11 Şubat 2014 Salı
Her
Richard Brautigan, siber-ekolojiyle bir olarak doğaya tekrar katılışımızı düşünmek istiyordu; hepsi zarafet sevisinin işlenişiyle gözlenirken. Brautigan, yazardı hep öyle; tanıdığım en naif dostumdu ve sayfalar da bir işletim sistemi gibiydi. Doğayla bir olabilmekten bahseden yazarlar hep üzerimde abartılı biçimde etkili oldular; o yüzden arada kafamı pencereden çıkartarak dört duvarın arasındaki bir ekranda sürekli film izlemeyi sevdim: nihayetinde şaşırtıcı değil mi işte? Ama biz zaten mahvediyor olduğumuz bir doğanın parçasıysak, o doğayla bir olmak çevremiz-le/-de yaşamak olmuyor mu? İşte Her, iki kelime sanki hiç aynı bağlamda benzer övgü anlamları taşıyarak kullanılamazmış gibi gelse de, bunun en doğrudan ve en estetik biçimde ifadesi. İnsanın nasıl olduğunu düşünmek istemediği anda sokakta uzaklaşan bir insan siluetinden, nasıl kötü olduğunu kabullendiği anda kocaman bir yapay parlak billboarddan kendisini alıp götürecekmiş gibi tepesine inercesine hamle yapan büyük bir kuşa ve hatta gerginliğin elle tutulur hale geldiği zamanlarda uğultusuyla sahneye giren demliğe kadar. Yani gelecek zaman dünyasını seyirciyi yabancılaştırmadan oluşturulan bir atmosferde aktarabilmek önemli bir başarı elbet ama, o dünyada hala şimdiki ikilem ve çıkmazlar içinde olunuşunu şimdiki zamanın sıradanıyla anlatabilmek apayrı bir başarı.
Başkalarına ısmarlama mektupları bilgisayarına dikte ettirerek yazan Theodore, otobüste oturan dört insan tipinden biri. Kafa ya tanınıp tanınmadığı mühim olmayan bir başkasının omzunda, ya rahatsız edici bir dimdiklikle boyunla beraber gövdenin ortasında, ya cama oraya her tür vücut sıvısını bırakırcasına yapışmış bir iticilikte ya da hafif açılı biçimde yana yatmış ve boşlukta sallanışı kabullenmişlikte durur otobüslerde. Theo, dördüncü gruba giriyor elbette. Bu, tek başına çok şey anlatıyor bir karakter için. Çünkü ilişkilerin neden anlama kapasitemi zaman zaman aşacak kadar angaryaya dönüştüğünü, ayrımın gayet rahat yapılabileceği bir hikaye içerisinde olanca zarifliğiyle anlatılabilmiş olması o karmaşa ve basitlik ikilemini de özetliyor. Ama anlamak, kabul etmek olmuyor tabii, zaten bu nedenle az önce Her'ü hayranlıkla izlemiş olmama rağmen hala beden, ruh(?) ve bir başkası üçgenini ne kadar çözebiliyorum, bilmiyorum.
Yapay zekanın insan yaşamındaki yeri Her'de ilk anda bilim-kurgusal gözükebiliyor, fakat filmin isminin de gösterdiği üzere aslında mevcut durumda da bir sonraki an, yani gelecek zamanda yaşıyoruz. Çünkü Theo, hep yalnızdı bir yandan ama hep birisiyle de beraberdi film boyunca. Ve bunun doğallığını, yaşanılan çevrenin kabul edebilirliği değil Theo'nun kendisi belirledi. Catherine'e yazdığı mektup, kendisiyle yakınsamamın ötesinde bu yüzden çok önemli; çünkü Samantha, herkes ve her şey olabilirdi.
Joaquin Phoenix, Joseph Gordon-Levitt ile beraber 2000'lerin en çok anılacak aktörlerinden birisi bence, ve yine bu değerlendirmeyi haklı çıkartan bir performans segiliyor. Yıllardır hayranlıkla izlediğim Amy Adams ise son birkaç yıldır inanılmaz bir üretkenlik içerisinde ve kendisi de muhtemelen bundan yıllar sonra dönülüp dönülüp izlenecek oyunculardan birisi. Ama filmin esas kilit performansı kesinlikle Scarlett Johansson'ın. Kendisinin yer aldığı bir şeyi izlemek/dinlemek ne kadar keyifli olsa dahi, Her'ü izlemeden önce Johansson'a övgülere denk geldiğimde hep şaşırmıştım ama yetenekli bir oyuncu olarak filmografisindeki en iyi performanslarından birisini filmde fiziki olarak hiç gözükmeden sergilemiş. Arcade Fire'ın film müziklerinin de neredeyse Samantha'nın sesi kadar bir etkiye sahip olması, filmin ilişkilere ve yaşama bakışındaki o belirsizleşmiş görünür-görünmez ayrımını aktarışa da başka bir boyut getirmiş ayrıca.
Her, yalnızca sinemaya özgü bir estetiklik taşımasıyla ondan ayrılabilen adeta bir Brautigan şiiri; ve Brautigan'ı uzaktan yakından anımsatan herhangi bir şey yaşamın bir noktasında var olmasıyla bana garip bir huzur veriyor. Çünkü arada olmanın filmi Her, ve arada var olmak insanin temel yaşama hali. Spike Jonze daha önce şaşırtıyor, kafa karıştırıyordu ama hep biraz havada kalan bir yanı vardı filmlerinin, fakat Her bambaşka gerçekten.
rooney mara.
sevgi, saygı ve o tarz duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
9 Şubat 2014 Pazar
Captain Phillips
Bu senenin gerçek-bir-olaydan-uyarlama filmler kervanından Captain Phillips'in fragmanını ilk kez sinemada Elysium'dan önce izlediğimde verdiğim ilk tepki şuydu: "Tom Hanks tam bir tost makinesi!" Yani size harika bir yemek sunamasa da gerekli malzemelerin düzgün bir kombinasyonuyla karnınızı doyurabilir fakat yine de tostun lezzetiyle doğrudan alakası olmaz tost makinesinin. Ha mesela bir de üzerinde ızgara işareti var diye ızgara olarak kullanmaya kalkınca genelde pişmanlığa dönüşebilir kendileri. İşte Hanks de genelde sağlam performanslarla filmlerde yer alsa da hem yeteneklerinin iyi değerlendirilmesi hem de filmlerinin sizi hep doyurup doyurmayacağı farklı bir konu oluyor.
Korsanların altın çağı diyebileceğimiz geç 17. yüzyıl, erken 18. yüzyıl arasında geçen korsan hikayelerini hep keyifle okumuş/izlemişimdir. Çünkü popüler kültürde romantize edilen korsanlar o escapism diye nitelendirilen "gerçeklikten-firarilik" hissini çok etkili biçimde verirler. İşte Somali'deki korsanlara dair hikayelerin ilgimi o kadar çekmeme nedenleri de bu; çünkü modern dönem korsanlık hikayeleri romantize edilemeyecek kadar gözümüz önünde ve yalnızca seyirlik olamayacak kadar dünya işleyişine entegre. Yani gerçeklik bir olaylar zinciri değil, politik ve tabii ekonomik bir analiz istiyor. Paul Greengrass, filmografisinin de şaşırtmayacağı üzere iyi çekilmiş ve sürükleyici bir aksiyon filmi veriyor izleyiciye ama bu sebeple daha fazla derinliğe ihtiyacı olan hikayeyle beraber film, yalnızca özel günlerde hatırlanan insanlara dönüşüyor. Greengrass'ın yapmak istediği şey bariz olsa ve bunu başarmış da olsa modern korsanlığı, diğer birçok konuda olduğunu gibi, yüzeysel bir kötü adam-iyi adam ekseninde değerlendiremeyiz. Greengrass ve senarist Billy Ray bu iyi-kötü adamları biraz daha silik biçimde, keskinliği azaltarak göstermeye çalışmış olsa da, bu, filmi hikayenin gereğince derinleştiremediği gerçeğini ve filmin hala bir iyi adam-kötü adam cenderesine sıkıştırılarak kurulduğu gerçeğini değiştirmiyor. Zaten kahraman yaratma aşkıyla da mevcut filmden daha öteye gidemezlerdi.
Vizyon gününden beri filmin etrafında dönen övgü çemberini bu sebeplerle anlamlandıramıyorum ben. Çünkü içerik yönünden çuvallamasa da potansiyeline ulaşamamış bir film olarak fazlasıyla yavan gözüküyor bana Captain Phillips. Sürükleyici, ve kaslı-aksiyon-filmlerinin aksine gitgide daha fazla görmeye başladığımız eli yüzü düzgün gerilim-aksiyon filmlerinden birisi Captain Phillips, ama arkasındaki tost makinesi gücüyle nadir olarak tadı güzel olanın denk geldiği kantin tostundan farklı bir şey çıkartamıyor ortaya.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
8 Şubat 2014 Cumartesi
The Wolf of Wall Street
Bir şekilde taktığım filmleri hiçbir şey için olmadığı kadar heyecanla bekleyen birisi olarak bu seneki bekleme listemin başını Coen kardeşlerin ve Spike Jonze'un filmleriyle beraber The Wolf of Wall Street çekiyordu. Ama tabi ortaokuldan liseye geçtiğim dönemlerde sinemayı daha farklı algılamamı sağlamış olan Scorsese'nin yeri hep ayrı olacağı gibi filmlerinin de yeri hep ayrı oluyor benim için. Bu sebeple The Wolf of Wall Street'i Goodfellas'ın Wall Street'te geçeni diye birisi daha nitelemeye kalkarsa, günboyu Goodfellas diye fısıldayarak söyleyenin kulağına ve gözüne üfleyip sabun karışımıyla baloncuk çıkartan makinelerle yüzüne yüzüne baloncuk patlatmak gibi çeşitli intikam planlarına girişebilirim, bunu ilk elden belirteyim.
Gerçek bir Wall Street sahtekarının hikayesini anlatan filmin takındığı tavırla karakteri ele alışı film vizyona girdiğinden beri fazlaca eleştirilirken, Scorsese, DiCaprio, Hill ve Winter'ın takip edebildiğim söyleşileri Belfort'a doğrudan kötü bir şey söylememek haricinde fazlasıyla tutarsız gözüküyordu. Fakat benim komiğime giden sürekli olarak bu tarz finans sektörü dolandırıcılarının mağdurlarından bahsedilmesi. Çünkü sorun şu ki mağduriyet her zaman masumiyetle örtüşen anlamlara sahip olmuyor. Yani hali hazırda bir şey yapmadan ve yatırım peşinde koşarken de konuya dair yeterli bilgisi dahi olmadan kolay-yoldan-zengin-olma hayaliyle paralarını kaptırmıyorlar mı insanlar Belfort'a? Dolayısıyla Belfort'ın sahtekarlıklarını savunabilen insanlar ayrı, kendisini haklı olarak olumsuz biçimde nitelendirenlerin kendisinin peşinden gitmiş insanları mağdur olarak görerek sadece Belfort'un açgözlülüğünü görmesi ayrı şaşırtıyor beni.
Thelma Schoonmaker'a kötü bir şey söylemek istemem ama filmin kurgusu biraz garip kesmeler ve geçişler sebebiyle dikkat dağıtıcı. Hatta filmin genel haliyle fazla dağınık görünmesine de bu sebep oluyor. Ama Scorsese karakterlerin uyuşturucu etkisinde olduğu sahnelerdeki süreklilik hataları gibi kurgudaki garipliklerin/aksaklıkların bilinçli olduğunu söylüyor. Bu anlamdaki amaç yönünde katkı sağladığı gerçek ama kurgudaki bu tercihlerin getirisinden çok zararı olmuş bence filme.
Bunların ötesinde, içeriği üzerine bir kritik yapılmayacağı sürece üzerine çok bir şey söylenebilecek bir film değil bence The Wolf of Wall Street. Yani kendi hikayesini istediği biçimde ve sınırları dahilinde anlatan, adeta çizgisel bir video oyunu ya da rayında olduğunuz sürece eğlenilecek bir roller coaster gibi bir film. Fakat finaline kadar bir sahtekarın hikayesi gibi basit ve yüzeysel biçimde ilerlerken final sekansı ve özellikle o son sahnesi sayesinde açgözlülüğün filmi nitelendirilmesini gerçekten hakediyor. Yani Scorsese bir kez daha hayran bırakıyor, ama şahsen ben çok daha fazlasını bekliyordum The Wolf of Wall Street'den. Yalnızca filmin tüm bu açgözlülük ve dolandırıcılıkları yücelttiği ya da özendirdiği yönündeki eleştiriler bence filme yaklaşmanın doğru yolu değil; çünkü film izleyenin değerleri üzerinden ilerliyor. Zaten bu sebeple de açgözlülüğün filmi nitelemesini sonuna kadar hakedebiliyor, çünkü Belfort'tan çok farklı zihniyette olmayan seyirci ancak bu filmden yüceltme çıkartabilir.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
6 Şubat 2014 Perşembe
All the Light in the Sky
Yaşadığımız zamanın kaydını devletler dışı bir mantıkla tutabilir miyiz? Yani önemliymiş gibi gözüken sürüyle işin kronolojik bir yazılı halinden veya yaşamımızın dibinden ayrılmayan muktedirlerin marifetlerinden bahsetmiyorum, insanların cevaplamış gibi gözüktüğü ama buna rağmen ortada umursamazlık dışında dolaşan cevap olmayan temel sorulardan; belki. Zira boş zaman diye bir şey yok yaşamda, meşgul olunan anlar ve olunmayan anlar var. Neyle meşgul olacağı yerleştirilmiş önyargılarıyla beraber kendisine bağlı olsa da insanın, zamanın dolu veya boş geçmesi gibi bir kabulde olmak ortada da bir cevap olduğu anlamına gelir çünkü. Malibu'daki ufak ama göz alıcı evinde yaşı ilerledikçe kariyerinde de yaşamında da zorluk çeken bir aktrisin kendisi gibi aktris olan yeğeninin ziyarete gelmesi üzerinden ilerliyor All the Light in the Sky, ve bu titiz doğallıktaki film bir şekilde konvansiyonel olarak adlandırılamayacak ama buna rağmen çoğunlukta ve ziyadesiyle sıradan olan ufak yaşamları biraz bol biçimde belgeliyor. Zaten sorular bu sebeple, ve sanırım cevaplar olmasa bile onlara en yakınlarıyla beraber soruları da benim için çoğunlukla filmlerde. Çünkü beraber veya ayrı değil birarada çarpışarak yaşıyoruz bir süredir. Dolayısıyla hikayeler bizi yere daha yakın ya da gerektiğinde fazla havada tutabildiği için her zamankinden daha değerli ve fazla yüklü olarak yer ediyor yaşamlarımızda. Ama bu hikayeler artık fragmanlar biçiminde var oluyorlar, bu hızdan dolayı mı yoksa ben istemeden fazla mı iddialı şeylerden bahsediyorum şu anda bilmiyorum ama başı ve sonu yokmuş gibi gözüken bir zamanda yaşarken net olan hikayeler nasıl gerçekçi gelebilir ki? All the Light in the Sky, doğal yaklaşımıyla bunu yansıtabiliyor işte ve etkileyici yönü tamamiyle burada yatıyor. Yoksa gerçekten anlamsız duran bir film; ki sinemasal açıdan olumsuz olsa da elle tutulan yaşama yakınlık açısından paha biçilemez bir nitelik olduğu gerçek.
Jane Adams denilince aklıma çoğunlukla Happiness geliyor olsa da sanki hep tanıdık olan ama nereden olduğu bir türlü çıkarılamayan bir sima gibi kendisi benim için, sanırım hep ufak rollerde izlediğim için kendisini. Yönetmen Joe Swanberg ile beraber yazdıkları All the Light in the Sky'da ise kendisi dramatik ağırlığın en önemli dayanağı oluyor. Karakteri Marie'nin, yalnızca o ilk iki kez sörfe gidişinden sonra üçünsünde bu sefer farklı evreler ekrana yansırken o yorgunluğu yansıtmasıyla bile doğallığı sebebiyle film ayrı bir noktaya konulabilecekse, bunun en önemli sebeplerinden biri işte Adams. Veya bir noktadan sonra uykunun hesapta olmadığı bir günün bitmek bilmemesini anımsatırcasına uzayan filmin, sürekli Adams'ı izliyor olmamız sayesinde bunaltmayışından da ayrıca bahsetmek gerekiyor sanırım. Fakat bu biçimde söylenebilecek olumlu şeylere ve izlerken insanın aklına getirebileceği çoğunlukla önemsenmeyen sorulara rağmen yavan bir film All the Light in the Sky. Doğallığı kendisini değerli bir filme çeviriyor olmasına rağmen aynı zamanda da çok sıradanlaştırıyor, yani kaydını tutamadığımız yaşamın kendisine bu kadar meraklı olsam sürekli film izliyor olmazdım muhtemelen. Bir insanın gününü nasıl geçiriyor olduğu kendisine dair en merak ettiğim sorulardan biri olsa da cevabını bulmak istediğimden de şüpheliyim zaten.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
4 Şubat 2014 Salı
Lawless
Büyük Buhran dönemindeki içki kaçakçısı bir ailenin gerçek hikayesini anlatan Lawless'ın senaryosu, filmde Shia LaBeouf cinsinin oynadığı Jack Bondurant'un torunu olan Matt Bondurant'ın yazmış olduğu romandan Nick Cave'in uyarlaması. Dolayısıyla, henüz çekilmekte olduğunu duyduğum andan beri beklediğim bir filmi vizyonundan da sonra izlemek yalnızca benim erteleyip durma durumumun bir göstergesi. Daha önce de roller değişse dahi Cave'in beraber birçok kez çalıştığı John Hillcoat'ın filmografisinde artık alışılmış olan stilistik yaklaşımı filme ayrı bir hava katıyor katmasına fakat gerçekten uyarlama bir senaryoda, Cave çok fazla imajlara takılıyor. Kendisine olan hayranlığım, daha önce birçok kez Cave'in yaptığı bir şey kötü olabilir mi diye tekrarladığım cümlemden belli olacak olsa da kağıt üzerinde çok iyi duran bir filmi nasıl oluyorsa vasat bir seyirliğe dönüştürmüşler. Öncelikle karakterlerin dokunulabilir yaşamımızda yeri olsa dahi film içerisinde bir geçmişleri olmaması ve tüm tipliklerine rağmen belli karakterlerin altından çok iyi kalktığını zor da olsa kabul edebildiğim LaBeouf'un Jack karakteri üzerinden filmin dönüyor olması hikayenin değeri açısından çok büyük problemler yaratıyor. Öncelikle 1920'lerde bir gangster filmi denildiğinde suç sinemasına olan aşinalık dolayısıyla zihinde belli kalıplar beliriyor ve Cave ile Hillcoat bunları iyi kullanıyor fakat çok kullanıyor. Yani bu imajlara o kadar fazla dayanıyorlar ki bir süre sonra sanki hazır bir plot alınıp orası burası yamalanmış gibi duruyor. Ama tabi bu söylediklerim çoğunlukla senaryo bazında problemler, ki inanın Cave'in yazdığı bir şey için bunları söylemem benim için büyük bir aşama.
Filmin stilistik ve oturaklı yaklaşımı senaryoyu kurtarıyor bu anlamda, fakat malesef o hayran olunası müzikleri filmi aynı şekilde kurtarmaya yetmiyor. Bunu söylerken başta Cave ve Hillcoat olmak üzere çok çeşitli sebeplerle filme dair beklentimin oldukça yüksek olduğunu söylemeliyim, yani Lawless benim için şu anda bir hayalkırıklığı olsa dahi beklentilerimi bir kenara bırakabilip düşündüğümde gayet keyifli bir seyirlik. Ancak böylesine bir kadro ve konu ile açıkçası çok daha olgun bir film ortaya çıkması gerekirdi diye düşünüyorum. Özellikle senaryo ve karakterlerin ısrarlı biçimde ilgisiz işlenişiyle beraber filmde çok büyük boşluklar oluyor ve izleyicinin orada rol kapıp boşlukları kendi doldurması böylesine bir film için çok da olumlu olarak söylenebilecek minvalde gerçekleşmiyor. Yani sadece bir-iki şarkısına takılınmış bir Nick Cave and the Bad Seeds albümü gibi bir film Lawless, ya da başlı başına Grinderman'ın Grinderman 2 albümü gibi bile denilebilir. O kadar derinleşmeye çalışıp da bir türlü nefesini tutamayıp yüzeyde kalan, bir süre sonra da kıyıya vuran film, izleyici ne verirse kabul edecek sonuçta, zira kendi başına durmaya takati yok.
Bu arada poster özellikle rezil olsun diye uğraştılarsa işi bana da verebilirlermiş. Eğlenirdim az biraz.
jessica chastain demiş miydim?
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
3 Şubat 2014 Pazartesi
Mud
Gerektiğinde çoğunlukla lüzumsuz görünen büyük şemaları bile insanın gözünün önüne koyma kabiliyetine sahip olduğu için iyi kurulmuş analojilere her zaman hayran hayran bakarım ben. Zamanlar içerisinde bir yansıma üzerine odaklanan hikayeler, kendince şeyler söylemek isteyen anlatıcı için çokça uğranılan bir kaçış noktası gibi dursa da cılkı çıkarılmadan kullanıldığında ve yalnızca izleyici/dinleyici/okuyucuya bir şeyler söylemekten ziyade onun bir şeyleri sezmesi veya anlamlandırması beklenildiğinde işte en çok kullanılan benzerlik veya yansımalar bile apayrı değerler kazanabiliyor. Hikayeler çoğunlukla anlatıcının zihnine takılmış şeyleri farklı bir forma dökmesiyle onları söyleme ihtiyacına hizmet ediyor gibi görünse de, Mud gibi çokça girişilmiş ama zaman geçtikçe nadiren kotarılabildiği görünen örnekler bir şeyler söylemenin yanı sıra yalnızca kendi hatrına da anlatıyor hikayeyi. Hollywood filmleri izleyerek büyümüş, neredeyse her sanat pratiğine suç öyküleriyle sempati duymuş birisi olarak izleyicinin bir tura çıkarılmasından, tura değdiği sürece çok hoşlanan bir sinemaseverim ama eğer o tur bir zihinsel egzersiz görevi de görebiliyorsa işte o zaman hikayenin ne olduğuna ben çok fazla bakamıyorum. Zaten sağlam kurulmuş ve iyi anlatılmış bir hikayede ne olduğunu kim hatırlar ki sonradan?
Mud, Michael Shannon etkisine rağmen resmen görmezden gelmek için çabalamış olduğumu farkettiğim Jeff Nichols'ı bana tanıtan film oldu. Aynı zamanda filmin bir yandan coming-of-age yani bir gelişim dönemi hikayesi olarak adlandırılması, bu tarz hikayelerin neden hep ilgi çekici olduğunun da bir göstergesi. Çünkü insanın bir yere oturmadan önce ıslak mı sıcak mı dikenli mi diye bakması ne kadar farklı bağlamlarda hakaret şeklinde kullanılsa da aslında temel bir insanlık halinin göstergesi ve dönemsel biçimde yorumlanması yalnızca alışkanlıklarına gömülü kişioğlunun çeşitli sebeplere sahip avuntusu, ve tabi aslında sözcüğünü kullanarak bir şey anlatmaya çalışan insanlar tam birer kolpalık abidesi. Kendi cümlemi kesmem bir yana, Nichols sinematografisiyle ve müzik kullanımıyla da ne yaptığını bilen bir senarist/yönetmen. İnsanı aptal yerine koyan uzatılmış anlatılara gerek duymadan birkaç farklı çekimde kısa bir sahneyle karakter tanıtabilmesi ya da anlık olarak karakteri izleyiciye sunabilmesi bunun en büyük göstergesi. Geriye dönük olarak kendi filmlerini izlemeye bu sebeple beni teşvik ettiğini ayrıca söylemeye gerek yok belki ama yalnızca Mud bile Nichols'ın ismini bana uzun süreler andırtacak gibi duruyor. Çünkü bahar günü tek başına okulu asmak gibi bir film Mud, ne yapacağın sana kalmış. Gidip aşık olmazsan gün hala senindir, ama bahar ne için var ki?
şu son beş yıla baktıkça; mcconaughey, sen n'apıyorsun lan menajer mi değiştirdin nasıl bir şey oldun demek istiyorum. true detective de apayrı, hep böyle olsun soyadının telaffuzunu sevdiğim.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Mud, Michael Shannon etkisine rağmen resmen görmezden gelmek için çabalamış olduğumu farkettiğim Jeff Nichols'ı bana tanıtan film oldu. Aynı zamanda filmin bir yandan coming-of-age yani bir gelişim dönemi hikayesi olarak adlandırılması, bu tarz hikayelerin neden hep ilgi çekici olduğunun da bir göstergesi. Çünkü insanın bir yere oturmadan önce ıslak mı sıcak mı dikenli mi diye bakması ne kadar farklı bağlamlarda hakaret şeklinde kullanılsa da aslında temel bir insanlık halinin göstergesi ve dönemsel biçimde yorumlanması yalnızca alışkanlıklarına gömülü kişioğlunun çeşitli sebeplere sahip avuntusu, ve tabi aslında sözcüğünü kullanarak bir şey anlatmaya çalışan insanlar tam birer kolpalık abidesi. Kendi cümlemi kesmem bir yana, Nichols sinematografisiyle ve müzik kullanımıyla da ne yaptığını bilen bir senarist/yönetmen. İnsanı aptal yerine koyan uzatılmış anlatılara gerek duymadan birkaç farklı çekimde kısa bir sahneyle karakter tanıtabilmesi ya da anlık olarak karakteri izleyiciye sunabilmesi bunun en büyük göstergesi. Geriye dönük olarak kendi filmlerini izlemeye bu sebeple beni teşvik ettiğini ayrıca söylemeye gerek yok belki ama yalnızca Mud bile Nichols'ın ismini bana uzun süreler andırtacak gibi duruyor. Çünkü bahar günü tek başına okulu asmak gibi bir film Mud, ne yapacağın sana kalmış. Gidip aşık olmazsan gün hala senindir, ama bahar ne için var ki?
şu son beş yıla baktıkça; mcconaughey, sen n'apıyorsun lan menajer mi değiştirdin nasıl bir şey oldun demek istiyorum. true detective de apayrı, hep böyle olsun soyadının telaffuzunu sevdiğim.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
2 Şubat 2014 Pazar
Philip Seymour Hoffman // 1967-2014
Bazen hiç farkında olmadan düşüyor insanın gözünden yaş. Dünyanın bir diğer ucundaki bir sinemaseverin hayatında nasıl etkilerin olduğunu tahmin bile edemezdin be adam, niye üzdün bu kadar? Kendine iyi bak kadar saçma bir tabir yokmuş gibi gelirdi bana her söylendiğinde, ama orada da böyle yapma, kendine iyi bak be adam.
1 Şubat 2014 Cumartesi
Short Term 12
Yönetmen ve senarist Destin Cretton'ın 2009'da Sundance ödüllü kısa filminden sonra aynı isimle çektiği Short Term 12, kendini biraz hafifletmeye çalışan ağır bir film. 18 yaş altı çocuklar için bir rehabilitasyon merkezinde çakışan ve toplanan hikayelere her problemi kabul eden ama pes etmeyen bir bakış olduğunu söylesem, sanırım bu film-odağından anlaşılır filmin ağırlık sebebi. Fakat bu tarz hikaye ve filmlerin her zaman bir sıkıntısı var benim gözümde, çünkü genelde hikayenin ağırlığı ve barındırmak durumunda olduğu öfkeden hüzne kadar uzanan hisleri sebebiyle eserler kendilerini kısıtlamış gibi oluyorlar zira üzerlerine söylenen her şey insanın içini sızlatma potansiyeline sahip konuya yapılan saygısız ve düşüncesiz bir atıfmış gibi duruyor. Bu noktadan bakınca Short Term 12, bir film olarak böyle değerleniyor: basit ama sağlam temellere oturtulmuş bir hikayeler bütünü yavaş yavaş tadını bırakan mayhoş bir şerbet gibi çözülüyor. Abartı veya ilgisizliğin olmadığı bir film yani bu anlamda, ki böylesine sömürüye açık bir konunun bu şekilde beklendik süreçler ve sonuçlarla ama kendisini izlettirecek estetiklikle işlenmesiyle de bir şekilde hikayeleri anlatılmaya çalışılırken dahi istismar edilen bireylerin yalnızca hikayelerini anlatmaya odaklanması Short Term 12'in neden taze bir film olarak değerlendirilmesi gerektiğinin cevabı aynı zamanda.
Tabi mevcut veya potansiyel benzerleri üzerinden yapılabilecek bu olumlamalara rağmen yine de konusunun ağırlığı film üzerine odağından fazla alakasız şeyler söyleyememeye sebep olabilirdi. Ancak filme yeni eleman Nate ile ısındırıcı bir hikayeyle girmemiz, beraberce ilk gafımızı yapmamız ve sonra onunla beraber film/hikaye içerisinde daha çok yer almamız, ardından da yine bir hikayeyle yavaşça sönercesine filmden çıkmamız filmin, seyirciyi konumlandırışı sebebiyle taze niteliğinin olgun duruşuna engel teşkil etmeyeceğinin göstergesi sayılabilir.
Brie Larson sebebiyle aylardır beklediğim bir filmi en sonunda izleyebilmiş olmak bir yana, filmin hayal kırıklığına uğratmamış ve hatta beklentimi de doyurmuş olması benim için önemliydi. Son olarak, The Newsroom'dan tanıdığım John Gallagher Jr. ile dizi ve filmlerde ufak rolleriyle tüm ilgimi kaydırması yerine daha çok filmi böyle taşımasını izlemek istediğim Brie Larson'ın uyumunun da filmin ulaşmaya çalıştığı ham gerçekliğe ekstra bir katkı yaptığını eklemek gerek.
brie larson var, evet evet brie larson!
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




.jpg)
.jpg)








