15 Aralık 2014 Pazartesi

Gone Girl


Aktif veya pasif seyirciden çok zeki veya gel-geç seyirci isteği konuşulmalı bence filmler üzerinden, çünkü aktiflik veya pasiflik çoğunlukla eserin kuruluş isteğine bakmazken izleyiciden beklenen zihin kıpırdanmaları öncelikle yapıta bağlı oluyor. Gone Girl bu noktada ziyadesiyle manipülatif hareket ediyor; önce günümüzün her iddialı filminin davranış kalıbına uyarak izleyiciye kendisini zeki gibi hissetme zevkini tattırıyor, oysa yaptığı herhangi bir av-avcı filminde denk gelinecek biçimde zekanın sıradan bir gösteriminin ötesine geçmiyor. Bu yargıyla beraber ve filmografisindeki önceki yeniden yapımın da etkisiyle tam Fincher sevgimin nostaljikleşmeye başladığını hissederkense pistin dışındaki araziden kopup gelmişçesine perdenin karşısındaki alımlayıcının önüne çıkıyor Gone Girl; ve artık seyirciyle yarışmıyor, ona anlatmıyor, onun orada olduğunu umursamıyor. Böylece tavrıyla da meta anlatısını kuruyor.


Gravity'den sonra, kendisine dönüp tekrar bakmamın fark ettirdikleriyle beraber beklediğim ama zaten beklenmesi doğal olan ve bu sebeple üzerinde popüler-yaygın bir değerlendirmenin olduğu filmlere mümkün olduğunca yavaş yaklaşmaya çalışıyorum. Gone Girl de bir '90'lar çocuğu olarak hayranlığımın gayet doğal olduğu David Fincher sebebiyle çok beklediğim ve mümkün olduğunca da beklettiğim bir film oldu bu nedenle. Sanıyorum bu da filmi *görebilmem* için yaptığım en doğru şey olmuş, zira insanlar olarak kurulu bir gerçeklikte yaşıyoruz ve kurguyu etkisine taşıyan kabul edilebilirlik bir tek zaman içerisinde tekleyebiliyor. Her zaman en yukarıda tutulan ve yaşadığımız toprakların olağan etkisiyle güven sözcüğü ile aynı cümlede kullanırken mutlaka bir olumsuz ifadeye ihtiyaç duyulan hukuk dahi bir insan kurgusu olarak var olduğu gibi kendi hiyerarşisi içerisinde emsallere bakarken hala kabul edilebilirlik ilkesine bağlı kalıyor. Çünkü başta kendimizi tanımlamayı sevdiğimiz ilişkilerden harcama alışkanlıkları ve hastalıklara kadar tüm yaşamımız ve gerçeklik kabul edilebilirlik ilkesi üzerine kurulu; dünyayı döndüren doğaötesi bir güç var mı bilmiyorum, ve açıkçası pek ilgimi de çekmiyor, ama dünyayı döndürdüğü kadar belirleyen bir şey varsa o da kabul ilkesi, bundan belki de hiçbir şeyden olmamam gerektiği kadar eminim. Gone Girl de bir olası suç davasının dahil olan taraflar açısından önemini işte tam da bu ilkeyi kafamıza vura vura, hatta yeri geldiğinde kendisinin de kullanmasının ötesinde kendisini bunun üzerine kurarak gösteriyor. 

Fakat Gone Girl'ün övülme sebebi yalnızca bunlar olamaz, çünkü herhangi bir anlatı, anlatıcısı farkında dahi olmadan bunları son derece dayanaksız biçimde sarf edebilir. Tam da bu yüzden Gone Girl çok değerli bir film oluyor, çünkü Fincher'ın hala filmografisindeki tepe noktasına ulaşmamış olabileceğini düşündürtürken basit bir av-avcı anlatısı olmadığını, o cenderenin mekaniklerinde yer almadan ama onları yeri geldiğince manipülatif dönemecine araç ederek ortaya koyuyor. Ve tüm bunları sadece bir final sekansıyla yapmıyor ama o final sekansıyla tüm her şeye özünü veriyor; hiçbir şeyin sakil durmasını istemediğini ve olaylara ehemmiyetini veren gerçeklik anlayışının nasıl bir yanılsama içerisinde yaşadığının kurgu dediğimiz anlatıya özgü olmadığını vurguluyor. 


Tabii bu övgülerim; Fincher'ın şaşmayan, şaşırtmayan teknisyenliğinden, kurgunun filmi kusursuzca döndürdüğü zor dönemeçten, Rosamund Pike'ın nefessiz bırakan performansından, ekseriyetle yetersiz/kısıtlı bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Ben Affleck'in bile tam oturduğu oyuncu seçiminin yerindeliğinden, rengi tam tutturan sinematografiden, ses kurgusunun sahnelerin yere sağlam basmasını sağlamasından ve tabii Trent Reznor ve Atticus Ross'un müzikleriyle filmi sarmalayıcı tonuna katkısından daha dem vurmamış halimin kurduğu hayranlık ifadelerimden oluşuyor yalnızca. Ama bu kuran unsurları zaten kısaca geçmiyor muyuz eğer içerik doğru yere ulaştıysa? Nihayetinde, karanlığına koşa koşa gidip sarılacağım bir film Gone Girl, ve sonra didikleyerek orada olmayanları da cümleleri arasında itinayla yerleştireceğim. Alaycı tavrıyla beraber sürükleyiciliğine yedirdiği cümleleriyle tam kısılmışça nefes almayı andırıyor Gone Girl, yani rutinin kendisi oluyor, çünkü aslında her şey serbest düşüşte ama her şey belli bir şeritte hızlanıyor gibi.    

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses