15 Ocak 2014 Çarşamba

All Is Lost

All Is Lost, J.C. Chandor'ın yazıp yönettiği ve tek oyuncusunun Robert Redford olduğu bir film. Redford'un teklifin ilk geldiği zamanı anlatırken Chandor için "tam bir deli olduğu belliydi" deme sebebi bu, fakat Chandor'un kendisine yaptığı sunumun bir noktasında "tam anlamıyla aklını kaybetmemiş olduğunu" anlayınca rolü kabul etmiş. Her ne kadar oyunculuktan uzaklaşmış olmasa da Robert Redford gibi bir sinema efsanesini filmi tek başına taşıdığı yeni rollerde hala izleyebiliyor olmak büyük bir şans, filmden çok beni bu heyecanlandırıyor açıkçası. Üstelik 78 yaşında olmasına rağmen böylesine fiziksel zorlukları olan bir rolde yine ismine yakışır bir performansla oynuyor.

Film "adamımız" olarak jeneriğe yansıyan ve geçmişine, kim olduğuna ya da ne yaptığına dair hiçbir şey bilmediğimiz bir karakterin yatıyla açık denizde bir konteynıra çarpması sonrasındaki yaşam mücadelesini anlatıyor. Konu itici gelebilir belki ilk anda, şahsen beni de filme ilk filminden sonra ne yaptığını merak ettiğim yönetmen-senarist Chandor ve tabii ki Redford çekmişti. Fakat bu hikayeler genellikle bir seyirlik için macera-aksiyon usulünde işlenirken All Is Lost'un ilk andaki yaklaşımı zaten farklılığını ortaya koyuyor; 31 sayfalık diyalogsuz ve yalnızca ufak bir not barındıran bir film kendisi. Bu bakımdan günümüzde bir cesaret göstergesi gibi dursa da Chandor'ın izleyiciyi sıkma ve uzaklaştırma korkusu kısa planlar ve sürekli değişen açılardan yaptığı çekimlerle ortaya çıkıyor. Zaten bu, Alex Ebert'in bestelemiş olduğu film müzikleri ya da doğru ifadesiyle score'lar ile beraber filmin en önemli iki probleminden birisi. Yalnız ikinci problemin sebebi Alex Ebert değil, sadece herhangi bir müzik etkisine-yönlendirmesine gerek olmadan sahneler kendi ham haliyle bence daha etkileyici olurmuş.


Yaşamının kerameti kendinden menkul insanın yaşamını sürdürme biçimi olan "yapmış olmak için yapma"nın bir başka tezahürü olarak "ölmemek için yaşamaya çabalamak" mı yoksa gerçekten üzerinde yoğunca düşünülmüş bir süreçten sonra mı o yaşamın yaşanmaya değer olduğuna karar verdiği, All Is Lost benzeri her hikayede sorgulanabilecek bir şey değil; hatta çoğunlukla bu sorguya alan kalmıyor. All Is Lost'da ise, kendisine dair hiçbir şey bilmediğimiz karakterin, henüz açılış sekansında o koskoca okyanusta yatıyla, yatın kendisi kadar bir konteynıra bir anda çarpmış olması pek ince bir metafor değil belki ama sonrasında başlayan yaşam mücadelesiyle beraber bu gibi sorgulara fazlasıyla yer var. Filmi, tek karakter ve dolayısıyla diyalogsuz olmasıyla beraber benzerlerinden ayıran diğer bir özelliği de bu. Tabi dış sesin de yalnızca başlangıçta kullanılıp bir "etrafından dolanma yöntemine" dönüşmediğini de eklemeli. Bu senenin diğer bir kaza-sonrası-hayatta-kalmaya-çalışma hikayesi Gravity, çoğunluka 3 boyut teknolojisini kullanışı ve teknik mükemmelliği sebebiyle övülmüştü ama şimdi All Is Lost'u izleyince, kendisi her ne kadar minimal bir film olmasa da şunu söylemeden edemiyorum: evet, sinema hala basitlikleriyle muhteşem bir sanat.

 J.C. Chandor, 2011'de, koşullar sebebiyle son dönemde sayısı ve popülerliği artan finans-dramalarının en iyilerinden biri sayılabilecek olan Margin Call'u yazıp yönetmişti. Şimdi ise bu varoluşçu filmden sonra, kendisinin muhtemelen 2015'te gelecek olan yeni filmini de -jessica chastain'in başrolde olduğu, ne? jessica chastain mi? evet, jessica chastain!- merakla beklemeye başladım. Yani yakından takip edilecek yönetmen-senaristlerden birine dönüştü J.C. Chandor.

All Is Lost, tek başına sinemaya gidip de acaba n'olacak diye düşünerek filmden sonra çatıya çıkmanın filmi, çünkü her şey gerçekten kayıp ve bazen perspektifi uzaklaşarak/yükselterek genişletmek gerekiyor, fakat endişe hep var ve bir anlık gel-gitli dürtüyle çatıda her şey olabilir. Evet, şimdi insanlar avm'de film izliyor ve filmden çıkınca gidip 2'li hamburger menü yiyerek film hakkında ileri geri konuşabiliyorlar ama bilmiyorum; suçu üstlenmeliler mi yoksa zamanın ruhunu suçlayarak yırtabilirler mi? Ya da her şey onlara da kayıp mı?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses