31 Aralık 2012 Pazartesi

The Mosquito Coast


Güzel insan Paul Schrader'ın senaristi olduğu The Mosquito Coast, bir mucit olan ve gittikçe değişip -kendisine göre- kötüye gitmekte olan Amerika'ya uyum sağlayamayan Allie'nin ailesiyle birlikte Orta Amerika'ya yeni bir uygarlık için gidişi etrafında dolanıyor. Allie'nin arayışları ve Amerika'ya yönelik eleştirileri zaman zaman Amerika'nın kuruluş sürecini anımsatıyor, hatta filmde kısa sekanslarla da olsa var olan komünistler-misyonerler muhabbeti de devletlerin kendileri için oluşturdukları o iki taraflı kısır ve çoğunlukla hayali itişmeyi de fazla üzerinde durmadan yansıtıyor. Fakat filmin esas noktaları bu politik alt mesajlar değil tabi ki, çünkü politikaya yoğunlaşmaktan çok dominasyon altındaki dünyanın "sıradan" insanlar üzerindeki aksini yaşadığı ortamla eski bağı kopmuş olan Allie'nin ailesiyle beraber çıktığı kurtuluş/umut yolculuğuyla anlatıyor The Mosquito Coast, ve bir insanın dışarısı karşısındaki bir başınalığını sürükleyici bir hikayeyle beraber keşfediyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

30 Aralık 2012 Pazar

Angst essen Seele auf

Ali: Fear Eats The Soul

Bozuk bir Almanca'yla korku ruhu kemirir diyor filmin ismi, ve Ali. Yani bir nevi; korku ruhu kemirmek. Tabi detay olmasıyla beraber filmin, -ve yönetmenin de- yerini belirliyor aslında Ali'nin doğru konuşamadığı Almancasıyla söylediği bir Arap deyişini ismine taşıması. Belli bir süre zaman zaman sırıtsa da filmin ruhunu yansıtmada başarılı olan oyunculuklarla sıradan bir çizgide gidiyor film, Alman toplumu temsilinde yabancılara bakışı da, çaresizliği de, o dişliler arasında sıkışmışlığı da bildiğimiz yoldan ama hiç abartmadan ve yormadan gayet yalın biçimde anlatıyor. Fakat, "mutluluk her zaman keyifli değildir" diyerek başlayan bir film ne kadar güzel işlese dahi bu kadar alışılmış şeylerle var olmaya çalışmaz elbette. Bir bakmışsınız, sanki dünyanın uzay boşluğundaki bulunamaz görüntüsünü size göstermek istercesine kamera aslında yavaş yavaş odaktan uzaklaşırmış gibi geri çekiyor kendisini, ve en sonunda film sizi karanlığıyla değil, karanlığınızla baş başa bırakıyor.

Ne zamandır bir Fassbinder filmi izlemek istiyordum, ama olur ya; hep bir üşengeçlik. Neyse ki sonunda, ve daha önemlisi doğru zamanda izle-dim/mişim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Aralık 2012 Cuma

Ascenseur pour l'échafaud


Gerçek üzerine ne kadar çok şey sorulmuştu oysaki, bir cinayet soruşturmasında -veya birkaç- ortaya çıkabilecek midir acaba sahiden? Ama garip; sorgulanan şeyden bahsederken dahi onunla ilintili kelimeler kullanmak durumunda hissediyorum kendimi, sanki hepsi iç içe gibi. Ve bir şeyler eş anlamlı, mutlaka ki. Diller belki bu yüzden birbirlerine rahatlıkla çevrilebilirmiş gibi geliyor, fakat sonucunda kazandığını sanan dahi kaybediyor.


Miles Davis'in etkileyiciliği şaşırtıcı olmayan bestesi eşliğinde ilerleyen bir suç draması Ascenseur pour l'échafaud. -veya uluslararası ismiyle Elevator to the Gallows.- Louis Malle'in 1958 yapımı bu ilk uzun metrajı kimilerince önemli bir film-noir örneği, kimilerince Nouvelle Vague yani Fransız Yeni Dalga'nın temelini oluşturan ilk filmlerinden birisi. Benim içinse; kendi yaptıklarını habersizce öğrenen karakterlerin, izleyene asansör boşluğunu farkettirmek istercesine çınlayan melodilerle beraber anlatılan etkileyici hikayesi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Aralık 2012 Salı

M


Film noir'ın öncülerinden kabul edilen Fritz Lang'ın polisiye başyapıtı M, Almanya'da görevlilerin bir çocuk katilini yakalayamaması üzerine diğer suçluların onu yakalamaya çalışışı eşliğinde önemli bir sosyolojik inceleme görevi de görüyor. Çoğunluğun hükmü de diyebileceğimiz, vahşetin nasıl yer etttiği üzerine sözler söyleyip faşizmin ayak sesleri olarak da yorumlayabileceğimiz olaylar bütünüyle katile sempati duymamızı değil, onu anlamamızı isteyerek aynı zamanda çokça sömürü öğesi olan olaylar için rasyonel bir bakış açısı da sunuyor film. Sonuçta bahsediyor olduğumuz eserler birer yaratıcılık ürünleri olduğu için belki tarihlere fazla takılmamak gerekir ancak 1931 yapımı bir suç filminin böylesine yetkinliği, filmin, film noir'ın öncüsü olabilmiş ve bugünkü suç filmlerinin de standardını belirlemiş olmasını ve kullandığı öğelerin bugün suç sinemasının klişeleri olarak sayılıyor olmasını gayet iyi açıklıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Aralık 2012 Cumartesi

Killing Them Softly


Film boyunca bize eşlik edecek olan Obama'nın (yer yer John McCain, George W. Bush ve Amerika'nın eski hazine sekreteri ve bankacı Henry Paulson'ın da ses kayıtları filmde yer alıyor.) 2008 seçim konuşmasından bir bölüm ve o mitinglerden sonra alanı terkeden kalabalıktan sonra sanki gizli kalan gerçeklerin ortaya çıkıyor olduğu bir sahneyle, filmin aksiyon temelini vurgulayan isminin kesintiye uğraya uğraya perdeye yansımasıyla açılıyor Killing Them Softly. George V. Higgins'in Cogan's Trade isimli -filmin de yapım aşamasında ismi buydu- romanından uyarlanan film kitaba fazla bağlı kalmadığı için çokça eleştirilmişti. Ama bu yılın beklenen filmlerinden Cloud Atlas'ın uyarlandığı aynı isimli kitabın yazarı David Mitchell'ın The New York Times'da yazdığı gibi, bir uyarlamanın asıl problemi kitaba çok bağlı kalmasıdır zira film kitabın bir uyarlamasıdır, sesli kitap değil. Dolayısıyla senarist ve yönetmen Andrew Dominik'in hikayeye politik bir alt metin katıp filmin ismi ve henüz açılış sahnesinde ona eklenen özneyle aksiyon-hikayesini en başından özetlemiş olması, bir noktadan sonra göze sokarcasına işlediği politik vurgularıyla film kendini ayıran bir uyarlama olmuş. 

Amerika'da son okul saldırısı gibi her şiddet eylemini video oyunlarıyla özetlemeye çalışacak kadar dangalak değilim. Hele TOMA diye kısaltılan, ismi bile aslında çok şey anlatsa da ancak hatırladıkça dalga geçip gülmekten başka elimizden bir şeyin gelmediği ve sürekli sıcak yüzüyle karşılaştığımız "toplumsal olaylara müdahale araçları" olan bir ülkede yaşarken suçu video oyunlarına yıkmak fazlasıyla saflık olur. Ama çevremizdeki çeşitli medya araçlarıyla beraber şiddeti artık kanıksamış olduğumuz gerçek, ve bir filmde, özellikle de bir suç filminde, insanların öldürülmesi kadar bize doğal gelen bir şey yok, hatta o kadar çok ölüm sahnesi izliyoruz ki bir süre sonra vurulan adamın nasıl düşeceğini, nasıl mantık hataları olduğunu tartışıyoruz. İşte bu noktada Andrew Dominik'in şiddeti parantez içine alışından, onu yansıtış şeklinden bahsetmek gerekiyor. Filmde dayak sahnelerinden ölümlerin olduğu sahnelere kadar öylesine bir yalınlık ve gerçeklik var ki bir noktada seyircinin canını acıtmayı bile başarıyor.  

Ve elbette filmden bahsedilen her yerde duyacağınız, kitapta yer almayan diyalogdan en vurucu kısım: "Amerika bir ülke değil; şirket!"

ayrıca rolleri çok ağırlıklı olmasa da Richard Jenkins ve James Gandolfini'yi seyretmiş olmanın mutluluğu da bir başka.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Aralık 2012 Perşembe

Beasts of the Southern Wild

18. Gezici Festival

Pek kullanmayı tercih etmediğim bir ifadeyle; bu yılın en önemli, en güzel, en değerli ve mutlaka izlenmesi gereken filmlerinden birisi Beasts of the Southern Wild, öncelikle bunu söylemem gerekiyor.

Filmde net olarak bir mekan olgusundan bahsetmek hata olacak olsa da Birleşik Devletler'de kasırga sonrası Louisiana eyaletinde çekilen filmde dünyaların karşılaştığı noktada, annesi gitmiş olan ve sağlığı gün geçtikçe daha kötüye giden babasıyla yaşayan altı yaşındaki Hushpuppy'nin diyarından bakıyoruz hikayeye, elbette her zaman alışık olduğumuzun aksine bir yaklaşımla. Amatör oyuncuların oynadığı filmde sevgiyi saf haliyle izlerken, endüstrileşmiş zamanlarda insanın durduğu yeri de bir kez daha görüyoruz. Ve bitmesiyle beraber sinema salonunun koltuğuna resmen izleyeni çivileyen Beasts of the Southern Wild, her sahnesi ve anıyla başka başka şeyleri çağrıştıyor, duraklatıyor, büyülüyor ve insana aldığı soluğu hatırlatıyor.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Küf

18. Gezici Festival

Yönetmen ve senarist Ali Aydın'ın, yaşadığı '90'lı yıllarda olanları anlatmak amacıyla yarattığı filmi Küf, politikadan direkt geçmeyen bir politik film. Dolayısıyla hala kazılan topraklarından faili devlet'ler çıkan ülkenin sadece '90'larını değil doğrudan o ülkeyi anlatıyor, doğrudan o ülkenin siyasi tarihine bir bakış olabiliyor. Yönetmeni uzun planlarını kastederek izlenmesi kolay bir film değil, dese de seyircisini bulup bırakmayan Küf, her gün soğuk yüzüyle karşı karşıya geldiğimiz devletin sıcak yüzünün o biliniyormuş gibi olan kısmının da ne kadar gerçek olduğunu bir baba üzerinden anlatan ve en önemlisi bilinçli bir tercihle o babaya acındırtmıyan bir film. Belki de hepsi kadar niteleyicisi, hikayeyi herkesin birbirinin vicdanı olacağı üç karakter üzerinden anlatacakken, polise vicdan yüklemenin biraz fazla olduğunu düşündüm deyip vazgeçen bir senarist ve yönetmenin kayda değer ilk filmi.  

;

All That Jazz

18. Gezici Festival

Tuncel Kurtiz'in "bir daha bir daha" izlediği filmler başlığı altında gösterimi yapılan yönetmen ve koreograf Bob Fosse'un otobiyografik filmi All That Jazz, show business diye tabir edilen eğlence dünyasına ve dolayısıyla bir nevi insanların artık çarpışarak değil kendilerini sunarak etkileşim halinde oldukları bizlerin yaşamına dair etkileyici bir film.

Müzikal olmayan o müzik filmlerinden biri olan All That Jazz bir an bile göz kırptırmadığı 123 dakikalık süresinde hem keyifle bir hikaye izletiyor hem de tüm o uğraşı tekrar tekrar düşündürtüyor. 

Bir şekilde izleyen için de kişiselleşmeyi başaran kişisel filmler, sanırım, Morrison'un o benim çok sevdiğim uzaktan zevk alabilirsin yaşamdan dediği sözünü her seferinde tekrarlatıyor, çünkü kelimeler her zaman anlatmak için doğru yöntem olmayabiliyor.

Joe Gideon: Sızı bitti, iyiyim. Herhangi bir problemim yok, gösteriyi tekrar yazmak çare olmaz. Tüm ihtiyacım olan birkaç güzel dalga. 

;

Blut muss fließen - Undercover unter Nazis

18. Gezici Festival

Adını neonaziler arasında çok popüler olan Blut muss fließen (Kan Akmalı) isimli şarkıdan alan belgesel, Thomas Kuban takma ismini kullanan gazetecinin 6 yıl boyunca Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki neonazi konserlerinde yaptığı gizli kamera çekimlerinin ve bu alandaki çalışmalarının bir derlemesi niteliğinde. Uzun süre kimsenin ilgi göstermemesi nedeniyle bir türlü kendisini gerçekleştiremeyen belgesel, son ekonomik sıkıntılarla beraber iyice gün yüzüne çıkan ayrımcılığın ne kadar rahat bir şekilde kendine gelişme ortamı bulduğunu gösteriyor.

Filmden sonraki söyleşide yönetmen Peter Ohlendorf, görüntüleri ilk izlediğinde en çok şaşırdığı şeyin alışılmış dazlak stereotipi haricinde her gün sokaklarda dolaşan sıradan gençlerin bu ortamlardaki fazlalığı olduğunu söylüyor. Bir de Almanya nüfusunun yarısına yakınının zaten ülkedeki yabancılara pek olumlu bakmadığını da ekleyince ve belgeselde tanık olduğumuz birçok konserde birçok yetkili tarafından olanlara göz yumuluyor olduğunu da hesaba katınca durumun gittikça daha da ciddileşiyor olduğunu görmemek mümkün değil. Fakat sanıyorumki önemli olan tüm bu nefret/ayrımcılık olaylarını tek tek ele alırken birleşim noktalarını, yarattıkları ortak şiddeti göz ardı etmemek, çünkü Almanya'da bir Türkiye vatandaşı bir neonazi eyleminde kurban olunca bol bol konuşmayı ve Avrupa'nın yabancılara karşı olan bakış açısını yermeyi seven insanların/medyanın ve onlardan ayrı olarak politikacıların yeri geldiğinde bu topraklardaki ayrımcılıklarda o bilinen sözlere sığınması, tüm bu sorunların her zaman kilitlendiği ve devridaime girdiği nokta oluyor. 

;
18. Gezici Festival

Siyaset, özellikle yaşadığımız bu yerde, kullanılması alışılmış dil sebebiyle fazlasıyla can sıkıcı bir hal aldı, hatta bu sebeple ben de bir süredir güncelden görece uzak duruyorum. Çünkü İngiltere'de konferansa gidip de "Türkiye'de sağcılar Marksisttir, solcular Hegel'ci geleneği takip eder." gibisinden cümleler kurabilen bir milletvekili varken ne teorik söylem üzerine ne de pratik üzerine konuşmak insanın içinden pek gelmiyor. Elbette bu en yakın zaman dair tek bir örnek, daha neler neler olduğunu her gün tekrar tekrar yaşıyoruz. No da kendi hikayesi haricinde benim için tam bu noktada devreye giriyor: evet, değişmesi gereken bir dil var ama önce onun değişmesini gerektiğini söylerken bizim kullandığımız dile de bir dönüp bakmamız gerekmiyor mu?

Şili'de 1988 referandumunda Pinochet'in diktasını devirebilmek amacıyla yapılmış olan No -yani Hayır-kampanyasını konu edinen ve ismini de oradan alan No, yaşadığımız zaman için de hala geçerli olan siyasi atmosfer adına önemli şeyler söylüyor. Sürükleyici şekilde anlattığı hikayesinde hem hamaset üzerine kurulu siyasi düzeni hamasi yollarla irdeleyip ajitasyon yapmıyor hem de basın açıklamaları ve kınamalarla dolu muhalif yöntemlerin işe yaramazlığını vurguluyor.

;

Aquí y allá

18. Gezici Festival

İzlediğim filmler üzerine genelde çok olumsuz şeyler söylemeyi tercih etmesem de Aquí y allá son zamanlarda izlediğim ve en keyifsizce ayrıldığım filmlerden birisiydi, tabi bizzat filmin kendisini izlemekle alakalı bir keyifsizlik bahsettiğim. Göçmenlik- ABD- Meksika- Bush ve Obama sözcüklerinden oluşan beşgen ilişki ağı filmin ilgimi çekmesine yeterli olmuş olsa da uzun planları kullanımındaki yersizlik nedeniyle beni biraz fazla sıktı. Plan sekanslara özel ilgisi olan ve uzun planlarla ilgili bir sorunu olmayan birisi olarak, bu planların Aquí y allá'daki gibi anlatıma katkısı olmadığı sürece kullanılmasını açıkçası biraz kofluk olarak görüyorum. Malesef film üzerine de bundan fazla söyleyebileceğim bir şey yok.

;

Siirt'in Sırrı

 18. Gezici Festival

İnan Temelkuran ve Kristen Stevens'ın belgeseli Siirt'in Sırrı'nın benim gözümde en önemli özelliği söylenegelen gerçeklerin bir süre sonra nasıl sırlaştığını gösteriyor olması. Bu ülkede de dünyada da yaşanan kadın sorunlarının, diğer birçoğu gibi, her zaman başkası üzerine atılarak konuşuluyor olması çözüm konusunda bizleri bu çıkmaza getiriyor sanırım. Film boyunca kadınlar ve güreşin bağdaştırılamaması konuşulurken herkes "toplumumuzda" diyerek konuşuyor, herkes bir diğerinin bunu hoş görmüyor olmasından bahsediyor. Ancak iş dönüp geldiğinde herkesin ağzında da kafasında da bir "olmaz".

En son Londra Olimpiyatlarındaki gibi büyük spor organizasyonlarından sonra hazırlanma ve imkanlar üzerine dönen tartışmalar nedeniyle çok da uzak olmadığımız bir şeyi konu ediniyor Siirt'in Sırrı; Evin Demirhan'ın Siirt'ten çıkıp çeşitli önemli organizasyonlarda kazandığı madalyaları oraya giden süreçte yaşadığı sıkıntılarla anlatıyor. Film neyi anlatmaya nasıl başlayacağını bilememişçesine biraz dağınık başlasa da bir süre sonra temposu oturuyor filmin, ve keyifli bir anlatım süreciyle bazı şeyleri gazete haberlerinden ötede görebilmek açısından izlenmeye değer bir belgesel ortaya çıkıyor. 

;

18. Gezici Festival

Bugün Gezici Festival'in Ankara'daki son günü. Bu sene yine güzel filmlerden oluşan bir seçki olsa da görece daha az film vardı ve program da bana oldukça ters kalmıştı. Önceki senelerde festival süresince yapacağım her şeyi bırakıp sinemadan çıkmadan film izlesem de, bu sene sadece bir gün bunu gerçekleştirebildim programla kendi aramda uzlaşmaya varamadığım için, onun dışında da birkaç film daha izleyebildim. Bir de söylemek isterimki cumartesi günü 12.15'teki Amour gösterimine bir hafta önceden en önde ancak yer bulup da sabah uyanamadığım için filmi kaçırdığımdan kafamı hala duvarlara vuruyorum.

Film sonrası söyleşilerde filmin yaratıcılarından bir şeyler duyabilmek güzel tabi ki, ama aynı zamanda öğretici bir yönü de var; diğer insanlar gerçekten kendilerini göstermek için garip şeyler yapabiliyorlar. Merak etmesinler, biliyoruz, hepiniz çok film izliyorsunuz, çok okuyorsunuz, çok düşünüyorsunuz, çok şey yapıyorsunuz, harikasınız.

Ben bu sene fazla orada bulunamasam da, gidip film izleyebildiğim kadarıyla yine çok güzeldi Gezici Festival. Gelecek senelerde, bu sefer daha fazla filmden oluşan ve -kendi adıma- daha iyi dağılmış bir programla festivalde olmak dileğiyle;
 

25 Kasım 2012 Pazar

La fille sur le pont


Yerleşik hüznü olan karakterler her hikayeyi daha etkileyici kılabiliyor sanırım, belki en yaygın olanı dışında.

Baudelaire'in çok tekrarladığım bir sözünün başka türlü ifade ediliş şekli gibi La fille sur le pont; "Her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir yaşam. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır." Zaten, köprüler de atlamak için kalabalık yerlerdir, değil mi?

- Geleceğini nasıl görüyorsun, Adele?
- Bilmiyorum. Ben küçükken tek istediğim büyümekti. Olabildiğince hızlı büyümek. Ama tüm bunların bir öneminin olduğunu göremiyorum, artık göremiyorum. Yaşlanıyorum. Geleceğimi, büyük bir tren istasyonunun bekleme salonunda görüyorum. Dışarıdaki kalabalık insan topluluğu, beni görmeksizin geçip gidiyor. Hepsinin acelesi var... Trenlere ve taksilere biniyorlar. Onların gidecek bir yerleri, buluşacakları birileri var...Ben öylece orada oturuyorum.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
diyalogun çevirisi divxplanet'ten.

23 Kasım 2012 Cuma

Our Idiot Brother


Our Idiot Brother tam anlamıyla bir feel-good-movie örneği. Hatta film boyunca ciddiyete ne kadar boğulduğumuzu göstererek kısa süreli bir kaçış sağlamanın ötesinde bu kaçışı daimi kılmayı öneren bir film. İzlerken hikayenin ilerleyişi rahatlıkla sezilebiliniyor tabi ki, veya finalde her karakterine uygun bir mutlu sonu olacağının ötesinde o mutlu sonların dahi görünüyor olması bir an bile olsa sanki filmi izlemek zaman kaybıymış gibi hissettirebiliyor. Fakat bir filmin hikayesini biliyor, veya izlerken anlıyor olmak bence bir problem değil çünkü temelde bir hikaye anlatıcılığı olsa da sinema, bir klişe olarak belirtmek gerekiyor ki, asıl önemli olan onu nasıl anlattığı. -Tür sinemasında belli türlerde bu durum geçerli değil gibi gözükebilir fakat o zaman David Fincher'ın Zodiac'ını hatırlatmak isterim- Our Idiot Brother bu noktada herhangi bir estetik yola girmeye çalışmasa da içtenliğine sığınarak bunun problem olmasını engelliyor. Yani elbette filmin genel olarak gedikleri yok değil ama zaten yapımın amacı bunlara çok takılmadan -başlarken de söylediğim gibi- güzel zaman geçirtmek. Ve elbette bir de "büyük yaşamın büyük ciddiyetinde" nasıl kaybolduğumuzu hatırlatmak. Ha belki bir de bu güzel insanları bir arada izlememizi sağlamayı da bunlara ekleyebiliriz.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Kasım 2012 Salı

Safety Not Guaranteed

Zaman geçiyor benimle beraber. Herkesin bir fikri var nasıl harcanması gerektiğiyle ilgili, benim dışımda. O yüzden böyle akordiyonun körüğü gibi hareket ederken tek önemli fark galiba o etkileyici sesi yaratamıyor oluş.

Kenneth kendi diyarında yaşarken dergi ekibiyle beraber dahil oluyoruz hikayeye. Senaristin üzerine büyük bir sorumluluk yükleyen, ve altından da çok güzel bir şekilde kalktığı, zaman yolculuğu mevzusu film boyunca seyirci üzerinde merak oluştursa da izleyiciye sanki birazdan kalkıp gidecekmiş hissini yaşatmıyor oluşu filmin en güzel yanı. Çünkü benzer noktalardan hareket eden birçok filmin çoğunlukla kartonlaşıyor olması her zaman kötü hissettirmiştir kendimi o evrende kalamıyor oluşum sebebiyle.

Safety Not Guaranteed, Darius'un cümleleriyle, kendini yılan kafesinde bulup dikkat çekmeden uyum sağlamak için donmuş şekilde duran fare gibi hisseden birisi olarak benim çok şey bulduğum, eksiği veya fazlası olmayan ve daha önemlisi derinlikli ve güzel karakterlere sahip bir film.


Ayrıca Parks and Recreation'daki donukluğuna ve okuyup/izlediğim söyleşilerindeki hallerine hayran olduğum Aubrey Plaza, senarist Derek Connolly'nin kendisi için yazmış olduğu Darius rolüyle yine kendisini hayran hayran izletiyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Kasım 2012 Pazartesi

Arbitrage


Suç kavramı fazlasıyla kaygan bir zemin, ve karar mekanizmalarıyla o soğuk metinlerinin adaletli olduğuna inanmak için sanırım ya saf olmak gerekiyor ya da hukuk öğrencisi. Arbitrage de hikayesini bu çürüklük etrafında dolandırarak çeşitli sorular sordurabilme potansiyeline sahip bir gerilim. Son dönemde parayla gücü konsantre eden kesime yönelik tepkilere paralel olarak artan finans dramalarından biriymiş gibi başlayan Arbitrage, ana karakteri Robert Miller'ı derinleştirme sürecinde hikayesini iki suç ekseninde anlatıyor; biri en basit ifadesiyle evrakta sahtecilik denilebilecek bir finansal suç, diğeriyse taksirle işlenen cinayet. Bu durumda ben Kant'ın ayak izlerinden giderek aslında ortada mevcut olan tek bir suçtan bahsedebileceğimiz yargısına varabilirim, hatta sonrasında da kendim ilerlersem hem ekonomik hem de politik açıdan muktedir olanların işlerine geldiği gibi çeşitli durumların ciddiyetlerini ayarlamalarının bir parçası olarak suç kavramını da manipüle ettikleri noktasına kadar ulaşabilirim, hatta filmin mottosu da bu satırları, güç en iyi bahanedir, suç mahalinde bile arkasına saklanabilirsiniz*, diyerek destekler ama sonra ben bu cümlenin zamanını toparlayamam.

Yönetmen ve senarist Nicholas Jarecki ilk filmi Arbitrage'de gerilimi film boyu taşıyarak -ve Richard Gere'in kendisine tam oturan ender rollerden birisinde olmasının da yadsınamaz yardımıyla- Robert Miller'ın çıkmazlarını başarılı biçimde yansıtıyor, ama daha önemlisi yarattığı özdeşleşme sayesinde de seyircisine direkt aktarması halinde geri tepebilecek olan bazı gerçekleri fısıldıyor.

Ayrıca Tim Roth'u izleme umutlarım 2012 yapımı diğer iki filmine kaldı, neyseki onlarda başrol oyuncusu kendileri.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

*"power is the best alibi"
nasıl oldu da öyle çevirdim diye merak edilirse; "alibi" sözcüğü teklifsiz konuşmada direkt bahane olarak kullanılsa dahi, suçun gerçekleştiği anda başka bir yerde olunduğu iddası veya bu yöndeki kanıt anlamına geldiğinden ben direkt türkçe bir karşılık bulamadım ve dolayısıyla serbest çeviri yaptım, baya da serbest oldu gerçi. 

17 Kasım 2012 Cumartesi

Paris


İsmi gayet yalın biçimde anlatıyor filmi, sonuçta yaşam tümdengelip tümevarıyor kendi dünyamızı oluşturan yaşadığımız yerlerde. Ayrıksı hikayeler ve benzer hislerin kesme kurgu yoluyla bir akış içerisinde bulunması da bu sebeple artık bahsedilecek bir özellik olmaktan çıkıyor muhtemelen. Fakat hepsinin sonu bekleyen bir hastanın hikayesinden hareketle olduğunu söylemek gerekli, çünkü tüm karakterlere ve yaşadıklarına bakarken asıl olanın izleyiciye doğru giden alışılmış bir motto olduğu farkediliyor. Filmin sıradana yaklaşımı ve dolayısıyla hissedilen sıcaklığı sebebiyle ilk anda fazla rahatsız etmiyor o artık bunaltan motto, ve elbette sunumunun etkisini de yadsımamak lazım. Ama genel bir iyiden öyle veya böyle bahsedebiliyor olsak da güzel için mümkün mü bu, ve daha önemlisi mut hangisiyle daha doğrudan ilişkili?

Paris, bir iğne deliğinden geçirilmeye çalışılan ipliği anımsatıyor; o kendi etrafında saçılmış ufak parçaları göz ardı etmek veya ipliğin ucunu biraz ıslatmanız gerekiyor.

Juliette Binoche ve Mélanie Laurent'ı uzaktan izleyebilmenin keyfiyle,  
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;

16 Kasım 2012 Cuma

Blue Collar


Güzel insan Paul Schrader'ın yönetmen olarak ilk filmi olan 1978 yapımı Blue Collar, Amerikan sineması için çok özel bir zaman dilimi olan 70'lerin arka planda kalmış örneklerinden. Otomobil fabrikasında çalışan üç işçinin hayatta kalmaya çalışmasını anlatan film, teorilerin soğuk yüzüne direkt olarak bulaşmadan, tuzu kuruların arasında kalan insanları ve saf olarak mücadelelerini resmediyor. Bu süreçte de, gelişim denilen ve üretimle beslenen şeyin aslında nasıl bir korkuluk olduğunu film boyunca birkaç kez ara sahnelerle vurguluyor.

Smokey: Seni içeride tutmak için her şeyi yaparlar. Ortalığı kızıştırıyorlar; deneyimlileri çaylaklarla, yaşlıları gençlerle, siyahları beyazlarla -herkesi birbiriyle; sırf senin sürekli bir parçası olmanı sağlamak için...  

Blue Collar bir propaganda filmi olmayarak ve bağıran bir didaktik ton içermeyerek, politize olmuş sanatın çoğunlukla düştüğü çıkmazlara girmemeyi başarıyor. Ama bunun da ötesinde, "çıkışın" mümkünlüğünü sorgulayışı ve özenle konumlandırılmış bakış açısını gereksiz/fazlalık olan hiçbir şeyle bulandırmayışıyla politize sanatın dikkate değer bir örneği oluyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Kasım 2012 Perşembe

The Master


Sözlükler dahi dilin yapısının ötesinde olumlu ya da olumsuz yargılarla anlatıyor sözcükleri, sanki her şey bizim dışımızda belirlenmiş ve bize sunulmuş. Ve ben hep sızlanıyorum, ağlaklık değil ama bunun formu- tahmin edemeyeceğimiz kadar fazla çeşidi var, ve birkaç açıdan güzel. Freddie de bir formu gibi, sadece sözcüklere pek kredi vermeyen. Dodd'ın rahatsızlık verici bir güveni var, bilirliği. İki karakterin zaman içerisinde çarpışmasıyla var oluyor hikaye, ancak film izleyene buyruklarıyla beraber gelmiyor, zaten sözlükler de öyle akla geliyor, sanki umarsızca yol gösterilmeye savrulmuş gibiyiz, ve rehberler sanrıları çağrıştırıyor.

The Master; zamanımızın en önemli ve özel yönetmenlerinden biri olan Paul Thomas Anderson'ın olgun sinema dilinin kendisine zaman ayrılmasını isteyen bir eseri, her gün otobüsle şehrin bir yarısını izlerken ne kadar dikkatsiz olduğumuzu gösteren o güzelliklerden birisi.


Oscar üzerine konuşmalar hafiften başlamışken The Master'ın da ismi sıklıkla geçiyor tabi. Yakın zamanda Interview dergisine, insanları birbirleriyle öyle yarıştırmanın tamamen saçmalık olduğunu söyleyen ve sonrasında da, birkaç saat oturup saçmaladıktan sonra kağıt üzerine çıkan şeyin yanlış gözükebildiğini ama Oscar'lardan nefret falan etmediğini, bir nefret oluşturacak kadar kendisini meşgul etmediğini ekleyen Joaquin Phoenix'in adaylığı üzerine de baya konuşuluyor tabi. Phoenix'in etkileyici performansı/ları ve bir filmin yaratıcı aşamasında önemli olan diğer şeyler bir yana yapımın herhangi bir yerinde Harvey Weinstein varsa ödüller öyle ya da böyle geliyor bilindiği üzere, adam Akademi'nin şubesi-ödülün ön habercisi gibi. Dolayısıyla The Master da, filmin büyük övgüler hakediyor olmasının ötesinde ve bundan bağımsız olarak, Oscar döneminde baya bir konuşulacak ve ödüllendirilecektir.   

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Kasım 2012 Çarşamba

Sylvia Plath'e.

Sadece Plath'i anımsattığı için, belki yankılanırsa diye bir yerlerde, ufak da olsa bir ihtimal. 



 

 "...Her yerde o solgun bekleyiş. Sizse bütün bunların devinen örneğisiniz. Kendinizin, kendinizce, kendiniz için. Tanrım, tümü bu mu, koridor boyunca sekmesi gülüşlerle gözyaşlarının? Kendine tapınmayla kendinden iğrenmenin? ünle tiksintinin?"

yaptığım alıntının tamamı diğer blogda, sağdan Tom Waits'li resme tıklarsanız sürrealist halay başı hırgürses isimli bloga ulaşabilirsiniz.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ruby Sparks


Ruby Sparks ve sinemasal gerçeklik kayda değer bir başlık olurdu aslında. Ama benim için sinemasal gerçeklik, filmden sonra salondan çıkmaya veya kararan media playerı kapatmaya ısrarla direnmemden başka bir şey değil, dolayısıyla onla alakalı bildiğim ve söyleyebileceğim bir şey de yok. Her şey fazlasıyla kişisel yani, hatta bazen kendimin dahi tahammül edemediği kadar. Mesela hatırlıyorum, belki de ilk defa bir ağacın altına oturup kitap okuduğumda James Joyce'in Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nden nasıl sıkılıp da kitabı bir kenara bırakıp orada uyuduğumu. İşte hepsi Ruby'nin söylediklerine bağlı kafamda: "Önceki hayatlarımızda tanışıyor olabiliriz. Ya da geçen günlerde kafenin birinde karşılaşmışızdır."

Gerçekle oynayan anlatısında ancak sinemaya yakışacak olan bir çekicilik var Ruby Sparks'ın. Hakkında söylenen sayısız şeyle anlamsızlaşan o şeylerden biri üzerine nadir ama iddiasız bir film olması belki de bunun sebebi, ya da oyuncularıyla pekişen sevimliliğinin samimi bir rahatlamayı çağrıştırması. Fakat anladınız mı yerine hissedebildiniz mi diye sormak gibi, sonuyla değerlenen belirsizliği belki de asıl etkileyici yönü.


iki poster de fan-yapımı alternatif posterlerdir. filmin orijinal posteri pek bir dandik.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Kasım 2012 Cumartesi

Cloud Atlas


Cloud Atlas farklı zaman dilimlerindeki birbirleriyle ilişkili hikayeleri anlatan David Mitchell'ın romanından uyarlanmış büyük bütçeli bir yapım. Yapılan her iyiliğin zamanlar içerisinde yankılanarak dahi olsa mutlaka etkisi olacağını söyleyerek edindiği didaktik tona rağmen, Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer'ın da becerileriyle, hikaye anlatıcılığında itici bir noktada durmuyor film. Her ne kadar farklı hikayeleri birleştirmek yeni bir şey olmasa da farklı zamanlarda belli noktalardan birbirleriyle bağlanan bu hikayeleri filmin başından itibaren beraberce anlatıp tempolarını dengeleyerek resmen tek bir hikaye gibi bir çıkış sağlamak elbette yönetmenlerin başarısı olduğu kadar kurgunun da ustalığı.

Yönetmenler birden fazla rolde gördüğümüz oyunculara her karakteri kendi içerisinde ayrı ayrı düşünmek yerine hepsini tek bir bağ üzerine düşünmelerini söylemişler. Tom Hanks haricindeki oyuncuların farklı karakterleri benzer iyi/kötü ilişkisinde olduğundan bunun faydası elbette olmuş olsa da oyuncuların farklı cinsiyet ve hatta ırktan karakterleri de oynamış olmalarının sebep olduğu yapaylık biraz rahatsız edici olmuş. Zaten Halle Berry de çekimlerde yaşadıklarından bahsederken aynı hafta içerisinde üç farklı zamandaki üç farklı karakteri canlandırdığını söylemiş, zorluğunu tahmin edebilirsiniz sanırım.

Bunlar gibi mevcut aksaklıklarına rağmen 172 dakikalık süresini gayet sürükleyici olarak kullanan, yoğun hikaye akışıyla bu sürede pek dağılmayan ve derdini izleyicisine aktarma konusundaki aşırı arzusu sebebiyle öğretici tonlu bir bilim kurgu Cloud Atlas. Ve tabi beklentileri karşılayamamış olduğunu da eklemeli, yani eleştirmenlerin değerlendirmeleri bir yana şu anda gişede de cidden zor günler yaşıyor film, ve böylesine büyük bütçeli bir yapım için bu gerçekten çok zor bir durum.

Son olarak her zamanki gibi Jim Broadbent'i izlemek büyük bir keyifti. Çünkü Meryl Streep'in resmen şov yaptığı The Iron Lady'yi bile izleten kendisiydi bana.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

31 Ekim 2012 Çarşamba

18. Gezici Festival

Güzelim Gezici Festival'e gidip gün boyu film izlemekten başka yapacak daha önemli ve daha güzel bir işiniz var mı gerçekten? Eğer cevap var ise, aslında olmadığını gerçekten anlayana/hissedene kadar tekrar düşünmeli bence.


Gezici Festival 30 kasım'da, bir nevi kendi şehri olan Ankara'da yolculuğuna başlıyor. Gösterimler, bu sene de, Kızılay Büyülü Fener ve Alman Kültür Merkezi'nde. Henüz tüm program açıklanmamış olsa da diğer detaylar için buradan buyurun.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Ekim 2012 Salı

The Brothers Bloom


Hemen az önce son sahnesini izledim The Brothers Bloom'un. Brick'le şaşırarak başlayan maceram uzun süre heyecanla bekleyip vizyona girdiği gün izlediğim Looper'dan sonra The Brothers Bloom'la sonlandı. Belki hemen filmin ertesine denk geliyor olması sebebiyle geçici yan etkiler altında kaldığım düşünülebilinir, ve elbette genel anlamda abarttığım, ama eğer Rian Johnson gerçekten hayran kalınacak bir auteur değilse, o zaman o çoktan büyümüş isimler haricinde kim auteur'dür günümüzde merak ediyorum.

Anlattığı üç hikayesine de, bir noktada artık standart haline gelmiş ve bence sinemasal hislerin özü olan, hüznü, yalnızlığı -ama- ve en önemlisi hayal ile yaşamdaki kurguyu çok iyi yerleştirip, underrated bir sinema insanı olarak onlara hakettikleri değerleri vererek, bana paha biçilemez anlar yaşattı Rian Johnson. Umuyorum kendisi her zaman filmleriyle buralarda olur.

The Brothers Bloom, eleştirmenler tarafından gerçekten çok yanlış değerlendirilip hakettiği ilgiyi göremeyen sayısız filmden sadece biri. Onu bu diğer filmlerden ayıransa izleyicisine ulaşabilmesinde gizli.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
radikal blog'daki sinemaskot açılmış ayrıca, dileyen oraya da göz atsın arada bir. ama dediğim gibi, şubedir o şube. 

12 Ekim 2012 Cuma

Looper

Bir yalnızın fantezisi olabilecek kadar iyi estetize edilmiş Brick isimli etkileyici ilk uzun metraj filminde ilk kez hünerlerini göstermişti Rian Johnson. Alışılmadık bir gençlik filmi, alışılmadık bir neo-noir'di Brick. Daha sonraki filmi The Brothers Bloom'u muhtemelen bu hafta içinde izleyeceğimden ona dair söyleyecek çok bir şeyim yok, ancak bugün, beni uzun zamandır heyecanlandıran Looper'ı da izledikten sonra Rian Johnson'ı daha yakın takip etmem gerektiğini farkettim.

Filmde gelecekten gelmiş olan karakterine "film taklitlerinizin taklitlerini çekiyorsunuz" dedirten yönetmen ve senarist Rian Johnson'ın Looper'ında beni sinema salonu haricinde rahatsız eden tek bir şey oldu: kurgu. Filmin hikayesinin temeli olan ve birçok sonuca taban oluşturabilecek yaratıcılıktaki fikrin üzerine çok fazla gidilememiş hikayenin giriş bölümünde, bu da son derece hızlı, hatta dağınık bir ilk yarı izlememize sebebiyet vermiş, gerek zamanlar arası gerek aynı zaman içerisindeki normal sahne geçişleri yer yer rahatsız edici olmuş. Umarım DVD veya Blu-Ray versiyonlarıyla beraber filmin yönetmenin kurgusu versiyonu çıkar da onu izleyebiliriz.

Bunun haricinde son zamanlarda eşine çok rastlanmadık biçimde yaratıcı ve izleyicisini gereksiz bir aksiyon içerisine sokmayan kıvamında bir film Looper, ama tabi o giriş bölümünün temposu oturmuş ve buna bağlı olarak filmin süresi biraz daha uzamış olsa yaklaşık 30 milyon dolar bütçeyle bir bilim-kurgu başyapıtı bile olabilirmiş.

Son olarak iki not:
-Biliyorsunuz, her sene iki filmin isminden, biri "tetikçi", diğeri "özgürlük yolu" olarak çevrilmezse kimse rahat etmiyor, o yüzden Tetikçiler diye çevrilmiş Looper da.
-Bir Büyülü Fener sinemaları-seveni olarak, Looper orada vizyona girmediği ve ben avm'lerde sinemaya gitmeyi sevmediğim için mecburen, en son The Curious Case of Benjamin Button'ı izlediğim Metropol'de izledim filmi, pişmanım. Kötü bir perde, rezalet bir ses sistemi ve ses yalıtımıyla, gider avmlerde izlerim de burada izlemem dedirtti hakikaten. Ayrıca tüm sinemalardan rica ediyorum, bilet diye fiş tutuşturmayın elimize.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Ekim 2012 Cuma

Lost in Translation

Soyadının sebep olması haricinde aslında ilk kez The Virgin Suicides'la tanıdım Sofia Coppola'yı. Hep bir ara izlemeliyim desem de aldığı övgüler sebebiyle çoğu kez korkup uzaklaştığım Lost in Translation'ı daha izlemeden iki yıl önce de festivalde Somewhere'i seyrettikten sonra salondan gerçekten mutlu olarak çıkan ender insanlardan biri olunca, evet artık zamanı desem de şimdiye kadar da ertelemeyi başardım.

Yalnızlığı; durağanlığı, sakinliği ve nadir ama beklenen patlamalarıyla beraber etkileyici şekilde yansıtıyor Lost in Translation, tıpkı Somewhere gibi. Otobiyografik ögeler bulunması veya çevre sesinin sahnelerde gayet iyi kullanılmış olmasının getirdiği samimi sahiciliği haricinde de filmde insanı duraksatan, yaşama çok yakın bir şey var, hani bittikten sonra hala tek bir cümle kuramıyor olmama sebebiyet veren o şey.


Scarlett Johansson'ın ne kadar güzel bir insan olduğu bir tarafa, filmdeki karakteri de ayrıca hayranlık uyandırıcı. Sadece, her gördüğümde aklıma Cameron Diaz'ı getiren Kelly karakteriyle ilk karşılaşmalarındaki mimikleri bile başlı başına birçok şey anlatıyor aslında. Ve elbette Bill Murray, sen ne güzel bir adamsın!    

Söyleyecek şeyler daha fazla aslında filmle ilgili, ama uzun zamandır aynı tema çevresinde öylesine dönüp duruyorum ki, artık bahsetmekten de bunaldım. Ve bazen dışarıda insanları izlerken filmlerden de kendimi çıkarmaya başladım, dışarıda yok olup da bir şekilde orada kendimi var edebiliyorum sanki. Galiba o bir şey filmde olduğu kadar, benden de kaynaklı.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Eylül 2012 Cumartesi

To Rome with Love

İlgi çekicidir beklemediğim şeylere övgü olan başlıklar; sıradana övgü, mesela. Gözden kaçar başka türlü, zaten çoğu sefer sadece fikriyle alır beni, içeriğe dahi çok gerek kalmaz.

Birkaç gün önce iki dersimin arasında 4 saat kadar bir fark olunca bıkkın kedi gibi kampüste oradan oraya dolanırken en sonunda lab'a girdim ve salon.com'da HBO'nun unutamadığım dizisi -yani, dizilerinden birisi- The Wire'ın yaratıcısı David Simon'ın röportajını okudum: "...Sıradan insanları yazmaktan keyif alıyorum. Sıradan insanlar, hani gangster, acil servis doktorları veya idam kararı tartışan avukatlar olmayan sıradan insanlar. Bunları televizyonda çok görmüyoruz. (...)mesela bazen altı yaşındaki oğlum Family Guy'ın bir bölümünü getiriyor. Stewie ve Brian, keyfim yerinde. Sadece oğlumla beni kendi halimize bırakın ve götümüz düşercesine gülelim. Dediğim gibi, yaşam hayli sıradan."

Özgürlüğün reklamlarla satıldığı bir dünyada sözel olarak reddetsek de aslında ister istemez kabullendiğimiz bir tanım yaşamın başarılacak bir şey olduğu. Hırs benim için ne kadar utandırıcı bir şey olsa da çoğunlukla, başarılacak bir şeyden çok "başarılacak birisi" ileriye dönük beklentilerimiz, işin kolayına kaçmak değil amacım ama basit bir saklayıcı/koruyucu kap gibiyiz hepimiz, son teknoloji-çok güvenli-ve tabi kaçınılmaz olarak steril.

To Rome with Love da bir romantik komedi ve artık baygınlık veren farklı hikayelerin -mucizevi- birleşiminden ziyade işte tam da bu sıradanlığa övgüsüyle ortaya çıkıyor. Artık yok-olmaya-yazan orta sınıf sıradan bir adamın sebepsizce ünlenmesi, TV ve eğlence kültürü kadar Kosinski'nin "Bir Yerde/Being There"ini hatırlatırcasına buna dönük yani, veya bilindik kaygılarımız ve toplumsal uygunsuzluklarımızın dayatmaları ya da keza keyiflerimizin o kısır düngü muhabbetleri. Sonuçta hepimizin belli anları var, yaşadık veya yaşayacağız.

Allen geçtiğimiz ay Sinema dergisindeki röportajında büyük yapım şirketlerinin filmlerine para yatırmadığını söylüyordu, son zamanlarda sıklıkla dile getirdiği Avrupa'da film çekmeye başlamasının, New York'ta film çekmenin çok maliyetli hale gelmesinin sebebi olarak açıklarken.Yani Hollywood bir zamanlarki gibi çok-da-başarılı-olmayan insan merkezli işlerine daha fazla yer vermeye başlamışken tezat olarak, tam anlamıyla yeniden canlanan süper kahraman fetişinin ilişkisi de -yapılan işleri takdir edebilmenin ötesinde- daha iyi anlaşılıyor bence. Woody Allen filmleri hep ayrı bir yerde oldu benim için, sanırım To Rome with Love'ın da diğer birçok filmi gibi fazla ilgi görmemesine, hafif veya başarısız bulunmasına da bu sebeple şaşırmamalıyım. Woody de başyapıt yaratamadığını söylüyor biliyorum, zaten o yüzden bu kadar önemsiyorum ya.

Ayrıca evet, hikayeler çok sıradan, karakterler tipik, işte klasik bir Woody Allen filmi, eğlencelik falan filan. Sanırım bu ara bunları yazınca önemli sinema eleştirmenlerinden olunuyor, yani istediğimden falan değil de işte bazen huysuzluk yapmadan duramıyorum. Bir de en iyi filmler listesi yaptım mı, tamamdır. O değil de biliyor musunuz Dino bizi çok seviyor:



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 

25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş.



21 Eylül 2012 Cuma

Dokuzuncu ve Son Sezonuyla The Office

The Office'in dokuzuncu ve son sezonunun ilk bölümü yayımlandı. Bir The Office US hayranı olarak, ilk izlenimim bölümün normalden biraz fazla hızlı olduğu ama buna rağmen dizinin son sezonunun, ilk 7 sezondaki "mükemmelliği" hatırlatarak 8. sezonunun izlerini silerek biteceği yönünde. 

Geçtiğimiz ay The Office'in uygulayıcı yapımcısı Greg Daniels düzenlediği basın toplantısıyla 9. sezonla beraber dizinin sonlanacağını duyurmuştu. Michael'dan sonra diziyi toparlayabilmek için cidden uğraşıldığı belli olsa da 8. sezon dizinin Amerikan versiyonunun bence açık ara en kötü sezonuydu, hoş buna rağmen mevcut diziler arasında değerlendirirsek yine kötü bir sezon değildi.

Eski oyuncuların misafir olarak dönmesinin beklendiği 9.sezonda, Michael'la büyük bir "kavuşma" gerçekleşecek mi belli değil, yani en azından Greg Daniels, Steve Carell'in üzerinde baskı oluşturmak istemediklerini ama gelirse çok mutlu olacaklarını söylüyor. Ben kendi kariyerinde böylesine yer etmiş bir diziye bir bölümlük de olsa konuk olacağını düşünüyorum Steve Carell'in, zaten bir de şu var ki Carell'in dönmesi gibi böylesine önemli bir şey kesinleşse dahi yapımcılar bunu sürpriz olarak sunmak istemez mi?

Bu sezondaki diğer önemli şeylerin üzerinden kısa kısa geçecek olursam; önümüzdeki bölümlerde, sonunda, bize o ofis ortamını sunan kameranın arkasındaki karakteri ve meşhur Scranton katilini öğreneceğiz. Daniels'in basın toplantısında Jim ve Pam hikayesinde daha anlatılacak çok şey var dediği gibi ikilinin ilişkisinde yeni bir döneme gidilirken, 8. sezonda üzerinde durulmaya çalışılan ama pek de başarılı bir şekilde işlemeyen Andy ve Erin ilişkisi ise biraz daha geri planda kalacak gibi. Elbette bir de The Farm isimli muhtemel Dwight spin-off'u sebebiyle Dwight merkezli hikayelerde bir artış olacak, sanıyorum ki o bölümler de The Farm'ın bir nevi pilot bölümleri görevini görecek. The Farm'a dizinin mevcut oyuncularından, elbette Dwight ve çiftliğindeki o garip eleman haricinde, dahil olacak birisi yok gibi gözükse de şimdilik, Toby rolüyle tanıdığımız ve aynı zamanda Office'in showrunner'lığını yapan Paul Lieberstein'in, bu sezon Dwight spin-off'u sebebiyle showrunner'lığı Greg Daniels'e devretmiş olması da sezonu özelleştiren bir başka detay.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
   

The Master Box Office'te Ne Yaptı?

 Arada bir büründüğüm kimliklerden biri olan "hesaplayan adam" olarak, box office haberlerini her ne kadar takip etsem de paylaşma açısından çok değerli bilgiler olduklarını düşünmem, yani sadece özel sebeplerle başvurulacak bir bilgidir bence bir filmin geliri. Fakat The Master gibi yaklaşık 40 milyon dolar bütçeye sahip olsa da Hollywood'da art-house diye nitelendirilmesi normal olan bir filmin - böylesine bir şey başardığını görünce, Paul Thomas Anderson'un gelecek filmlerini izleyebilmemiz konusunda maddi anlamda büyük bir sıkıntı olmayacağının bir garantisi sayılabileceğinden buna sevindim.

14 Eylül'de sınırlı olarak gösterime giren The Master, 736.311 dolar gelir elde etti biletlerden. Tek başına baktığımızda elbette bu şimdilik yetersiz bir kazanç fakat filmin sadece 5 kopyayla vizyona girdiğini hesaba katarsak, bu demek oluyor ki salon/perde başına filmin elde ettiği gelir 147.262 dolar. Bu aynı zamanda, bir live-action filmin tek perdede elde ettiği en büyük kazanç anlamına geliyor, yani bir rekor. Ve film yarın, yani 21 Eylül'de, Amerika genelinde daha geniş çapta, daha çok kopyayla vizyonda olacak. Buralara da, daha önce film üzerine yazdığım başlıkta tahmin ettiğim gibi, Şubat 2013'te uğrayacak. -ilk tarih buydu, sonra n'oldu anlamadım kasım'da girdi vizyona, iyi oldu izledik falan.-

Son olarak bu başarının değerini daha iyi anlamak adına büyük resme bakmak gerekirse; 2012'de vizyona giren ve 1,5 milyar doları aşan kazançla tüm zamanların box office'te en başarılı 3. filmi olup 28 farklı box office rekoru kıran The Avengers, 4300 kopyayla 207 milyon dolar gelir elde etmiş ve açılış haftasında en çok kazanan film olmuştu, bu da salon/perde başına ortalama 47.698 dolar anlamına geliyor. Yani 3 kata yakın bir fark var The Master ile aralarında.

Söz konusu Paul Thomas Anderson ise hesaplıyorum görüldüğü üzere.Yine de elinizdekinin değerini bilin, ilk aklımdan geçen "The Master, Box Office'te de The Master" başlığını atarak "yurdun" gazetelerine selam durmadım sonuçta, yani çok zor oldu ama kendimi engellemeyi başardım.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

13 Eylül 2012 Perşembe

Nina Zilli - 50mila / Mine Vaganti

Mine Vaganti aklıma geldi yine bugün. Ama filmi izlemeye çekindim, acaba bir tekrar eski etkisini değiştirir mi diye. O yüzden sadece, elli bin gözyaşı yetmez, elli bin sayfa yetmez diyerek anımsadıklarımı yerlerine oturtmaya çalıştım.  




sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Eylül 2012 Pazartesi

Paris-Manhattan


Yaşama dair tutkular ve bunlar içerisinde en önemli yere sahip olan sinemayla sarhoşluğunu fazlasıyla çiğ halleriyle işleyen Paris-Manhattan, içerisinden -tam anlamıyla- Woody Allen'ın geçiyor olmasıyla, izleyicisine kendi yaşamlarından çağrışımlarla dolu bir film süresi sunuyor olsa da kopuk ve karton bir film. Allen'a olan sevgim sebebiyle dikkatimi çeken bu günümüz Fransız filmi, her ne kadar gayet samimi duygularla ortaya çıkmış bir film olduğunu hissettirse de oturmamışlığıyla rahatsız edici oluyor. Elbette bir diğer yandan da film Allen'a bir nevi saygı duruşu niteliği taşıyor olduğu için haliyle -tarafımdan- yükselen beklentilere erişmek de zaten pek kolay olmadığından mevcut dağınıklığı da filmin benim için hayal kırıklığıyla sonuçlanmasına ekstra bir etkide bulundu. Tabi Paris-Manhattan, hem Woody takıntılı ana karakteri hem de Woody'nin gerçek varlığıyla da konuk oyuncu olmuş olması ve jazz sosları dolayısıyla kendisine yine de benzer durumda olacak diğer filmlere göre farklı bir yer ediniyor, ama zaman zaman rahatsız edici derecelere varıp diyaloglarından mizansenlerine kadar yansıyan olumsuzlukları sebebiyle de karton film ifadesini hakkıyla taşıyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Eylül 2012 Pazar

Being Flynn

 Seyircisi kadar eleştirmenler tarafından da biraz aşırı yerilmiş bir film Being Flynn. Sokakta kalan ve kendini yazar olarak var etmeye çalışan bir adam ve oğlunun, bazen fazla hızlı akıp aceleye getirilmiş gibi durmasına neden olan tam oturmamış hikayesine rağmen film hakkında mevcut yorumlar kadar kötü şeyler söyleyemiyor olma sebebim, filmlerin her şeyden önce seyircisine bir şeyler hissettirerek onların yaşamlarında yer ettiği (etmesi gerektiği) yönündeki düşüncem. Zaten bir yıkılışı -hele de insanların içinden geçmediği, bizzat özneleri olduğu bir yıkılışı böylesine yalın ve duygu sömürüsüne kaçmadan, gerçeğin soğukluğuyla verebilmek, alışılmış film değerlendirmesine göre, başlı başına bir başarı.

Jonathan Flynn: Yani bu hikayede annenin kendini neden öldürdüğünü anlatıyorsun.
Nick Flynn: Henüz kimseye söylemedim.
Jonathan Flynn: Kendi kendine anlatıyorsun. En iyi hikayeler onlardır.
***
Jonathan Flynn: Amerika bugüne kadar üç önemli yazar üretti- Mark Twain, J.D. Sallinger ve ben. Ben Jonathan Flynn. Yazdığım her şey bir başyapıt. Ve yakında, çok yakında, tanınıyor olacağım.

Bir zamanlar sadece oyuncu kadrosunda yer almasıyla filmin izlenme sebebi olan ama 2000'lerin başından beriyse tam tersine, sadece yer alıyor olmasıyla daha izlemeden filmden tüm beklentileri mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi gerektiğinin bir nevi işaretine dönüşen Robert De Niro'nun son dönemlerdeki en iyi birkaç filminden birisi kesinlikle Being Flynn. Umuyorum bu film, eskisi gibi De Niro'nun içinde sırıtmıyor olduğu filmlere geri dönüşünün başlangıcı olur demek isterdim ama efsane halinden memnun muhtemelen, çünkü ufukta hala bir sürü tek tip romantik-komedi ve aile filmleri var gibi duruyor.

Son olarak filmin posterine olan hayranlığımı dile getirmek isterim. Ayrıca afişteki o cümle de, filmde duyulacak güzel diyalog ve monologların bir habercisi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

In a Lonely Place

Huysuzluk bir yalnızlık hali midir? Yoksa bir bekliyor olma belirtisi mi? Cevap soruların hangisinde durursa dursun, sürekli bir şeylerin arayışında olan insanın gideceği/deneyeceği tüm yollar hep aynı yere çıkmaz ama o insan bir noktada asılı kalır kendisine.

Dixon Steele: Beni öptüğü gün doğdum. Beni terkettiği gün öldüm. Beni sevdiği birkaç haftada yaşadım.* 
***
Frances Randolph: Sana nasıl kitap okuduğumu hatırlıyor musun?
Dixon Steele: Uh huh. O zamandan sonra kendi kendime okumayı öğrendim.

Humphrey Bogart'ı izleme keyfini yaşatan ve Bogart'ın karşısında oynayacak aktristin kendi eşi olmasını istemiş olup da başarısız kaldığı bir başka film-noir In a Lonely Place, ve adından da belli olacağı üzere yalnızlıkla hüznün en rahat hissedilebileceği.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
*divxplanet.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Springsteen ve Cemetery Junction


Ricky Gervais ve Stephen Merchant'ın beraber yazıp yönettiği, 1970'lerin Reading'inde yollarını bulmaya çalışan insanları anlatan Cemetery Junction'ın ilham kaynaklarından biri Springsteen'in Thunder Road'undaki cümle: "Kaybedenlerle dolu bir kasaba burası, ve biz kazanabilmek için terkediyoruz burayı."


Hollywood'un James Dean'i, Paul Newman'ı varsa bizim de rock yıldızlarımız var diyerek yaratılan, onları andıran karakterlerle bezenmiş bir kaçış/varoluş/kendini oluşturuş hikayesi Cemetery Junction, aynı zamanda alışılmış ama keyifli bir feel-good-movie örneği. Ve karakterleri haricinde durduğu nokta açısından da Hollywood'dan biraz ayrılıyor tabi, yani kızgınlık ve hayal ne kadar özel kelimelerse belli bir dönem için, reklam panolarını üzerlerine bir şeyler çizerek değiştirip eğlenmek yerine "onlardan biri" olmaya çalışmak da o kadar sığ bir gerçeklik sonuçta, sadece filmle değil tecrübeyle de sabit. 

Son olarak filmin, sadece yukarıdaki fotoğrafı ve şarkısıyla bile kafamı kurcalayan/canlandıran The Boss'un Thunder Road ve diğer birçok şarkısındaki o güzel hikaye anlatıcılığını yakalayamamış olduğunu da söylemeliyim.

  sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Ağustos 2012 Çarşamba

This Must Be The Place

Pavese'nin Yaşama Uğraşı deyişi çok hoşuma gider, o çaresizliği-bıkkınlığı anlatmak adına en güzel ifadelerden birisidir. Tabi bıkkınlık için çok tekrara gerek yok, ya da fazla probleme; uğraşmak sadece yani hepimizin yaptığı, yeterli. O kadar hızlı ki yaşam zaten, o kadar sıkıştırmışız ki hiç zaman yok, kalmıyor. Çünkü boşluk etrafı çevrili olmadığı sürece mevcudiyet bulmuyor, kıstırılamadığı sürece zaten boş olmuyor.
  
Cheyenne: Sorun ne biliyor musun, Rachel? Hayatım nasıl olacak acaba denilen yaştan, malesef hayat böyle, denilen yaşa gidiyoruz. 
***
Cheyenne: Ölmenin çok farklı çeşitleri var. En kötüsü, yaşamaya devam etmek. 

Ortalama bir sinema izleyicisinin herhangi bir sinema muhabbetinde söylemeden geçmeyeceği şeylerden birisi, Yahudi soykırımı konulu filmlerden duyduğu bıkkınlıktır sanırım, genellikle "yeter" kelimesi mutlaka bu ifadeyle beraber kullanılır, ben içimden dalga geçerek yeter derim, onlar bahislerini yeter diyerek güçlendirirler. This Must Be The Place için de uzun zamandır görmediğime memnun olduğum benzer cümleleri okuyunca şaşırdım açıkçası, çünkü filmdeki soykırım ögeleri tarihi hesaplaşmalardan/referanslardan ziyade metaforik anlamlar taşıyor.

Hissini kaybettiren bir-iki sekansı sebebiyle sanki biraz dağınıkmış gibi gelse de hikayesini eksiksiz-fazlasız işleyen, şiirsel karakteri sayesinde etkileyici diyaloglara sahip, yaşadığımız zamanlara uygun düşen ve dinlendirildikçe daha da güzelleşen sürükleyici bir yol filmi This Must Be The Place. Ayrıca filmin Mary'sinin sevmediğim Bono'nun kızı olduğunu öğrenince şaşırdım.



Kendim için rahatlıkla Sean Penn hayranı diyebilirim, ama hayran kavramının herkese aynı şeyler ifade etmiyor olması nedeniyle tam istediğim şeyi aktarabilmiş olamam malesef. Politik aktivistliğinin bazen oyuncu/yönetmenliğinin önüne geçmesi sebebiyle aşırı tepkiler alabilen birisi Penn, filmi izlemeden önce bazı İngiliz sitelerinde baktığım yorumlarda da bunu rahatlıkla bir kez daha gözlemledim. Öyle ki, işi bu filmi kötü yapan tek şeyin Sean Penn'in oyunculuğu olduğunu söylemeye kadar götürenler bile olmuş. -Malum Falkland Adaları mevzusundaki görüşlerini açıkça söylemesi pek hoş karşılanmamış anlaşılan İngiltere'de.- Tüm bunlar bir yana, her filminde sadece sesinden tanınabilinecek derecede fazla belirgin/değişmez bir ses tonu ve konuşma biçimi olmasına rağmen ben çağının en iyi oyuncularından birisi olduğunu düşünüyorum kendisinin. This Must Be The Place'te de yine bunu göstermiş. Sean Penn'e ayrı bir paragraf açmadan geçmek istemedim açıkçası. -Ayhan Sicimoğlu'nun kulakları çınlayacaksa- Hastasıyız.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Ağustos 2012 Salı

Phobidilia


Cehennem başkalarıdır diyor ya Sartre, öyle işte. Dışarıda yok bir şey, en azından buradan çok farklı olan. Nasıl olsun ki? Evet, her şey bir bütün de; asıl önemli olan o bütünün nasıl dağıldığı. Herkes neyle uğraşıyor ki zaten, neyin telaşında bu insanlar, hangi zorlama meşguliyette? Neyse, alışkanlık var artık, dert etmeye gerek yok onları/bunları. Sadece görmeli bazen, fazlası lüzumsuz. Uyanışa daha çok var, kesin, ama her gün de bir tekrarı var.

Gerçi bu kadar şey söyleyip uzatmam hata, açıkça söylendiğinde garip bir biçimde basitleşen/saçmalaşan o hisleri öyle net-sade ve güzel anlatmış ki Sartre, ona bir şeyler eklemeye çalışmak yersiz.

"Yaşlı deli adam neyden bahsettiğini bilmiyor. Yeni bir dünya kurmak için, eskisinden vazgeçmelisiniz. Ve ben vazgeçtim. Eski hayatımın soyulup dökülmesine izin verdim. Lüzumsuzları budadım, fazlalıklardan kurtuldum. Tüm o lanet partiyi geride bıraktım. Bir an, bir şey kapıyı çaldı ve ben de açtım. Doktorlar buna anksiyete diyorlar, bense uyanış diyorum. Küçük fobim, beni ideal diyarıma götür. Savaşta düşman önemli bilgileri geride bıraktığı zaman, ona özenle çalışmalısınız."
Doron Paz ve Yoav Paz ismindeki iki yönetmeninin de ilk ve tek filmi olan Phobidilia, evinden dışarı çıkmayan Regev'i tanıştırıyor seyircisiyle, ancak karakter biraz yüzeysel kalıyor. Belki abartılı olmaması adına böyle bir yol seçilmiş olsa da sanki biraz daha derinleştirilse ana karakter, filmi çok daha güzelleştirebilirmiş. Yine de, sadece bu yönden kusurlu bulduğum Phobidilia çok güzel bir İsrail filmi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Ağustos 2012 Cumartesi

The Wrestler


Çok parlak değil benim genel düşüncelerim, her anlamda. Ama birçoğunu gördüm ben The Wrestler’da, hani o gelmeyeceği düşünülen zamanları önceden görmek veya yaşamak değil bu, ama garip yine de. Bazı şeylerin bulanık olması daha güzel; söylenmemesi, konuşulmaması. Sinema da bu yüzden bu kadar etkileyici zaten; bazen sadece tatmak gerekiyor, çünkü kelimeler sadece gürültü çıkartıyor, ne söylense uymuyor.

Randy "The Ram": Benim incineceğim tek yer, dışarısı.

Bugüne kadarki filmleriyle bana unutulmaz anlar yaşatan Aronofsky’nin uzun zamandır bir köşede beklettiğim, izlemediğim tek filmiydi The Wrestler. Ve yine çok akıcı ama patlamaya hazır bir sakinlikte ilerleyen diğer Aronofsky filmleri gibi çok güzeldi. Film biter bitmez, kabaca, hiç mutlu ve tek numaralı bir midilliyi sahnede gördün mü, diyen The Boss yani Bruce Springsteen ile çok daha büyülü hale geliyor o bir anlık tanıklık, The Boss'ın devam ettiği gibi; söyle dostum, daha ne isteyebilirsin ki? 


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Ağustos 2012 Perşembe

Lawless

Senaryosunu çok sevgili Nick Cave'in Matt Bondurant isimli yazarın romanından uyarlayarak yazdığı ve yine sevgili John Hillcoat'ın yönetmeni olduğu Lawless, 31 ağustosta gösterime girecek. Prodüksiyon aşamasında The Wettest County, The Wettest County in The World ve The Promised Land gibi çeşitli isimlere sahip olan filmin mevcut isminin hakları Terrence Malick'in yeni projelerinden birine aitti aslında, fakat rica edilmesi üzerine Malick, Hillcoat'ın işlerini takdir ettiğini ve kendisini takip ettiğini söyleyerek ismi kullanmasına izin vermişti aylar önce. Tabi yapımcılar arasında Harvey Weinstein da bulunduğu için, kendisinin yöntemleriyle çeşitli şekillerde dalga geçilmişti bu yüzden zamanında, rica edince oluyormuş gibilerinden.


 Elbette Nick Cave isminin üzerimde hipnotize edici bir etkisinin olmasının yanı sıra John Hillcoat'la beraber oyuncu kadrosu da ekstra olarak ilgimi çekiyor filme -hadi artık efsaneler arasında olan Gary Oldman'i bir kenara bıraksak, geçen sene itibariyle "o varsa izlenir" listeme önemli bir giriş yapan Jessica Chastain var, gerçi büyük antipatiyle yaklaştığım Shia LaBeouf da var ama-  fakat gerçekten çok kötü bir fragman hazırlanmış fikrimce, bu isimler olmasaydı muhtemelen bu filmi izlemeye dair en ufak bir isteğim bile olmazdı. Her neyse, yine de filmin, biri aylar önce diğeri bir iki hafta önce yayımlanan fragmanları buralarda dursun.


Bu arada Jessica Chastain demiş miydim? Evet Jessica Chastain.



Jessica Chastain de var bu arada. Söylemiş miydim?
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Ni na bian ji dian / What Time Is It There?



Aşağıdaki sahneyi yaratan yönetmene gerçekten imreniyorum. Şimdiye kadar hayran olduğum, büyük önem verdiğim ve kendimi yakın hissettiğim birçok farklı şey izlemişimdir fakat ilk defa bu sahneyi tasarlamış olmayı "keşkeledim". Film plotlarından ve filmleri üzerine yorumlardan anlaşıldığı kadarıyla yalnızlık temasıyla yakından ilişkili olan Malezya doğumlu yönetmen Ming-liang Tsai'nin bu filmini izlememi de zaten bu sahne sağladı, sonra da, iyi ki izlemişim dedirtti.


Sadece yalnızlıklarından değil birbirlerinin yalnızlıklarından da er ya da geç rahatsızlık duyan insanların dünyasına ve ortaklığına evrensel farklılığın da belirginleştirmesiyle bir kez daha tanık oluyoruz; hani her zaman orada duran tek bir anda farkedilir ya, işte öyle bir tanık oluş. Bilinenin tekrarlanmadığında unutulduğunu hayal kırıklıklarında görmek veya sürekli o bildiklerimizle yaşamak; bir anlam ifade etmiyor olduğuna takılmış bir biçimde ve de bir anlam ifade etmemesi için simgeler bulmak alışkanlığının getirdiği önemsizlik hissinin sonucunda mı farkediliyor acaba?   

Benim Ki-duk Kim sayesinde tanıştığım Uzakdoğu'nun yalın ve yoğun sinemasını örnekleyen bir başka güzel film Ni na bian ji dian/What Time Is It There?.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Ağustos 2012 Salı

Tony Soprano


Tony Soprano'nun, o hikayelerini izlemeyi çok sevdiğim Cosa Nostra olarak da adlandırılan ve kökleri Sicilya'ya dayanan İtalyan-Amerikan mafyasının "wise guy"larından farklı bir havası vardı. Evet, onlar gibi kabaydı, sertti, güçlüydü ve gücünü kullanmayı seviyordu ama neredeyse tüm The Sopranos dizisinin, bence, bunalım üzerine olmasının da baş aktörüydü. 

Aşağıda Tony ve eşi Carmela'nın, 2. sezon 12. bölümden bir sahnesi var. Carmela'nın İtalya'ya tatile gideceğini, çocuklarıyla ilgili bazı işleri Tony'nin yapması gerektiği ve aksi takdirde Tony'nin sevgilisini ima ederek intihar edebileceğini söylediği bu sahne tek başına elbette çok bir anlam ifade etmiyor, hatta belki dandik bir pembe diziden alıntı gibi bile duruyor olabilir. Ancak hikayenin o ana kadarki seyrinde o sahne o kadar önemli ve güzel ki, ilk izlediğimde bölümün final jeneriği bittikten sonra siyaha dönen ekrana dakikalarca bakakaldığımı hatırlıyorum. Tony'nin ördekleriyle olan durumunu da sanırım, basit bir ders kitabı anlamının ötesinde bu kadar net bir şekilde ilk defa o zaman anlamıştım. Oraya çok yakışan Eurythmics'in I Saved The World şarkısını da ilk kez o zaman dinleyip, böylesine sevmiştim. Dizilerin de güzelliği burada sanırım; dizi biteli o kadar zaman oldu keza ben dizinin tüm bölümlerini izleyeli de, ama hala arada oturup Tony'yle konuşuyor gibiyim.


 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses