27 Ocak 2019 Pazar

Widows


Janr filminden çıkma bir olay örgüsü, festival çevrelerinden gelme bir yönetmen ve farklı tarz yapımlarla öne çıkan bir kadro olunca filmin nerede durduğu ve ne yapmak istediği daha renkli bir tartışma konusuna dönüşebiliyor. Mesela Widows'u bir soygun filmi olarak ele alınca, birkaç mekan ve sahne dışında elde kalıyor. Öte yandan soygunun kendi motifleriyle gelmediği, çünkü esas derdin geride kalan eşler ve onların kendilerini buldukları çürümüş ortam ve/veya karakterler olduğunu söylersek de biraz yüzeysel kalıyor film. Bu açıdan açılış sekansı, filmin geri kalanına oranla filmi en iyi şekilde özetliyor: kamerasına güvenen bir yönetmenin, dallanıp budaklanan sosyopolitik koşullar etrafında örülen kapsamlı bir hikayeyi biraz abartılı bir düzlemde anlatma derdi. 

Siyaseti kişiselden toplumsala ve aynı ayna tam tersi düzlemde kurma bilinci, McQueen'in bu sahnelerde gösterdiği kamera hakimiyetiyle beraber düşünülünce Widows'un işlemesinde bir sorun olması mümkün değilmiş gibi geliyor, hele böyle bir kadro da varken. Fakat yalnızca finaliyle beraber değil, neredeyse her anında "3 saati aşan yönetmen kurgusu ne zaman gelecek acaba?" diye sordurtuyor olması, altı yeterince dolmayan imajlarla filmin kurulduğunu düşündürtüyor. Burada janraya bilinçli biçimde ters giden, onu bozmaya çalışan girişimleri görmek mümkün. Hali hazırda filmin tartıştığı toplumsal cinsiyet konusunda problemli bir yerde durduğu söylenebilecek bir janranın motifleriyle uyuşmuyor olabilir film, fakat onun yerine kurduğu görsellik anlatmaya çalıştığı hikayeyi kaldıramayınca sorun çıkıyor. Bir ölçüde bu da beklendik, zira film henüz başında seyirciden muazzam bir güven atlayışı yapmasını bekliyor: elindeki planı satmak isterken bilmediği dünyalara giriyor olduğu konusunda uyarılan ve gerçekten o kirlilik içerisinde yer almadığı her fırsatta gösterilen birisi o planı bizatihi uygulamaya koyuyor. Dolayısıyla hali hazırda janranın kenara bıraktığı karakterler olay örgüsünde lokomotif olurken farklı bir dil arayışı, ve hatta onların içine girdikleri yabancı dünyayı vurgulamak adına motifler üzerinden ama onların dışında kurulan yapı anlamlı gözüküyor. Ama ne kadar iç içe geçmiş ve birbirini etkileyen şeyler olsa dahi bu kadar kısa süre içerisinde siyasi çürümüşlük, ırk ve cinsiyet konularını bir soygun etrafında tartışmak kuru bir tat bırakıyor, çünkü alt ve ana hikaye örgüsü yeterince gelişmeden birbirine eklemleniyor. 

Filmin siyaset sahnesini haklı biçimde sinizmle yoğuruyor olması ve böyle bir ortamda "yanlış-doğru" ikilemine sıkışmanın getirdiği sorunların farkında hareket etmesi, anlatabildiği sınırlı hikaye içerisinde önem kazanıyor. McQueen'in sınırlı soygun ve plan/hazırlık sekanslarında kamerasını kullanışı da anlatının geri kalanında motiflerden uzak duran tercihlerinin bilinçli olduğunu gösteriyor. Zira mesele izleyiciyi heyecanlandırarak bir kaçamak sineması örneği vermekten ziyade artık oturmuş sayılacak bir sinema odağı üzerinden daha ciddi bir tartışmaya girmek. Tartışmasının ve hikayelerinin derinliğinden bağımsız olarak bu amacın belli ölçüde gerçekleştiğini söylemek mümkün. Fakat kurgusunun da etkisiyle seyirciye sürekli olarak potansiyelini işaret ederken hikayesinin sadece temel hatlarıyla üzerinden geçiyor Widows. Bu haliyle hala çok ilgi çekici ve başarılı bir film olduğunu söylemek mümkün, ama derinden bir ses film boyu kulağınıza Brando'nun meşhur "I could have been a contender" (basitçe, "ben de birisi olabilirdim") repliğini fısıldayınca filmin yapamadığını konuşmak daha elzem gözüküyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Ocak 2019 Çarşamba

Monsters and Men


Rollerin bariz olduğunu söyleyerek başlıyor Monsters and Men. Siyasi cephelere bağlı olmaksızın gözlenebilir sosyopolitik problemler, apaçık gerçeklermiş gibi duruyor olsa da bunun esasen bir yanılsama, siyaseten bir önyargı olduğunu öne sürüp devam ediyor sonrasında. Bu sayede, özellikle de belli şeylerin belli kalıplarla söylenmesinin geçer akçe olduğu zamanların verdiği bunalmayla, henüz açılış sekansıyla izleyiciyi yakalıyor film. Zira ciddi ve çok boyutlu bir meseleyi, ahlaken ve belli ölçüde siyaseten doğru yerde durarak ama tek boyutlu görmeyerek anlatma derdini karşıya geçiriyor o sekansla. Seyirciyi sürekli olarak anlatıya davet edip ondan katkı bekliyor oluşu bu duruşunu besleyen ögelerden elbette. 

Hem filmin anlatı simgesine dönüşen siyahi adamın polis tarafından vurulurken kameranın odağında olmayışı, hem de o olay anını yakalayan ve anlatının ilk ayağını oluşturan videonun seyirciye sunulmuyor olması, filmin izleyene dönüşünü gösterdiği kadar benzer olaylarda tartışma odağının ne kadar isabetsiz olduğunu da vurguluyor. Bu anlamda filmin biri polis olmak üzere üç karakter üzerinden kurduğu denge, "biraz oraya biraz buraya" yanılsaması değil; çok boyutlu bir meselenin birkaç paragraflık haber metninin ötesinde çevresindeki yaşamlar için ne anlama geldiğini ve etrafında dönen tartışmaların da ne kadar cephe savaşı olduğu göstermek üzerine. Buradaki önemli nokta, benzer sosyopolitik sorunların görsel anlatıya dönüşürken kaybettiği inceliği arayan bakış. Çünkü tıpkı gazetecilikte var olması gereken sunum sorumluluğu gibi, esasen çok büyük bir kokuşmuşluğa işaret eden meselelerin aynı kuru ve tek boyutlu anlayışla tekrar tekrar sunuluyor olması istenen etkiyi yaratmanın aksine bir duyarsızlaşma, meseleye karşı uyuşma yaratıyor çoğu zaman. Mesela "farkındalık" ismi altında devam eden gündemlerde her zaman için hastalıklı yapının kendisine hastalıklı reaksiyonlar göstermek nasıl tartışmayı karşılıklı bir sığlığa çekiyorsa, filmlerin de meseleleri izleyicisini bilerek ve yalnızca onun belli "duyar noktalarına" dokunarak anlatması sosyal eleştiriden ziyade "siyaset pazarlaması" diye nitelendirilebilecek bir şey. 

Bu açıdan, her ne kadar bir Do The Right Thing gibi şaheser olmasa da, Monsters and Men çok dengeli ve başarılı bir anlatı yapısı kuruyor. Fakat eksikliği, tek boyutlu olmasa dahi meselesine yaklaşımında terk edemediği kamu spotu mentalitesi. 2018'in benzer karşılaşmalara dair bir başka filmi Blindspotting mesela: mizahı, eğlencesi, sertliği ve yer yer ciddiyetiyle -olaylarını fazla patlatıyor olmasına rağmen- bir film ve bir karakterin hikayesi içerisinde bu sosyal meseleye dair kapsayabileceği kadarına eğilip onlarla yeni bir hikaye kurmaya çalışıyor. Monsters and Men ise geviş getirmiyor belki ama bildiğimiz hikayeyi farklı aktörlerle ağırbaşlı biçimde anlatıyor yalnızca. Aynı mevzularla uğraşan filmlerle beraber bakıldığında, hikayesini özel bir anlatı haline çevirme konusunda yetersiz görülebilecek olsa da bir adaletsizlik örneği etrafına doğrudan eklemlenen üç hikaye ve onların sıradanlığına, karakterlerin tüm bu süreçte yaşadığı ikilemlere odaklanarak problemin özüne yönelen anlatısı gayet başarılı Monsters and Men'in. Kısacası, böylesi kritik sosyopolitik mevzularda "neyi, nasıl anlatmalı?" sorusu için cevap olmasa da kaynak oluşturabilecek bir anlatı.

sevgi, saygı, ve o tarz bilumum duygularla:;, 
posterinin önerdiği kadar düz bir melodrama olmamasının izlerken yarattığı rahatlama...

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses