başta herkesin bir evinin olması ve oraya gitmesi bile bu ortak algıların ürünü. Yani nereden bilebiliriz ki belki de bu dünyanın gizemini çözmüş olanlar akıl hastanelerinde "tedavi" görüyor olanlarımızdır ve hasta olarak nitelendirilmesi gerekenler bizlerizdir. Kısacası bazen bu mesaj o kadar da anlamsız gelmiyor bana, hatta bazen klişe demek hayalgücünü aşağılamak gibi geliyor, çünkü bu dünyayı böyle algılayan biziz, en başta dünyayı algılayan biziz. Sonuçta kim kanıtlayabilir, şu içinde bulunduğumuz anın gerçek olduğunu ve aslında bizim çok başka bir yerde olmuyor olduğumuzu veya Huxley'yin dediği gibi bu dünyanın başka bir gezegenin cehennemi olmadığını ve bizim burada aslında bir kefaret ödüyor olmadığımızı?

Filmin yönetmeni Joshua Weigel aynı zamanda Rebekah Weigel ile birlikte filmin senaryosunu da yazmış ve film yakında uzun metrajlı olarak tekrar çekilecekmiş. Kısa filmlerin uzun metrajlı olarak tekrar çekilmesini gereksiz buluyor olmam bir yana (Sean Ellis'in Cashback filmi gibi istisnalar var tabi) bu sıradan film uzun metraj olarak çekilse, kısa film olmasının getirdiği tüm özelliğini de kaybedecek bence. Tabi bu benim derdim değil, ben sadece sürekli erteleyip durduğum kısa film kategorisini -izlediğiniz andaki ruh halinize göre etkileyici olabilse de sıradan olan bu kısa filmle de olsa- sonunda başlatabiliyor olduğumdan dolayı mutluyum.
Filmin websitesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Kasım 2011 Cuma

17. Gezici Festival


17. Gezici Festival, yolculuğuna 2-8 Aralık tarihleri arasında Ankara'da başlayacak ve daha sonra İzmir ile Sinop'a uğrayacak. Daha fazla bilgi için buraya veya afişe tıklayarak festivalin sitesine ulaşabilirsiniz.

Festivaller candır, Gezici Festival daha bir candır.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Kasım 2011 Perşembe

Clap Your Hands Say Yeah!

CLAP YOUR HANDS!
But I feel so lonely
CLAP YOUR HANDS!
But it won't do nothing
CLAP YOUR HANDS!
But I have no money
CLAP YOUR HANDS!
Are you up to something?
CLAP YOUR HANDS!
Where's my milk and honey?
CLAP YOUR HANDS!
But I just look funny
CLAP YOUR HANDS!
I'll just wait awhile

7 Kasım 2011 Pazartesi

Beginners


Yalnızdı. Hiç tanışmadığı ama tanıdıklarıyla. Bir yazarla, belki bir müzisyen veya bir yönetmenle; yani o tarz birisiyle işte. Belki O'nunla. Otobüs beklerken yan yana durduğu o insanla, belki kedi ya da köpekle veya öyle güzel bir hayvanla. Bir sürü satırla, harfle, fikirle. Tıkırtıyla; durmayan. Herhangi biriyle veya herhangi bir şeyle beraber. Rüzgarla, herkesin kaçıştığı yağmurla, güneşle ve gecede, yalnızdı. Kendisiyle beraber.

Gökkuşağı farklıydı, küçük bir çocuk için; konuşamayan kadınlar ve erkekler için. Savaşa gitmiş ve gitmemiş olanlar için. Herkes ve her şey gibi, çünkü herkes ve her şey birazdır. Görmediği günler vardı, kendi oyunun hiç önemli olmadığı başkanlar, sohbet eden insanlar. Eskiden mağaraya resim çizenleri anlatan insanlar vardı ve şimdi onların yaptıklarını eskiden diye söyleyenler var. Fotoğraflar var eskileri gösteren; yaşamları olan, olmuş ve bitmiş olan insanları gösteren. Ama yine de insanların güldüğü fotoğraflar, çünkü insanlar gülerler. Kimisinin ağzı yukarı doğru bükülür, belki ağzının iki tarafından biri yamulur. Bazılarının dişleri görünür, yanağıyla ağzının en kısa mesafesinde bir şey çöker belki. Kimisi kapatır ağzını, kimisinin gözleri kısılır veya kapanır. Gözleriyle kulakları arasındaki en uzak mesafe kırışır bazen, burnu farklı gözükür kiminin. Gözleri parlar ötekinin, bazısının yüzü hiç kıpırdamaz. Nezaketendir birisi. Dahası var benim henüz görmediğim, belki de görüp farketmediğim. Ama gülerler, gülüyorlardı, yanlarında birisi olmasına gerek olmadan. Belki de birisiyle ya da bir şeyle veya kendileriyle, yalnızken. Gülmeyi düşünmeden. Dilbilgisinde sıkışmış kelimeler gibi, bazı ekleri almayan, istisnası olan kurallar gibi, nedensiz kullanımlar gibi yaşamın yalnızlık halini yaşayarak.

Biraz rengi atmış ve pek de temiz olmayan t-shirtleri sevenlerin, yürürken sebepsizce duvara sürtünenlerin filmi Beginners, nefes rutinine devam ederken farkında olmadan fonlarında hafif piyano melodileri dolanan insanların. Detaylarıyla, Mélanie Laurent'in o güzelliği ve diğer güzel oyuncuları ve yönetmeniyle, hikayesi ve hikayesini aşan güzel ruhuyla; çok güzel ve özel bir film Beginners.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Kasım 2011 Pazar

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...*



"
(...) Aşk ile edebiyat arasında kendince bir ilişki kurmuştu Hasan da, diğer bütün kahramanlar gibi. Önce aşkını (büyük) göstermek için başvurmuştu edebiyata. Duygularını abartan birkaç şiir, sabahları derse girmeden önce Pervin'in eline tutuşturduğu özlem, pişmanlık, kızgınlık mektupları, ünlü edebiyatçıları aşkının sözcüsü yapan alıntılar... Sonunda da karşılıksız aşkından arta kalanın süslü tasviri. Yazdığı her şeyi çok seviyordu, belki Pervin'den de çok. Aşk ile edebiyat arasında bir tercih yapmış ve kendisini seçmişti.

Pazar yerine doğru yürüdü, pişmanlık ve Pervin dolu geçmişiyle. Fırının önünde bir kamyonete kasalarla ekmek yüklüyorlardı. Ekmek kokusunu iyice çekti içine. Pazar yeri bomboştu. Sadece birkaç ihtiyar kenarda oturmuş sohbet ediyordu.

"Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım."
Bu inanç yetiyordu ona. Zaten hayat da yere çakılana kadar yaşanan bir şeydi. Kahramanlar için. Karşıdan karşıya geçen ve Kurtuluş Parkı'na giden kahramanlar için.. (...)

(...) Şehri seviyorlardı. Kendilerini bu şehre ait hissediyorlardı; Kale'ye, Çıkrıkçılar Yokuşu'na, Samanpazarı'na, Ulus'a, İsmet Paşa'ya, Gençlik Parkı'na ve tren yollarına. Kapısı doğrudan sevdikleri mahallelere açılan bir evde yaşıyor gibiydiler. Tekel birası içerek, geceleri şarkılar söyleyerek... Hayatın ve edebiyatın devamı için kulaklarına fısıldanan sözleri ezberleyerek. Geleceği hiç düşünmeden. Kendi karanlıklarının ortasında, ışığı aramadan, çünkü o eylemi gülünç bularak, avuçlarını duvara dayayıp sürtüne sürtüne düğmeyi aramayı gülünç bularak. (...)

(...) Çetin bir gün, "Kitap okudukça benden uzaklaşıyorsun." demişti. Parkta basket oynuyorlardı.
Basket oynayanlara baktı adam. Ona sorarsanız, ki bazı münasebetsiz genç arkadaşları soruyor, "Kendinizi altmış yaşında hissediyor musunuz?" diye; hiç tereddütsüz, "Hayır!" diyecek. "Hayır, yıllar öyle çabuk geçti ki, altmış olamaz bu, otuz, kırk gibi."
Otuzunda Amasya'daydı galiba, müessese henüz... "Boş ver!" dedi kendi kendine, "Bir halt var sanki geçmişte. Düşünme geçmişi, zaten bunun için kısa geliyor insana ömür, düşündüğü için." (...)

(...)
"Vazgeçerek yaşıyorum. Vazgeçe vazgeçe ilerliyorum."
Böyle düşündü.
İskeleye yüzükoyun uzanıp iki elini suya soktu, çıkardı. Avcunun içindeki suya baktı. O su deniz değil, deniz dışarıda kalan, avcunun dışında. Ağla Hikmet. Ağla Hikmet. Zavallı Hikmet. Akşam güneşi dost mu düşman mı belli değil.
Hanımelleri?
Savaşsa mı (hayat mı bu), uzlaşsa mı (hayat yoksa bu mu) bilmiyor. Yaradılışının şifresini çözemedi; mesut tıkırtılarla işleyecek o mekanizmayı çalıştıran düğmeyi bulamadı. Belki de boyu yetişmedi. Babası ona kızdı, kibriti yakamadığı zaman da kızmıştı ve yaptığı resmi gösterdiği misafir, "Bana resmini anlatır mısın." dediğinde, "Sen baksana, kör müsün!" demiş ve anlamıştı adam kördü ve bir anlık bir şımarıklığı bile bağışlamaz hayat, çünkü çok acımasız bütün insanlara karşı, körlere ve şımarık çocuklara karşı, resim yapan pastel boyalarla salondaki sehpanın üzerinde. (...) Yürümeye devam ediyordu Hikmet. Vazgeçe vazgeçe ilerliyordu. Bir bakıyor çenesine kadar gelmiş su. Çünkü herkesi kendisi gibi sandı. Her şeyi bu sanının üzerine kurdu. Başka bir şey daha: Bütün sevgili anların, geçmişindeki bütün güzel yaşantıların bir gün geri döneceğine inandırmıştı kendisini. Yoksa, yani bu doğru değilse, yaşamın anlamı ne? Burnu sızladı. Gözleri doldu. Hayat hızla boşaltıyordu içini, ruhunun bedeninde gizlendiği her yeri. İçi boş bir...
Çevreden yetişip kaldırdılar Hikmet'i. Yorgancı kolonya getirdi. "Bir bardak su içsin." dedi bir başkası. Kolonya ile bileklerini ovdular. Koklattılar. Kokladı.
Kokladı Hikmet.
Bütün kokular ve bütün sevgili anlar bir gün geri dönecek. "Biz geldik!" diyecekler, "Bundan sonra seni hiç yalnız bırakmayacağız. Bizi hatırladıkça yapayalnız kalıyordun. Artık korkma, geldik işte, seninle birlikteyiz." Sonbaharlar, güneş vuran pencereler, odanın içinde uçuşan tozlar, annesinin dikiş makinesi, kapağı sürgülü tahta kalem kutusu, babannesinin aldığı 'Mekap' ayakkabılar, anneannesinin evinin bahçesindeki dut ağacı, sobanın üzerinde mandalina kabukları, terastaki sığırcıklar, karman çorman.
Bardağı tuttuğunda, suyu yudumlarken çok güçsüz hissetti kollarını, bacaklarını... Üst dudağına dokunuyordu su, titriyordu. Bardağın dibinde serçeparmağı.
Saçını ıslattı biri, "Tansiyon, şeker" dediler. "Yorgunluktan, sinir bozukluğundan" dediler.
"İyiyim." dedi Hikmet. (Kuyunun dibindeyim)
Doğruldu, ayağa kalkınca kulakları uğuldadı.
"Sağ olun," dedi, "sağ olun iyiyim daha iyiyim." (Sizi suçlamıyorum. Sizin bir suçunuz yok.)
(...)

(...)
"Evde otururkenn aklım hep telefonda oluyor: Çalarsa elim ıslak, açmaya giderken sehpaya çarpmayayım, banyodayken ya duyamazsam, diye düşünüp duruyorum. Sonra telefon çaldığında, öyle çok beklemiş oluyorum ki çalmasını, öyle çok düşünmüş oluyorum ki, hiç aşina gelmiyor o ses bana. Bir süre anlamaya çalışıyorum olan biteni. Sağa sola bakıyorum. Aaaa, diyorum, bir sesmiş bu! Telefon çalıyor. Kalkıp açıyorum. Ellerim kuru, sehpaya da çarpmıyorum. Arayan büyük oğlum. Torunumun sınavı kazandığını söylüyor. Seviniyorum muhakkak. Ama beklediğim bu değil ve neyi beklediğimi vallahi ben de bilmiyorum." (...)

(...)
Taksiyi görünce Çağla elini kaldırdı.
"Görmüyor musun dolu işte!" dedi Onur, sinirlenmişti. Duygularının sıkışık düzeni onu buraya zorlamıştı sonunda, bağırıp çağırmak, kırıp dökmek...
"Hem neden taksiyle gidiyorsun ki?"
İki eliyle sırt çantasının kayışlarına asıldı. Başı önde yürüyordu. Şimdi ona bir başka günün sabahı gibi geliyor, ama daha bu sabah gelmişti bu lanet şehre, bu kız için, ona bu kız deme, o Çağla.
"Böyle bırakmak istemiyorum seni." dedi Çağla.
Böyle ya da başka türlü, ne değişir ki! Ne çok şey bekliyor, istiyordu Çağla'dan bilemezsiniz. Ama bu başına buyruk istekler yapacağını yapmış, çoktan çöle çevirmişti ruhunu. Artık hiçbir sevgi sözcüğü, sarılma, öpüş işe yaramaz; kaktüsler ve kertenkeleler dışında bir şey yok burada, gidin buradan, gidin!
Onur, "Bak işte şu boş!" dedi aynı kızgınlıkla, elini sallayıp taksiyi durdurdu. Keşke İngiliz Edebiyatı okuyacak yerde tıp okusaydı...
"Onur lütfen, böyle..."
Şoförü gösterip, "Hadi Çağlacığım, hadi bin. Bekletme adamı." dedi Onur, keşke tıp okusaydı.
Çağla taksiye bindi (Şaşırt bizi Çağla, şaşırt bizi!), taksi hareket etti (Salak!), arka pencereden el salladı (Neye yarar!)
Ne yapacak şimdi Onur? Nasıl baş edecek göğsündeki bu ağırlıkla? Az önce aklına gelen o aptalca düşüncenin peşinden mi gidecek, avunmak umuduyla?
"Keşke tıp okusaydım." O zaman aşka inanmazdı. Kalp vücuduna kan pompalar, kalbin karıncıkları, kulakçıkları vardır, bir sorun çıkarsa göğüs kafesi açılır ve kalp dışarı çıkarılır, bir doktor onu elinde tutar, bacaktan aldıkları bir damarı taktıktan sonra kalbi yerine koyarlar. "Bir hafta hiç hareket etmeden sırüstü yatacaksınız." Çağla da taksiye binip arkadaşının doğum günü partisine gidecek...
Çağla, caddenin Beşevler'e çıkacağını söylemişti. Oradan garı bulabilirdi. Yürümek istiyordu. (Bütün gün ne yaptın sanki?) Kimseye yüzünü göstermeden... Kimse bakmıyor zaten. (...) ama Onur "Bu kaktüs de neyin nesi?" diye sormaya başlamıştı bile. Kıskançlık bir taksiye atlamışi şoförün omzuna dokunup "Öndekini takip et!" diyerek Onur'un peşine takılmıştı, sizin hiçbirinizin haberi yok!

(...) "Bülent'in söylediklerini hatırlıyor musun?"
Hatırlıyordu Orhan, "Benim tam bir erkek gibi davranmamı istiyor. O duvara yaslanmış duruyor olacak, ben de elimi başının hemen yanından duvara dayayacağım, ne haber bebek, diyeceğim. Böyle biri olmamı istiyor." Orhan'la Musin çok gülmüşlerdi buna, oysa Bülent, "Erkek olamayacak kadar mutsuzum ben." demişti, demişti ve içlerine oturmuştu bu söz. (...)

(...) O zaman yeşil sabun, üç paket. Karısı bulaşıkları artık sabunla yıkıyor, daha sağlıklıymış. Sağlıktan ölecekler bir gün. Merhumu nasıl bilirdiniz? Çok sağlıklıydı! (...)

... kötü birisi olması için insanın hep kendinde olması gerekiyor...
"

Barış Bıçakçı candır. Ankara candır.

* herkes herkesle dostmuş gibi... , barış bıçakçı, iletişim yayınları.

alıntılar sayfa belirtilmese de kitaptaki sayfa sırasına uygundur.
panoramik fotoğrafların kaynaklarını, fotoğrafları kimin çektiğini ben de bilmemekteyim.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Ekim 2011 Cumartesi

Secrets & Lies


Hayat budur, değil mi?

Ne olduğu kadar nasıl olduğu da önemlidir çoğu zaman, yaşam haricinde çoğu zaman. Çünkü yaşamda "ne" her zaman "nasıl"dan önce gelir, öyle ya da böyle yaşıyoruzdur ve asıl hikaye de burada başlar. Yani; hayat budur, değil mi?

Secret & Lies his dozu yüksek ve tabi ki yine çok güzel bir Mike Leigh filmi.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Chung Hing sam lam / Chungking Express


Kızın ismi May'di. Ananas severdi. Erkek 1 Mayıs'ta doğmuştu. Ama artık beraber değillerdi. Erkek üzülüyordu, her gün son kullanma tarihi 1 Mayıs olan bir konserve ananas alıyor ve bitiriyordu. 30 konserve ananas ve sonra her şeyin var olan son kullanma tarihi gibi onlar da bitmiş olacaktı. Evdeki sabuna kızıyordu, bu kadar üzülme çok zayıfladın diye, ıslanmış bezle konuşuyordu, ağlama bu kadar diyordu, her şey geçiyor. Kendisi ağlamamak için de koşuyordu, vücudunda gözyaşına kalacak su bırakmamak için. 30 Nisan'dı. Ertesi gün sondu ve market artık son kullanma tarihi 1 Mayıs olan konserveleri ayıklamıştı, raflarda değildi, çünkü süresi geçiyordu. Erkek gidip görevliye sordu, kızdı; tazeliğe ne kadar da saplantılı olduklarını söyledi. Görevli son kullanma tarihi geçiyor olduğu için ayrılan konservelerin olduğu kutuyu verdi kucağına erkeğin. Erkeğin artık bir sürü ananas konservesi vardı, erkeğin artık bir sürü avuntusu vardı. Oturdu yedi hepsini, bir gecede. Erkeğin artık sadece karın ağrısı vardı.

Ve hala, daha güzel bir kasabanın olduğuna inanan, orayı düşleyen ve düşünmemek için de yüksek sesle müzik dinleyen bir kız, sürekli California Dreamin' dinleyen bir kız. Önce ziyaret edip sonra gidecek olan.



Kar Wai Wong, aşkı en iyi anlatan yönetmenlerden biri. Chung Hing sam lam de kendisinin en güzel filmlerinden biri, ne Fa yeung nin wa gibi aşırı stilistik ne de My Blueberry Nights gibi daha duru; yıl olarak bu iki filmden daha önce, ama tarz olarak ikisinin arasında ve ikisi kadar güzel bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Dead and Lovely*



Yaşam bir kabullenme biçimidir. Ne ve kim olmadığını kabullenirsin önce. Soğukta yürümek gibidir biraz da. Kaşkolun olmadığını kabullenirsin önce, ve bazen hızlı yürürsün, yürüdükçe terlersin. Hava soğuktur, herkes üşüyordur ama sen terliyorsundur. Durmazsın, terlersin. Yavaş yavaş yanakların üşümeye başlar ama, her şey önce suratta başlar çünkü. Önce suratın donar, beklemediğin bir şey duyunca. Sonra ağzın aşağı doğru bir yay oluşturur. (bazı kalıplar gerçektir.) Üşümek de yüzden başlar, bu yüzden. Yavaş yavaş tüm vücuduna yayılır, ve en sonunda donarsın. Uzun bir uykuya daldı diye anlatır bazıları küçüklere bunu. Korkar diye düşünürken aslında daha büyük bir problemin içine bırakırlar o küçük çocuğu. Ya bir gün kendisi de o uykuya dalarsa? Ya da çevrelerinde olmayı sevdiği insanlar? Oysa ölmekte o çocuk da, söylemeli tüm insanlar, anlamalı artık; ölüm gerçekleşmez bir anda, ölmekteyiz aslında yaşamakta. Çünkü yavaş yavaş olur, önce yüzün donar sonra da kendin donarsın tamamen. Evren tamamlanmıştır.



"Hayat yine de kitapta durduğu gibi durmuyor." diyordu Barış Bıçakçı. Benim artık kafam karışmıyordu, çünkü hiçbir şey olmuyor olduğundan emindim. Onunla aynı derinlikteki suda yüzemediğimi biliyordum, bir kupa kahvenin üzerine farketmiştim ilk kez, sadece bir kupa kahve gerekmişti. Yaşam bazen bir vazgeçme biçimiydi.



*dead and lovely, tom waits. hatta tam olarak buraya tıklayın da, wristcutters'ın o muhteşem açılışını bir de bu şarkıyı dinleyerek izleyin.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Ekim 2011 Cumartesi

Göğe Bakma Durağı* ve Varışsızlar Sokağı


Cümlelerin belki ihtimalini barındırıp gece kalkan otobüslerdeki sessizlikle son bulduğu zamanlar vardır. Bazı satırlar ortadadır, bazılarının birkaç yönelimi vardır ama genelde birçok satır bir yönedir, en azından bu blogda öyledir. Bu satırları da; kim ne anlam yüklerse yüklesin insana, insanın sonuçta çaresiz bir varlık olduğu o anlar karalatır. Kendinlesindir sadece bir noktada elbette, ama vardır bir O. Gelmez elinden bir şey ne onun için ne kendin için. Her hikayenin vardır elbette iki tarafı ve bazen o kadar uzun zamandır hissediyorsundur ki bir şeyi artık sen olmuştur o. Şarkılar söyler, ölümdür tek başına yaşanan aşk iki kişiliktir, diye. Şairlerin satırları belki anlatır hissettiklerini veya yakınını çünkü bu hikaye öyle bir hikayedir ki aynı olmasa dahi vardır çok benzerleri. Fakat kendin anlatamazsın; nefes alıp vermenin bir durma biçimi olduğu zamanlardasındır ve tanımlar yetersizdir, belki de gereksiz.



Özlerim ben de bazen; ama bazenler yaşamın kendisidir çoğu zaman ne yaşadığını ve nerde olduğunu bilmeyen için. Belki sadece ben hatırlamıyorumdur o bir anı, bir gözü, bir sözü veya bir eli. Ama belki bazene üstün gelir, bir yarış olmasa dahi. Söylemek kolaydır çoğu zaman ama atfedilmiş zamanların ağırlığı vardır. Cümleler kurulur satırlar tasarlanır ve hepsi içerde kalır, bir teşekkür şarkısı dinlenir belki, eski zamanlardan çınlayan bir ses. Ama olmaz anlamı, geçirdiğin en güzel zamanlar için gelen teşekkürde. Beatles'ın sanki tüm şarkılarını benim için yazmış olduğunu sandığım zamanlar hatırlanır, ve tekrarlanır bir kez daha Hüsnü Arkan'ın sözleri: Bırak yıkasın içimizi geçmiş. Sözler, cümleler kalır böyle geride; insanın dayanabileceği tek bir şey yoktur çünkü her şeye ve herkese rağmen tektir, yalnızdır.



Brun söylerken eşlik edilir, ne yaptığını bilmeden tümüyle yağmur olup yağılan zamanlar denilir, düşünülür, üzülünür belki bir gitarla şarkısını söyleyen o adamın yerinde olmak istenir, o yaylıya her şeyi söyleten adamın yerinde belki de. Çünkü söylenmemiştir birçok şey, bekler duru bir yerlerde gelmeyecek olan zamanını, her şey hiçbir şey söylenmeden söylenmiş gibidir, dedim ya cümleler belki halindedir.



Sözcükleri istemek boşuna şu anda, farkındayım. O güzel adamın müziğin içinde kaybolan başka bir dildeki sesiyle sesiyle kal, sonra gidebilirsin, bekle demek geç olmasından öte anlamsızdır artık. Birçok şey belki halinde gelse de yoktur aslında. Can Baba'nın o dizelerini Arkan'ın o duru sesine eşlik etmeye çalışarak; dargın mıyız, dargın mıyız, dargın mıyız yoksa, dargın mıyız diye sayıklamanın bir anlamı yoktur böyle durumlarda; ancak izlenir bir film, Bizim Büyük Çaresizliğimiz ismi tekrarlanıp onun üstüne karalandığı gibi tekrarlanılır; "Yaşanılanları beraberce değil de, bir yaz günü tek başına oturmuş aldırmaz görünüp bir yandan da çevresini izleyerek birasını yudumlayan adamın portresini anımsatırcasına, kendi kendime hatırlayıp düşünmem ve bunun nedenlerinin etkileriyle söylüyor olabilirim her şeyi ama biliyorsunuz, bu, hatırlanılanların varlığını ve etkisini değiştirmiyor. Yani var olan, hissedilen bir an sonuçta; bir söz, bir tavır, bir göz, bir el, doğru tanım olmasa da ilk anda akla gelen herhangi bir şey ve bununla oluşmuş o bir an. Tüm yaşam bu, sadece." ve nefes rutinine devam edilir; hiçbir şey geçmemiştir veya bitmemiştir ama bazı şeyler ne kadar derinden olsa ve acıtsa da kabullenilir. Yaşam bazen sadece bir kabullenme biçimidir, ve tek başına kadeh kaldırıp sonraysa öylece nefes alıp durma.



*
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlar
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

*Turgut Uyar


göğe bakma durağı, turgut uyar, büyük saat, yapı kredi yayınları, s. 133.
fotoğraflar, rodney smith.

16 Ekim 2011 Pazar

Naked

Yaşam bir karnaval gibi. Veya dünya, artık adına her ne demek isterseniz. Hemen akla şenlik geliyor karnaval deyince tabi, şen denilince neşe. Oysa neşe deyince esriklik de olur tüm bağlamlar dahilinde, değil mi? Bahsettiğim cüceler, çiftbaşlı tek gövdeliler, olağanın dışında uzun boylu insanlar değil; tüm fikirler, hisler ve sebepler. Sonuçlar gelecekte, gelecek ise aslında tam şu anda, ama şu an bitti ve gitti, artık onu yakalayamazsın. Geçmiş, şu an ve gelecek aslında tek bir ses çıkarabildiğimiz sadece bir anın parçaları, bir yaşamın kıvrımları değil. Yani insan mı zamanı kovalıyor, zaman mı insanı kovalıyor veya insan zamanın içinde mi yüzüyor yoksa zaman tanrının yakıştırılamayan bir tezahürü mü? Tüm sorular sorulabilir çünkü sorusuna uygun cevaplar çoğu zaman günlüktür, dolayısıyla cevaplamak bir noktada sorunlamaktır zira her cevap sırasıyla sorunlar yığacaktır insanın önüne. Sorunlamayan cevaplar ise sadece yeryüzünde kalacaktır; birisi yanından geçecek, birisi takılıp düşecek, birisi üzerine oturacak, çok birisi ise hiç farkına bile varmayacaktır ve böylece varlığını sürdürecektir elbette ama yine de önemli olan gidecek bir yerin olması mı yoksa kalacak bir yerin olması mı sorununa çözüm bulamayacaktır. Öyle ya, kimsesiz olmasak da sadece yalnızız hepimiz. Kimse zaten onlar?

Maggie: Hiç bir ceset gördün mü?
Johnny: Sadece kendiminkini.

Mike Leigh filmlerinin genel bir özelliği olarak; senaryonun önemli bir bölümü çekimlerden önceki provalarda 11 haftalık doğaçlama sürecinde yaratılmış. Dolayısıyla yine etkileyici karakterler ve onlarla bütünleşebilmiş oyuncular, gayet doğal gelişen etkileyici diyaloglar, film boyu sizi tetikte tutan ufak melodilerle o güzel çekimler ve atmosferle yine bambaşka güzellikte bir Mike Leigh filmi.

Birkaç yumurta kırmadan omlet yapamazsın. Ve insanlık sadece o birkaç kırılmış yumurta. Ve omlet kokuşmuş.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Bir Zamanlar Anadolu'da


İnsan nereye gitse aynı yerle karşılaşıyor; aynı yollar, aynı tepeler hatta aynı çeşmeler. Toprak aynı ama üzerindeki merak değişiyor. Gerçek seviliyor bazen en derini ve aslı gibi görünüyor çünkü sebepler sonuçların yanında, belki zamanla belki farkla bazen de her şey olduğu gibi kalıyor hiçbir şeyin nedeni yokmuş gibi, sanki her şey hiçbir şeyden çıkmış ve iç içe geçmiş gibi. En yabancı görünen o yüzden kanlanıyor belki en sonunda, o zamana kadar herkes konuşuyordu çünkü ve susan artık zamanı geçmiş diye düşünüyor, dönüş yok.

Bir elmanın ağaçtan düşüp gittiği gibi yuvarlanıyor yaşamlar, hâl hatır soruları yıllardır cevaplanırken akla öyle gelmese de. Öncekilerin yanına yerleşiyor, ölülerin dirilerden daha değerli olduğu yerlerde ve ölmeye yatıyor. İnsan önce düşününce inanamıyor, kendince reddediyor zihnindeki şüpheleri tamamen ayaklandırmamak için ama günü geliyor tüm yaralar daha da belirginleşirken yüzüne vuruyor insanın. Varolmak ve onun sorgusu bir yana, tasasıyla yaşıyor insan ve gördüğü bile değil olmasını umduğu ve kendini yormayan gerçeklik oluyor.


Film boyunca birileri işlerini bitirip bir başkasına devrederken görevleri, filmin sonunda da okul bahçesinin yanında annesiyle yürüyen çocuk bahçedeki çocukların dışarı kaçan topunu büyük bir hevesle geri atıyor onlara ve adeta yönetmen de artık sizin evreniz başlıyor diyor izleyiciye. Muazzam bir fotoğrafçı olan Nuri Bilge Ceylan'ın sinema tarzından pek hoşlanmıyor olsam da Bir Zamanlar Anadolu'da -veya uluslararası ismiyle Once Upon A Time in Anatolia- bir an bile sıkmayan, hiçbir şeyi fazla olmayan, içinde bulunduğum ülke gerçeğini son yıllarda en iyi anlatan iki filmden birisi ("Çoğunluk") ve Ceylan'ın filmografisindeki diğer filmlerden farklı, mizah unsurlarıyla bezeli güzel bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Ekim 2011 Çarşamba

The Tree of Life

Terrence Malick'in yeni bir film çekiyor olduğunu ilk okuduğumda fazlasıyla heyecanlanmıştım. Hele bir de Sean Penn'in de oyuncular arasında yer aldığını öğrendiğimde iyice uçmuştum tabi. Hatta film Cannes'da Altın Palmiyeyi aldığında sanki benim filmim Cannes'da ödül kazanmış gibi sevinmiştim garip bir şekilde. -hoş bırak altın palmiyeyi cannes'da filmim gösterilse hatta hadi onu da bırak cannes'a ben gidebilsem film izlemeye ona bile havaya uçarım ya varın gerisini siz düşünün, ayrıca cümle ilerledikçe gerçekçileşmemin bir mantık bozukluğu olmadığını düşünmekteyim.

Filmi izleyene kadar okuduğum eleştirilerin olumsuzluğu başta beni korkutsa da son zamanlarda okuduğum yorumlarla beraber filmi izleyen herkesin aslında Malick'i tanımıyor olduğunu farkettim, tabi bu sayede film hakkındaki endişelerim de bir anda silindi gitti.

Temelde gayet sıradan ve kısa bir hikayesi olsa da çok güzel sahneler ve anları barındıran, zor ama sıkıcı olmayan gerçekten farklı ve özel bir film The Tree of Life, tabi her sinema zevkine uygun olmadığını da belirtmeli. Ve de eklemeli; böyle bir filmi Terrence Malick'ten başkası yaratamazdı.

Film 25 Kasım'da Türkiye'de vizyona girecek.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Ekim 2011 Cumartesi

Hesher


Hayat, yağmurda yürümek gibidir. Saklanıp, sığınacak bir yer ararsın. Ya da ıslanırsın.

Bir filmde izlediğimizde ya da dışardan baktığımızda gülünçlüğünü daha net görebildiğimiz çoğu şeyi kendi hayatımızı yaşarken neden bulamadığımızın filmidir Hesher. Karanlık ama memnundur.

James Vincent McMorrow / Breaking Hearts

I'm gonna find a city, call the streets my own
I'm gonna find a city, drink until it's gone




sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Ekim 2011 Perşembe

The Clockwise Witness*



Bir anı ya da anlar bütününü böyle anlatamıyor olduğum için belki kendimi bir balıkçı teknesiyle açık denizdeymişim gibi hissediyorum. Veya denizle gemi metaforu yaşam için o kadar uygun ki zihnime takılan herhangi bir melodiyi kendi kendime mırıldanıp yankısını bekliyorum. Melodiler, filmler veya birkaç satır. Yaşam aslında bunlarla geçiyor, her şeye bunlarla anlam yükleniliyor. Yani başka nereden bilebilirsin ki o anın ne olduğunu, o an hissedebilirsin ama o hissi tekrar nasıl hatırlayabilirsin ki? Mathilda Léon'a karnında hissettiği düğümün geçtiğini söyleyip onu bir şeylere yorarken anlamlanıyor o his, çünkü o zaman aslında ne anlama geldiğini gerçekten bilmiyor olduğumuzu anlıyoruz. Nathaniel her zamanki gibi haklı yani Nate 'e, aslında ne olduğunu biliyormuşuz gibi yapıyoruz sadece, derken.

Mesela Tony vardı, etraf mutlu palyaçolarla dolu diyordu ve hepsinin kafasını koparmak istiyordu. Henry çok umursamıyordu ama sadece etrafında onları istemiyordu, hatta mutlu palyaço olması gerekmez, Henry mutsuzları da istemiyordu. Çünkü yine Nathaniel haklıydı: "Şununla yüzleş evlat. Bu dünyada iki tür insan var. Biri sen, diğeri senin dışındaki herkes. Ve bu ikisi hiçbir zaman buluşmayacak"


Arturo n'apayım diyordu, olmuyor. Kopuyordu bazen her şeyden ama geri dönüyordu sonra, zaten yaşam çoğunlukla sadece bundan ibaretti. Kendi kendine savaşıyordu bir şeylerle, gitmek istiyordu bazen belki sadece bir çıkış arıyordu ama en sonunda parka gidip kitap okuyordu, o güzel insanlarla geçiriyordu vaktini. Zaten hepimiz bir şekilde bekliyorduk, herkes bekliyordu. Nerede olduğu hiç önemli olmadı çünkü dünyanın dönmesi önemliydi bir şeyler anlatmakla yükümlü olanlara göre, dünyanın bizimle beraber dönüyor olduğu gerçeği değil. O uzaktan çekilen fotoğraflarda görünmüyorduk ve evren karanlıktı elbette, ama sanılanın aksine karanlık her şeyin üstünü örtmezdi. Aksine her şey ortada ve açık olduğu için karanlıktı, ve sonu olmayan gece bu yüzden güzeldi.



O melodileri Cure isminde bir grubun yaratıyor olmasıyla yakından ilişkiliydi birçok şey. Belki o her güzel melodi, sahne ve satır bir intiharın tezahürüydü. Çünkü Wilbur hala yaşıyordu her şeyin sonunda, çünkü Wilbur hala yaşadığı için o kadar güzeldi, çünkü hisler ve fikirlerdi insanı nefes rutinine derin derin ve içini tırmalayarak da olsa devam ettiren, n'olduğu ve n'olacağı sadece birbirini takip ettiği sanılsa da aslında bilinemeyen o gece ve gündüz döngüsünün bir parçasıydı. Çünkü yaşam bir umut döngüsüydü bir denizin ortasında. Ve umut bozuk bir radyoydu, istediği zaman açılıp istediği zaman kapanan, frekansları iç içe geçmiş olan.

Süreya, bir elinde kadeh öbürünü yarasına bastırır diyor Uyar'a ithafen. Çünkü Uyar'ın içinde hep bir yara, her zaman bir yara. Ama Charles daha çok sorun için söylüyor, onun zamanı için değil; her nerede değilsem orada huzurlu olacakmışım gibi geliyor.

Nasıl biteceğini zaten biliyorsun en azından sanıyorsun ama Nathaniel tamamen başka bir zamanda tüm o aldırmazlığıyla yine etkiliyor: Ya öyleyse!
- It can't be so simple.
- What if it is?



* the clockwise witness, DeVotchKa


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Eylül 2011 Çarşamba

Bahadır Baruter!


27 Eylül 2011 Salı

PJ / Nothingman



Once divided...nothing left to subtract...
Some words when spoken...can't be taken back...
Walks on his own...with thoughts he can't help thinking...
Future's above...but in the past he's slow and sinking...
Caught a bolt 'a lightnin'...cursed the day he let it go...

Nothingman...
Isn't it something?
Nothingman...

She once believed...in every story he had to tell...
One day she stiffened...took the other side...
Empty stares...from each corner of a shared prison cell...
One just escapes...one's left inside the well...
And he who forgets...will be destined to remember...oh...oh...oh...

Nothingman...
Isn't it something?
Nothingman...

Oh, she don't want him...
Oh, she won't feed him...after he's flown away...
Oh, into the sun...ah, into the sun...

Burn...burn...
Nothingman...
Isn't it something?
Nothingman...
Nothingman...
Coulda' been something...
Nothingman...
Oh...ohh...ohh...


25 Eylül 2011 Pazar

High Hopes

Mike Leigh iyi bir yönetmen ve daha önemlisi gerçek bir sinema insanı olmaktan öte sinemanın tanrılarından olan o güzel adamlardan birisi.

Düzene dair sunduğu farklı bakış açıları, bireylerin çaresizlikleri ve yapılması basit ama karmaşık olan şeyler. Bir şekilde geçen yaşamlar ve onu güzel kılabilen zarif mizah.

Mike Leigh candır.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Play It Once, Sam. For Old Times' Sake

Play it once, Sam. For old times' sake



Casablanca'yı unutulmaz yapan sahne budur bence, hatta Casablanca'yı da aşmıştır birçok şeyin üzerindedir bu sahne. Ilsa'nın (Ingrid Bergman) o tavrıyla eski zamanlar hatrına şarkıyı istemesi, Sam'in (Dooley Wilson) tereddütü ve Ilsa'nın ısrarı üzerine dayanamayıp çalmaya başlamasıyla Ilsa'nın hüznü ve ardından Rick'in (Humphrey Bogart) melodiyi duyar duymaz gelip Sam'e bu şarkıyı duymaya bile tahammülü olmadığını söylerken Sam'in göz ve kafa hareketiyle Ilsa'yı görmesi ve ardından o bakışıyla bir an her şeyin daha önce olmadığı ve belki bir daha olamayacağı duruma kavuşması.

23 Eylül 2011 Cuma

Tournée


“Umarım bir gün, ileride, cesaretimiz çok kırılmamışsa birbirimizi tekrar bulmayı başarırız.”

Six Feet Under; Waiting

Six Feet Under'ın birinci sezon ilk bölümünün sonu. Sadece bu sahne bana bu diziyi mutlaka izlemem gerektiğini düşündürmüştü. Ve ilk kez bu sahneyle bu dizi benim için çok özel olmuştu.

Dizinin ilk bölümünün sonunda çalan şarkının ismi Waiting iken dizinin son bölümünün isminin ise Everyone's Waiting olduğunu da not düşmeli.

Ve tabi güzel adamı canlandıran (Nathaniel Fisher) bir güzel adamın (Richard Jenkins) oturduğu banktaki "accident", otobüsün üzerindeki "a good nights sleep" ve Nathaniel Jr.'ın (Peter Krause) arkasındaki duvarda yazan "no loitering" yazılarına da, henüz görmeyenler için, dikkat çekmek isterim.



Waiting at the station.
Waiting for the right moves.
Waiting in the basement.
Waiting for the right cues.
Waiting in a daydream.
Waiting in this slipstream.
Waiting...

Waiting in the right bars.
Waiting in the right shoes.
Waiting in a fast car.
Waiting in the airports,
waiting for my air-miles.
Waiting in slow motion,
coming through the turnstiles...

And if you ever change you mind,
you know I'm not hard to find.
And if you ever need someone,
I'll still be waiting...

Waiting with the orphans.
Waiting for the bee stings,
they tell me that success brings.
Waiting in the half-light.
Waiting through your whole life.
Waiting for an ideal, a low deal, a no deal.
Play your stereotype, oh yeah...

And if you ever find the time,
you know I'm not far behind.
And if you ever need someone,
I'll still be waiting...

Just waiting, for a friend.
Waiting...

I said it's alright!
It's alright, my friend...
Yeah it's alright!

Just waiting...


(500) Days of Summer


Bir kendiniz için bir de Zooey Deschanel için izlenebilecek son yılların en güzel romantik-komedilerinden birisi.

Belki kesilmeyen bir döngü var ama her döngünün kendine özgü zamanları var.

Boy Meets Girl. Boy Falls in Love with Girl. Girl Doesn’t.


22 Eylül 2011 Perşembe

Dinlemeli Zamanlar

Ne söylesem garip geliyor, sadece dinliyorum. Sadece burada olduğum gibi.

Portishead - Roads



Dino - Return To Me


Ezginin Günlüğü - Gelmiyorsun


Supertramp - Don't Leave Me Now


Dino'nun sadece çok güzel bir resmi olan videoyla Portishead'in canlı performans videosu haricinde videolar pek önemli değil her zamanki gibi. Ama müzik.

Trier'in Yeni ve Eski Nazi'lerle İmtihanı


GQ dergisine verdiği röportajda Cannes'daki Nazi meselesi üzerine tekrar konuşmuş Lars Von Trier. Ah bir de yeni filmi için isim seçerken "hangisi daha ticari" diye düşünmüyor olsa çok daha güzel olacak ama olsun "persona non grata" Trier candır.

"Özür dilemiyorum. Bunun bir şaka olduğunu daha çok belli etmediğim için üzgünüm. Ama söylediğim şey için özür dileyemem, bu benim doğama aykırı. Söyleyecek doğru ya da yanlış şeyler olduğunu düşünmüyorum. Bence her şey söylenebilir. Ben böyle düşünüyorum. Filmler için de aynı şey geçerli, bir filmde her şey yapılabilir. Eğer insan zihninde düşünülebiliniyorsa, o zaman söylenebilir ve bir filmde gerçekleşebilir. Elbette sonrasında başın derde girecektir, orası kesin, ama bu hiçbir şeyi yanlışlamaz. Söylediğim şey için üzgün olduğumu söylemek, nasıl bir insan olduğum, etik anlayışım için üzgün olduğumu söylemektir ve beni bir birey olarak yok eder. Doğru değil, özür dilemiyorum. Söylediğim şeyler için üzgün değilim. Sadece daha açık bir şekilde anlaşılmadığı için üzgünüm. Bir şaka yaptığım için üzgün değilim, ama bir şaka olduğunu açıkça belli etmediğim için üzgünüm. Ama söylediğim şeyler için üzgün olamam, özür dileyemem. Bu benim doğama aykırı."


Röportajın tamamı için sizi buradan alayım.

Ayrıca bunun bir şaka olduğu bence yeterince belliydi. Sadece insanlar düşünmeleri gerektiğini sandıkları gibi düşünüyorlar.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Eylül 2011 Pazartesi

Happy-Go-Lucky


Eğitim sistemi şu şekilde işler: "Sana yeni bir bakış açısı vereceğim. Benim bakış açımı alırsan, benim bakış açımı kabul edersen sınavlarını geçersin ve sürekli yükselerek polis, hakim, avukat, general, politikacı olursun ve mutlu ve başarılı olursun. Ama kendine özgü düşüncen olursa, kalıplara bağlı kalmazsan mutsuz ve başarısız olursun."

Breath Me



Sia'yı uzun sayılabilecek bir süredir dinlerim. Hatta trip-hop ve chillout gibi müzik türleriyle, türün ismini bilerek tanışıp hayran kalmamı sağlayan kişi de kendileridir. Ne zaman dinlesem çok etkileyiciydi benim için Breath Me ama Six Feet Under'ın finalinde o son sahnelerde Breath Me'yi duyduğum anda şarkı benim için çok daha farklı, çok daha özel oldu. Dün gece oturup o bölümü tekrar izledim bilmemkaçıncı kez ve ilk kez izlediğim de verdiğim tepkiler yine değişmedi.

Everything.
Everyone.
Everywhere.
Ends.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,


16 Eylül 2011 Cuma

Magnolia

Ölmek bir an içinde gerçekleşmez, hiçbirimiz bir an gelir de ölmeyiz. Aslında hepimiz her an ölmekteyiz, aslında ölümün içindeyiz. Çünkü yaşamak, ölmekte olmak demek. Belki bunun için herkes, herkesin öleceğini kabullenmiş durumda ve hiçbir şey yaşamadan insanların doğup yaşayıp öldüklerini bu sayede biliyoruz. Belki bu yüzden "ölümün son anından dönen" insanların hayatlarının bir film şeridi gibi gözlerinin önlerinden geçtiğini sanıyoruz. Çünkü ölmekteyiz ve belki yaşam gözler kapanmadan önce gözlerimizin önünden geçen o film şeridi. Bu sayede herkesin "ölümlü" olduğunu biliyoruz ve bunu biliyor olmamıza rağmen her ölümde biraz daha sarsılıyoruz, çünkü hatırlıyoruz. Çünkü bizim geçmişle işimiz bitse bile geçmişin bizimle işi bitmiyor.

Film her sahneyi çekimleri, oyunculukları ve ses kullanımıyla fazlasıyla derinden hissettiriyor. Adeta "modern çağın" bir senfonisi gibi, ufak iniş ve çıkışlarının bir süre sonra tüm salonu inlettiği ve ardından kendi rutin ritmini yarattığı bir senfoni.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Eylül 2011 Pazartesi

Moon


David Bowie'nin bize sunduğu muhteşem şeylerden birisiydi Space Oddity. Bowie'nin oğlu Duncan Jones ise hikayesini yazıp yönetmenliğini yaptığı Moon filmiyle Bowie'nin Space Oddity'sini adeta başka bir forma taşımış. Filmde Bowie'nin şarkısı kullanılmamış olsa da müzikleri yaratan Clint Mansell her zamanki gibi yine çok güzel bir iş çıkarmış.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Eylül 2011 Pazar

Das Leben der Anderen



Uzun zamandır okuduğum eleştiriler ve çevremde duyduğum övgüler nedeniyle izlemeye çekindiğim bir filmdi Das Leben der Anderen. İzlemeden önce böyle tanımlayabildiğim filmin izledikten sonraki tanımı ise elbette daha farklı oluyor: İki saati aşan süresinde bir an bile sıkmayan, izleyeni kendi atmosferi içine almayı başaran çok iyi çekilmiş ve üzerine uğraşılmış detaylarla etkileyici ama çok da güzel olmayan bir film Das Leben der Anderen. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonraki fuaye sahnesindeki o diyaloglar Das Leben der Anderen'in çok iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor ama onu güzel bir film olmaktan uzaklaştırıyor.

Yani Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra kötü olan her şey bitmedi ve her şey iyi olmadı. Elbette birçok insani açıdan mutluluk vericiydi duvarın yıkılışı ama ne bir mutlu sondu ne de başka çok güzel bir şeylere varıştı. İşte bu noktada olumsuz bir şekilde rahatsız edici bir yönü var filmin.

Lars Von Trier boşuna söylemiyor; "Dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda çok emin olan şu iyi niyetli insanlarla da bir derdim var" diye.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Eylül'ü 10. Yılında Sean Penn'le Hatırlamak

11 yönetmenin 11 Eylül üzerine çektikleri 11 kısa filmi toplayan 2002 yapımı 11'09''01 - September 11 isimli filmden güzel insan Sean Penn'in bölümü-kısa filmi 11 Eylül üzerine yapılmış en sade ve en güzel şeylerden birisiydi. Resmi hikayelerden çok gerçeklere ve onların olmayan anlamlarına bakmak isteyenler için...

I Saved The World Today




Monday finds you like a bomb
That's been left ticking there too long
You're bleeding
Some days there's nothing left to learn
From the point of no return
You're leaving

Hey hey I saved the world today
Everybody's happy now
The bad things gone away
And everybody's happy now
The good thing's here to stay
Please let it stay

There's a million mouths to feed
And I've got everything i need
I'm breathing
And there's a hurting thing inside
But I've got everything to hide
I'm grieving

Hey hey I saved the world today
Everybody's happy now
The bad things gone away
And everybody's happy now
The good thing's here to stay
Please let it stay

Doo doo doo doo doo the good thing

Hey hey I saved the world today
Everybody's happy now
The bad things gone away
And everybody's happy now
The good thing's here to stay
Please let it stay

Everybody's happy now


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Eylül 2011 Pazar

Öğleden Sonra 2 Birası


hiçbir şeyin önemi yok
bir yatakta debelenmekten başka
ucuz hayaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken
ve ev sahibeleri koridorlarda dikmiş gözlerini bakarken;
canlıdır müziği çekilmiş perdelerin,
sinek sürüleri
ve patlamalar sonsuzunda
son insan'ın mağarası;
hiçbir şeyin önemi yok sızdıran lavabodan başka,
boş şişeden,
keyiften,
kıstırılmış
bıçaklanmış ve traş edilmiş gençlikten başka,
kendisine sözcükler öğretilip
ölsün diye
arkası yastıkla desteklenmiş
gençlikten başka.

Charles Bukowski

charles bukowski, suda yan ateşte boğul, parantez yayınları, ocak 1999, syf. 23. (çevirmen: ümit tosun)

3 Eylül 2011 Cumartesi

Das Weisse Band


"Tanrıya beni öldürmesi için bir şans verdim."

Michael Haneke, bir filmi izlemek için önemli bir sebep olsa da çok sevdiğim yönetmenlerden biri değildir. Das Weisse Band de beğensem de hayran kalmadığım bir film oldu, biraz fazla uzun geldi bana. Her neyse, bu film de aslında aşağıdaki Toplu Gösterim başlığında olacaktı ama filmin bence en etkileyici yanı olan yukarıda alıntıladığım cümle arada kaybolacakmış gibi geldi ve bir çocuk, yüksekçe bir yerdeki ince kütüğümsü bir şeyin üzerinde yürüyerek yaşamı sınarken sebebini böyle açıklıyorsa ayrı bir başlık gerek dedim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Toplu Gösterim

Singles

90'lar. Her şeyin bir ruhu olduğu son 10 yıllık zaman dilimi belki de. Tadı damakta kalacak düzeyde başlayıp -genel anlamıyla- biten ve benim için rock müzik tarihindeki en güzel türlerden birisi olan grunge ve sadece o müzikle ruhu değil aynı zamanda -Cobain bir tarafa- en önemli temsilcilerinden olan Eddie Vedder ve Chris Cornell(Timbaland çık aradan)'i barındıran bir film.

Kaçınılmaz ve tutsak edici olan şeylerden en güzeli; yalnızlık. Zarif bir hüzünle huzurlu insanlık, hatta doğa hali. Belki insan ilişkilerinin, yalnızlığı bilenler ve tadanlar için angarya olması yalnızlığın o tadındandır, belki de yalnızlığın o tadı insan ilişkilerinin angarya olması ve insanın kendisiyle baş başa kalmasındandır. Her şeye rağmen bazen kısa bazen uzun "bir anlık" hissedilenler o'nu sizin için yapıyor sonuçta. Güç, düşünce, şu veya bu; her şeyin çok ötesinde.

Ama herkes "mutlu sonları" isterken asıl ve mutlak öncelikli soru kaçıyor; "mutlu" ve "son" ne ola ki?

Wall - E
Pek animasyon canlısı bir insan olmamam sebebiyle zaman geçirmek için izlemeye başladığım Wall-E beklemediğim bir etki bıraktı bende. Temelde alışılmış olsa da ufak detayları ve eleştirelliğiyle (evet bir Disney filmi, hoş aynı zamanda Pixar da olmuş oluyor ya, aman neyse) animasyonların o sevimliliğine boyut değiştirten muazzam bir hikayesi var Wall-E'nin. Müziklerin ve eski filmlerin etkileyiciliğe katkısı ise tartışılmaz tabi.

Her film az çok yaşam üzerine olsa da Wall-E daha çok günümüz insan ve yaşamının sözlük anlamını, beklentilerini, getirilerini ve "gerçek anlamını" bir animasyon filminden beklemeyeceğim ölçüde irdeliyor. Elbette baktığınız yere göre filmin anlamı ve ifade ettikleri de değişiyor.

Goodbye Lenin!

Uzun zamandır "izleme listemde" bulunan birçok filmden biriydi Goodbye Lenin!.

Problemin siyaseten de değil tamamen insansal olduğunu ve belki insanın içinde olan belki de insanın içinde olduğu o boşluğun aslında yanlış gidiyormuş gibi gözüküp düzeltilmesi gereken her şeyin sebebi olduğunu düşünüyordum film bittiğinde. Yani doğruydu; doğusu da yetmiyordu batısı da ve onu birleştirmek yapılacak en kötü şeydi çünkü biraz romantik de olsa doğusunda insan vardı, nesne değil.

Siyaset, teorilerde bitmiyor ya da başlamıyordu. Yani yaşama denkti bir şekilde ve bir şeyleri düzeltmekten çok bir şeyleri devam ettiriyordu, yani oyalıyordu insanları çünkü bir şey olmazsa başka bir şey insanları "burada" tutmalıydı.

Sideways

Bir film sizi alıp götürebilir veya getirebilir. Bir film yıllardır aranan şeylerin tasviri olabilir. Bir filmin sadece içtenliğe sahip olması değil barındırdığı canlı-cansız her şey ve izleyene ifade ettikleriyle, kendisi bittikten çok sonra bile izleyenin zihninde sanki kendi yaşamında yaşanmış bir dilim gibi bir anı olarak yer edinebilir.

Filmin Paul Giamatti'ye olan hayranlığımı da pekiştirmiş olmasını bunlardan ayrı olarak belirtme gereği hissediyorum.

Control
Siyah-beyaz fotoğraflar her zaman için daha çok etkilemişlerdir beni. Bir boyama kitabı gibi ama ondan çok farklı bir hisle renklerden, dış dünyadan ve tabiki algılarımızdan özgür olarak her şey farklı bir anlam ifade edebilir siyah-beyazda, her şeye rengini ve anlamını izleyen-bakan verir. Ve bazen sadece siyah-beyazdırlar; tüm bunalımı, boşluğu ve neşesiyle.

Joy Division ve Ian Curtis hayranı olmanın ya da isimlerini dahi duymamış olmanın Control için pek bir önemi yok çünkü eğer bir hayransanız filme romantik bir önem atfediyorsunuz kendinizce ama zaten filmin kendisinde O var. Filmin siyah-beyaz olmasının Ian Curtis ve hikayesine de çok büyük katkısı var, grinin yaşamına olduğu gibi.

Glengarry Glen Ross

Bir düzenin hikayesi ve muazzam oyuncular. Diyaloga dayalı ve neredeyse tek mekanda geçen filmlere özel bir hayranlık duyan birisi olarak benim için çok etkileyici bir filmdi.

İçinde sıkışılmış bir düzen, işlemesi gerek bir iş, yukarıdan aşağıya doğru gittikçe artan baskı ve tüm bu süreçte büyüyen, yok olan, aldanan çaresiz isimler.

Adams æbler
Güzel ve genele paralel olmayan bir komedi anlayışıyla dünyadaki din olgusu daha iyi anlatılamazdı herhalde. Sembolik ve karikatüristik karakterleriyle eğlenceli bir film olmasının öncesi ve ötesinde derinliği olan bir film Adams æbler.

Tabutta Rövaşata

Derviş Zaim hayranı olduğum yönetmenlerden birisi değil ama Tabutta Rövaşata diğer filmlerine göre daha güzel bir filmdi. Ama bir gerçek var ki, filmlerinin isimleri filmlerinin kendilerinden daha güzel.

North By Northwest
Alfred Hitchcock gerilim, gizem ve suç sinemasına en büyük kötülüğü yapmış olan insanların başında geliyor bence. Biraz abartı olsa da bu yargı, Hitchcock için değer diye düşünüyorum.

Casablanca
Bir klasik, ama hangisi? Casablanca mı Humphrey Bogart mı?




















Gegen Die Wand ...................................................................................Soul Kitchen

Ankara'da doğdum, Ankara'da büyüdüm ve üniversite için önce İstanbul'a gitsem de sonra vazgeçtim ve şimdi yine Ankara'dayım. Yani şimdiye kadar neredeyse tek bir şehirde yaşadım ama buna rağmen kendimi hala "göçmen" gibi hissediyorum. Çünkü bu sözcük ve ruh sözlük anlamlarının çok ötesinde. Ve Fatih Akın bu durumu anlatan en iyi yönetmenlerden birisi. Tıpkı Soul Kitchen'ın John Lennon'un o meşhur sözünü en iyi anlatan film olduğu gibi: "Yaşam, biz gelecek için planlar kurarken başımızdan geçenlerdir."

Gegen Die Wan ya da buralarda bilinen ismiyle Duvara Karşı ve Soul Kitchen, aynı güzel adamdan çıkan birbirine benzemez duran iki çok güzel film.

Mine Vaganti

La finestra di fronte ya da buralarda bilinen adıyla Karşı Pencere'yle hayran kalmıştım Ferzan Özpetek'e. Un giorno perfetto güzel olsa da çok fazla etkilememişti beni, belki de izlediğim anki ruh halim filme pek uygun değildi ama Mine Vagantiyle bir kez daha vurdu beni Ferzan Özpetek. Karakterleri var etme şekli, hikayesini aktarışı ve -film içinde manzaralarla falan çok belli etmese de izleyenin bilmesi bile yeterli- mekan olarak seçtiği İtalya, Ferzan Özpetek'i hiç bıkmadan izleyeceğimin göstergesi benim için.

Accattone
Sinema tarihi içindeki en güzel karakterlerden biri Accattone. Fellini'nin Aylaklar'ından biri gibi adeta ama onlardan daha etkileyici bir yanı var. Filmin neredeyse hiç yokolmayan espritüel havasıyla, aylaklığın güzel bir harmanı.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses