8 Ocak 2015 Perşembe

Clouds of Sils Maria


Medyatik insanların yaşamlarına kartondan yapma stüdyo şehirlerini andıran bir tavırla bakan filmlerin aksini öneren bir mekansal arkaplan ama o tavrı anımsatan bir havayla başlıyor Clouds of Sils Maria. Açık ve gizli çekişmeler, itişmeler, asistan ilişkileri, eskiyle bağı olan projeler derken karmaşık karakterler arasında karmaşık ilişkiler belirdikçe o hava dağılıyor ve mekanların da etkisiyle daha özel bir hale bürünüyor film. Filmi ilgi çekici hale getiren unsurların önemli bölümü fazlasıyla alışık olunan şeyler, fakat gerek geçmişle derdi olan oyuncu gerek yeni bir projenin hazırlanış sürecinde gündelik gerçekle örtüşmeye başlayan kurgu gerekse bunların ortaya çıktığı alt-üst olarak tanımlanabilecek ilişkiler ağı alışılmışlığı kadar oturaklı işleniyor. Dolayısıyla fikirlerden ziyade onların uygulanışları Clouds of Sils Maria'yı olabileceğinden daha çekici hale getiriyor.


İlişkiler üzerinden diyaloglara sırtını veren, gündeliğe dair söylemleri ve onun ötesine geçişi yalnızca gerçeklik mefhumunu çekiştirerek değil hikayenin her anında buna atıfta bulunarak yapan filmlerin nazarımda hep özel bir yeri vardır, bu sebeple Maria Enders ile Valentine arasında yeni filme hazırlık sürecinde kurulan ilişkinin benim için tüm filmi taşıyor olduğunu söyleyebilirim. Fakat bunu sağlayan şey kurgusallık içerisinde çok boyutlu ve geçişli bir alanın karakterler özelinde özenle işlenmesi, zira filmde Jo-Ann'in oynayacağı Sigrid bir noktadan sonra Valentine'ın filmin gerçekliğinde eşleştiği karakter olurken beş karakterin örtüşme noktaları da gittikçe daha fazla belirginleşmeye başlıyor. Bu noktada doğa gözlemi ve filmin doğal görselliği de bu karakterleri ayrıksılaştıran zamansal fark olarak anlam kazanıyor. 

Karakterlerin bu çok boyutlu ilişkilerinde konumlanışlarının anlatıyı olumsuz etkilemeyecek kadar karmaşıklaşıklaşışında oyuncuların performansları ve birbirleriyle uyumlarından ekstra olarak bahsetmek gerekiyor. Juliette Binoche ve Kristen Stewart, aralarındaki uyum sayesinde, karakterlerinin bu farklı kurgusallıklar içerisinde sıkışmışlıklarına rağmen kaybolmasına imkan tanımıyorlar. Binoche söz konusu olduğunda bu şaşırtıcı değil elbette, kendisine övgülerin her karakteriyle tekrarlanmasına lüzum yok. Fakat Twilight serisiyle fazlasıyla hırpalanan Kristen Stewart büyük gişe filmi serisi öncesi umutlandıran haline geri dönüyor yavaş yavaş. Bugüne kadar karakterlerini donukluğun benzer tonlarından çıkarmakta zorluk çektiği doğru olsa da bu kendisinin yeteneğinden öte biraz rol seçimleriyle ve sınırlı yorumlama imkanıyla alakalı bir durum gibi gözükmekte, çünkü kendisi o rollerde sırıtmıyordu pek. Fakat Clouds of Sils Maria'daki performansıyla Twilight'taki kadın olarak kaybolmayacağını, Twilight'ın sonrasında da öncesinde olduğu gibi var olduğunu hatırlatacağını düşündürttü, umarım benzeri cümleleri gelecekte daha fazla kurdurtur.  


Clouds of Sils Maria'nın içinde bulunduğumuz dönemin bozucu yapısına dair ettiği cümleler, filmin ilişkiler üzerinden söyleme derdinde olduğu ifadeleri Valentine ile Enders arasındaki tartışmayla farklı bir boyuta taşıyor. Çünkü eskide kalmak veya yeniye kategorik olarak dahil olmak değil mesele, mevcut olana, vadiden sis kıvamında akmakta olana ne kadar uyum sağlanabildiği; izleme noktası hep yukarılarda o akışı görebilecek bir yerdeyken uyuma dair bakış açısı ederlerini ve işlevlerini değiştiriyor yargıların. Val ile Maria arasındaki itişme buradan ileri geliyor, benzer biçimde Maria'nın film boyunca tanık olunan nadir memnuniyet anları da kendi içkin konumunun onandığı anlara denk geliyor; yani tüm mesele bir cümlenin içeriğini daha aktarılabilir kılan biçimsel yapısı ve bunun dönemin trendleriyle belirlenmiş uyumluluğu, nicel bakımdan kabul görebilirliği. Bu sorgularının da gösterdiği üzere Clouds of Sils Maria, farklı anlatılarla aynı anda uğraşmaya kalkışan ve bunu da hakkıyla kotarabilen bir meta-film; dolaptaki yemek artık yenir mi yenmez diye sormadan önce yemeğe bir bakıp onu koklayan ve hafifçe tatmayı dert etmeyen, günleri aşan temaların günümüze oturmaya çalışışına dair doyurucu bir anlatı. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses