3 Mayıs 2014 Cumartesi

Snowpiercer

Şimdiki zamanın muhtemel gözüken felaket senaryolarından biriyle var olan bir distopya Snowpiercer; küresel ısınma deneylerinin filme ismini veren trene binmeyi başarmış şanslı azınlık dışındaki dünya üzerindeki tüm yaşamı yok etmesi sonucu evrenin döngüsü içerisindeki yeni bir buzul döneminde geçiyor hikayesi. Kuyruk ve ön-taraf diye ayrılmış trendeki sınıf sistemi, ezen-ezilen ilişkisi sonucu doğal olarak ortaya çıkan başkaldırılar, isyanlardan geriye kalanlar ve tüm ahlak algısıyla beraber geniş bir yelpazede düşününce film aslında bir çevrecilik ekseninden sıyrılıyor, hatta film süresine tam oturmuş bir isyanla baktığımızda, en azından film formunda, hikayenin çevre derdinden çok insan ve sistem derdi olduğu anlaşılıyor. Özellikle Joon-ho Bong'un stilizasyonu isyan-isyancılar ve büyük koruma ağıyla çevrilmiş ayrıcalıklılar çevresinde yoğunlaştığı için bu değerlendirme daha kolay yapılır hale geliyor. 

Geç bir bilim-kurgu-sever olarak son dönemin küçük prodüksiyonlu ve kağıt üzerine yedirilmiş boyasız-bağımsız bilim-kurguları bana daha çekici geliyor, fakat Snowpiercer gibi büyük prodüksiyonlar da içerdikleri alt metinle ayrı bir anlam kazanıyor benim için. Çünkü şimdiki zamanın sivriltilmiş bir yansıması olarak gelecek zaman kurgusuna taşınan bu sınıflar arası ilişkinin doğrudan anlatımı yerine Snowpiercer'da olduğu gibi dolaylı ve yeterli boyalı bir anlatım çok daha ilgi çekici olmaya meyilli. Tabii filmden sonra herkes bir bira açıp hiçbir şey olmamış gibi rahatlıyor, orası ayrı bir mevzu. Fakat filmde bir örneğini gördüğümüz ve bulunduğumuz ülke sınırları içerisinde çokça içine sıkıştığımız tarzda bir şekillendirme eğitimi dışında kalan herhangi bir şey olması yine de söz konusu fikirlerin etkileşimi açısından bir derece etkili oluyor diye düşünüyorum.

Snowpiercer, boşluk kapatmak için yapılan duvarların arasında izlenen filmler içerisinde gölge oluşturabilmek için oldukça çabalayan bir film, ama daha önemli olan bu çabanın sırıtmıyor olması ve filmin yalnızca bu çabanın arkasına sığınmaması. Çünkü her şeyin üzerinde heyecanlı bir seyirlik var. Tilda Swinton'ın henüz aksine şahit olmadığım hayran kalınası performansıyla karikatürleşen bir kukla-politikacı ve nihayetinde herhangi bir isimle ifade edilen insan ilişkilerinin yalnızca teferruat olmasıyla başkaldırıyı hem tersten hem düzden okuyabildiği için, bir Wes Anderson hayranı olarak henüz The Grand Budapest Hotel'i izleyememe sebep olan yoğunluğun bitiminde kendi düzenime Snowpiercer ile döndüğüm için ayrıca mutlu olduğumu ekleyeyim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses