30 Mayıs 2011 Pazartesi

"Cıvık Müdürüm Afedersin!"

Uzun zamandır aynı şeyleri söyleyip duruyorum zamanla ilgili, yani o umut döngüsünü artık iyice benimsedim. Muzır Kurulun pek hoşlanmadığı güzel insan Chuck Palahniuk'un ifadesiyle, doğru sözcük olmasa da ilk akla gelen isteksiz ve sıradan bir anda bir şarkı daha dinleyeyim de uyumaya çalışayım dedim ve on yıllık bir Nick Cave and the Bad Seeds şarkısını -we came along this road- dinlemeye başladım. Şarkının ilk saniyeleriyle beraber benim için her şey durdu, sanki bir anda her şey huzurlu bir yoklukla sonuçlandı. -bu arada bir boşluk var- Ben de birbirleriyle bağlantılı dört, onlardan bağımsız bir de final şarkısıyla bir başlık koyayım dedim. Ha ama şimdi ilk cümleyle blogu -ya da diğer bir ifadeyle sinemaskot karalama defterini- bağlayayım; benim gibi arabalardan pek hoşlanmayan ve anlamayan bir insanın bile aşina olduğu bir yarış terimi vardır ya hani son düzlük diye, -sanırım at yarışlarında daha çok kullanılıyor ama olsun maksat benim için bağcıyı dövmek- işte tam o evreye girmek üzereyim, o yüzden cins bir aydan sonra blog daha şenlikli olacaktır diye düşünüyorum. Bazı planlarım var önümüzdeki bir yıl için; sinema insanları ve çeşitli konular üzerine dosyalar hazırlamak, kısa film seçkileri yapmak ve kurgu işini becerebilirsem farklı amaçlarla videolar hazırlamak gibi. Hatta blogun bu halini koruyarak kendine ait bir alan adına taşımak da mümkün olabilir belli bir müddet sonra. Ama önce şu son düzlüğü bir atlatalım, sonrasında ben sürrealist halay başıyla sebbaha kaddar sürrealist halay. Neyse hadi dinleyelim. Ha bir de video istemeyenler için videoların hemen altlarında fizy linki de mevcuttur.

*nine inch nails'in -sanırım- en bilindik ve benim de en sevdiğim iki şarkısı arasında karar vermeye gerek duymadım, haliyle ikisi birden geliyor. bu arada nin'den sevgili güzel insan trent reznor yine bir david fincher filminin müziğini yapacak, film bir yeniden yapım; the girl with the dragon tattoo.




http://fizy.com/s/1lyh71
http://fizy.com/s/1luc4w

* şimdi aslen bir nine inch nails şarkısı olan hurt'ün efsane adam johnny cash versiyonu.

http://fizy.com/s/1m9yi4

* ve aslen bir johnny cash şarkısı olan the singer (ya da, the folksinger)'in nick cave & the bad seeds versiyonu.

http://fizy.com/s/1m5a4v

* şimdi de diğerlerinden bağımsız olarak blonde redhead'in 2010'lu harika albümü penny sparkle'da yer alan here sometimes'ın canlı kaydı.

http://fizy.com/s/1mcm8j


*bir de bonus olarak bir Leonard Nimoy videosu olsun, bu video bu başlık için planlarımda yoktu gerçi ama birkaç gündür durmadan seyrediyorum. 80 yaşındaki Leonard Nimoy bu videoyla yeni bir idol oldu benim için, The Dude'u bile sollar performansı. idollerimin 60 yaş üzeri olması da garip ya, neyse. bruno mars'a gelince, tanımam etmem. bir iki kez internette ve televizyonda karşıma çıkmıştı ama pek umursamadan geçmiştim, bu şarkısı videonun da etkisiyle hoşuma gitti. 



fotoğraf, rodney smith. hastasıyız efenim.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Mayıs 2011 Perşembe

Sayıkladıkça Susmak

Mesela, diyorum. Çünkü mesellerle geldiğimiz şu zamanda her şey birbirini yanlışlıyor. Dünya avuçlarımızın içinde diyorlardı, duyuyordum. Anlamamıştım ilk duyduğumda ve anladığımdaysa çok geçmişti sanırım. Lahzalar geliyor mu aklına, demek istiyorum. Yani bahsettiğim küçük bir anın kendisinden çok o anda hissedilmiş olanlar. Hayır, aslında söylemiştim ben bunu, sadece cevap alamamıştım. Yani demek istediklerim yönlendirmiyor sohbeti, gelmeyen cevaplar uzatıyor sadece. Bir melodi devam ediyor her zaman ritmine, alışılmış veya alışılmamış olması sadece ona eşlik edilebilmesini değiştiriyor. Tabi ona eşlik edebilmek ise hiçbir şeyi değiştirmiyor o akıp giderken. Bir şeyler söylemek istiyorum ben, farketmişsinizdir. Çünkü Nâzım'ın benim yaşımda yazdığını ben okuyordum içimden Nâzım'ın yazdığı yaşta. Kontrol isteği değil ama bu, onu zaten onyıllar önce kaybetmiş insanoğlu. Yani insanoğlu diyorum çünkü kontrol, o klişe bilim kurgulardaki gibi, robotlaşmışların elinde. Onlar farklı mevzular tabi, amaç dertleşmek miydi bunları yazarken, inanın hatırlamıyorum. Bir an, melodiyle beraber akla düşen bir şey; her şeyi başlatan işte o. İlk cümle geliyor ama devamında söylenmek istenen sıradan. Nedendi yine şimdi anlıyorum, geç algılara sahip tarihin ortanca çocuğuyum çünkü. Hiçbir şey gece kadar rahatsız etmiyor, çünkü karanlık tarafta hiçbir şey eskisi gibi değil. Hem nasıl olsun ki, değil mi? Eskisi diye kastettiğim zamandan önce de eskisi gibi değildi zaten. Ama hatırlıyorum, bir lanet olsun nasıl giderdi buraya, ah ama elimde değil. Başından beri sürünen cümlelere bir hareketlilik katardı belki, hani filmlerdeki gibi. Ayılırdık belki bir anda, bu yorgun rüyadan. Hem kim inandırdı ki seni rüyaların hep arzulanan olduğuna, o pazarlamacıların suçuydu her şey. Evet, kesinlikle onlar. Hem biz o büyük şirketlerin bildiğimiz günahlarını da telefonda ulaşabildiğimiz ilk insandan çıkarmıyor muyuz zaten, bırak pazarlamacılar biraz daha yansın. Her neyse, uzattım her şeyi, hatırlamak dahil. Bir şarkı söyle de havamızı bulalım derdim ama her şeyi buraya getiren birkaç şarkıydı, her şeyi hatırlarken bunu unutma. Bunları gerçekten okuyacak mısınız ayrıca? Ciddiyim dostlar, bir yaşam edinin! Şimdi durun ve ne yaptığınızı düşünün. Benim kim olduğumu, ne yapıp ne ettiğimi bilseniz dahi, bu beni tanıdığınız anlamına gelmiyor ki. Her seri katilin kurbanlarından önce sevimli komşuları var, unutmayın bunları. Örnek verdim sadece, zihnime dair psikolojik yargılara da varmayın. Yani tanımadığınız bir insanın sıkışmışlığını, sayıklamalarını okumak? Evet, yaptığınız bu; evet, yaptığımız bu. Demiştim ya, zamanın bir gün işe yarar umuduyla bir köşede beklettiği nesneleriyiz.

Ah uyku, gecenin güzel olduğu zamanlar. Çağrışımlar ve hatırlananlar- demişim ve burada kesmişim notları. O an demek ki o kadar güçlü şeyler uyandırmış bende bunlar, şimdi devam edilemeyen sözcük toplulukları olarak orada dursalar da garip değil aslında hatırladıkça. Çünkü artık biliniyor, şarkıların sırası bizde değil.

fotoğraflar, rodney smith.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Mayıs 2011 Pazartesi

64. Cannes Film Festivali - 2011

Robert De Niro başkanlığındaki jüri, bu yılın Cannes ödüllerini belirledi. Elbette orada olmadan filmleri izleyemeyeceğimiz için, ne filmler ne ödüller hakkında bir yorum getirebiliyorum. Ancak önümüzdeki bir yıl boyunca bu yıl Cannes'dan geçen filmleri izleyeceğiz nasıl olsa, ve görünene göre gerçekten çok güzel filmler bizi bekliyor.

Benim için sevindirici olan olay, güzel insan Terrence Malick'in filmi The Tree of Life'ın Altın Palmiye'yi alması oldu. Bu sayede zaten uzun bir süredir merakla beklediğim film için çok daha fazla heyecanlanmaya başladım. Genelde pek göz önünde olmaktan hoşlanmayan Terrence Malick filminin basın toplantısına da katılmamıştı. Sorular üzerine filmin yapımcısı Sarah Green, Malick'in çok utangaç olduğunu ve zaten filminin de kendisi adına konuşuyor olduğunu söylemişti. Brad Pitt de yönetmenini desteklemişti: "Bir sanatçı tüccar olmamalı." Felsefe mezunu olan ve Heidegger'den yayınlanmış çevirileri de olan Malick'in yönetmenliği haricinde 38 yıllık bu gizemine de ayrıca hayran olduğumu belirterek, aslında fırsatını bulduğum an da hiç durmadan sürekli hakkında konuşmak istediğim Terrence Malick konusunu burada kapatıyorum.

"Persona non grata" Trier'in ödülü alamayacağı malum olaylardan sonra zaten kesin gibiydi. Fakat yine de Kirsten Dunst Melancholia ile En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. Garip olan, sürekli kadın düşmanı olarak adından söz edilen Lars Von Trier; Dancer in the Dark ile Björk'e, Antichrist ile Charlotte Gainsbourg'a ve şimdi Melancholia ile Kirsten Dunst'a Cannes'da En İyi Kadın oyuncu ödülü kazandırdı filmleriyle.


Ayrıca belirtmek isterim ki Sean Penn'in rol aldığı The Tree of Life Altın Palmiye alırken, yine Sean Penn'in rol aldığı diğer bir film This Must Be The Place Ekümenik Jüri ödülü aldı. Sözkonusu kişi Sean Penn olunca özel olarak belirtmek gerek tabi.

Nuri Bilge Ceylan da Cannes'da Uzak (Jüri Büyük Ödülü), İklimler (FIPRESCI ödülü) ve Üç Maymun'un (En İyi Yönetmen) ardından Bir Zamanlar Anadolu'da ile de Büyük Jüri Ödülünü Jean-Pierre ve Luc Dardenne ile paylaştı, ödülünü de güzel insan Emir Kusturica'nın elinden aldı.

Robert De Niro'nun Fransızca konuşmasında "dostlarım" yerine şaşırıp "mantarlarım" demesi, en sonunda pes edip teşekkür ederek uzaklaşması çok eğlenceliydi. Ayrıca çok ilginç filmler izlemiş olduklarını da söyledi, görünene göre bazı filmlerde, haklı olarak, sıkılmış De Niro. Bir de sanki ne yapacağını bilemiyormuş gibi bir hali vardı. Hatta bazı ödüller için "...goes to.." kalıbını kullandı. Ama tüm haliyle tören boyunca çok sevimliydi.

Drive filminin yönetmeni Nicolas Winding, ödül konuşmasını kağıttan okumuş olsa da anlık tavırlarıyla en keyifli konuşmalardan biri onunkiydi.

Töreni sunan Mélanie Laurent'e de sevgilerimi sunuyorum tabi ki. Oynadığı filmlerin hepsine ulaşmanın zorluğu bir yana filmlere altyazı bulmakta sıkıntı çekiyor olsam da ulaştığım filmler ve altyazılarla yetinip kendisini törenlerde izliyorum ben de artık.

The Palme d’Or - Altın Palmiye: Terrence Malick, “The Tree Of Life”
The Grand Prix- Büyük Jüri Ödülü: Jean-Pierre ve Luc Dardenne, "The Kid with a Bike” ve Nuri Bilge Ceylan, “Once Upon A Time In Anatolia”
En İyi Yönetmen Nicolas Winding Refn – “Drive”
En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin, “The Artist”
En İyi Kadın Oyuncu: Kirsten Dunst, “Melancholia”
En İyi Senaryo: Joseph Cedar, “Footnote”
Jüri Ödülü: Maïwenn, “Polisse”
Camera d’Or: Pablo Giorgelli, “Las Acacias”
Short Film Palme d’Or: Maryna Vroda, “Cross-Country”

Un Certain Regard Prize - Belirli Bir Bakış Ödülü “Arirang” by Kim Ki-duk ve “Stopped on Track” by Andreas Dresen
Jüri Özel Ödülü: “Elena,” Andrei Zvyagintsev
En İyi Yönetmen: Mohammad Rasoulof, “Au Revoir”

FIPRESCI Prize (Yarışma): “Le Havre,” Aki Kaurismäki
FIPRESCI Prize (Belirli Bir Bakış): “The Minister,” Pierre Schoeller
FIPRESCI Prize (Eleştirmenler): “Take Shelter,” Jeff Nichols

Ekümenik Jüri Ödülü: “This Must Be the Place,” Paolo Sorrentino

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Hepsi Bu.

Zaman özgür değil, zaman rahat değil. Bu gerçek. Ancak bir şeyin var olduğunu söylemek, Antoine Lavoisier'in uzun zamandır kulağımıza söylenen o meşhur cümlesini mecburen kabul ettikten sonra sanki biraz manasız. Dünyaya fırlatılıp zamanda sıkışmış olmam gibi.

Sandalyesinde öylece oturup bir öne bir arkaya sallanan bir ihtiyar gibi hissediyorum. Anlam aramıyorum artık; ama bir çıkış. Çünkü her şeyi değil belki ama hepsini gördüm.

O çok güzel film Dancer in the Dark'ın müzikleri arasında yer alan Björk, Sjon ve Lars Von Trier'in sözlerini beraber yazdıkları şarkıda Björk'e filmde Peter Stormare, soundtrack albümünde ise Radiohead'den Thom Yorke eşlik ediyor. İki versiyon da çevirmeye çalışarak havasını biraz bozmuş olabileceğim şarkı sözlerinin hemen altında.

hepsini gördüm
ağaçları
rüzgarda danseden
söğüt yapraklarını

gördüm; bir adamın
en yakın arkadaşı tarafından öldürülüşünü,
ve yaşanmadan biten
yaşamları.

ne olduğumu gördüm
ve n'olacağımı biliyorum.
hepsini gördüm
artık bir şey yok.

görmedin;
filleri kralları(Kings) ya da Peru'yu

söylemekten mutluyum ki;
yapacak daha iyi işlerim var

ya çin?
gördün müçin seddi'ni(great wall)?

tüm duvarlar set gibi büyüktür,
eğer çatısı düşmezse.

ya evleneceğin adam,
paylaşacağınız ev?

dürüst olmak gerekirse;
umursamıyorum

ya niagara şelaleri, orayı hiç görmedin?

suyu gördüm
o da su sadece, hepsi bu.

ya eyfel kulesi
ve empire state?

nabzım oldukça hızlıydı ilk buluşmamda,
yeterince heyecanlıydım

ya saçlarınla oynayacak olan
torununun eli?

açıkçası
umursamıyorum.

hepsini gördüm
karanlığı gördüm
küçük bir kıvılcımdaki
canlılığı, parlaklığı gördüm
seçtiğimi gördüm
ve gördüm neye ihtiyacım olduğunu
ve bu kadarı yeterli
açgözlülük olur daha fazlasını istemek
ne olduğumu gördüm
ve biliyorum n'olacağımı
hepsini gördüm
artık görülecek bir şey yok

hepsini gördün
ve gördüklerinin hepsi
kendi küçük perdende
her zaman görebileceklerin.
ışık ve karanlık
büyük ve küçük
sadece aklında tut
daha fazlasına pek de ihtiyacın yok

ne olduğunu gördün
ve biliyorsun n'olacağını
hepsini gördün
artık daha fazla bir şey yok.

insanlara inanmak zor.

sözlerin orijinali için sizi buradan alayım.





fotoğraf, rodney smith.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Mayıs 2011 Perşembe

Lars Von Trier ve Cannes'daki Nazi Meselesi


Lars Von Trier'in sevdiğim bir sinema insanı olduğundan, ne çekse izlemek isteyeceğimden daha önce de blogda çeşitli şekillerde bahsetmiştim. Hatta birçok sinema sever gibi kendisinin sinemanın dahi insanlarından biri olduğunu düşünüyorum. Cannes'da neler oluyor diye sitelere bakınırken Lars Von Trier'in basın toplantısındaki açıklamalarına denk gelmiştim dün, okumuş eğlenmiştim ama bloga yazmaya gerek duymamıştım sonuçta bu Trier'di, yani sıradışı tavırlarıyla tanıdığımız bir adam. Bugün bir baktım ki olağanüstü bir toplantıyla, Trier Cannes'dan "atılmış" ve -açıklamanın içinde de resmen söylendiği üzere- istenmeyen adam ilan edilmiş. Trier'in açıklamalarını ve basın toplantısından bazı cümleleri çevirdiğim gibi Cannes'dan yapılan açıklamayı da çevireyim dedim fakat gayet klasik, sıradan ve resmi bir politik doğrucu açıklama. Dolayısıyla onu çevirmeye gerek duymadım.

Trier'in bu seneki festivalde bir anlamda yasaklanmış olması, gelecek yıllardaki festivalleri de kapsayan bir karar olacak mı olmayacak mı bilinmiyor. Ancak The New York Times'a göre Trier'in yeni filmi Melancholia festival ve yarışma-dışı edilmedi fakat eğer ki film ödül kazanırsa, Trier ödülü kabul etmek üzere orada olmayacak.

Birçok insan kararı doğru bulup desteklerken bazı gazeteciler de; Mel Gibson gibi faşistliği, ırkçılığıyla ün salmış, hatta ses kayıtlarıyla baya konuşulmuş, tartışılmış bir adam -yarışmadışı olarak gösterimi yapılan Jodie Foster'ın yeni filmi- The Beaver'la gayet rahat bir şekilde festivale katılırken, Trier'in ırkçılık olarak nitelendirilemeyecek şeyler söylemesi üzerine Cannes'dan atılmasını ikiyüzlülük olarak değerlendiriyor.

Ha bir de Melancholia'nın dağıtımını yapacak olan Arjantinli firmanın filmin dağıtımını yapmaktan vazgeçtiğini de eklemeli.

Trier'in sözleri sırasında Kirsten Dunst'ın fazlasıyla rahatsız olduğu aşağıdaki videodan da fotoğraftan da görülüyor. Ama Charlotte Gainsbourg ve Kirsten Dunst'ın hemen yanında oturan ismini bilmediğim adamın Trier'e verdiği tepkiler de gayet eğlenceliydi.
Trier'in sözkonusu toplantıda söyledikleri;
Uzun bir süre Yahudi olduğumu düşündüm ve Yahudi olmaktan mutluydum, sonra Susanne Bier'le karşılaştım ve sonrasında da pek öyle mutlu olmadım. Hayır hayır, şakaydı... Ama Yahudi olmadığım ortaya çıktı ve eğer Yahudi olmuş olsaydım ikinci sınıf bir Yahudi olacaktım, çünkü Yahudiler arasında bir çeşit şey var, ee hiyerarşi. Ama hayır, gerçekten Yahudi olmak istedim fakat sonra farkettim ki ben bir Naziyim. Çünkü ailem Almandı, ki bu bana biraz zevk veriyor. Ne söyleyebilirim ki? Hitler'i anlıyorum... Evet kesinlikle bazı yanlış şeyler yaptı bence. Ama onu işin sonunda sığınağında otururken görebiliyorum... [Kirsten Dunst'ın duyulacak şekildeki tepkisi üzerine] Ne, bunun sonunda bir yere varacağım... Evet evet varacağım. Hayır, sadece adamı anladığımı söylüyorum. "İyi adam" olarak niteleyebileceğimiz birisi değil ama onu oldukça iyi anlıyorum. Biraz da ona sempati duyuyorum açıkçası. Yani II. Dünya Savaşı'nı desteklediğimi ve Yahudilere karşı olduğumu söylemiyorum, hatta Susanne Bier'e bile karşı değilim. Bu da bir şakaydı tabi. Hatta gerçekte tüm Yahudilere fazlasıyla destekliyorum. Tabi çok da değil, çünkü İsrail götteki bir ağrı ama... Şimdi bunu toparlayıp nasıl çıkacağım ben bu cümlenin içinden? [gülüyor] Hayır, sadece sanattan bahsetmek istiyorum- çok fazla.... Speer'di değil mi? Albert Speer'i severim. Belki o da tanrının en iyi çocuklarından biriydi, bir yeteneği vardı. Onu şey sırasında kullanmak mümkündü, ee her neyse tamam, ben bir Naziyim.


Bu basın toplantısından kısa bir süre sonra ise Cannes personeli ve gazetecilerin teşvikiyle şu açıklamayı yapmış Trier;
Eğer bu sabah basın toplantısındaki sözlerimle birisini incittiysem içtenlikle özür dilerim. Nazi olmadığım gibi Anti-semitist ya da herhangi bir ırka herhangi bir şekilde önyargılı değilim.

Ve Trier'in toplantıda söylediği şeylerden Obsessed with Film sitesinin seçtiği cümleler;
Sıradaki filmimden bahsetmek istiyorum, kendisi, Kirsten'ın ısrarları sonucunda bir porno film olacak.

Blockbuster(diğer bir deyişle gişe filmi) yapıp yapmayacağı sorulduğunda;
Evet, biz Naziler büyük ölçekte şeyler yapmayı severiz. Belki Final Solution'u(Nihai Çözüm) yaparım.

Yeni filmi Melancholia'yı beğenip beğenmediği sorulduğunda.
Belki bok gibidir. Umuyorum öyle değildir. Ama büyük bir ihtimalle gerçekten görmeye değecek bir film olmayabilir.



Elbette Trier'in dalga geçtiği gayet açık, hele ki insanların bu kadar hoşgörüsüz, kategorize edici ve tutucu olduğu bir zamanda bence gayet güzel ve eğlenceli bir şaka da yapmış. Umuyorum ki bundan sonraki yıllarda bu olay Trier'in sinema ve bizimle olan ilişkisini yok etmez.

Daha iki gün önce Screen Daily'nin haberiyle 2003 yapımı The Five Obstructions gibi bir projeyi Trier'in bu sefer Martin Scorsese'yle gerçekleştireceğini okumuştum. The Five Obstructions'da Trier, Jorgan Leth'den kendisinin The Perfect Human ismindeki kısa filmini beş sefer ve her seferde onun önüne farklı engeller koyarak tekrar çekmesini istiyordu, bu seferki projede Trier'in üzerinde uğraşılacak filmin Taxi Driver olmasını çok istediği gibi detaylarla bloga bunu yazacaktım ama daha çok detay çıksın öyle yayınlarım diye bir köşeye kaydetmiştim. Ancak bu olay daha da büyürse büyük ihtimalle o film gerçekleşmez.

Ha bir de şimdi Türkiye'deki gazete, televizyon ve web sitelerinde Trier haber olacaktır ve gazlı vatandaşların yüzleri gülecektir. Kim bilir belki Trier-sever olup filmlerini de izlemeye başlarlar ama büyük ihtimalle filmlerinden sonra Trier ismini duyunca kaçarlar. Ne bileyim öyle yani, garip bir düşmanlık var bu gazlılarda. Neyse, "tutmayın küçük enişteyi" deyip zaten yaşamın her noktasında karşılaştığımız o tipleri buraya da taşımayalım ve geçelim gidelim.

Bu memleketten Kusturica da geçti değil mi? Semih Kaplanoğlu ses veer, bak ne diyor Trier, hem de bak bu sefer tam anlamıyla evrensel bir festivalde oluyor, hadi ama sessiz durma.

Neyse ya, son olarak Lars Von "persona non grata" Trier candır dostlar. Tabi onu anladığımız sürece.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Mayıs 2011 Perşembe

Seninle Konuşacağımız Bazı Şeyler Var #3

* Vulture, bir süre önce The Wolverine projesinden ayrılan Darren Aronofsky'nin Jeff Welch ismindeki senaristin 15 yıldır ortalıkta dolaşan Human Nature ismindeki senaryosuyla ilgilendiğini yazdı. Özel bir yöntemle donup insanların farklı hayvan ve türlere dönüştüğü bir dünyada uyanan ana karakteri ise George Clooney'in canlandıracağı söyleniyor. Warner Bros. tarafından yürütülen proje için A Beautiful Mind, Cinderella Man gibi filmlerin senaristi, I Am Legend, Fair Game gibi filmlerinse prodüktörü olarak hatırladığımız Akiva Goldsman'in filmin bütçe işleriyle uğraştığı ve işler planlandığı gibi giderse bu projenin Aronofsky'nin gelecek filmi olacağı şirket içinden sızan bilgiler arasında. Eldeki bilgiler sadece bu kadar olsa da bildiğim bir şey var ki; Aronofsky ne çekse ben izlerim.

* 2007 yapımı There Will Be Blood'dan beri hasret kaldığım Paul Thomas Anderson nihayet yeni bir film üzerinde çalışıyor. Joaquin Phoenix ve güzel insan Philip Seymour Hoffman'ın başrollerini üstleneceği, Scientology'den etkilenmiş dini bir drama olan filmin ismi şimdilik The Master. Aktrisler için ise Amy Adams, Lena Endre, Laura Dern, Madisen Beaty gibi isimler konuşuluyor. Yapımını Annapurna Productions'ın üstlendiği, dünya genelindeki haklarını ise Harvey Weinstein'ın aldığı filmin çekimlerine 13 Haziran'da başlanılacak.

* The Weinstein Company'nin Kuzey Amerika haklarına sahip olduğu Quentin Tarantino'nun yeni filmi Django Unchained'ın uluslarası dağıtımına Sony de ortak oldu. Bir Alman ödül avcısı tarafından, üç köle tüccarının kimliği için serbest bırakılan Django'yu konu edecek olan filmde Alman ödül avcısını Christoph Waltz'un, Calvin Candie karakterini ise Samuel L. Jackson'ın canlandıracağı filmde, Django rolü için ise Tarantino'nun ısrarla Will Smith'i istediği konuşulanlar arasında.

* Dün Moskova'da dünya prömiyerini yapan Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides Mayıs'ın üçüncü haftasında dünya genelinde gösterime giriyor. Yani Rum'ları hazırlayın dostlar, şimdilik fragman, çok yakında da serinin 4. filmi için.


* Nazım Hikmet Kültür Merkezi öncülüğünde çekilen Devrimden Sonra vizyona girdi.


* Daha önce de burada belirttiğim üzere, bu sene Cannes'da Altın Palmiye için yarışacak olan Nuri Bilge Ceylan'ın yeni filmi Once Upon a Time in Anatolia'nın fragmanı yayınlandı. Fragmandan anlaşıldığı kadarıyla görsel açıdan yine doyurucu bir film bizi bekliyor, ama öncelikle cevaplanması gereken bir soru var yine bence; bir insan görece güzel, hafif kıpırdanmalı bir fotoğrafa kaç dakika bakabilir?


* Video oyunları arasında bir ilk yaparak Tribeca Film Festivali'nde tanıtım yapan L.A. Noire'in resmi videosu yayınlandı. Video oyunları dünyasının, bence, en iyi birkaç yapımcı firmasından biri olan Rockstar'ın oyunu, 1940'lı yıllarda geçen bir dedektiflik hikayesiyle beraber o harika film-noir'lerin atmosferini bize yaşatmayı vaadediyor. Yani kısaca söylemek gerekirse, büyük bir hevesle oyunun çıkış tarihi olan 20 Mayıs'ı bekliyorum.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Everything Must Go

Bilmiyorum. Sürekli kendi kendime ortaya attığım ihtimalli cümlelerin hepsine aynı cevabı veriyorum. Olabilir, her şey olur değil, her şey olabilir. Biraz daha reklamsı geliyor değil mi kulağa. Sanki "olur" dersem her şey kesinleşmiştir fakat "olabilir" dediğimde "olmama"yla beraber birçok ihtimal dahildir duruma, yani bir beklenti oluşturur, "acaba" dedirtir, işte bu sayede belki bir şeylere tutunulur, bir şeyler beklenir.

Yaşadığım, içinde bulunduğum anı, dışarıdan bir filmmişçesine ilk kez görebildiğim zaman, mutluluğun tanımını yapamaz olmuştum, öylece kalmıştım. Daha önce öyle bir şey yaşadığımı hatırlamıyordum çünkü, benim için yaşamın doruk noktası oydu. Her zaman bir anı sanki bir filmiş gibi görmeye çalıştım ondan sonra, ama elbette kendiliğinden gelişmeden olunca hep izlenmeyen filmler oluşturdum zorlayarak. Aslında şaşılacak bir durum değildi bu, olmamalıydı en azından. Çünkü hep "gibi"ydik sahisi olmayı umut ederek geçen zamanda, gibi yaşadık hep ya da yaşadık gibi. İhtimallerin varlığıyla nefes aldık, çünkü nefes almama ihtimalimiz de vardı. Hep bir denklem gibi gördük yani yaşamı, her şeyi bilinmeyenleri ilişkilendirerek çözmeye çalıştık, çünkü çok akılcı gibiydik.


Sinema'yla tanıştığım ilk günden beri film başlamadan önce görünen o yapımcı şirketlerin animasyonlarını izlediğimde heyecanlandığım gibi yaşadığım çok fazla an olmuştur belki ama hiçbir zaman o film öncesinde hissettiğim şeyleri hissetmedim mesela. Hataydı büyük ihtimalle, tüm her şeyi o anlarla kıyaslamam ama kıyas götürmez gerçekler yoktu yaşamda, çünkü gerçeğin bizzat kendisi kıyas etmek üzerine kuruluydu.

Sokakta yürürken bir anda sokaktaki herkesin kollarını zombiler gibi öne uzatıp ardından dalgalandırarak havaya doğru kaldırıp müzik eşliğinde dans ettiklerini düşünerek gülümsüyorum ben. Daha önce duymadığım dillerde şarkılar söylemek eskisi kadar eğlenceli değil çünkü.


Sadece kayıtlarda bulunması açısından, bugün hava ne kurşun gibi ağır ve de altında uzanılabilinecek bir tatil havası, bugün hava rutine dayalı, süslediğimiz her gün gibi. Kendisinden bahsedilemeyecek kadar sıradan hatta, çünkü artık biliyorum eskiden savaşlar olurken, tüm dünya can çekişirken insanların günlük yaşamlarında ne yaptıklarını, çünkü her gün gözlemliyorum kendimi ve görebildiğim herkesi, artık daha iyi anlıyorum. Ama bilmiyorum, yalnızca buradayım.

fotoğraflar, rodney smith.
başlık, everything must go, manic street preachers.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Marvin of The Movies

Hani çok klasik anketsel bir soru vardır ya, idolünüz kim, diye. Bugüne kadar o sorunun bir cevabı olmamıştı benim için. Artık var.



Marvin Eisenman, 1970'lerin sonuna doğru eşi de kendisi de hasta olup evde kalınca yapacak hiçbir şey olmadığı için bir VHS oynatıcı almış ve de The Whispering Shadow filmini kiralamış. Ve işte 42 bini aşkın filmle -muhtemelen- dünyadaki en büyük kişisel film koleksiyonunun hikayesi böyle başlamış.

Marvin 24 Nisan 2011 günüyle beraber artık başka bir diyarda olduğu için kendisiyle iletişime geçmemiz pek mümkün olmasa da sadece bu videoyla bile ilham kaynağı olmayı başarıyor.

"Hobi olarak başlar, sonra koleksiyonerliğe dönüşür, ardından hastalık olur ve en sonunda artık bir bağımlılıktır. Bense bunların hepsini çoktan geçtim."

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Bizim Büyük Çaresizliğimiz


"Yaşanılanları beraberce değil de, bir yaz günü tek başına oturmuş aldırmaz görünüp bir yandan da çevresini izleyerek birasını yudumlayan adamın portresini anımsatırcasına, kendi kendime hatırlayıp düşünmem ve bunun nedenlerinin etkileriyle söylüyor olabilirim her şeyi ama biliyorsunuz, bu, hatırlanılanların varlığını ve etkisini değiştirmiyor. Yani var olan, hissedilen bir an sonuçta; bir söz, bir tavır, bir göz, bir el, doğru tanım olmasa da ilk anda akla gelen herhangi bir şey ve bununla oluşmuş o bir an. Tüm yaşam bu, sadece." Filmi izledikten sonra aklama ilk gelenler aşağı yukarı böyleydi, bir şeyler oluyordu, geçiyordu ben onun yanına hüzünle oturana kadar ve gerçek apaçık ortadaydı ki bir daha yağmur yağmayacaktı.

Yaygın olan o yüzeysel "kitaptan uyarlanan film güzel olmaz" düşüncesine gülüp geçiyor olsam da bir kitap uyarlamasının tanıdık bazı problemlerinin olduğu da bir gerçek. Başta bir iki diyalog olmak üzere o tanıdık problemlere filmde zaman zaman rastlanıyor. Bundan bağımsız olarak, ses montajı yer yer eğreti dursa da ve film devam ederken bazı anlarda film kırılacakmış gibi gelse de hem mekânın Ankara olması hem de filmin genelindeki tavır tüm bunları bir kusur olmaktan çıkarıp filmin sevimliliğini sağlayan ufak detaylar haline getiriyor.

Filmi izlemeden önce kitabı okumuş olsam beğenir miydim elbette bilemiyorum fakat filmi izlediğimden beri kitabı okumaya yönelik büyük bir istek duyuyorum. Bu açıdan da düşünülünce, montajındaki kesme geçişlere rağmen aslında izleyeniyle, çok beğenilmiş bir kitap gibi bütünleşebilen, izleyicisini yakalayabilen bir film.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Tek başlarına gayet sıradan bu üç kelimenin bir araya gelince beni bu denli büyülüyor oluşunu henüz anlayamamış olsam da başlığa o üç kelimeyi yazmak bile benim için büyük keyif. Elbet sadece ismi değil -Güneş Sayın ve canlandırdığı Nihal karakterinin güzelliğini özel olarak belirterek- Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i çok hoşuma giden afişi ve kendisiyle birkaç cümle ederek anmak istedim, her şey o anda gerçekleşti.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses