2 Şubat 2015 Pazartesi

The Judge


Diğerlerine nazaran ufak dertleri olan filmler, gün içerisinde yapmak için planlayıp da not ederek insanın kendisine ilan etmeye bile gerek duymadığı ufak işler gibiler. Ya da duruma göre; bir rutin olarak yapılan faaliyetlerin fotoğraflanıp çeşitli etiketlerle süslenerek internette paylaşıma açılmasına da benzetilebilir. Birisi daha tercih edilir olmakla beraber ikisi de mümkün tabii. İlk kategoriye konulabilecek sıradan filmler baş eti yercesine hep dillendirdiğim gibi izlemesi aslında çok keyifli filmler, tek problemleri hazır kahveler gibi kendilerini tekrar ziyaret etme imkanını nadiren sunuyorlar. İkinci kategoriye düşenler zaten tanımı yaparken kurduğum cümleye sinmiş pasif agresif ifadelerden anlaşılacağı üzere sadece sıkıcı değil aynı zamanda lüzumsuzlar da. Melodramalar, türün doğası gereği, olağan her şeyi bunaltıcı bir "aaaa" ve "hehehe" efektleri abartısıyla ele alan *sıradan* filmler olduğu gibi bir de klişe karakter, olay ve durumlar çıkarması yapılınca filmlere ambalajlanmış çöp gibi durabiliyorlar. The Judge ise önceki cümleye gizli özne olarak cuk diye otursa da şaşırtıcı sempatik hareketlerde bulunan bir film, ama elbette şaşırtıcılık faktörünün bir anlamda abartılı reaksiyonu da işaret ettiğini ekstra olarak not düşmeliyim.

Ait olmadığını düşündüğü kasabaya annesinin ölümüyle ziyarete gelen ve geçmişte yaşınılan "talihsiz" bir olay sebebiyle arasının bozuk olduğu babasıyla aynı alanda çalışan ama onunla etik uyuşmazlıklar içerisinde bir avukat dediğimde sanıyorum yüzlerce film üzerine alınacaktır. The Judge'ın o yüzlerce filmlerden farkı öncelikle oyuncu kadrosu, çünkü her karakter tam yakışıyor rolüne. Oyuncu seçimindeki başarı ötesindeyse, pek fazla efor sarf edilmeden göze çarpan insanlar üzerinden başarılan kasabaya aitlik hissi yapımı ayırıyor diyebiliriz çünkü bunun şehir versiyonuna -Hank'in pisuvardan dönüş numarası dışında- giriş sekansından da anlaşılacağı üzere gayet aşinayız, kasaba versiyonlarınınsa sallapati olanlarına. Bu durumda The Judge'ı asıl ayıracağımız nokta makine içerisindeki iyi bir dişli gibi işleyip görevini bilerek üzerine düşeni yapan bir film olması. İnternet çağının halkla ilişkiler numarası olsa da kendilerini daha ciddi gören "pozisyon"lardaki insanların nadiren kullandığı "yanlışlarımız bile şeffaf" mevzusunu klişeleri üzerinde kullanıyor yani The Judge. Açıkçası işlemiyor da değil. Problem gibi gözükebilecek nokta, 140 dakikalık süresiyle yapımın kendisine kaldıraç arayışında olduğunu düşündürmesi, fakat gayet ruhsuz ve "hadi gülelim, hadi şimdi ağlayalım" kıvamındaki yönetimiyle o yönde bir çabanun en azından kamera arkasında olmadığı açık. Hayır, oyuncu seçimini övdüğüm filmde "Robert Downey Jr. avukat olsaydı" rolünde Robert Downey Jr. oynuyor yine, ne kadar kıyıdan açılmaya cesaret edebilecek, olmadığı gibi görünmeye çalışan bir filmden söz edebiliriz yani? Yine de bu The Judge'ın sürükleyici bir yapım olduğu gerçeğini değiştirmiyor, hatta çerezlik bir film beklentimi tatmin eden biçimde eğlenerek -?- izlediğimi söyleyebilirim. Yaptığım kategorizasyona dönersek; yapımı ilk tanıma sokarak ikili gruplandırmaların doğal probleminden sıyrılabiliyoruz bence The Judge konusunda. Evet, iki karakterin çatışmasından beslenen ve safi biçimde olayların ardışık biçimde mantıklıca örülüşüne dayanan bir filmde final ve hikayenin düğümü olan mahkeme kararının, hatta neredeyse her sahnenin, ayan beyan ortada olması ciddi bir problem; ama kendisini *yeter* diye bıraktırmadan izletmeyi başarıyor The Judge ve benzeri bir film için bence bu büyük başarı. Sonuç olarak beklenti diye bir şeyin dahil olmadığı öylesine bir hafta içi akşamının öylesine filmi The Judge, ne azı ne de fazlası.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses