30 Aralık 2014 Salı

The Drop


Kayıp bir pit bull, haraçların asıl gideceği yere ulaşmadan önce toplandığı son durak olma görevini gören bir bar, *sokakta* ismi olsun isteyen tipler ve kendince sıradan olanı arayan insanlar... Barın görevinden ismini alan film, gevşek biçimde bu temeller üzerine kuruyor hikayesini. Soğuk sinematografi, sakin sakin ilerleyen olayları arka planı atıp karakterleri ön plana çıkartıyor, ne var ne yoksa aksiyonun değil birkaç insanın etrafında dönüyor. Bu da, geç ünlenip her performansıyla hayran bırakan Tom Hardy ve giderayak bıraktıklarıyla kendisini iyice özleten James Gandolfini'nin filmi yerde sürükleyerek değil omuzda taşımasını sağlıyor. 

Karakterler, olayları hamleleriyle beraber yavaş yavaş belirlerken yönetmenin kamera kullanımındaki farklılık arayışı kendisini gösteriyor her bir sahnede, fakat çok başarılı olmadığı aşikar olsa da filmi tatlandırdığı söylenebilir. Ancak bunun ötesinde senaryonun yavanlığını durağan bir suç filmine çevirmeyi oyuncularıyla birlikte başarıyor Michaël R. Roskam, hatta ilk filminin atmosferik yapısının tesadüfi olmadığını da gösteriyor. Ortada ahım şahım bir hikaye ve senaryo olmaması değil fakat burada söylemek istediğim; yönetmene ve kamera önüne bağlı olarak eldeki sıradan ve tatsız tuzsuz materyalin kendi değerini aşabilme durumu. Yine de bu hatırı sayılır başarı, The Drop'ı mısır ve çeşitli içecekle beraber keyifli bir seyirlik olabilmesi ötesinde bir yere taşımıyor. 

Gandolfini'yi son filmiyle beraber izlemiş olduğumun farkındalığı acı verici, ve kendisinin şahsen tanınmamış bir insan olması, Sopranos sayesinde uzun bir süre beraber zaman geçirmiş olduğum gerçeği sebebiyle böyle hissetmemi engellemiyor. Film de Gandolfini'nin son filmi olması ve Hardy ile beraber keyifli bir seyirliğe dönüşmüş olması ötesinde fazla bir şey sunamıyor, ve belki bu kadarı da benim için yeterli oluyor. Çünkü finalinde, süresi boyunca ortaya çıkarabildiği kıvılcımların üzerine yangın tüpünü boşaltmayan filmlere hep bir sempatim var; işte o dürtüye teslim olmayan The Drop da kısık ateşte yavaş yavaş pişen, orta pişmiş haliyle karın doyurup tatlının yokluğuna kafayı taktırmasa da eksikliğini hissettiren bir suç draması.   

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

28 Aralık 2014 Pazar

Men, Women & Children


Jason Reitman, benzer temaların etrafında dolanırken normal akışı bozucu cümleler kuramıyor, ve temaların etkileri sebebiyle de hikayeleri olduğundan daha problemli gözükebiliyor. Yalnız mühim olan, o *büyük* temaların etrafına yanaşmak istiyor oluşu, dolayısıyla söylediklerinin sık sık yakınlaştığı ergenlik dönemi problemleriyle bir koltuğa oturabiliyor oluşu cümlelerinin hamlığından ziyade temalar ve konumlanışlarının zaman içerisinde yaşamsal başka şeyler veya başka sebeplerle unutulup öylesine bir köşeye bırakıldığını gösteriyor. Ancak sorun olan, ele aldığı dünyanın geçtiği yaşsal dönem hikayenin ağırlığını belli ölçüde etkileyebiliyor, zira Up in the Air filmografisinde en öne çıkan film olurken benzer meselelerle uğraşan diğer filmleri arasında biraz kırık görünüyor Men, Women & Children. Burada karakterleri kuruş şekli ve kendini mecbur hissettiği abartılarla beraber filmin denk geldiği zamandaki genel obsesyon sonucu algınaşıyla ilgili problemlerin de etkisi var elbette. Ama filmin karşılanışındaki bu büyük geri tepiş, tavrının teknoloji karşıtlığı gibi algılanmasıyla beraber tekno-ergen olarak isimlendirdiğim insanların -evet, bir blog postunda bunu yazıyor olmak ironik değil çünkü meselenin kutuplu yapısında bir noktanın savunuculuğu olarak söylemiyorum bunu. ancak bu bağımlılığın konuşulması gereken bir durum olduğunu fakat kaçınılmaz olana kadar kimsenin kutbundan çıkıp bunu yapmaya niyetli olmadığını düşünüyorum.- tepkisini çekmesi ve Reitman'ın bugüne kadar yeterince bahsedemediği düşüncesiyle cümlelerine canlarını çıkarırcasına sarılmak istemesi ötesinde, gerçekten günlük yaşamımızı belirleyen konuları filmin önemleri değerinde işleyemiyor oluşundan kaynaklanıyor. Çünkü en fazla dile getirilen ve bir noktaya kadar haklı da olunan mevzu filmin hali hazırda bilmediğimiz ya da farkında olmadığımız bir şey söylemiyor oluşu. Yine de bu haklı eleştiri filmin çıktığı yoldaki haklılığını değiştirmiyor veya perdeye yansıttıklarını değersiz kılmıyor, zira farkında olunması durumun vehameti içerisindeki gidişi değiştirme kıpırtılarını henüz göstermedi. Elbette söz konusu mevzuların geçmişi, mevcut dokunmatik-ekran-ve-sosyal-siteler-bağımlılığı trendinin yükseliş dönemiyle denk gelmiyor yalnızca, bundan önce de bu gibi sorunlar vardı ve görünene göre sonrası da farklı değil fakat film doğrudan buna vurgu yapmasa da filme ve Jason Reitman'a bu noktadan atış yapmak biraz haksızlık oluyor. Çünkü filmleri kendi içlerinde değerlendirmek gerekse de filmin tekil varlığı ötesinde yönetmen ve senaristiyle de şekillenen bir genel hikayesel durum var, dolayısıyla Reitman'ın şimdiye kadarki işlerinde benzer insani çıkmazlarla farklı bir zeminde ilgilenmiş olması, bu film özelinde, söz konusu sanal trendin sorunlara temel sebep olmasına dair bir vurgu yapmamış olduğu da bence gayet açıkça ortaya koyuyor. Yalnızca kendisinin geçen sene pek beğenilmeyen ama benim yılın gizli güzelliklerinden olduğunu düşündüğüm Labor Day'i bile bambaşka bir zeminde aynı gündelik ama saatlerden daha büyük şemaları işaret eden insani çıkmazlarla uğraşıyor. O yüzden yöneltilen benzeri eleştirilerin Reitman'ın filmografisi düşünüldüğünde haksız olduğu fikrindeyim; ve evet, eğer bir yönetmen sebebiyle bir filmi merakla bekliyorsak o zaman bir filmi tekil varlığı ötesinde o yönetmenle birlikte değerlendirmemiz de aşırı değil, hele de söz konusu olan pozisyon almaya dair bir durumsa.  


Tavırsal tartışmayı ve ortaya konulan yeni bir bakış olmamasını bir kenara bırakırsak, Men, Women & Children yine de istediğini yapabilmiş bir film değil. Gerçekçi bir zeminde akılcı şeyler söylemek istiyor ve bu uğurda karakterler yaratıp harcıyor, ama göz önüne koymaya çalıştığı problemler, akışı içerisinde kendisini boğuyor. Tahmin edilebilirlik sınırları bir yana hikayenin kırılma noktasına bir ihtiyacı olduğunu şahsen düşünmüyorum, ve o kırılma noktaları da hikayenin en çok hasar aldığı yer oluyor. Çekici bir açılış sekansı, onunla ilintili olarak atıf yapılan Carl Sagan'ın Pale Blue Dot anlatısı ve Emme Thompson sayesinde iyi bir fikrin çok iyi işlendiği belgeselvâri anlatım, filmin ritminin de işaret ettiği biçimde rutine yönelik vurguyu kesintilere yönelik finalden daha fazla hak ediyordu. Çünkü bir kıyamet sonrası yaraların sarılmasından bahsedilmiyor burada ve doğal olarak bitmiş bir süreç de yok. Karakterlerin belli yanlışlarıyla yüzleşmesi mevcut sorunların döngüsel yapısını kesmiyor, o yüzden ulaşılacak nokta Sagan'ın anlatısının olumlu yorumlanıp tatlıya bağlanmasıyla gelmez, mümkün değil. Eğer zorla getirilirse de bir noktaya kadar iyi işleyip sonra yolunu kaybetmiş bir film çıkarır ortaya; işte Men, Women & Children'ın açmazı da bu.   

Son bir not olarak: Paul Thomas Anderson firesiz filmografisinde üzerine oynamış olduğu tür sebebiyle daha özel bir noktaya oturan Punch-Drunk Love'ından bahsederken Adam Sandler ile çalışmasına şaşıranlar için Sandler'ın herkese ulaşabilecek, herkesi etkileyebilecek birisi olduğundan bahsediyordu. Tabii gayet norm dışı romantik komedisi için "ben sıradan bir romantik komedi çekmek istemiştim ve öyle yaptım" da diyor ama o ayrı bir mevzu şimdi. Ancak Sandler üzerine söylediği, son dönem filmleriyle ismi git gide sirk çalışanıyla özdeşleşen Sandler'ın bu tarz filmlerde yer almasıyla kendisini doğruluyor çünkü Sandler bu ve benzeri rutine hapsolmuş *sıradan* insan rollerinde hiç mi hiç sırıtmıyor.        

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Aralık 2014 Cuma

St. Vincent


Annesiyle beraber yeni bir eve taşınan görece akıllı, içine kapanık çocuk; fazlasıyla gamsız gibi gözüken, sevimli gelen tarafları olsa da huysuz ve pek yakın olunmak istenmeyecek gibi duran bir ihtiyar; ve tabii iki karakterin komşuluğu sonucu başlayan ilişkileriyle ihtiyarın aslında yüzeyde görünenin ötesinde bir yapısı olduğunun çocuğun kendini diğerleri arasında daha kararlı konumlandırmaya başlamasıyla belirginleşmesi... Bu son derece orijinal hikaye herhangi bir ekstra işlemesi veya geliştirmesi olmaksızın bir kez daha günümüzde çekilirken sunabileceği tek bir şey var: Bill Murray. Ha tabii Weinstein'lar sağolsun bir de şişirmeli bir reklam süreci geçirdi, bunun filmle ilişkisi yokmuş gibi gözükse de var oluşuyla kayboluşu bir olabilecek bir film için son derece önemli bir durum tabii.


Bill Murray ne kadar sevdiğim bir aktör olsa da genel itibariyle duygusal yelpazenin benzer noktalarında yer alıp birbirine çok yakın duran karakterlerle izledik hep kendisini, istisnalar var elbet ama Bill Murray karakteri denildiğinde de öyle ya da böyle herkesin aklına gelecek ve tarif edeceği karakterin bir olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Buna rağmen benzer durumdaki aktörlerin aksine Murray'in böyle sevilmesiyse kendisinin sempatik maceralarından çok bu pek benzer karakterleri yüzeyin ötesinde farklılaştıran ufak modifikasyonlar yapıyor olması ve o rollere de çok yakışıyor olması. St. Vincent'ta da artık yaşın etkisiyle o bilindik karakterin ihtiyarlamış bir versiyonu Murray ve filmi kurtaran, taşıyan ve hatta belki sempatikleştiren en önemli faktör. Başkasıyla gayet vıcık vıcık duracak sahneler ve replikleri öyle kotarıyor ki son derece yapmacık ve itici olabilecek bir film Murray etkileyiciliğinden payını kapıyor. Elbette Jaeden Lieberher'in de burada gizli faktör olduğunu söylemeli, çünkü o da bu klişe karakteri ne çok sevimli ne aşırı-rol-keser gibi canlandırıyor. Bu sayede filmin üzerinde durduğu ilişkinin tüm yavanlığına rağmen o ilişkinin iki ucundaki iki karakterle daha katlanılır hale bürünüyor hikaye. Bu ikili dışındaysa Chris O'Dowd'ın rahip karakteriyle daha da eğlenceli bir hal alan katolik okulu sahneleriyle mizah tonu belirleniyor filmin. 

Üzerine yapışmış gibi duran "aslı gibidir" ibaresindeki asılın belirsizleşmesi sayesinde tek bir atfı olmamasının avantajını yaşıyor St. Vincent, ve kötü yazılmış ama iyi canlandırılmış iki karakteri haricinde katolik okula bakışı gibi yer yer yüzeye çıkmayı başaran mizah anlayışıyla da kafa boşaltmalık bir seyirlik haline geliyor. Çok doluydu ya kafalarımız, o yüzden. 

filmin çoğu yerde kullanılan afişi çok kötü olduğu için alternatiflere bakarken tam "hah" demiştim ki onu da farkında olmadan ingiltere'de tasarlamışlar herhalde. halbuki koltukların yerini değiştirmektense arabanın yönünü değiştirmek daha kolay olurdu değil mi? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Aralık 2014 Salı

Nightcrawler


Filmler günün içerisinde bazen gelip geçer bazen de o günün bir köşesinde kalırken çok azı yaşanılan zamanı, değerleri ve anlayışıyla bu kadar ince ince işleyebiliyor. Dönemin hırslarını, arzularını, yöntemlerini, hislerini ve egemen söylemini bir karakterde ağırlıklı olmak üzere yüzeye çıkarabilmek ve bunu yaparken de bunaltıcı bir nutka bürünmemek hayli zorlu bir alegori gerektiriyor çünkü. Louis Bloom işte tam da bu yüzden muazzam bir karakter. Ona duyulacak nefret ne kadar kolaya kaçmadan öteye geçemeyecek bir boşvermişlik tezahürüyse ona duyulacak hayranlık da o kadar kokuşmuşluğu gösteriyor zira. Bir anti kahraman da değil Bloom, aksine, limitlerini değerlendirmeyi bilen gayet olağan bir karakter. Bu sebeple de yalnızca bir medya yergisi olarak önümüze gelmiyor film; evet, zamanla evrilmiş görece yeni yaygın anlayışa dair alaycı bir sertlikle söyledikleri var, ama filmin derdi televizyonda ne olduğundan çok onun ne, kim için var olduğu, çünkü nasıl olduğu tamamen bununla ilişkili bir mevzu. Belki bu sefer gözden çoğunlukla kaçan doğru işlemiyor ve o özel durumlardan birine dönüşüyor bu da; sorunun kuruluşu cevabı şekillendirmiyor zira her farklı soru zamiri aynı kötücül yeri işaret ediyor.


Uygun düşen düşmeyen birçok hikayede kullanıldığı üzere zamanın gerçeklik algısı olan sallantılı anlatıya sarılmıyor Nightcrawler, bu sayede önceden açılmış yerine tam oturan bir film olmaktan çok yerini kendisi belirleyen film oluyor. Odağı olan vahşet haberlerinin üretimine dair anlatısını kurarken sürecin içerisinde yer alırcasına değil, süreci gözlemlercesine kullanıyor kamerayı; bunun sonucunda da izleyiciye kendisinin gözünden kendisini gösterme fırsatını yakalıyor. Çünkü burada sürecin hali hazırda yaratıcısı ve bundan zevklenen tamahkâr gözlemcileriyken o yergiyi de aynı konumdan yaşama hakkına sahip olunamıyor. Fakat herkesin bir biçimde şikayetçi olduğu evrende, bu kulağı tersten tutmayı iyi kotaran tavrı ne kadar etkili konumlanır filmin, o da ayrı bir konu.

Daha ötede bir sıfatı 2014 için sarf etmeye çekinmeye başlamam sebebiyle 2013 için sinema adına çok iyi bir yıl dediğime pişman eden filmlerden birisi Nightcrawler da. İlgi çekici karakteri, hikaye gelişimi, renkleri, sesleri, kurgusuyla her açıdan vurucu olmayı başaran ve sürükleyiciliğini kafasına borçlu olan bir film; bir türlü bağırılamayan o gözlemleri, şikayetleri şunu ya da bunu bir tiradın rahatlatmasıyla kafadan atmaya yardımcı olan değil, basit bir diyalogun kafaya takılıp sürekli dönmesiyle rahatsızlık vermeyi bile bir estetik anlayışla yapan.


Son bir not olarak: Nightcrawler, gelgitleri sebebiyle bir türlü zihnimde konumlandıramadığım Jake Gyllenhaal'a dair henüz ilk filmlerinden ileri gelen sempatimi kendi kendime net biçimde telaffuz etmemi sağlayan film oldu aynı zamanda, tekil performansları haricinde genel itibariyle artistik seçimleriyle de dönemin kesinlikle en iyilerinden kendisi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Aralık 2014 Pazartesi

Starry Eyes


Hollywood yergilerinin özellikle son dönemde korku ögelerine bolca batırılmış hikayeler olarak ortaya çıkması sanıyorum benim sıkça ahkam kestiğim konuda daha belirgin bir resim sunuyor sektörün durumuna dair; ya da daha doğru ifadesiyle durumun algılanılışına dair, zira abartılar, metaforlar ve çeşitli eğlencelik gösterim tercihleri doğrudan bir algıyla ilişkili olarak var oluyorlar. Starry Eyes da ikiye bölünmüş yapısıyla önce o üne kavuşmak için çabalayan sıradan genç kadın imajını kamera hareketleri haricinde olağan anlatısıyla kurarken ikinci yarısıyla o anlatıdaki yolculuğu '80'ler estetiğinde vites arttırarak tam bir gore *şenliğine* dönüştürüyor. 



Filmin hikaye ve atmosfer zeminini kuruşu, kamera kullanımı ve sinematografiyle beraber gayet umut verici bir ilk yarı izletiyor. Hatta Cronenberg ve senaristinin ısrarla yergi olmadığını söylediği Maps to the Stars'ın bu kendine güvensiz ve kararsız anlatısında görünene göre kasıtsız olarak beliren Hollywood mitosundan dahi daha güçlü biçimde işleyen yapısıyla Starry Eyes'ın son dönemde sıkça ateş edilen Hollywood üzerine Altman'dan sonra en güçlü yergilerden birini ortaya koyacağını düşündürüyor. Fakat oluşturulan bu beklenti ikinci yarıdaki gore ögeler ve iyice belirginleşen '80'ler estetik anlayışıyla değil, bunların fazla istekli tutumla özensiz kullanımı sonucu hiç ediliyor. Hikaye belki bugüne kadar izlenen, okunan ya da en doğru ifadeyle *duyulan* şöhrete yolculuk anlatılarının Hollywood ile birleşiminden çok farklı bir izleğe sahip değil; ve bunun da ötesinde Davud Yıldızı'nı anımsatan gizli kulüp sembolü göndermeleri gibi çocukça, bezdirici vurgular barındırıyor; ama yerinde oyunculuk performansları, dikkat çekici kadrajlar ve açıksız işleyen senaryosuyla tüm bu bilindik hikayeyi o kadar iyi kuruyor ki Starry Eyes, sonrasında içine düştüğü tempo problemini çözememesi ve odak noktasındaki eleştiriye ters düşen biçimde kendisini fazla ciddiye almaya başlaması tüm potansiyelini yıkıyor. Öyle ki, filmin dramatik ağırlığı, ikinci yarısıyla beraber toparlanamayan anlatının gereksiz uzayan süresi sebebiyle beliren tempo problemini bir türlü taşıyamıyor.


Alex Essoe'nun etkileyici performansı ve en az onun kadar dikkat çeken kamera kullanımı filmin düşüş trendini ikinci yarıda takip etmeyerek çok iyi kurulup ardından kırılan beklenti sonrası Starry Eyes'ın dayanak noktaları oluyorlar. Film de yarıda kesilen cümleleriyle beraber belki istediği her şeyi söyleyemiyor ama sonlana kadar deneyim ettirdiği vahşetle beraber seyircisini hala işlemekte olan bu yergi odağının yanında gayet saldırgan biçimde konumlandırıyor. Fakat, beni kendisinden koparttığı ikinci yarıda dolduramadığı beklentilerden ötürü ne kadar kendisine sövsem de bu konumlandırma sayesinde hala sempatimi canlı tutabiliyor Starry Eyes; yalnızca, kendisini artık başta istediğim gibi şuursuzca övemiyorum. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

21 Aralık 2014 Pazar

Still Alice


Still Alice bu senenin en çok pompalanmış filmlerinden birisi, hatta öyle ki; yapım bütçesinin tamamına yakınının pazarlamaya harcanmış olduğunu öğrensem hiç şaşırmam. Bu ilk anda sadece bir durum tespiti gibi gözükse de benim için film adına çok şey söyleyen bir mevzu, çünkü vasat bir TV filmi anlatıcılığının Julianne Moore'un performansına ve diğerlerinin performanslarından çok ismine dayandığı bir film Still Alice. Dilbilim profesörü Alice Howland'ın alzaymır teşhisiyle beraber yaşadıklarına odaklanırken öyle bir manipülatif tavır takınıyor ki film bir noktadan sonra Alice'ın sıkıntısını hissetmekten çok otobüste ufak bir nazik selam sonrası tüm dertlerini anlatan insanlar karşısındaki o karmaşık duyguya sürükleniliyor ister istemez. Çok dokunaklı olması gereken konuşmalar, ayakta alkışlamalar, zorlama dramatizasyonlar filmin ağlayamadıkça gözlerini hızlıca açıp kapatmasından öteye geçemiyor.

Görünen şu ki Still Alice'in varlık sebebi, Moore'un Oscar'a giden ödül sezonunda -kimisine göre, en sonunda- bol bol kürsüye çıkmasını sağlamak. Bunun ötesinde alzaymıra dair; hafızanın biz insanları kuruşuna, aslında her şeyimizin onun sayesinde ilerliyor olduğuna dair, eklemlenmiş gibi duran vurgularıyla olumsuz anlamıyla bunaltıcı biçimde bir yeniden üretim yapıyor Still Alice. Bu noktada cevaplamakta zorlandığım soru: materyale değer kazandıramayan hikaye anlatıcılığının mı daha büyük bir problem olduğu yoksa materyalin kendisinin mi zaten çok bir şey sunmuyor olduğu; ama açıkçası bu film için böyle bir sorguya girmenin dahi gereksiz olduğu fikrindeyim. Anlamsız planları, yer yer problem teşkil eden ses miksajı ve bir ödevmiş gibi duran kurgusuyla da yalnızca içerik ve perspektif değil teknik yönden de oldukça sorunlu olduğu söylenebilecek filmin Julianne Moore'dan başka kendisini ayakta tutabilecek bir şeyi yok yani. Çocukken sırf yanında verilen zaman geçirmelik o garip plastikler için alınan Milliyet Kardeş veya Miço dergileri gibi bir film Still Alice de, yalnızca bu sefer ambalaj o kadar yanarlı dönerli parlamalı değil, çünkü neşe yetişkinlik içerisinde ufak anları ifade eden bir sözcük, ya da; çünkü öyle işte.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Aralık 2014 Cuma

The Skeleton Twins


"İşte su bu!" demişti David Foster Wallace 2005'te Kenyon College mezuniyet konuşmasında. Her ne kadar belli dönemlerde dönüp tekrar tekrar dinlesem de orada söylediklerini, aslında o konuşmadan üç yıl sonra artık buralarda olmamaya karar vermesiyle beraber daha çok anlamlanıyordu suyun kendisi. Wallace'a bir referans olmasa da The Skeleton Twins işte o suya dalıp nefes tutma pratiği yapıyor mümkün olduğunca. Aynı gün intiharın ucundan dönen, uzun zamandır görüşmemiş iki kardeşin ilişkileriyle beraber kendilerini onarmaya çalışışını izliyoruz olaylar ekseninde, ama geri planda işleyen günlük bunaltıcı rutin filmi potansiyel kategorizasyondan kurtarıyor. İronik olan, perdede/ekranda filmi kurtaran o rutin acaba kaç milyar yaşama mal oluyor günün içerisinde?

Amerikan bağımsızları içerisinde güne yakın duran filmlerden birisi The Skeleton Twins. Sıkışmış bir evlilik, terkedilmiş koca bir alışveriş merkezinin ortasında her yere gidebilecek gibi durup da olduğu yerde kalmış yaşamlar fazlasıyla tanıdık, evreni içerisine hapsetmiş nitelemeler. Buna dair söylenebilecek şeylerin alışagelmişliğiyse yorum yapanın olağanlığı kadar söz konusu materyalin yaygınlığından da ileri geliyor. Nihayetinde ne kadar kabul edersek o kadar var oluyor her şey; yani ne kadar yaygınsa o kadar gerçek günlük rutinimiz de. Filmin burada üzerinden gittiği akvaryum balıklarıysa rastgele bir analoji olarak alışılmışlığını aşarak daha etraflıca kullanılıyor. Belki bu yüzden filmin son havuz sahnesi filme yansıdığı kadarıyla rahatsız edici olmuyor, yoksa benzeri bir dönemeç her yazın için bana fazla dramatik gelirdi. Daha fazla dolandırmadan söylemek gerekirse; The Skeleton Twins kurduğu günlük ilişkiler ve bunları kırılganlığına yakışan zariflikte yürütebilmesiyle etkileyici bir film oluyor: gün içerisinde beklenmedik bir anda yeni tadılan bir atıştırmalık ne kadar etkili kalırsa hayatınızda, bu da o kadar işte. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

15 Aralık 2014 Pazartesi

Gone Girl


Aktif veya pasif seyirciden çok zeki veya gel-geç seyirci isteği konuşulmalı bence filmler üzerinden, çünkü aktiflik veya pasiflik çoğunlukla eserin kuruluş isteğine bakmazken izleyiciden beklenen zihin kıpırdanmaları öncelikle yapıta bağlı oluyor. Gone Girl bu noktada ziyadesiyle manipülatif hareket ediyor; önce günümüzün her iddialı filminin davranış kalıbına uyarak izleyiciye kendisini zeki gibi hissetme zevkini tattırıyor, oysa yaptığı herhangi bir av-avcı filminde denk gelinecek biçimde zekanın sıradan bir gösteriminin ötesine geçmiyor. Bu yargıyla beraber ve filmografisindeki önceki yeniden yapımın da etkisiyle tam Fincher sevgimin nostaljikleşmeye başladığını hissederkense pistin dışındaki araziden kopup gelmişçesine perdenin karşısındaki alımlayıcının önüne çıkıyor Gone Girl; ve artık seyirciyle yarışmıyor, ona anlatmıyor, onun orada olduğunu umursamıyor. Böylece tavrıyla da meta anlatısını kuruyor.


Gravity'den sonra, kendisine dönüp tekrar bakmamın fark ettirdikleriyle beraber beklediğim ama zaten beklenmesi doğal olan ve bu sebeple üzerinde popüler-yaygın bir değerlendirmenin olduğu filmlere mümkün olduğunca yavaş yaklaşmaya çalışıyorum. Gone Girl de bir '90'lar çocuğu olarak hayranlığımın gayet doğal olduğu David Fincher sebebiyle çok beklediğim ve mümkün olduğunca da beklettiğim bir film oldu bu nedenle. Sanıyorum bu da filmi *görebilmem* için yaptığım en doğru şey olmuş, zira insanlar olarak kurulu bir gerçeklikte yaşıyoruz ve kurguyu etkisine taşıyan kabul edilebilirlik bir tek zaman içerisinde tekleyebiliyor. Her zaman en yukarıda tutulan ve yaşadığımız toprakların olağan etkisiyle güven sözcüğü ile aynı cümlede kullanırken mutlaka bir olumsuz ifadeye ihtiyaç duyulan hukuk dahi bir insan kurgusu olarak var olduğu gibi kendi hiyerarşisi içerisinde emsallere bakarken hala kabul edilebilirlik ilkesine bağlı kalıyor. Çünkü başta kendimizi tanımlamayı sevdiğimiz ilişkilerden harcama alışkanlıkları ve hastalıklara kadar tüm yaşamımız ve gerçeklik kabul edilebilirlik ilkesi üzerine kurulu; dünyayı döndüren doğaötesi bir güç var mı bilmiyorum, ve açıkçası pek ilgimi de çekmiyor, ama dünyayı döndürdüğü kadar belirleyen bir şey varsa o da kabul ilkesi, bundan belki de hiçbir şeyden olmamam gerektiği kadar eminim. Gone Girl de bir olası suç davasının dahil olan taraflar açısından önemini işte tam da bu ilkeyi kafamıza vura vura, hatta yeri geldiğinde kendisinin de kullanmasının ötesinde kendisini bunun üzerine kurarak gösteriyor. 

Fakat Gone Girl'ün övülme sebebi yalnızca bunlar olamaz, çünkü herhangi bir anlatı, anlatıcısı farkında dahi olmadan bunları son derece dayanaksız biçimde sarf edebilir. Tam da bu yüzden Gone Girl çok değerli bir film oluyor, çünkü Fincher'ın hala filmografisindeki tepe noktasına ulaşmamış olabileceğini düşündürtürken basit bir av-avcı anlatısı olmadığını, o cenderenin mekaniklerinde yer almadan ama onları yeri geldiğince manipülatif dönemecine araç ederek ortaya koyuyor. Ve tüm bunları sadece bir final sekansıyla yapmıyor ama o final sekansıyla tüm her şeye özünü veriyor; hiçbir şeyin sakil durmasını istemediğini ve olaylara ehemmiyetini veren gerçeklik anlayışının nasıl bir yanılsama içerisinde yaşadığının kurgu dediğimiz anlatıya özgü olmadığını vurguluyor. 


Tabii bu övgülerim; Fincher'ın şaşmayan, şaşırtmayan teknisyenliğinden, kurgunun filmi kusursuzca döndürdüğü zor dönemeçten, Rosamund Pike'ın nefessiz bırakan performansından, ekseriyetle yetersiz/kısıtlı bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Ben Affleck'in bile tam oturduğu oyuncu seçiminin yerindeliğinden, rengi tam tutturan sinematografiden, ses kurgusunun sahnelerin yere sağlam basmasını sağlamasından ve tabii Trent Reznor ve Atticus Ross'un müzikleriyle filmi sarmalayıcı tonuna katkısından daha dem vurmamış halimin kurduğu hayranlık ifadelerimden oluşuyor yalnızca. Ama bu kuran unsurları zaten kısaca geçmiyor muyuz eğer içerik doğru yere ulaştıysa? Nihayetinde, karanlığına koşa koşa gidip sarılacağım bir film Gone Girl, ve sonra didikleyerek orada olmayanları da cümleleri arasında itinayla yerleştireceğim. Alaycı tavrıyla beraber sürükleyiciliğine yedirdiği cümleleriyle tam kısılmışça nefes almayı andırıyor Gone Girl, yani rutinin kendisi oluyor, çünkü aslında her şey serbest düşüşte ama her şey belli bir şeritte hızlanıyor gibi.    

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Aralık 2014 Pazar

Ida


Bir İsa figürünün hazırlanışıyla başlayıp bir figüre dönüşle sonlanıyor Ida, ve hayır; son sahnesini bilmek her filmin heyecanını hiç etmez. Ida da o filmlerden birisi; kısa süresinde seyirciye anlattıkça özünü işaret eden ve çok söylememe konusunda da kararını vermiş bir film. Çünkü savaş patlamalarla başlayıp bitmiyor sadece; kayıplar bir kalan oldukça anlam kazanıyor. Söyleyeceği her şeyi o kadar yalın bir dille, odağının kırılganlığının farkında bir hassasiyetle aktarıyor ve seyirde nesne olduğu kadar izleyene ortak da oluyor ki Ida, final jeneriği akarken herkes tarafından terkedilmiş gibi bırakıyor seyircisini. 


Film Ida'nın rahibe Ida'yı izlediği anlaşılıyor kısa süre sonra; çünkü öyle bir çerçevelemeyle anlatıyor ki hikayesini Pawel Pawlikowski, ne anlattığından ziyade ses tonu ve vurgalamalarını dinlediğiniz hayran olunası bir insana dönüşüyor bir süre sonra film. Şiirsel yaklaşımıyla kurulan bu kadrajlardan bakılabildiği için Ida merak uyandırıyor, çünkü her kelime güzel bir mısrada durduğu gibi sözlükte durmuyor. O yüzden savaşa ve insana sözlüklerden değil, yaşamlardan bakmak gerekiyor sanırım; çünkü ikisi de bir süreyle sınırlı kalamayacak etkilere sahip oluyor. Siyah beyazın anlatıya yaptığı katkı aslında gayet düz olan hikayeyi kurtarıyor; çünkü hikaye ne kadar önemli olsa da böylesine bir sinematografi kurulduğu sürece her hikaye dinlenilmeyi hak eder boyutlara ulaşıyor: Ida sadece bu yüzden etkileyici bir film; sinemanın olanak ve etkilerini, görselliğin yanlış anlaşıldığı zamanlarda ifade edebildiği için. Fakat 82 dakikalık kısa mı kısa süresinde tek bir sekansla benim aklımda kalacak Ida; ismini veren Ida olsun, Wanda tek bir planla tüm filme ismini döküyor. Ama bu Ida'ya katılmaya engel değil bittabi: Peki ya sonra?

sevgi, saygı ve o tarz bilunun duygularla:;,

13 Aralık 2014 Cumartesi

I Origins


I Origins, günümüzle modifiye edilmiş vaatleri olan bir '70'ler anlatısı sunarcasına moleküler biyolog Ian ve laboratuvar partnerinin keşif yolculuğunu konu ediniyor. Doğrusu, şu niteleme cümlesi dahi filmi kendisinin istediği halde pek gidemediği o iddialı boyutlara daha fazla yaklaştırıyor; tabii bu, Brit Marling haricinde diye bahsedersek filmden böyle bir yargıyı doğru kılıyor, yoksa Brit Marling denildiği anda bir filmi izlemenin ötesinde sevmeye başlayabileceğim doğrudur.

Film, yılların anlamsız ikilemi olan din ve bilimi alıp günümüze daha uygun ve şahsen daha dikkate değer olduğunu düşündüğüm spiritüelizm ve metafiziğin reddi ekseninde kuruyor anlatısını. Bu sonu olmayacak tartışmada kendisini dikkatli biçimde konumlandırsa da kendisine olan güveni gibi pek sallantılı bir sandalyede öylece kalıyor film, fakat aldığı pozisyon ya da bu uğurda ettiği cümleleri sebebiyle değil; ilerleyişi düzgün çizilmiş olsa dahi tatmin edicilikten uzak olması sebebiyle bir "misal, eğer, belki" filmi olmasının da etkisiyle cümlelerine kendisi zarar veriyor. Çünkü filmin fazla dramatize edilmiş final sekansı ve fazla aceleye gelmiş gibi duran birinci şahıs anlatımlı itici açılış sekansı sebebiyle meselenin bu ikileme dair alınan pozisyonda yoğunlaştığı belirginleşiyor ve tüm anlatının bu fikrin aktarımı üzerine kurulmuş olduğu düşüncesi bir biçimde rahatsız edici oluyor; alınan pozisyon her ne kadar şahsen yakınsadığım bir yeri işaret etse de. 

Çaba ve öncül fikrin ortaya çıkmış son bütünden daha etkileyici olduğu her film biraz bahtsız oluyor sanırım; çünkü kimi zaman filmin kaldıramayacağı bir yük ona yükleniyor, kimi zaman da yüklendikleri alınarak filmin kamburu olduğu gibi bırakılıyor. I Origins de buna uygun düşen bir durumla, Brit Marling ve beraber çalışmış olduğu ev arkadaşlarından Mike Cahill'in diğer filmi Another Earth'ten sonra gözünü farkında olmadan fazla yukarıya dikip orta katlarda nefesi tükenmiş bir film olarak beliriyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

9 Aralık 2014 Salı

Magic in the Moonlight


Woody Allen dönüp de 1920'lerde film çekseydi ne olurdu sorusunun dolaylı yollara girmeden cevabı Magic in the Moonlight; zaten şu poster, renkler yeterli değil mi? Yani bir Woody Allen filminden, bir Woody Allen filmine yakışır olmasını beklersiniz değil mi? Nostaljinin, merdümgirizliğin, kendi içinde boğulmuşluğun, hafif bir rasyonalite vurgusunun basit ama garip biçimde sürükleyici bir hikaye içerisinde yer etmesiyle beraber huzur verici müzikler eşliğinde unutulabilmesi mühim olmayan bir zaman geçirmek yani, ilk anda, çabasızca söylenebilecek şekliyle. Her ne kadar kendisinin son Avrupa turları birçok severi tarafından da kayıtsızlıkla karşılansa da Roma tatili dışında gayet keyifli, ismine yaraşır filmler çıkardığını düşünüyorum şahsen. Evet, belki arada bir yarattığı o insanın başını döndüren etki bırakması son döneminde böylesine sık değil fakat kendisinin üretme disiplinini düşününce her filmin bir temel unsurunda eksiklikler olması haricinde şahsen beni rahatsız eden bir şey olmuyor, yani ekseriyetle potansiyeline tam erişememiş filmler olabilir ortada bazen, ama ne gerek var ki ermesine? Magic in Moonlight da sevgili Woody'nin ön plana çıkan olmasa da pek geriye düşmeyen filmlerinden, en azından benim beklentilerim açısından tatmin ediciliğin ötesinde. Tabii şu soru da önemli; bu bir Woody Allen filmi olmasaydı, şimdiki sempatiyle bahseder miydim kendisinden? Bahsetmezdim elbette, çünkü Allen'a has çok özel bir ton var; başka yerde görüldüğünde etkilerini belirgin eden ve üzerinde kocaman, inandırıcı olmayan bir "aslı gibidir" yazan. Onun için, filmin uyandırdıklarından hareketle etkileşimli bir ahkam kesmeye girilmeyecekse tıpkı filmlerinde etrafında dolaşmaktan çok hoşlandığı o büyü gibi Allen'ın filmlerinin etkisi, pürüzlülük iyidir, ha? Kahvenin ne kadar güzel olduğunu söylemeye çalışmaktansa kahveyi içmeli nihayetinde; zaten şu yan sütundaki fotoğraflarda görünen adamlar devreye girdi mi ben biraz oyuncak almaya gitmek için uslu duran çocuk triplerine giriyorum, o yüzden; afiyet olsun.

ha bir de; sevgili Woody, scarlett johansson'a taktığında böylesine heyecanlanmamıştım, emma stone sağolsun, seneye bir de etkileyiciliğinden sual olmaz joaquin phoenix'le gelsin. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Aralık 2014 Pazar

The Homesman


Akıl sağlığı yerinde olmayan üç kadının Nebraska'dan Iowa'ya götürülüş hikayesini görevi üstlenenlere odaklanarak anlatıyor The Homesman. Tommy Lee Jones, kolay ifadeyi sağlamanın ötesinde janrlarla ifade etmeden ne kadar hoşlanmadığını söylese de western-olmayan-western diye nitelenebilecek kadar türün alışılmışlarına ters gidiyor film; westernlerde batıya gidilirken burada doğuya gidiliyor, kadın karakterler Jones'un "bugüne kadar yalnızca cinsiyeti sebebiyle metalaştırılmamış ya da önemsizleştirilmeye çalışılmamış bir kadın yoktur" deyişine denk düşer biçimde hikaye erkekler değil kadınlar üzerine oluyor ve daha önemlisi taşıdığı politik alt tonun daha da güzelleştirdiği biçimde kahramanlar konu edilmiyor. Ama aynı zamanda, western türünü sevme sebebim olan ruh hali ve genel hissi de taşıyor film, fakat tonundan daha önemli olan şey Hillary Swank'ın güçlü performansıyla filmde merkezileşen Cuddy karakteri. Hikayesini Cuddy üzerine kurarken yaşamın güzel üzerine döndüğünü de ortaya koyuyor film, fakat buradaki güzel çok daha soyut ve kapsayıcı bir mefhum olarak; yoksa ana yol olmadığı için yüzlerce tali yoldan birine dönüşmüş ikili ilişkiler özelinde tanımlanmış bir güzellik değil.


Filmin ağır temposu karanlık tonuyla beraber ziyadesiyle uyumlu ilerliyor; ancak seyir bittikten sonra izleyicinin içinde büyüyen hali seyir sırasında farkına vardırtmasa da finale yaklaştıkça anlatısı anlamlanıyor filmin. İşte bu yüzden ana karakter olmanın ötesinde hikayenin sebebi Cuddy, zira onu tanımadan final bu kadar vurucu olamazdı, ya da Tommy Lee Jones'un yüzünün kırışıkları bu kadar farklı biçimde iletken hale gelemezdi. Karakterlerin güçlülüğü genel itibariyle bir mesele olarak algılansa da güçlülüklerinden ziyade bir diğeri-yle beraber/-ne rağmen/-nin aksine var oluşları ilişkileri belirginleştiriyor. Umursuzca etrafta dolaşan Briggs'in bir noktadan itibaren umarsızca etrafına bakınmaya başlaması da bu sebeple; süreklilik olmadığı sürece insan ederinin ötesine bakmaya çalışıyor.        


The Homesman'in etkileyici görselliği de karanlık tonuna pekiştirici oluyor; atmosferi iyi tanımlayan genel çekimlerin haricinde karakterleri mekan ve zamanda konumlandıran hayranlık uyandırıcı sahne ve sekanslar filmin seyirciye yüklemekten çekinmediği buhranı katmerliyor. Fakat filmi kuran ağır tempo söz konusu çekimlerle iyi dengeleniyor olsa da kurguda yer yer atlamalar göze batıyor, ayrıca hikayenin geriye dönüşleriyle beraber üç kadına dair araya kesilen sahneler bütünlük içerisinde fazla sırıtıyor; yani bir heyecanla arka arkaya şu da güzel, bu da harika dercesine sıralıyor olsam da filmin fazla sıkıntılı gelen bir tarafı da var. Zaten nihayetinde cümlelerinin içeriğiyle etkileyici olabilen bir film The Homesman, ve izleyenin içerisinde yavaşça büyümesinin sebeplerinden biri de bu; çarpıcı değil esir alıcı bir film bahsettiğimiz, ve böyle bir esaret nasıl arzulanmaz ki?    

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Aralık 2014 Cumartesi

Deux jours, une nuit


Güne hükmeden toplumsal ve ekonomik koşullara odaklanan anlatılar çoğunlukla fazla odaklanmış hissi verirler bana, dolayısıyla cümleleri doğru olsa bile itici bir tarafları vardır. Çünkü konu ettikleri problemlerin ilk yüzleri kadar dar bir alanda oynarlar; meseleyi geniş bir perspektiften görme konusunda ya isteksiz ya imkansızdırlar. Yerli edebiyatta da bir dönemi tanımlamış insanların en büyük problemidir bence bu: bir hikaye anlatacakken birkaç madde çıkarıp onların peşinde hikayeyi kaçırmak. Fakat bu minvalde hem iyi hem de doğru cümle kuran sinemacılar Dardenne kardeşler, ve bu sebeple kendilerine olan hayranlığım çok büyük. Zira sıkıntı verici bir düzensel problemi farklı boyutlarıyla ve ana karakterin günlük yaşamını sadece o odak noktasıyla tanımlamadan anlatabilmek, yani sıkıntıyı değil hikayeyi anlatıp yergiyi onun içine yedirmek ancak Dardenne kardeşlerde bu kadar gerçek ve buna rağmen zarif olabiliyor.

Deux jours, une nuit, iş yerinde ya ikramiye ya kendisinin kovulmaması üzerine oylama yapılan Sandra'nın ikinci bir oylamaya izin koparabilmesiyle iş arkadaşlarını ikna etmeye çalışmasını konu ediniyor. Olağanın dışında, inişli çıkışlı bir haftasonunun dahi günün devridaimliğini aktarabiliyor olması aslında bulunduğumuz zaman itibariyle kişinin nerede konumlandığını gayet iyi gösteriyor. Dardenne kardeşlerin karakteristik özelliği olan planı var eden hareketi takip eden kamera kullanımı, söz konusu günün rutinini seyirciye aktarabilme konusunda ekstra etkili olurken hikayenin karakterleri çevreleyiş biçimi de meselenin iç sıkıcılığını daha bir merkezileştiriyor. Dardenne'lerin yerinde ifadesiyle, Marion Cotillard'nın da kendisine yeni bir ifade kazandıran performansıyla hem vücudunu hem yüzünü rol için dönüştürebilmesi Sandra'nın her duygusal titreşimini seyirciye doğrudan ulaştıran etken oluyor.

Deux jours, une nuit, tekrara giren bir yapı üzerinden kuruyor anlatısını. Ancak bu tekrarlar her seferinde yeni bir cümle olmasa da yeni ifadeler ortaya çıkarmayı başarıyor. Filmin sürükleyici yapısı da biraz buradan ileri geliyor, yoksa söz konusu oylama hikayenin temeli gibi dursa da aslında film oylamaya veya onun sonucuna dayanmıyor, burada söz konusu olan büyük bir problemin birkaç yaşam üzerindeki tezahürü ve ona karşı konulmaya çalışılan mücadele. Oylama belki anlatıdaki yaşamları değiştirecek ama hikayenin pozisyonlanışını değiştirmeyecek, temelinde olmama sebebi de bu zaten. Olayın muhattabı tüm insanların içerisinde bulunduğu ya da girmekten korktuğu durum tüm bu döngüselliğe anlamını katıyor, çünkü günün rutini derken kastedilen bunun ötesinde bir tekrar değil; açığa yeni ufak ifadeler çıkartan ama aynı cümlenin ezberlenişinden öteye gidemeyecek yaşamlar kuruyor yeryüzünü. Deux jours, une nuit bu durumu kendisine karşı kullanarak oturtuyor anlatısını, ve işliyor da. Karşıya karşıya kalınan etik kararlar ve mücadele edilesi bir yaşam eksiği ya da fazlası olmadan orada dururken üçüncü boyut gözlüğe ihtiyaç kalmadan kendiliğinden kuruluyor, belki de Dardenne'lerin sosyal dramalarını bu kadar etkileyici yapan budur: vaaz vermiyor; anlatıyor, dinliyor, anlatıyor, dinliyor ve sonra şans eseri aynı ortamda bulununca birbirlerine tanıştırılmış insanların vedalaşmadan, çekingence ayrılışları gibi yavaşça karartıyor perdeyi. İyi mücadele verdik, diyebilmek belki de her şey; çünkü ötesinde kalan dahil olmak.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Aralık 2014 Perşembe

Life Partners


30'lu yaşlara yaklaşırken diğer ikili ilişkilerin de etkisiyle aralarında problemler yaşamaya başlayan iki çok yakın arkadaşı konu ediniyor Life Partners. Açıkçası araya bir eğlencelik seyirlik sıkıştırayım diye düşünürken Gillian Jacobs'u görünce atladım filme, dolayısıyla Jacobs'u izlemek ve belki biraz da aptalca gülmek haricinde filme dair beklentim olduğunu söylemek güç. Life Partners da zaten beklenti yaratmak için uğraşmış bir film değil, nitekim elinde bir şey olduğunu söylemek de güç. Plota bakılmasıyla beraber göz önünde canlanan film hemen hemen izlenen oluyor ki bu noktada seyircinin insafına kalıyor film üzerine söylenecekler.

Life Partners iki yakın arkadaş üzerinden kurduğu anlatısında ilginç karakterler veya kendisini izlettirecek bir olay örgüsü yaratamıyor, ancak bu tarz temel problemlerine rağmen, takıntılı olduğum yetişkinlik mevzusunu çizginin herhangi bir tarafına geçmeden tok kedinin çöpü karıştırdığı gibi irdelediği söylenebilir. Muhtemelen film üzerine edeceğim ender olumlu sözlerden biri bu olur, çünkü tüm çabalarıma rağmen sevimli gelmeyen bir film Life Partners; ve bu, filmin çok ciddi bir sorunu olması sebebiyle değil, aksine, fazla jenerik kaçan senaryosu ötesinde pek sorunu olmaması sebebiyle. Tabii senaryo bir film için yerin dibinde veya gözün göremeyeceği yerlerde nitelemelerde bulunmak için tek başına yeterli olabiliyor fakat burada yetişkinlik bahsi üzerinden gidersek olmamışlığıyla kendisini bahsedilir kılabilecek tek konusunun bir emsaline dönüşüyor Life Partners. Zorlanan yetişkinlik anlamları belli bir yaş ile beraber herkesin üzerine yüklenmeye çalışılırken hem yanlış tanıma hem kabuğu dahi problemli sorumluluklara ters düşen bireyler yetişkinlik mevzusunun yükünü biraz daha farklı taşımaya başlıyor sanki, Life Partners'ta da biri bu yanlış yetişkinlik tanımıyla beraber ilerleyen; diğeri tersine düşmese de sıfatı umursamayan iki arkadaşın ilişkisini izlemek kağıt üzerinde olumlu vaatlerde bulunsa da filme yansıyan bir dikkat çekicilikten bahsedemiyorum şahsen.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,   

3 Aralık 2014 Çarşamba

Neden Tarkovski Olamıyorum...


Tarkovski'nin duvarda somutlaşan sözü yaşamlara yansıdığında o kadar estetik durmuyor sanki, ya da yaşamlar tırnak içerisinde alıntı yapılacak kadar büyütülmüş sözler kadar süslü değil. İki türlü de ortada uyuşmazlık. Kimi şikayet ediyor, kimi dalgasına bakıyor ama nihayetinde bir kot, bir kazakla günler geçerken ocağın üzerine kimin için bir şey koyduğun yalnızca sorumluluk olarak değil, gününün değeri gibi geliyor çoğu zaman. Ama kürkçü dükkanı hiç terkedilmiyor, kürkçülerden hiç memnun kalınmıyor; kamburluk sadece bir şey taşımaktan değil, yanlış oturmaktan da, bir diğerine selam verince uzayacağından korkup başı eğip yanlarından geçmekten de oluyor sonuçta. Belki ben artık kazmaya başlıyorum ama yine bir döngüsellik gelip filmi tam ortasından vuruyor: eskiden asistanlığını yaptığım türkü filmleri çeken bir yönetmendi denilen adamın laflarından sonra Bahadır ilk defa çayı reddediyor, öylesine ağır geliyor aslında bu döngü.

İsminin açık ettiğini anlatıyor Neden Tarkovski Olamıyorum: böyle samimi, özgün ve öz farkındalığı olan filmler izledikçe onlara sarılıp uyumak istiyor insan. Derdiyle, onunla uğraşan cümleleriyle veya hepsiyle dalga geçer gibi mizahıyla kendini gediğine koyuyor Neden Tarkovski Olamıyorum, ve gerçeğe oturan ender sözlerden olan Horatius'un meşhur cümlesini telaffuz ediyor adeta. Neden gülüyorsunuz ki?  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 Aralık 2014 Salı

A Most Wanted Man


Casusluk hikayeleri denilince akla gelen genel kaslı kovalamacalar ne kadar sıkıcıysa, deneyimlerine güvenerek gerçekçiliğinden dem vurulabilinecek John Le Carre hikayeleri de bir o kadar türe değer katan hikayeler diyebiliriz sanıyorum ki. Bu anlamda önce klişe görünen ismini de sonuna kadar hak eden bir hikaye/film A Most Wanted Man, tüm ironisiyle birlikte. Fakat hikayenin ötesinde filmden konuşmak gerektiğinde ben eksenin diğer tarafına kayıyorum yavaş yavaş, zira fotoğrafçılığıyla hayran bırakıp Control ile yeni edindiği sıfatıyla da kendisini sevdiren Anton Corbijn, bir sağlam bir kötü iki şarkı ve dört remiksli albümlere dönecekmiş gibi duruyor gitgide filmografisiyle. 

Yer yer araya kesilerek bütüne anlam katmaktan geri kalan lüzumsuz planlar, kurguya olan olumsuz etkisine rağmen bir noktaya kadar göz ardı edilebilse de karakterlerin ağzında sakil duran repliklerle beraber her geçen dakika göze daha fazla çarpan dramaturji problemleri filme yönelik tüm beğeninin aslında hikayeye yönelik olduğunu düşündürüyor bana. Rachel McAdams'ın sırıtmayan bir oyunculuk performansını pek zor hatırlayacak olduğum gerçeğinin yine bozulmamuş olması da seyir sırasındaki etkiye ekstra bir külfet koyuyor tabii. Fakat filmin, yerinde bir amaçla türün benzerlerindeki gibi yanıltıcı özendiricilikte bir casusluk portresi çizmektense, işin rutini içerisinde her an duvara çarpma ihtimaline odaklanmak istemesi, hikayenin ötesinde kendi tercihi; ancak bunu seyirciyi kaybedecek bir stilistik karmaşayla yapmaya kalkışması kendi kendisini dövüşü anlamına da geliyor. Zaten filmin stilizasyon çabası her geçen dakika parodiye dönecek hissi verirken bu yılın en büyük kayıplarından güzel adam Philip Seymour Hoffman'ın performansına da yazık ediyor.  

Her filmin, cümleleri üzerinde bir özeni, onları konuşturmak isteme derdi vardır ama eğer bir film böyle bir uluslarası oyuncu kadrosuna sahipse o filmin temel dertlerinden de biridir bu mesele. Ancak bunu hak etmek için o kadar eksik kalıyor ki anlatım yönünden A Most Wanted Man; finaline kadar bağırmaktan kaçındığı asıl sözünün değerliliğine rağmen gereksizce uzamış bir kaçmış fırsatlar yığınına dönüyor. Fakat yanlış anlaşılmasın; herhangi bir ölçüğe göre dibe çökmüş bir film değil A Most Wanted Man, yalnızca cümlelerine ulaşamayan yaklaşımı ve anlatımı yüzünden sebep olduğu hayal kırıklığının acımasızlığını üzerinden silkelemeyecek bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,   

1 Aralık 2014 Pazartesi

Blind


Yakın zamanda görme yetisini kaybeden Ingrid'in kendisini daha güvenli hissettiği evine kapatmasıyla beraber çevresiyle kurduğu ilişki üzerinden yürütüyor anlatısını Blind. Fakat doğrudan, gerçek anlamıyla görme engelli bir karakter üzerine denilemez film için, çünkü körlüğü zorlu bir insanlık hali olarak gerçeğin yanından geçemeyecek olsa da deneyim ettirmek için tüm imkanlarını kullanırken film, ona paralel, hatta daha yüksek desibele ulaşacak vurguya sahip biçimde körlüğü bir ruh hali zamiri olarak kullanıyor. Bunu kotarışındaki estetik beceriklilik de alımlayıcıya çok katmanlı bir hareket alanı sunabiliyor.

Hayranlık duyduğum sinemacılardan Paul Schrader, öncelikle anlatacak bir derdiniz varsa buna bir metafor bulmak gerektiğini söyler Taxi Driver'da kullandığı taksi şoförlüğünü örnek göstererek. Buradan hareketle düşününce Ingrid'in duyusal engeli aslında yaşama onun kadar doğrudan etkisi olmayan bir duyusal rahatsızlığa işaret ediyor gibi durmakta. Özellikle zaman zaman estetize edilişiyle ilgi çekici olabilse de yer yer istismara kaçmak üzereymiş gibi gözüken tenselliği filmin kullanışı, bu duyusal rahatsızlığın açıktan ifadesi gibi anlam kazanıyor benim için. Bir alımlayıcı olarak kendi yorumumu filme olağan bir şekilde yüklemenin ötesinde finale doğru hikaye bağlanırken Elin'in kızıyla beraber doğrudan ekrana el sallayışı yorumun filmi çok da kazmadığının göstergesi esasında. Hikayede Einar karakterinin pür varlığı dahi, Morten'e ithafen söylenenlerle birleşince Ingrid'in duyusal durumuna, duyusal engelinden çok daha fazla vurgu yapıyor; yani filmin mevsimi gayet belirgin, yalnızca arada hava durumuna bakmak gerekiyor.    

Blind'ın hikayesinden ve cümleleri için üzerine oynadığı tahayyülden önce onu işleyiş tarzı filme daha fazla değer katıyor. Zira bir filmi film yapan tüm departmanlarda alınmış doğru yaratıcı kararlar kadar onların bütünlüğü, Blind'ın final jeneriği akarken seyircisine az önce izlediği sekanslara o özel anlamları yükletmeye devam ettiriyor. Temaya uygun biçimde yakalanmış görsellik, duyusal farklılıkları ön plana çıkartan ses kullanımı ve doğal ışık kullanımı ile beraber sahnenin cümlesini iyi vurgulayan tarzı ve parçalanarak bütünlük kazanmış kurgusuyla beraber takdiri hak ediyor.   

Blind, orada olamamanın filmi, ve bunun döngüsel biçimde yine, yeni, yeniden, filmlerle, veya tüm hikayelerle cümlelere döndürülmesi, demek gerçekten orada olamıyoruz diye düşündürtüyor. Ve Blind gibi güftesi olsa insana dokunuşunu kaybedeceği hissini veren bir melodi nadir gözüken sıradan güzelliklerden biri olarak beliriyor.

kuzeyin sineması da;
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses