23 Ekim 2015 Cuma

Experimenter


Stanley Milgram'ın 1961'deki itaat deneylerini merkezine alarak ilerler gibi yaparken bu deneyin sonuçları ve nihayetinde Milgram etrafında dönen bir film Experimenter. Bir tiyatro sahnesini anımsatırcasına kurarken kadrajını başlangıçta ve takip eden monologlarda aslında biyografik özellikli filmlerin bir noktada iki boyutlu kalmak durumunda olduğunu, ve bunun farkında olduğunu vurgular gibi oluyor. Yani bu açıdan film için eksiklik olarak görülebilecek bir şeyi avantajına kullanıyor yazan ve yöneten Michael Almereyda; bu film nihayetinde odadaki fil gibi görmezden gelinmiş, insan doğasına dair bir bulgu için var. Bu yüzden mesela ilerlermiş gibi gözüken bir aracın ön camından arkaya doğru kendini gösteren dekor ile dönemin filmlerini çağrıştıran araç sahnesiyle başlayan sekans bir anda "n'oluyor?!" dedirtmiyor, yakışıksız durmuyor. Çünkü zaten filmin kurgusal ve sembolik bölümü yalnızca bu çalışmayı yapan bir bilim insanını onurlandırmak için var, bundan geriye bir adım atmıyor film. Bu yüzden de hikaye anlatıcı onurlandırılan kişinin kendisi oluyor: etrafına çevrilecek kurguyla önemsizleştirilemeyecek bir gerçeği hatırlatıyor hale geliyor çünkü bir noktadan sonra Milgram tüm varlığıyla.

İnsanların doğalarına dair bir noksanlığı kabullenmemedeki büyüleyici çaba aslında genel itibariyle her türlü kişisel olumsuzluğu reddetmelerinden farksız. Burada şaşırtıcı olan kendisine karşı, tekil olarak, herkesten daha fazla acımasız olabilecek bir türün şeytani figürleri bırakmak istememesi. Mesela her zaman için anlamakta güçlük çektiğim bir şey Hitler'in sahip olduğu imaj gibi trajedilere yakışan kötücül figürler yaratma konusundaki büyük istek, veya gündelik yaşamımızda bir şekilde ilk elden veya söz gelimi haberlerden okuyarak denk geldiğimiz -saf bir dille söylersem- kötü eylemlerde bulunan insanları bir anda tüm insanlığın dışına çıkararak onlara adeta özel bir şeytani figürmüş muamelesi yapılması. Kutuplu bir anlayışla yaşadığımız için bunu yapmamanın, veya bu yapılanı eleştirmenin olan biteni normalleştirmeye hizmet ettiği argümanıysa kapılıp gidilen kendini iyi hissetme akımının bir etkisi sanıyorum ki. Zira olan biten tüm vahşeti, tüm zulmü normalleştiren şey aslında insanların kendileriyle yüzleşmektense her şeyi bir şeytani figür üzerine atarak olay mahallinden kaçması. Çünkü böylece alışıyor insanlar bazı "kötü insanlar" olduğuna ve dünyadaki kötülüğün buradan kaynaklanıp bu insanların "cezalandırılmasıyla" huzurun egemen olacağına. Bu mütemadi reddediş sebebiyle Experimenter, başka şaşırtıcı çalışmalarla ilginç bulgulara erişmiş olan Milgram'ı asıl olarak itaat deneyleriyle ele alıyor, film bu yüzden bunun etrafında adeta kafaya bir şeyi sokmaya çalışırcasına, yanlış anlamaya yer bırakmazcasına dönüyor. 

Experimenter'ın işte bu takdir edilecek çabası kendisine sinemasal zarar olarak dönüp çarpıyor. Zira merkezine aldığı deney açılışıyla dikkatleri tam toplayıp kahramanını doğrudan, lafı dolandırmadan sunuyor ve etrafına ördüğü kurgusallığın cılkını çıkarmadan fikirsel merkezi olan bir akıcılık yakalıyor, böylece kendisini keyifle izletiyor. Fakat kendisini, belki de bilinçli bir şekilde, deneylerin etkileyiciliğinden ayırmıyor film, ve bu da kendi varlığını bu çalışma ve bulgular için bir tür aracıya çeviriyor yalnızca. Benim için tüm aracılar içerisinde en değerli yerlerden birisine sahip olacağını inkar edemem fakat bir sinema filmi olarak tek bir numarasını, isabetli bir amaçla da olsa, döndüre döndüre kullanıyor. 

Experimenter, biyografik filmlerin genel itibariyle düştükleri açmazları kendi avantajına kullanmaya çalışırken kurgusallıktan mümkün olduğunca -en azından hikaye bütünlüğünde etkisi çok büyük olabilecek açılarda- kaçmaya çalışıyor fakat böylece, malesef, bir vinyete dönüşüyor. Ancak bir kez daha belirtmeli ki, bunu yaparak daha önemli bir şey söylüyor Experimenter, ve bu yüzden de bir sinema filmi olarak başarılı olsa aslında kaybedeceği şeyi yakalayıp kaçırmadan izleyicisine sunuyor. Adeta *YouTube'un sinemaya ender olumlu etkisi* diyeceğim ama çok büyük gelecek üstüme diye çekiniyorum, doğrudur. 

-ne istiyoruz?
-daha çok winona ryder!
-ne zaman istiyoruz?
-90'lardan beri??!!
sevi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses