10 Şubat 2015 Salı

Kill the Messenger


San Jose Mercury News muhabiri Gary Webb dönem için fazla ağır bir iddia -veya şimdi görünmesi kolay şekliyle gerçek- üzerine Dark Alliance başlığıyla yazdığı dizide, CIA'in Nikaragua'daki iç savaşı körükleyerek bölgedeki Contra savaşçılarına silah sağlamak için bölgeden yoğun miktarda kokaini California'daki siyahi nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeye taşıdığını söylüyordu. Tıpkı Gary Webb'i hala karalama amacı taşıyarak Washington Post'ta yazmış olan olan Jeff Leen'in söylediği gibi "su tahtası işkencesi ve Snowden zamanlarında" böyle bir iddia o kadar da inanılması güç gözükmeyebilir. İşin garibi geçmiş alışkanlıkları sürdürerek veya belki hala devam etmekte olan holding medyası ağının devamlılığına hasar vermemek adına hala Webb'in ve hikayesinin arkasından önceki yanlış mevzilerini savunuyor Leen gibiler.

Kill the Messenger, Nick Schou'nun Webb üzerine olan aynı isimli kitabından ve bizzat Webb'in kendi kitabı olan Dark Alliance'tan uyarlama. Süreci başından sonuna anlatırken dramatizasyon dozunu kaçırmıyor film, bu sayede böylesine kritik ve tartışması bol bir hikayeyi yeni bir tartışma zincirine sokmuyor. Her ne kadar Leen film için tamamen kötü dememek adına Jeremy Renner'ı övüp "fantezi dünyası" içerisinde iyi bir performans ortaya koyduğunu söylese de kendi eleştiri noktasına kendisi düşüyor çünkü filmin fantezi dünyasına dair bir şey yazmak yerine "onu açıklamaya bir yazı yetmez" diyor, Webb'in bir gazetecilik kahramanı olmadığını başlıktan söyleyebilmek için ancak zaman bulabildiyse demek. 




Yapımın "iade-i itibar" peşinde olan tavrı gayet yerinde ilerliyor. İtibar üzerine olan ifade genelde mide bulandırıcıdır çünkü asıl önemi olduğu zaman uçurumun ucuna bırakılan insanlar için yıllar sonra aynı uçurumun kenarında tören düzenlemek kendini tatminden veya değişen zamana uyum sağlamaya çalışmaktan başka bir şey ifade etmez. Bunun örneklerine yaşadığımız diyardan gayet alışkınız, çatal bıçakçı soytarılar gün geliyor ne yapayım daha diye özür diliyor, Nazım Hikmet şiirleri birileri tarafından kürsülerde okunuyor. Aslında değişen bir şey pek olmuyor yani bu iade-i itibarlarda, çünkü mevziler aynı kalıyor: tekil meseledeki tavrın bir anlamı olduğu zaman gücün yanında saf tutanlar yıllar sonra saf değiştirirmiş gibi yapıyor, oysa sadece pozisyon değiştiren veya ufak genişleme karakteri göstermeye çalışırken çeşitli samimiyetsiz hareketlerde bulunan gücün yanında tekrar konumlanmış oluyor. Fakat Kill the Messenger için bu durum geçerli değil, çünkü yapım bir anımsama ve bir uyarı niteliğinde hareket ediyor. Leen de Webb'i yeni başlayan gazeteciler için ibretlik hikaye olarak gördüğünü söylüyor, fakat yorumu ve gösterdiği yer yanlış; Kill the Messenger'ın tekrar gündeme getirişiyle Webb işe yeni başlayan gazeteciler için değil, biraz aklına kullanan herkes için bir ibretlik hikaye oluyor. Şöyle ki, geçtiğimiz yıllarda Snowden sayesinde öğrenilen dünya çapındaki takip ve bilgi depolama sistemi açığa çıktığında düzen içerisinde yerleşmiş belli "muhalifler" dahi Snowden ve onun ortaya çıkardıklarına karşı tavır aldılar. Mesela sürekli olarak Amerikan halkının "aptallığından" kendince ortaya attığı istatistiklerle bahseden Bill Maher, Snowden'ın *deli saçması şeyler söylediği* konusunda Glenn Greenwald ile yaptığı söyleşilerde fazlasıyla ısrarcıydı. Yani ortaya düzenin işleyişindeki çarpıklıklara yönelik bir gerçek çıktığında, bu gerçek etki alanı bakımından büyük veya küçük olsun, ona karşı ana-akım içerisinde alınan tavra kapılmamak gerekiyor, işte Webb'in ibret olacak yönü bu, ve bu da hikayede kendisinin konulduğu pozisyondan kaynaklanıyor, kendisinin bir yanlışından değil. En basitinden, sonradan yanlışlık olmadığı ortaya çıksa da Webb'in yazı dizisi üzerine gidip o dönem içerisinde gözüktüğü kadarıyla doğru veya yanlış ile ilgilenmek yerine mevzuyu kişiselleştirip doğrudan Webb'in üzerine çalışmak ya da yazılanların gerçek olmadığı kabulüyle yazı dizisinin iddialarını yorumlamak, problemin alınan tavır bağlamında nerede olduğunun göstergesi halini alıyor. Film de bu kişiselleştirmeye kullanarak Webb'i fazla merkeze alıyor ve dolayısıyla o samimiyetsiz "iade-i itibar" yakasında durmayıp bir anma görevi üstleniyor. 

Bu tarz konularda Amerikan politiği bağlamında konuşmak rahatsız etmese de beni bir noktada üzüyor. Söz konusu sorunlara hangi ülkenin mekan olduğu elbette çok önemli, sonuçta problemler doğasını oradan alıyor, fakat mekan, bulunulan an haricinde kısıtlayıcı bir görev üstlenmiyor. Yani burada Amerika'da 1990'larda yaşanmış bir şeyden bahsediyor olmamız bugünkü dünya düzeninde Türkiye veya herhangi bir başka ülkeden bağımsız bir şeyden bahsettiğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü yerel olduğu kadar evrensel olan problemlere dair yorumda bulunmuş oluyoruz, belki Bill Maher veya Jeff Leen denildiğinde Birleşik Devletler dışındaki her insana bir şey ifade etmiyor ama aslında onların temsil ettikleri şeyler her yerdeki her insan için bir şeyler ifade ediyor. Bu sebeple rahatsız edici değil benim için bir politik mevzu üzerine tekil olaydan alakasız gözüken bir diyarda ve oradan ayrık olarak yerel tınlayan bir bağlamda konuşmak, ama üzücü; çünkü popüler kültüre entegre biçimde benzer bir tartışma alanını yıllardır bu diyarlarda göremiyoruz. Zira ülkede en çok izlenen haber programı Ankara'dan ilk iki haber sonrasında günün trafik kazaları listesine dönüyorsa başka da bir şey söylenemez zaten, sıradan politik bir mücadele değil ahlaki bir mücadele vardır artık.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses