24 Ağustos 2014 Pazar

Oslo, 31. august


Bruce Springsteen'in, kardeşi Virginia ile onun eşinin yaşadıklarından etkilenerek yazdığı The River'da benim yaşıma üç aşağı beş yukarı yakın olan iki insan anlatılıyor. Çevremdeki hiçbir insan için olmadığı gibi benim için de gayet uzak şarkının temelini oluşturan hikaye, ama yine de ilk duyduğum andan itibaren benim için çok özel bir yeri olabildiği gerçeğini değiştirmiyor bu The River'ın. Çünkü ne kadar spesifik olabilir ki "yalana mı dönüşüyor bir hayal eğer gerçekleşmezse yoksa daha mı kötüsü?" diye soran bir şarkı? Nihayetinde tüm hikayeler olay akışlarından daha çok içerdiği insani durumların evrenselliğiyle var oluyor, zaten insan sıkışmışlığının da bir sebebi bu; hissedip hissedebileceği şeyler gülemiyor olmasını garip karşıladığı bir kediden zaten çok daha fazla değil ki. O sebeple bağımlı bireylerin psikolojisi üzerine bir çalışmam olmadan konuyu oradan alıp başka bir perspektiften görmeyi uygun buluyorum ben:


Louis Malle'ın aynı adla 1963'te uyarladığı Pierre Drieu La Rochelle'in Le feu follet isimli romanının yine kaynak olduğu Joachim Trier'in uyarlaması The River'da geçerli olan aynı sebeple yalnızca uyuşturucu veya herhangi bir başka madde bağımlılığı üzerine değil. Malle'de alkoldü Leroy'un problemi, Anders'in hemen hemen her maddeyle bir problemi var; fakat özünde kendilerini geri tutan bir eskilikleri var. Kişiyi terketmeyen geç kalmışlık hisleri onları bir noktada esir alıyor, uzun süredir kaldıkları tedavi merkezlerinden çıktıklarında. Tekrar gördükleri arkadaşlarının yaşamlarında kendilerine yer olmadığını görüyorlar ve ilk anda bu olağan geliyor; çünkü bir süredir tedavileri nedeniyle uzaklardı onlardan. Ama zamanla, daha o gün bitmeden, fark ediyorlar ki tedavi sözcüğü doğru şey için doğru yerde kullanılmıyor, zira onları zaten başka bir yere sürüklemiş olan bu bağımlılıklarının sebebi tanıdıkları veya tanımadıklarıyla bir süre beraber geçirdikten sonra hissettikleri. Zira henüz "tedavideyken" kendisi için kurtuluş gibi gözüken su ve taş ikilisi gösteriyor meselenin çok daha başka olduğunu. Belki bir incelikleri var çevreye uymayan, belki onarımı mümkün olmayan bir kırılmış/bozulmuşlukları var içeriden gelen, ya da tamamen başka bir içkin tetikleyici söz konusu çünkü kişiden kişiye değişen dışarıda kalmışlıklar bunlar, dışarıya yansıması hep kolay olmayan.

"Aş artık" tepkisiyle yaklaşıldıkça ciddiliğinin farkına varılamayan günlük veya klinik depresyonda muzdarip kişinin intihara en çok yaklaştığı evrenin iyileşme dönemi olması gibi eskiliği değil, alışmaya çalıştığı yeniliği yok oluşun temel bileşeni oluyor Anders'te. Belki bu yanlış anlamalar her zaman işlerin yolunda gitmesini engelliyor; tıpkı depresyonun sonbahar veya kıştan ziyade kişinin doğadaki yenilenmeye kendi içinde karşılık bulamaması sonucu ilkbaharda daha tehlikeli olması gibi. 

Anders'in iş görüşmesi sekansında, Trier'in aks çizgisini bozmamak adına araya kattığı ara çekim aslında filmi de özetleyen şey oluyor: Anders'i belli bir çizgi üzerindeki yürüyüşüne göre değerlendiren izleyici her zaman için Anders'in arkasında, ona bakakalacak. Ama korkutucu olan bu; insanların aslında yapabilecekleri pek de fazla bir şey yok; anlamak veya umursamamak değil çünkü hiçbir zaman rahatlık hissi. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses