9 Kasım 2014 Pazar

The One I Love


Evliliklerinde sıkıntılar yaşayan bir çiftin ilişki terapistlerinin önerisiyle çıktıkları bir hafta sonu tatilini konu ediniyor The One I Love. Gayet klişe bir romantik komedi plotu gibi dursa da filmin olay örgüsünü özetleyen bu cümle, yeni yeni ısınmaya başladığım ve zaman geçtikçe bağımsız-film-kahramanına dönüşüyor gibi gözüken Mark Duplass ile birkaç aydır yeni takıntım haline gelen Elisabeth Moss sebebiyle körlemesine dalıp umursamadım durumu. Fakat beklediğim gibi janrla oynayan eğlenceli bir film bulamamış olduğum gibi, son yıllardaki birçok bağımsız Amerikan filmini pazarlama şekillerinden ötürü eleştirirken bu körleme dalış sayesinde tam da yerine düştüğümü söyleyebilirim. Zira belirsizliği ön plana çıkartan pazarlaması sayesinde sürprizini seyir sırasına saklıyor ve bu sayede kendisini hiç etmiyor film.

Kısa süreli restoran -veya doğru ismiyle diner- sekansıyla beraber Ted Danson'ı saymazsak film tamamen Moss ile Duplass'in sırtında ilerliyor, ya da diğer bir ifadeyle yalnızca ikisini izliyoruz. Mekanın da görece dar diyeceğimiz bir alan olması yönetimi biraz problemli hale getirebiliyor, fakat birkaç itici veya gereksiz çekim haricinde genel itibariyle iyi kotarılmış diyebilirim The One I Love'ın yönetimi için. Zaten oyuncuların performanslarına daha çok dayanan yapısı sebebiyle oradan oyuncu yönetimi ve dolayısıyla yönetmene bir pay da çıkartabiliriz o birkaç sekansı nötralize etmesi açısından, ancak Moss ve Duplass'ın performanslarının çok daha ötede olduğu da bir gerçek kamera arkasına oranla.

Bir diğerine enjekte edilen beklentiler ve zaman içerisinde beraber ilerleyememiş, uyum içerisinde değişiklikler geçirememiş olmak gibi konuların etrafında dolandığı kadar bilim kurgu elementleriyle beraber içerisine girdiği yapıda film biraz daha farklı bir noktaya oturuyor. Makinelerin fazla ısınarak çıkardığı problemler gibi insanların da belli şalter atma zamanlarının olduğu ve şalterin atmasının bir anda elektrik kesilmesi veya trafikte çıldırarak etrafa saldırmak gibi olmadığı gerçeği genelde kabul alanı dışında bırakılıp istisnai kabul edilen durumlar. Dolayısıyla The One I Love'ın keşfetmeye yeltendiği insani hususlar olağan olduğu kadar olağanın dışında da kalıyor; yani film her anlamda bir kesişme alanında duruyor. Kendisini sevimli kılan şeyin de tam olarak bu olduğu fikrindeyim; çünkü pazarlama sırasında hiç etmediği gibi yaratı içerisinde de fikri üzerinde tepinmeyen bir film The One I Love. Ama bunu olumlu anlamıyla söylerken aynı zamanda bir özensizlik göstergesi olarak da kabul edebiliriz; özellikle başlardaki bir senaryo açığıyla beraber finale doğru beklentinin tırmandığı sekansta bir devamlılık hatası sebebiyle hikayenin ve fikrin boşlukta yüzemeyip boğulmayayazdığı gerçeği bir kenara atılamayacak kadar rahatsız edici. İşte bu yüzden her anlamıyla kesişme alanında olduğunu dile getirdim filmin, zira benzer biçimde tam tersine, filmin işleyişine de yorabiliriz bu olumsuzlukları: belki, devamlılık hatasının fazlasıyla göze batıyor olmasını konsepti daha da çetrefilleştirme amaçlı bilinçli bir hata gibi kabul edip senaryo açığını da sonradan kendisini destekleyecek bir boşluk olarak kesip biçebiliriz, ancak çok ufak bir ihtimal peşinde filmi kurtarma çabalarından öteye geçemeyecektir bu yoklamalar.

Nihayetinde, oluru ve olmazlarıyla beraber keyifli ve akıllı bir keşif The One I Love. Kabul edemeyip anlayamamıza rağmen tepemizde durmasına ses etmediğimiz belirsizlikler gibi "gizemi kabullen" diyen hikayeler hep ilgi çekici gelmiştir şahsıma, çünkü bazen anlamaktan daha önemli olan akışa dalmak oluyor ve The One I Love da seyircinin üstüne dalınabilir bir dalga bırakıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses