25 Ocak 2016 Pazartesi

The Hateful Eight


Son dönemlerde, daha öncesinde ayrıksı tarzlarıyla ön plana çıkmış belli yönetmenlerin zaman içerisinde kendi parodilerine dönüşerek yeni filmler üretmesine tanık olmuştuk sinema severler olarak. Kendisini daha genel izleyiciye ve dolayısıyla daha fazla kişiye ulaştırmış olan The Grand Budapest Hotel'de nasıl Wes Anderson adeta bir talk-show skeci yapıyormuşcasına alametifarikası olan stili üzerine yoğunlaşıp parodi gibi duran bir film ortaya çıkarttıysa, Tarantino'nun da son filmi Django Unchained böyleydi benim için. Tabii bu işin sinemasal açısından yorumu, söz konusu Django olduğunda sözü bir de Spike Lee'ye çevirmek lazım diye düşünüyorum, fikrine katılmak şart olmadan. Fakat Django'dan biraz daha öncesine dönersek, Inglourious Basterds da benzer bir durumdan muzdaripti. Her ne kadar filmografisi içerisinde sevdiğim filmlerinden birisi olsa dahi ayrı ayrı iyi yazılmış sekansların sadece arka arka eklendiği ve bunları anlamlı biçimde birleştirecek genel bir bütünün olmayışı, arkasından gelen Django'nun da etkisiyle bana Tarantino'nun suyunu yavaş yavaş çekiyor olduğunu düşündürüyordu. Bu sebeple kendisinin bir sonraki filmini merak etmekle beraber açıkçası görmeye çok da hevesli değildim, ta ki bu geveze adamın Comic-Con 2015'te The Hateful Eight sunumunu izleyene kadar. Tarantino her zamanki halindeydi belki orada, ama bir biçimde Django'nun benim için nasıl bir hayal kırıklığı olduğunu tüm -hak edilmiş- ukalalığıyla sinemaya, kendi yaratılarına dair konuşmasıyla unuttum ben, zira yaptığı işe sadece iş olarak bakan bir adam görmediğim zaman, kamera arkasında gerçekten tutkulu olan bir adam gördüğüm zaman başlamıştı benim için Tarantino sevgisi. İşte o andan itibaren The Hateful Eight'i sunduğu açıda görebildim: kar fırtınasıyla bir kabine kısılmış Vahşi Batı atmosferinde Tarantino karakterleriyle, onların verkaçlarını takip ederek geçen keyifli bir-iki saat; yani eğlence sinemasının günümüzdeki doruk noktalarından birisi. 



Öncelikle hemen söyleyeyim, The Hateful Eight benim bu beklentimi tam anlamıyla tatmin eden bir film değil. Çünkü bu plotun ortaya çıkarması gereken gerilim filmi hakimiyeti altına almıyor ve bu da hem olayları hem de karakterleri umursamayı zorlaştırıyor. Bu sebeple filmin seyirliği öyle bir hale dönüyor ki adeta atari salonunda zaman geçirmek için on-rail bir zombi öldürme oyunu oynuyoruz ve ne oyun çabalıyor kendisini ciddiye almamız için ne de biz oralı oluyoruz. Temsil ettiği eleştiri tarzının en büyük isimlerinden Roger Ebert "hiçbir iyi film yeterince uzun değildir, hiçbir kötü film de yeterince kısa değildir." der; işte bu ikili halde The Hateful Eight kim için nereye oturur, bilemiyorum. Fakat filmin bu otomatik plotta gider gibi haline rağmen istisnai bir durumu var: gereksizce uzun olduğunu düşündürmesine rağmen bu, çok fazla hata sonucu kenara bırakılacak bir filme dönüşmüş olması gibi bir sebeple değil, bir hikaye anlatımı dengesizliği sebebiyle. Hikayeyi kurmak için o kadar zaman harcıyor ki film, onu düğümleyebilme işinin altından kalkmakta zorlanıyor. Bu yüzden hem karakterlerin hem genel olarak anlatımın motivasyonu boşluğa düşüyor. Daha sonra da bu hikayenin çözülüşünde seçtiği yolla tüm olan bitenin yalnızca bu Vahşi Batı atmosferi için olduğunu düşündürüyor. Tabii bir de arada her şeyi göze parmağa dönüştüren Tarantino'nun dış ses anlatımı gibi ögelerin etkisiyle sanki bir hikayeden çok onun yönetmen yorumu -commentary track- açık hali izleniyor gibi his veriyor The Hateful Eight. Bu sebeple de bir film olmaktan çok Tarantino'nun kişisel tatmini gibi duruyor film. 

Tüm bu olumsuz yanlarına rağmen The Hateful Eight özünde umursanabilecek bir hikaye taşıyor, bu açıdan şekeri az elmalı pasta gibi: tarçınla beraber hala leziz bir tat sunabilmesi mümkün ama bir biçimde eksik. Tarantino'nun bence isabetli biçimde yazdığı en iyi sekans olduğunu söylediği Inglourious Basterds'ın açılış sekansının tüm filme ilham olduğu, tüm filmin benzer bir hisle kurulmaya çalışıldığı düşüncesini akla getiriyor yani The Hateful Eight, bir sekans için işleyen bileşenler tüm filmi taşımakta zorlanıyor. Bu yüzden de en öne çıkan şey Water Goggins'in Justified'daki rolüyle bir Tarantino filmini ziyaret etmiş olması; o kadar yakışıyor, o kadar iyi taşıyor ki Goggins karakteri, Tarantino'nun yeni bir rol yazmasına gerek bile kalmamış gibi. 

70mm'ye selamlarla.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses