8 Ağustos 2014 Cuma

Locke


Tamamen tek mekanda geçmesiyle daha izlemeden beni zayıf tarafımdan etkilemiş olan Locke'u kuran üç bileşen var: Tom Hardy'nin performansına ve Justine Wright'ın kurgusuna sırtını vermiş Steven Knight senaryosu. Elbette bir film için zaten temel olan üç farklı bileşenden bahsettiğimin farkındayım, fakat Locke bunların çiğ formlarında karşımıza çıkışı; filmde Hardy'nin etkileyici gösterişsizlikteki performansı haricinde kurgu ve senaryo adeta bağırıyor kendilerini göstermek için.

Gayet düz bir mantıkla John Locke referanslarına hazır şekilde izlemeye başlamış olsam da filmi, kendisinin sunduğu koltuk-ucunda değil koltuğa tam yerleşmiş haldeyken izleyiciyi içine alan heyecan ve merak da yeterliydi film adına. Hikaye seyirciye zamanla tam olarak sunulsa da buna bir çözülme demek pek makul bir değerlendirme olmaz zira hikaye zaten iki farklı kadın sesinin telefonda duyulması ve Locke'a "normalde" nasıl olduğunun çeşitli kişilerce hatırlatılması üzerine tamamen ortada duruyor oluyor. Film de tam burada başlıyor, çünkü ne olduğunun veya nasıl olduğunun değil; neye, kişi ve çevresi için nasıl bir süreçle sonuç verdiğinin ve tüm bunların basit bir anlık yalnızlıktan öte sebepleri olduğunun anlatısının filmi Locke. Bunu ne kadar iyi yapıyor, Hardy'nin jest ve mimikleriyle telefondan arabaya dolan diğer mekan atmosferlerinin ötesinde farklı filmlerin farklı konuları olabilecek bir olaylar arası süreci ne kadar iyi yansıtıyor, o tartışılır elbette. Fakat motivasyonu basit bir ailevi probleme bağlanmasına rağmen hala çok net olmayan veya çok çıplak kaldığı için böyle gözüken Locke'un tüm yaşamının o arabadaki birkaç saatlik yolculuğa sığdırılabilmiş olması kesinlikle bir başarı; tabii bunda hali hazırda günümüz insanının yaşamının her yere sığdırılabilecek hale gelmiş insani-sizleştirilmiş mekanik yapısının etkisi de yadsınamaz. 

Üzerine pek kafa yormadan ani bir kararla manevra yapıp neden ve nasılını sorgulamayarak sorumluluğu üzerine alan, hatta almayı beceremeyen bir adamın dönemediği kararı ardından gelen çıkmazları izliyoruz filmde; bir başına ve umursamazlığıyla tıpkı henüz başlanan sezonda çıkış arayan bir şehir sakinini anımsatıyor bu haliyle Locke. Ve aynı onun yapmacık ilişki rutinleri ve zaman zaman o rutini kırmak için yapılan bir eylemin ne pişmanlığa ne memnuniyete yanaşan ağırlığıyla sonlanması gibi kararıyor ekran; sürükleyici bir 85 dakika izlendi pekala, fakat tüm bunların hepsi o güne başlanmadan önce 24 saati getirdiklerinden ne kadar farklıydı, veya farklı bir yanı olması gerekiyor muydu, o başka bir konu. Nihayetinde, ekim ayının serin ve mesafeli Ankara günlerini anımsatan bir film Locke, ne fazlası ne de azı.

tom hardy hiç yavaşlamasın mümkünse, böyle çok iyi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses