24 Ocak 2015 Cumartesi

Laggies


Pazar günü, yalnızca takvimde üzerine içten bir çizik atılacak vakit değil, düşünce zor çıkılan bir ruh halinin de temsili aynı zamanda. Ufak, birazcık üzerinde durulunca ne kadar lüzumsuz olduğu görülen şeyler etrafında zihnin dolanıp da üzerine basamadığı, kısacık bir iyi hissetme anının kendisini uzatmaya imkan bulamadığı çıkmazcasına insanın kısılı kaldığı bir sandalyanin-ucuna-oturma-kibarlığı gibi geçen bir süre ve hal belki, ama haftanın geri kalanı düşünüldüğünde onlardan olan ayrıklığı en çarpıcı yönü oluyor. Çünkü pazartesi hissi ne kadar kötü olursa olsun peşinden gelen günlerle beraber; hafta sonuysa, bu tek başlık altında birleşiyormuş gibi gözükmesine rağmen yalın ve güçlü bir cumartesiyle yalnız ve pısırık bir pazar olarak ikiye ayrılmakta. Ertesin günkü mecburiyetle bir gün önceki umursamazlık arasında sıkıştıkça parçalara ayrılır sanki zihin birleşemeyecekmişcesine, o anda ve şu anda da olduğu gibi üzerinde dramatikleşen tüm anlatılar şaşırtıcı biçimde gerçektir. Yalnızca, önce gerçeklik üzerine düşünmek gerekir. Laggies işte tam bu ruh halinin filmi. Çok da istemediğin halde sanki gerekliymiş gibi düşünerek bir arada bulunduğun birkaç insanla otururken ağzını açamıyor olmanın, duyduğun cümlelerle kendi aranda ilgi kuramıyor olmanın bir pazar günü hissi olduğunu kabul edersek cumartesi gecesi gibi belki Laggies, yani bir kaçış sunuyor nihayetinde, ve bu sebeple de bir pazar günü seyirliği oluyor. 


Peki pazar günü seyirliği olmak ne kadar iyi? Birbirlerinden ufak renk tonlarıyla ayrılan kovboy filmlerinin çoğunun *yalnız kovboy* imgesinin katkısı düşünülmeden, sadece TV'lerin yayın takvimi sebebiyle pazar günü filmleri diye kabul edilmiş olması aslında durumu çok net açıklıyor. Şöyle ki; o kovboy filmleri yalnızca "yayın akış-sal" değil, ruhsal sebeplerle de pazar günü filmleri, ama birçok insanın zihninde çocuklukta izlenen filmlerden gelen takvimsel pazar seyirliği yakıştırması var üzerlerinde, çünkü Red Kit bile pazar sabahları yayınlanırdı. Ve söz konusu filmler bir yandan sevilmekle beraber diğer yandan çok yüksek değerde tutulmaz, zira filmlerin özel bir anlatı biçimi ve onları izlemenin özel bir faaliyet olması sebebiyle sanki günlük yaşamın bunaltıcı rutinini tekrarlarken bile daha yüksek perdeden bir kamera açısı sunması gerektiği düşünülebilir. Hadi çekingence edilgen konuşmayı bırakayım, ahkâm keseceğim kadar kestim zaten: en azından benim o filmlere dair değerlendirmem bu yönde. Oysa o söz konusu filmleri izlemek eğlencelidir, çünkü o pazar günü hissinden sürdükleri müddetçe kurtarırlar. İnsanı balon gibi şişiren uzun ve kısa vadeli bunaltıcı sorumluluklar karşısında bir anda balon şişirici o ufak plastik aletlere döner filmler, siz şişmedikçe çevrenizin; filmler sorumluluklara hava verdikçe kendinizin bir nefes aldığını hissedersiniz. İşte western'ler bu yüzden ikiliklerin filmleridir, ve bu yüzden pazar seyirlikleri için iyi ya da kötü sıfatlarıyla gelemezsiniz, çünkü ya *iyi* diyerek western atmosferi içerisindeki kısıtlı karakter derinliğini kendi bünyenizde tekrarlarsınız ya da *kötü* diyerek o derinlikte karakterlerin nasıl yüzeceğini sorgularken kendinizle çelişirsiniz zira siz de yazı-tura olarak değerlendirmiş olursunuz filmi. İşte Laggies de tam bu yüzden bir pazar günü filmi. Karakterleri yeterince geliştirilmemiş, olaylar silsilesi arkasında para aklanan bir paravan iş gibi pek sağlam gözükmeyen ve oyuncularının tanınırlığıyla sevimliliğine sırtını yaslayan ama iddiasızlığı sayesinde başarısız derinliğinde yüzdüremese de biraz serinletmeyi başaran bir film çünkü Laggies, ve sürdüğü müddetçe izletiyor kendisini. -yeni bir paragraftan önce son çıkışı an itibariyle kaybetmiş bulunmaktayım, o yüzden bu paragrafı şişirmeye devam- Filmin Megan üzerinden ele aldığı yetişkinlik meselesine dair fikirlerimi daha önce birçok sefer tekrarlamıştım; genel geçer yetişkinlik tanımının ne derece problemli olduğunu ve yetişkinliğin oturmuşlukla, *pişmişlik*le alakası olmadığını kendimce söylemeye çalışmıştım, dolayısıyla Laggies'de aynı meseleleri yinelemenin pek bir mantığı olacağını düşünmüyorum. Yine de bu meseleyi pek layıkıyla işleyemese de karakterine gerekli alanı sağlayıp orada kendince çözmesini sağlaması ve bir yemek tarifi verircesine perdeye yöntem taşımaya çalışmamış olması takdire değer, tabii bu süreçte Megan'ın Annika ve yaşıtlarıyla olan ilişkisini bir yeniden başlangıç metaforu olarak kullanmasının da yeterli bir dayanak olarak işlediğini belirtmeli.

sonunda *bir pazar günü filmi* tanımımı açtığıma göre bundan sonra uygun gördüğüm filmler için rahatça referans vererek kullanabilirim, yihu. sırada cuma ve cumartesi filmleri tanımı var, hafta bitince de yeni bir ölçüm bulmak lazım tabii. 
ayrıca uzun uzun keyiflice keira knightley izlemek iyi hoş güzel de amerikan aksanıyla olmasaydı daha bi' iyi olacaktı. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,          

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses