28 Ağustos 2014 Perşembe

The Rover


Kıyamet sonrasına çevrili hikayeler hiçbir zaman benim için çekiciliğini kaybetmediğinden The Rover'ın da ismini hemen listelerimin bir köşesine işlemiştim birkaç ay önce. Akış için düpedüzgün bir çember bir yana, bir çemberden bahsetmek bile problemli olsa da insanın vardığı son ile hareket ettiği baş birbirini fazlasıyla andırıyor; bu sebeple kıyamet sonrası teması hem insan doğasına dair hem de dikkat dağıtıcıları kenara alınmış oyalanmasız çiğ yaşama dair tartışmalara açabildiği yol sebebiyle, anlatıcının da tercihine bağlı olarak, daha derinlikli bir seyirlik sunabiliyor. Her ne kadar Aquinas'dan Rousseau'ya kadar çeşitli isimlerde kullanımını görsek de Hobbes'un doğa hali kavramını ele alışı, üzerine hikaye örülmeye daha olanaklı olduğu için çoğunlukla benzeri temalardaki hikayelerin kıyısında köşesinde bile olsa daha fazla gözlemlenebiliyor. The Rover da son iki cümleye bu anlamlarda uygun düşen filmlerden.

Eric, Hobbes'a göz kırpan karamsarlıktaki fikirlerinin doğru olabilmesine en yakın zamanda yaşıyor. Bir nevi yanlış yaşamı doğru zamanda yaşıyor denilebilir. Finale gerek kalmadan, baskınlığı olmaması sebebiyle dikkate almaya gerek olmayan bir düzenin üniformalı temsilcisini bile Eric'in bu fikirlerinin sadece beklemiyor olmanın getirdiği bir anlık sarsıntı haricinde etkilemediğine bakarsak zaten filmin Hobbes kadar çekingen olmadığını görebiliriz. Sonuçta, fikirleri yoğun ölçüde bir iç savaşın etkisinde gelişmiş bir adama, artık savaş demeye dilin varmadığı hafiflikteki müdahaleler çağında yazılmış bir hikaye çerçevesinde atıfta bulunuyorum; dolayısıyla içerdiği, kurulan bağlarla gelen altan alta korumacılık duygusuna rağmen filmin herhangi bir korkaklığı bulunmaması olağan. 

Sinema başta olmak üzere sanatı bir eksiltebilme becerisi olarak kabul edersek The Rover bu noktada da gayet başarılı. Süresince olan her şey; anlatıyı daha ileriye taşımaya yardımcı oluyor, karakterlerin motivasyonlarını ön plana çıkarıyor veya herhangi bir olayın mevcut hali haricinde de aslında nasıl gerçekleşebileceğine, karakterlerin bir yere nasıl vardığına dair parçaları tamamlıyor. Temposu da yarattığı dünyayla paralel gidebilmeyi başarınca The Rover gayet oturaklı bir film görüntüsü çiziyor. Fakat, aktarımda başarılı olan eksiltme hikayenin kendisinde biraz sırıtıyor. Çünkü konu edindiği mekan kadar boş alana sahip bir hikaye The Rover'ınki. Yani eldeki materyali sündürmeden, hatta anlatım tarzıyla onu geliştirerek kendisini gerçekliyor film, ama o materyal en başta öz olarak çok fazla şey sunmuyor. Filmin de en büyük problemi bu oluyor. Zaten filmi "kaybedecek bir şeyi olmayandan kork" klişesi etrafına kilitlemiş olmaları, hatta yetiremeyip bunu posterden göze sokmaları da durumu ortaya koyuyor. 

sevgi, saygı  ve o tarz bilumum duygularla:;,    

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses