31 Temmuz 2011 Pazar

And No More Shall We Part


İnsanların bir gün öleceklerini düşünerek yaşadıklarında ne kadar korktuklarını oysa yarın öleceklerini düşünerek yaşadıklarındaysa ne kadar cesaretlendiklerini söylemiştim. Ve tek fark buydu, belki tüm fark da. Her şeyin ne başladığı ne de bittiği yerde olmak pek umrumda değilmiş aslında, sadece atmosfer. Yani yağmurun yağması ve o su damlalarını tek tek görebilecek kadar zamanın yavaşlaması, belki. Belki de sadece, hiçbir şey olmayan sıradan bir günde yağmurun yağmasıyla insanların kaçışması ve muhtemelen insanların kaçtığı su damlalarıyla beraber bir kenardan o kaçışmayı garip bir gülümsemeyle izlemek. Fazla mı dramatize gerçekten ayırdedemiyorum, çünkü bir kupa kahveyi keyifle içerken bir anda hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını anlamanızla beraber o kahvenin tüm keyfinin kaçması gibi tam ortasındayım ya da ardında, hem de uzun zamandır ve bir gün ölecek olmakla yarın ölecek olmanın arasındaki farkı düşünmeyi artık bırakmış olmama rağmen. Takıntılı olmamaya takıntılı olmak gibi belki de, kim bilir?

Hem bir kokuyu nasıl anlatabilirsiniz ki? Üstelik kokuyu ilk duyduğunuz anda aklınızda Cup of Coffee ve And No More Shall We Part birbirine karışarak çalmaya başlıyor ve arasındayla ardında iç içe geçerek belirsiz bir zaman boşluğu yaratıyorsa?

"Yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek"

It took a cup of coffee






fotoğraf; BJ ve Richeille Formento'nun Circumstance isimli serisinden.

29 Temmuz 2011 Cuma

The Lincoln Lawyer


Türkçe'ye orijinal karşılığıyla olmasa dahi Güneşin Karanlığında diye fazlasıyla güzel şekilde çevrilmiş kitaptan uyarlanan The Lincoln Lawyer'ın, ana karakteri avukat Mick Haller kadar havalı bir tavrı yok. Hollywood'dan çıkan eleştirel işler genellikle bir sistemi değil daha çok o sistemdeki insanların arasından küçük bir grubu ve bu küçük grupla iyi-kötü çizgisinin zıt tarafında bulunan ama birbirleriyle birçok ortak özelliğe sahip başka bir grubu ele alır. Yani kısaca klasik "bu kötü değil ama bunu kötü yapanlar var." veya "o değil ama çevresi kötü" hikayeleri. Hele de -yaşadığımız ülkenin bir süredir içinde bulunduğu durum nedeniyle daha iyi anlayacağımız birçok farklı güç odağının çatışma halinde olduğu- adalet sisteminin bu şekilde ele alınması pek mümkün gözükmezdi bana. Belki de The Lincoln Lawyer işte tam da bu nedenle ana karakteri kadar havalı durmuyordur, yani kendisinden çok söyleyecekleri ve gösterecekleri önemli olduğu için.

Suç ve karşılığı olarak görülen ceza çok uzun zamandır en çok ilgimi çeken iki kavram. Hem filmler hem de polisiye kitaplarla oldukça küçükken tanışıp şimdi sinemayaşamla eş anlamlı bir sözcük olarak görmemle, kitaplık görünce önce rahatlayıp sonra kütüphane sendromuma tutulmamın başlangıç noktası işte o merak, her ne kadar ben bunu henüz anlamış olsam da. İşte The Lincoln Lawyer ise suç ve ceza üzerinden ama onlara değinmeden adalet kavramını izleyenin önüne koyarak adaletin suç ve cezayla sanıldığı kadar iç içe olmadığını gösteriyor. Ve film bu sayede beklenen sonun ve yavanlığın getirdiği olumsuzlukların altında kalmıyor, çünkü The Lincoln Lawyer hikayesinden daha fazlasına sahip filmlerden birisi.

Tüm bunların yanında ise William H. Macy'yi izlemek büyük bir keyif.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Temmuz 2011 Perşembe

Seninle Konuşacağımız Bazı Şeyler Var #5

* Francis Ford Coppola'nın yeni filmi, cinayet-gizem-korku hikayesi Twixt şimdiden çok güzel gözüküyor. Filmin Comic Con'daki sunumuyla öğrenilen ve benim tamamını çevirmeye üşendiğim birçok detaya buradan ulaşabilirsiniz.

Coppola filmiyle beraber 30 şehirlik bir tura çıkıp izleyicilerin reaksiyonlarına göre filmi bir nevi canlı-kurgulayarak dinamik bir film deneyimi yaşatacak. Geçmişte de birçok farklı şekilde sinemada devrimsel adımlar atan Coppola'nın bu filmiyle neler değişecek bekleyip göreceğiz.

Aynı zamanda film için hazırlanan 4 farklı poster içerisinden beğendiğinizi oylayarak filmin afişinin belirlenmesinde de etkili olabilirsiniz. Oylamak için tıklayın.

Tom Waits'in filmin bir nevi giriş bölümünün anlatıcısı olacak olması bir yana, Coppola'nın 2000'lerde çektiği en güzel ve en beğenilen filmi olabilir gibi duruyor şimdilik. İzlemek için ben de sabırsızlanıyorum.


* Chuck Palahniuk'un Invisible Monsters (Görünmez Canavarlar) isimli kitabının sinemaya uyarlanması için birçok yazar senaryolaştırmak için kitabı ele aldı, birçok yapımcı; proje için oyuncu ve yönetmen arayışlarına girip filmin finansal programlamasıyla uğraştı, ancak hiçbir sonuç çıkmadı. Ama 2008'de proje için uğraşmaya başlayan yapımcı Cameron MacLaren (bugüne kadar sadece kısa filmlerle çalışmış) 2010'da kitabın haklarını aldı ve şimdi de filmin yönetmeni olacak kişi belli oldu: Daha çok TV projeleri ve kısa filmler yönetmiş olan Samir Rehem.

Daha önce Fight Club (Dövüş Kulübü) ve Choke (Tıkanma) isimli kitapları sinemaya uyarlanan Palahniuk'un başka bir kitabının sinema uyarlamasının da yine çok güzel olacağını umuyorum.

* Cameron Crowe'un Pearl Jam'in 20 yılını anlattığı belgeseli Pearl Jam Twenty'nin ilk fragmanı yayımlandı. Heyecanlıyız:)


* George Clooney'in yeni filmi politik drama The Ides of March'ın posteri ve trailerı yayımlandı. Filmin Clooney, Ryan Gosling, Paul Giamatti, Philip Seymour Hoffman, Evan Rachel Wood, Maria Tomei ve Jeffrey Wright'lı çok güçlü bir oyuncu kadrosu da var.



* A.D. Parker'ın boşalmış bir dünyada son kalan insanı konu edindiği A Reckoning fragmanından göründüğü kadarıyla sinematografisine hayran kalınacak bir film olacak. Ancak henüz dağıtım anlaşması olmayan bu filmi ne zaman, nerede ve nasıl izleriz bilmiyorum, hatta belki sadece bu ve bunun gibi fragmanlarla da kalabilir filme dair göreceğimiz şeyler.

Son dönemlerde çok daha sık işlenmiş bir konu olsa da her film ayrı ayrı güzeldi bence, dolayısıyla bir yönden alternatif bir zamana dair hayalgücü olsa da diğer bir yönden aslında tam da bugünü anlatıyor olması, iyi işlendiği sürece bu konunun her zaman ilgi çekici olacak olmasının önemli bir nedeni bence.



* Hollywood'un muhteşem yaratıcılığına yeni örnekler ister misiniz? Mesela Mimi Leder All Quiet on the Western Front (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok)'un, Spike Lee Oldboy'un, Sam Raimi Oz the Great and Powerful'un ve Neil Burger Bonnie and Clyde'ın yeni versiyonlarını yönetecek. Bunlar yeniden uyarlanacak veya yeni versiyonları çekilecek filmlerden elbette sadece birkaçı, yakında yeni versiyonların farklı versiyonlarını da çekip sonra üzerine belgeselleri yapılıp daha sonra da belgesellerin yeni versiyonları yapılarak bu miras nesilden nesile aktarılacakmış.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Je vais bien, ne t'en fais pas


Bundan birkaç yıl önce afişiyle ilgimi çekip Mélanie Laurent'i tanımamı sağlamıştı Je vais bien, ne t'en fais pas ya da uluslarlarası ismiyle Don't Worry, I'm Fine. O zamandan beri Mélanie Laurent'i başka filmlerde izlediysem de kendisini tanımamı sağlayan bu filmi bir türlü izleyememiştim. Bugün Six Feet Under'ı bitirmemin sabahında(ya da akşamı , bu kavramlar kişiden kişiye değişebiliyor) hiçbir filmi veya diziyi izlemek için en ufak bir istek duymuyorken Mélanie Laurent'in de etkisiyle başladım Je vais bien, ne t'en fais pas'yı izlemeye.

Filmlerden önce plotları okumadığım için konusunu dahi bilmeden başladım filmi izlemeye. Bu alışkanlığım uzun zamandır birçok filmden daha fazla keyif almamı sağladı, en başta zaten plotlarını okusam izlemeyeceğim ya da izlemeyi çok uzun bir süre erteleyeceğim birçok filmi izlememi sağlamış olması bile güzel. Je vais bien, ne t'en fais pas'yı da bu sayede hikayeyi çok farklı yerlere yorup filmin yanından bile geçmediği konulara getirerek izledim ve normalde alamayacağım kadar keyif aldım.


Je vais bien, ne t'en fais pas kendisini izletmeyi bilen akıcı bir hikaye anlatımıyla izleyene çok fazla bir şey sunmayan sevimli bir drama. Benim hiçbir teoriye dayanmadan, yani tamamen kendimce naif filmler dediğim filmlerden birisi. Sadece Aaron isimli daha önce adını dahi duymadığım bir grubun U-Turn (Lili) şarkısı için bile izlenebilecek bir film.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Six Feet Under

TV/sinema tarihinin en güzel birkaç yapımından biri Six Feet Under. Beklenilemeyecek kadar güzel düşünülmüş, tasarlanmış, yazılmış, oynanmış ve yönetilmiş ya da daha genel ifadeyle bir dizi/filmin yaratılma sürecinde etkili olan her şey beklenilemeyecek kadar güzel yapılmış. Böyle bir diziden sonra başka bir HBO yapımı bile bu kadar güzel olamaz ve olamayacak gibi geliyor. Çünkü Six Feet Under bittiği zaman insanı kendi içinde dahi tekrar büyük bir boşluğa düşürüyor.

Diziden birçok cümleyi, anı, sahneyi buraya koymak isterim ama henüz izlememiş olanlar için onların keşfini mahvetmek istemem. Hem zaten izleyip bitirmiş olanlar da bilir ki hangi cümleyi, anı veya sahneyi alayım, baştan sona tüm bölümleri not etmek gerekir yoksa. Fakat yine de içinden seçmek gibi değil de benim aklımda daha fazla yer etmiş, diziyi düşününce ilk hatırladığım bir iki şeyi alıntıladım aşağıya.

Nate Fisher: Eğleniyorsan zaman akıp gider değil mi?
Nathaniel Fisher: Hayır. Zaman, eğleniyormuş gibi yaparken akıp gider. Zaman, insanlar "aşk" derken neden bahsettiklerini biliyormuş gibi davranırken akıp gider.


Şununla yüzleş evlat. Bu dünyada iki tür insan var. Biri sen, diğeri senin dışındaki herkes. Ve bu ikisi hiçbir zaman buluşmayacak.

2. Sezonun ilk bölümünden Nate'in rüyası. Yaşam ve Ölüm daha güzel anlatılabilir miydi?



Claire, David ve Ruth'un sabah sabah muazzam müzikal performansı :)



Terror Starts At Home

Ve elbette;
HBO - It's Not a TV, It's HBO

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Temmuz 2011 Cuma

The Fountain


Güzel insan Darren Aronofsky'nin üçüncü uzun metraj filmi The Fountain'ın çekim aşamasındaki zorluklar, Darren Aronofsky'nin filme karşı takıntısı ve filmin gişede bütçesini dahi çıkaramaması filmin herkese hitap etmediğini gösterir mi bilmiyorum. Fakat birkaç hikayenin iç içe ele alınarak birbirlerini tamamlaması ve aslında başka bir açıdan da ortada tek bir hikaye olduğu ve diğerlerinin sadece o hikayenin parçası olduğu gibi hem temelde hem de detaylarda farklı yorumlara açık olması da izleyen herkese çok farklı diyarlara yolculuklar sunuyor.

Aronofsky'nin hikayeyi anlatım şekli, aşırıya kaçmadan kullandığı imgeler ve hepsini bir döngü içinde kullanması hikayesine katkı yaptığı gibi filme de muazzam bir akıcılık sağlıyor. Aronofsky'nin tüm filmlerinde beraber çalıştığı müzisyen Clint Mansell'in de -diğer filmlerde de olduğu gibi- muhteşem müzikleri filmin görselliğinin dahi önüne geçiyor zaman zaman. Tüm bu atmosferde filmin sadece 96 dakika sürmesi ilk başta bana kısaymış ve sanki gişeye yönelik yapılmış gibi gelse de aslında film ne kısa kesiliyor ve eksiklik hissi uyandırıyor ne de gereksiz yere sürüyormuş hissi veriyor.

(Birkaç yönetmen için de hissettiğim gibi) Aronofsky'nin aktif olarak film çektiği zamanlarda yaşamış ve yaşıyor olmak bence çok önemli bir şey. The Fountain de Aronofsky'nin diğer eserleri gibi çok özel, güzel bir film ve bittikten sonra izleyeni yaşam boşluğuna sertçe bırakıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Chinese Coffee

Ira Lewis'in oyunundan uyarlanan filmi oyunda da oynayan Al Pacino yönetmiş. Jerry Orbach ve Al Pacino'nun canlandırdıkları karakterler arasındaki diyaloglara dayalı olan filmde iki oyuncu da gerçekten muazzam bir oyunculuk sergilemişler. Senaryosuyla oyunculukları bir yana sadece Al Pacino'nun ne kadar güzel bir sinema insanı olduğunu bir kez daha görmek için bile izlenilecek bir film Chinese Coffee.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Temmuz 2011 Salı

Permanent Vacation

Resimden anlaman gerekmez ki, bakınca ne hissediyorsun önemli olan o, demişti. O an ilk kez düşünmüştüm belki; sanatı anlamak diye bir şey mümkün mü veya sanat anlamak için mi? Bir resmi yorumlarken yaratıcısının kübizmden etkilenmiş olmasının önemi nedir ki eserin yanında?

Bu dondurulmuş an en sevdiğim sahnelerden birisinin bir anı sadece. Güzel insan Jim Jarmusch'un bu sahneyi tasarlarken aklından ne geçtiğine dair en ufak bir fikrim yok ve aslında olmasına gerek yok. Ben bu anı gördükçe sadece huzurlu hissediyorum kendimi, rahatlıyorum. Ama öyle ya kimi Paris'ten New York'a, kimi New York'tan Paris'e. Ve ancak gemiyle gelirken veya terk ederken Manhattan diğer filmlerde gördüğümüz o Manhattan.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Temmuz 2011 Pazar

Hugo


Martin Scorsese'in Brian Selznick'in kitabından uyarlama filmi Hugo'nun ilk fragmanı yayımlandı. Fragmandan pek hoşlanmadım açıkçası ama Scorsese benim için sadece yaşayan en güzel ve en iyi yönetmenlerden biri değil, sinemanın tanrılarından biridir. Dolayısıyla fragman filmin varlığını bir kez daha hatırlamaya sebep olsun istedim, yoksa zaten bir Scorsese filmini izlemek için ne tavsiyeye ne fragmana ne de başka herhangi bir reklam işine gerek vardır.

Film 25 Kasım 2011'de Türkiye'de gösterime girecek.



Marty candır.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Temmuz 2011 Cumartesi

İklimlerden Farksızdır Haftalar

"ve bir de ilk sözcükle sonuncusunun yerini değiştir, sonra oku."
Ne yaptığını biliyor olmanın bir önemi var mı, yaptığın şeyi umursamıyorken? Hatta eylem hakkında bir fikrin olmasının önemi var mı, hiçbir etkin yokken ve sen tam anlamıyla hiçbir şey yapmak istemiyorken? Başarılar, bilmem kaçıncı maddeler, şunsal tespitler ve kutsallar... Hepsi aynı safsata, aynı "tekrarı yarın" safsata. Her geçen günü ömründen giden bir gün gibi düşünüyor insanoğlu çünkü her geçen gün daha yaşanılmaz hale geliyor burası.

Hiç beklemediğim şekilde Carla'nın söylediği gibi; "insanlar değişmezler, sadece yaşlanırlar."O yüzden bu kadar gülünç ve saçma zaten "kişisel gelişim". Hem ne değişir ki? Bir akış var, her şeyin bir akışı ve onların birleşimi var. Hiçbir şey pürüzsüzleşemez. İnançları, kendilerinin inandığı gibi olmayanları yok etmek olan insanlara ve onların inançlarına hoşgörü göstermek gibi yaşam.


Hatırladıklarım, izlerken uyuyakaldığım bir film gibi geliyor. Hatta bazıları, izlerken sürekli ana karaktere, "onu yapma, vay salak" dediğim o uyduruk korku filmleri gibi. Yani, o filmde ne olacağını bilmiyoruz ama hatırladıklarımızın sonucunu yaşadık gibi gelebilir, ne var ki doğru değil. Çünkü aslında o korku filminde tahmin ediyoruz, yaşadıklarımızda ise varsayımlarda bulunuyoruz. En başta nefes rutinine devam ediyor oluşumuz bir var-sayım. Hem her şey bir akış, yani kesintisiz, yani tüm o ayrılan dönemler palavra, yani her şey devam ediyor. Burada veya başka bir evrende, ve yaşadıklarımızın devamı varsa son hiçbir zaman yok. Varsayımlar yaşattığı gibi öldürür de, her şey ilk kez sayı saymayı öğrendiğimizden beri en son kaça kadar saymayı denediğimize bağlı. Ben her 10'da bir bir şeyleri tekrar ettiğim hissine kapıldığım için önce şaşırsam da çabuk sıkılmıştım. Ama biliyordum, başka bir şey yok ve seçenek ironik bir sözcük.


Yanılgılarımızı hafife almıştık. Sadece olumsuz tınlamıştı kulaklarımızda, oysa onlar sayesinde yaşıyorduk. Bir yerlerde kusursuz yaşamları olan harika insanları o "kutsal kitaplar" vaadetmişti sadece, anlatamamıştı bile.

Sevilenin yanında olmak ve ona ulaşmaktı mesela birçoğuna göre mutluluğun anlamlarından biri. En sevdikleri kıyafetleri az giyip en sevdikleri parfümleri de az kullanırlardı oysa o insanlar. Yani yanımızda olmak zorunda değildi her neyse O. Çünkü güzel varoluşuyla veya hissedilişiyle güzeldi, tutsak edilişiyle değil.


Doğada tek başına bulunma hali fen derslerinin yazdığı bir şey olsaydı sadece, gerçek olamayacak kadar güzel olanın gerçek mi yoksa güzel mi olması gerektiğinin zamanla değişen ve farklı anlatılan ve hep "farz edilen" sonuçları olurdu. Ama ihtimalin tanımı bunlar değildi.

Sanılanın aksine beylik değildi sonsuza veya en azından -eğer varsa- dünyanın sonuna kadar sürecek şeyler ve onların dile getirilmesi. Tüm her şey güzeli tanımlamaktaydı sadece. Ve içinde doğrudan "aşk" geçmeyen şeyler sanmayın ki O'nlarla ilgili değildir. Çünkü nasıl dillerin tınısı varsa, insanların da vardır.

Ve gece, her şeyin güzel olabileceği tek zaman dilimi. Dünyada yaşayan bizlerin tüm evrenle bütünleşebileceği tek anlar bütünü. Gecelerin gündüzlerden uzun olduğu zamanlarda aydınlanır insanlık, bir filmdeki ışık oyunları gibidir; en azından çabalamak gerekir.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
fotoğraflar;
1 ve 2., rodney smith
3 ve 4., tim corbeel

10 Temmuz 2011 Pazar

Heat


Vincent Hanna: Hiç düzenli, normal bir hayat istemedin mi?
Neil McCauley: O nasıl bir bok? Barbekü ve top oyunları mı?
Vincent Hanna: Evet.
Neil McCauley: Bu normal yaşam, peki ya senin yaşamın öyle mi?
Vincent Hanna: Benim hayatım, hayır benim hayatım afet bölgesi gibi.


7 Temmuz 2011 Perşembe

Happythankyoumoreplease


Josh Radnor'ın yazıp yönetip oynadığı Happythankyoumoreplease kendisinin ilk yönetmenlik denemesi. Buna How I Your Mother dizisinde Ted'i oynadığını da hesaba katınca kendisini Zach Braff'e benzetmekten kendimi alamıyorum. Ancak filmler bence kıyaslanamaz olsa da yaratıcıları sebebiyle bir karşılaştırma yaptım ben istemsizce ve Happythankyoumoreplease için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: bir Garden State değil. -Başta söyleyip onun etkisinde karalamaktan kurtulayım dedim.-

Keyifli bir aylaklık, bir şehir ve sıradanlığıyla güzelleşen yaşamlar diye özetleyebileceğim bir film Happythankyoumoreplease. Filmde görünce çok mutlu olduğum Richard Jenkins'in Paul Gertmanian olarak Sam'in kitabı için henüz filmin başlarında söylediği şeylerin film için de geçerli olacağını düşünmüştüm, yani; "Düşük bütçeli, oldukça eğlenceli... Gayet oturmuş karakterler, gerçek insanlarmış gibi geliyor." Fakat sevimli bir film olsa da çok derinlemesine işlenmiş karakterler yok filmde. Konusu pek özel olmayan böyle senaryolarda bazı karakterlerin daha da sivrilmesinin filmi daha etkileyici yapabileceğini düşünüyorum ancak sivrilmek bir yana biraz sığ kalıyor Happythankyoumoreplease'de karakterler. Ancak film, küçük detayları ve yaşama dair izlerle kendisini izletiyor.

Sonuç olarak Josh Radnor'ın yine senaristi, yönetmeni ve oyuncusu olacağı Liberal Arts gösterime girdiğinde onu izletecek bir etkisi var Happythankyoumoreplease'in. Bu arada Liberal Arts'ta da Richard Jenkins olacakmış ve bu bile başlı başına güzel bir şey, Kate Mara da olsaymış daha güzel olurmuş tabi ama *neyse kendi kendime konuşmalarımı kendime saklayayım.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla happythankyoumoreplease:;,

6 Temmuz 2011 Çarşamba

I'm In Love With The City

God Help The Girl söyler ben hep dinlerim.




I'm in love with the city
I'm in love with the boy
Gotta put it on record
Gotta write a new song
There ain't no way around it
He's in love with another girl

I'm a wreck, I'll admit it
I can't eat when he's near
And I'm so tired and nervous
That you better stay clear
Leave me to the company
Of me if I can't have him

I'm trying to be tender
I'm trying to be cool
I laugh at my own jokes
I laugh like a fool
There ain't no doubt about it
He's in with his life-long girl

What chance do I have
A cat's chance in hell
I better take it

I'm going to write him a letter
Gonna put it in words
Gonna make it official
Gonna make it absurd
Hold up then, there a second, girl
You'll spoil what you have to do

They're a sweet loving couple
How could you come between
All the talk and the tenderness
The love and the feeling
His eyes start to sparkle
Sparks for the other girl

I'm in love with his face
I'm in love with his eyes
I could eat them for breakfast
Boy, would he be surprised
If he knew how I felt
It would spoil any chance I had

What chance is that
It's a cat's chance in hell
I better take it

What chance is that
It's a cat's chance in hell
I better take it


"city" demişken, ankara candır.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

"Koyu Lacivert, Neredeyse Siyah"


Eskiden vardı cümlelerim, uzun zamandır kayıp. Çünkü ben unutuyorum hala, unuturken hatırlıyorum umursuz ve umarsız yani ihtiyarca. Yalnız, şimdi ve burada değil.



görseller; Robert and Shana ParkeHarrison

1 Temmuz 2011 Cuma

Unknown


Çoğu "gizem filmi"nin hikayesi ya tamamiyle tutarsızdır, ya da izlerken "bir dakika yaa" dedirtecek gediklere sahiptir. Unknown, hikayesi açıldıkça hissedilen şeyleri farklılaştıran bir film ve bunun sonucunda da filmin başında izleyene eksiklik hissi veren şeyler aslında izleyiciye verilmiş küçük ipuçları. Bir "gizem filmi" üzerine yazılacak birçok şey spoiler niteliğinde olacak ve filmin tadını kaçıracaktır. Dolayısıyla, filmi izlemeden önce plotları bile okumaktan kaçınan birisi olarak sadece filmden bir cümle aktarıyorum size;

Delirmek nasıl bir his biliyor musun? Kim olduğun söylendiğiyle kim olduğunu düşünmen arasındaki savaş... Sence, hangisi kazanır?
Son olarak filme dair dikkatimi çeken bir şey; film gösterime girdiği ilk günlerde yüzlerce kişinin puanlamasıyla çok yüksek bir IMDB puanı vardı, oylayan kişi sayısı binlere çıktıkça puan biraz aşağıya indi fakat hala en yüksek puana sahip filmlerden biriydi ancak birkaç ay geçtikten sonra şimdiki puanı civarına kadar indi ve orada takılı kaldı. Sanıyorum artık yapımcılarda gösterimin ilk günlerinde filmlerini puanlayıp-puanlattırıp mümkün olduğunca yüksek seviyede tutarak hem daha çok insana ulaşmayı hem de daha çok kişi filmi izledikçe yapacakları puanlamayı psikolojik olarak etkilemeye çalışıyorlar. Tabi diğer bir ihtimal de benim bu işlerle kafayı biraz fazla bozmuş olmam. Her neyse;

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses