29 Ekim 2011 Cumartesi

Secrets & Lies


Hayat budur, değil mi?

Ne olduğu kadar nasıl olduğu da önemlidir çoğu zaman, yaşam haricinde çoğu zaman. Çünkü yaşamda "ne" her zaman "nasıl"dan önce gelir, öyle ya da böyle yaşıyoruzdur ve asıl hikaye de burada başlar. Yani; hayat budur, değil mi?

Secret & Lies his dozu yüksek ve tabi ki yine çok güzel bir Mike Leigh filmi.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Chung Hing sam lam / Chungking Express


Kızın ismi May'di. Ananas severdi. Erkek 1 Mayıs'ta doğmuştu. Ama artık beraber değillerdi. Erkek üzülüyordu, her gün son kullanma tarihi 1 Mayıs olan bir konserve ananas alıyor ve bitiriyordu. 30 konserve ananas ve sonra her şeyin var olan son kullanma tarihi gibi onlar da bitmiş olacaktı. Evdeki sabuna kızıyordu, bu kadar üzülme çok zayıfladın diye, ıslanmış bezle konuşuyordu, ağlama bu kadar diyordu, her şey geçiyor. Kendisi ağlamamak için de koşuyordu, vücudunda gözyaşına kalacak su bırakmamak için. 30 Nisan'dı. Ertesi gün sondu ve market artık son kullanma tarihi 1 Mayıs olan konserveleri ayıklamıştı, raflarda değildi, çünkü süresi geçiyordu. Erkek gidip görevliye sordu, kızdı; tazeliğe ne kadar da saplantılı olduklarını söyledi. Görevli son kullanma tarihi geçiyor olduğu için ayrılan konservelerin olduğu kutuyu verdi kucağına erkeğin. Erkeğin artık bir sürü ananas konservesi vardı, erkeğin artık bir sürü avuntusu vardı. Oturdu yedi hepsini, bir gecede. Erkeğin artık sadece karın ağrısı vardı.

Ve hala, daha güzel bir kasabanın olduğuna inanan, orayı düşleyen ve düşünmemek için de yüksek sesle müzik dinleyen bir kız, sürekli California Dreamin' dinleyen bir kız. Önce ziyaret edip sonra gidecek olan.



Kar Wai Wong, aşkı en iyi anlatan yönetmenlerden biri. Chung Hing sam lam de kendisinin en güzel filmlerinden biri, ne Fa yeung nin wa gibi aşırı stilistik ne de My Blueberry Nights gibi daha duru; yıl olarak bu iki filmden daha önce, ama tarz olarak ikisinin arasında ve ikisi kadar güzel bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Dead and Lovely*



Yaşam bir kabullenme biçimidir. Ne ve kim olmadığını kabullenirsin önce. Soğukta yürümek gibidir biraz da. Kaşkolun olmadığını kabullenirsin önce, ve bazen hızlı yürürsün, yürüdükçe terlersin. Hava soğuktur, herkes üşüyordur ama sen terliyorsundur. Durmazsın, terlersin. Yavaş yavaş yanakların üşümeye başlar ama, her şey önce suratta başlar çünkü. Önce suratın donar, beklemediğin bir şey duyunca. Sonra ağzın aşağı doğru bir yay oluşturur. (bazı kalıplar gerçektir.) Üşümek de yüzden başlar, bu yüzden. Yavaş yavaş tüm vücuduna yayılır, ve en sonunda donarsın. Uzun bir uykuya daldı diye anlatır bazıları küçüklere bunu. Korkar diye düşünürken aslında daha büyük bir problemin içine bırakırlar o küçük çocuğu. Ya bir gün kendisi de o uykuya dalarsa? Ya da çevrelerinde olmayı sevdiği insanlar? Oysa ölmekte o çocuk da, söylemeli tüm insanlar, anlamalı artık; ölüm gerçekleşmez bir anda, ölmekteyiz aslında yaşamakta. Çünkü yavaş yavaş olur, önce yüzün donar sonra da kendin donarsın tamamen. Evren tamamlanmıştır.



"Hayat yine de kitapta durduğu gibi durmuyor." diyordu Barış Bıçakçı. Benim artık kafam karışmıyordu, çünkü hiçbir şey olmuyor olduğundan emindim. Onunla aynı derinlikteki suda yüzemediğimi biliyordum, bir kupa kahvenin üzerine farketmiştim ilk kez, sadece bir kupa kahve gerekmişti. Yaşam bazen bir vazgeçme biçimiydi.



*dead and lovely, tom waits. hatta tam olarak buraya tıklayın da, wristcutters'ın o muhteşem açılışını bir de bu şarkıyı dinleyerek izleyin.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Ekim 2011 Cumartesi

Göğe Bakma Durağı* ve Varışsızlar Sokağı


Cümlelerin belki ihtimalini barındırıp gece kalkan otobüslerdeki sessizlikle son bulduğu zamanlar vardır. Bazı satırlar ortadadır, bazılarının birkaç yönelimi vardır ama genelde birçok satır bir yönedir, en azından bu blogda öyledir. Bu satırları da; kim ne anlam yüklerse yüklesin insana, insanın sonuçta çaresiz bir varlık olduğu o anlar karalatır. Kendinlesindir sadece bir noktada elbette, ama vardır bir O. Gelmez elinden bir şey ne onun için ne kendin için. Her hikayenin vardır elbette iki tarafı ve bazen o kadar uzun zamandır hissediyorsundur ki bir şeyi artık sen olmuştur o. Şarkılar söyler, ölümdür tek başına yaşanan aşk iki kişiliktir, diye. Şairlerin satırları belki anlatır hissettiklerini veya yakınını çünkü bu hikaye öyle bir hikayedir ki aynı olmasa dahi vardır çok benzerleri. Fakat kendin anlatamazsın; nefes alıp vermenin bir durma biçimi olduğu zamanlardasındır ve tanımlar yetersizdir, belki de gereksiz.



Özlerim ben de bazen; ama bazenler yaşamın kendisidir çoğu zaman ne yaşadığını ve nerde olduğunu bilmeyen için. Belki sadece ben hatırlamıyorumdur o bir anı, bir gözü, bir sözü veya bir eli. Ama belki bazene üstün gelir, bir yarış olmasa dahi. Söylemek kolaydır çoğu zaman ama atfedilmiş zamanların ağırlığı vardır. Cümleler kurulur satırlar tasarlanır ve hepsi içerde kalır, bir teşekkür şarkısı dinlenir belki, eski zamanlardan çınlayan bir ses. Ama olmaz anlamı, geçirdiğin en güzel zamanlar için gelen teşekkürde. Beatles'ın sanki tüm şarkılarını benim için yazmış olduğunu sandığım zamanlar hatırlanır, ve tekrarlanır bir kez daha Hüsnü Arkan'ın sözleri: Bırak yıkasın içimizi geçmiş. Sözler, cümleler kalır böyle geride; insanın dayanabileceği tek bir şey yoktur çünkü her şeye ve herkese rağmen tektir, yalnızdır.



Brun söylerken eşlik edilir, ne yaptığını bilmeden tümüyle yağmur olup yağılan zamanlar denilir, düşünülür, üzülünür belki bir gitarla şarkısını söyleyen o adamın yerinde olmak istenir, o yaylıya her şeyi söyleten adamın yerinde belki de. Çünkü söylenmemiştir birçok şey, bekler duru bir yerlerde gelmeyecek olan zamanını, her şey hiçbir şey söylenmeden söylenmiş gibidir, dedim ya cümleler belki halindedir.



Sözcükleri istemek boşuna şu anda, farkındayım. O güzel adamın müziğin içinde kaybolan başka bir dildeki sesiyle sesiyle kal, sonra gidebilirsin, bekle demek geç olmasından öte anlamsızdır artık. Birçok şey belki halinde gelse de yoktur aslında. Can Baba'nın o dizelerini Arkan'ın o duru sesine eşlik etmeye çalışarak; dargın mıyız, dargın mıyız, dargın mıyız yoksa, dargın mıyız diye sayıklamanın bir anlamı yoktur böyle durumlarda; ancak izlenir bir film, Bizim Büyük Çaresizliğimiz ismi tekrarlanıp onun üstüne karalandığı gibi tekrarlanılır; "Yaşanılanları beraberce değil de, bir yaz günü tek başına oturmuş aldırmaz görünüp bir yandan da çevresini izleyerek birasını yudumlayan adamın portresini anımsatırcasına, kendi kendime hatırlayıp düşünmem ve bunun nedenlerinin etkileriyle söylüyor olabilirim her şeyi ama biliyorsunuz, bu, hatırlanılanların varlığını ve etkisini değiştirmiyor. Yani var olan, hissedilen bir an sonuçta; bir söz, bir tavır, bir göz, bir el, doğru tanım olmasa da ilk anda akla gelen herhangi bir şey ve bununla oluşmuş o bir an. Tüm yaşam bu, sadece." ve nefes rutinine devam edilir; hiçbir şey geçmemiştir veya bitmemiştir ama bazı şeyler ne kadar derinden olsa ve acıtsa da kabullenilir. Yaşam bazen sadece bir kabullenme biçimidir, ve tek başına kadeh kaldırıp sonraysa öylece nefes alıp durma.



*
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlar
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

*Turgut Uyar


göğe bakma durağı, turgut uyar, büyük saat, yapı kredi yayınları, s. 133.
fotoğraflar, rodney smith.

16 Ekim 2011 Pazar

Naked

Yaşam bir karnaval gibi. Veya dünya, artık adına her ne demek isterseniz. Hemen akla şenlik geliyor karnaval deyince tabi, şen denilince neşe. Oysa neşe deyince esriklik de olur tüm bağlamlar dahilinde, değil mi? Bahsettiğim cüceler, çiftbaşlı tek gövdeliler, olağanın dışında uzun boylu insanlar değil; tüm fikirler, hisler ve sebepler. Sonuçlar gelecekte, gelecek ise aslında tam şu anda, ama şu an bitti ve gitti, artık onu yakalayamazsın. Geçmiş, şu an ve gelecek aslında tek bir ses çıkarabildiğimiz sadece bir anın parçaları, bir yaşamın kıvrımları değil. Yani insan mı zamanı kovalıyor, zaman mı insanı kovalıyor veya insan zamanın içinde mi yüzüyor yoksa zaman tanrının yakıştırılamayan bir tezahürü mü? Tüm sorular sorulabilir çünkü sorusuna uygun cevaplar çoğu zaman günlüktür, dolayısıyla cevaplamak bir noktada sorunlamaktır zira her cevap sırasıyla sorunlar yığacaktır insanın önüne. Sorunlamayan cevaplar ise sadece yeryüzünde kalacaktır; birisi yanından geçecek, birisi takılıp düşecek, birisi üzerine oturacak, çok birisi ise hiç farkına bile varmayacaktır ve böylece varlığını sürdürecektir elbette ama yine de önemli olan gidecek bir yerin olması mı yoksa kalacak bir yerin olması mı sorununa çözüm bulamayacaktır. Öyle ya, kimsesiz olmasak da sadece yalnızız hepimiz. Kimse zaten onlar?

Maggie: Hiç bir ceset gördün mü?
Johnny: Sadece kendiminkini.

Mike Leigh filmlerinin genel bir özelliği olarak; senaryonun önemli bir bölümü çekimlerden önceki provalarda 11 haftalık doğaçlama sürecinde yaratılmış. Dolayısıyla yine etkileyici karakterler ve onlarla bütünleşebilmiş oyuncular, gayet doğal gelişen etkileyici diyaloglar, film boyu sizi tetikte tutan ufak melodilerle o güzel çekimler ve atmosferle yine bambaşka güzellikte bir Mike Leigh filmi.

Birkaç yumurta kırmadan omlet yapamazsın. Ve insanlık sadece o birkaç kırılmış yumurta. Ve omlet kokuşmuş.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Bir Zamanlar Anadolu'da


İnsan nereye gitse aynı yerle karşılaşıyor; aynı yollar, aynı tepeler hatta aynı çeşmeler. Toprak aynı ama üzerindeki merak değişiyor. Gerçek seviliyor bazen en derini ve aslı gibi görünüyor çünkü sebepler sonuçların yanında, belki zamanla belki farkla bazen de her şey olduğu gibi kalıyor hiçbir şeyin nedeni yokmuş gibi, sanki her şey hiçbir şeyden çıkmış ve iç içe geçmiş gibi. En yabancı görünen o yüzden kanlanıyor belki en sonunda, o zamana kadar herkes konuşuyordu çünkü ve susan artık zamanı geçmiş diye düşünüyor, dönüş yok.

Bir elmanın ağaçtan düşüp gittiği gibi yuvarlanıyor yaşamlar, hâl hatır soruları yıllardır cevaplanırken akla öyle gelmese de. Öncekilerin yanına yerleşiyor, ölülerin dirilerden daha değerli olduğu yerlerde ve ölmeye yatıyor. İnsan önce düşününce inanamıyor, kendince reddediyor zihnindeki şüpheleri tamamen ayaklandırmamak için ama günü geliyor tüm yaralar daha da belirginleşirken yüzüne vuruyor insanın. Varolmak ve onun sorgusu bir yana, tasasıyla yaşıyor insan ve gördüğü bile değil olmasını umduğu ve kendini yormayan gerçeklik oluyor.


Film boyunca birileri işlerini bitirip bir başkasına devrederken görevleri, filmin sonunda da okul bahçesinin yanında annesiyle yürüyen çocuk bahçedeki çocukların dışarı kaçan topunu büyük bir hevesle geri atıyor onlara ve adeta yönetmen de artık sizin evreniz başlıyor diyor izleyiciye. Muazzam bir fotoğrafçı olan Nuri Bilge Ceylan'ın sinema tarzından pek hoşlanmıyor olsam da Bir Zamanlar Anadolu'da -veya uluslararası ismiyle Once Upon A Time in Anatolia- bir an bile sıkmayan, hiçbir şeyi fazla olmayan, içinde bulunduğum ülke gerçeğini son yıllarda en iyi anlatan iki filmden birisi ("Çoğunluk") ve Ceylan'ın filmografisindeki diğer filmlerden farklı, mizah unsurlarıyla bezeli güzel bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Ekim 2011 Çarşamba

The Tree of Life

Terrence Malick'in yeni bir film çekiyor olduğunu ilk okuduğumda fazlasıyla heyecanlanmıştım. Hele bir de Sean Penn'in de oyuncular arasında yer aldığını öğrendiğimde iyice uçmuştum tabi. Hatta film Cannes'da Altın Palmiyeyi aldığında sanki benim filmim Cannes'da ödül kazanmış gibi sevinmiştim garip bir şekilde. -hoş bırak altın palmiyeyi cannes'da filmim gösterilse hatta hadi onu da bırak cannes'a ben gidebilsem film izlemeye ona bile havaya uçarım ya varın gerisini siz düşünün, ayrıca cümle ilerledikçe gerçekçileşmemin bir mantık bozukluğu olmadığını düşünmekteyim.

Filmi izleyene kadar okuduğum eleştirilerin olumsuzluğu başta beni korkutsa da son zamanlarda okuduğum yorumlarla beraber filmi izleyen herkesin aslında Malick'i tanımıyor olduğunu farkettim, tabi bu sayede film hakkındaki endişelerim de bir anda silindi gitti.

Temelde gayet sıradan ve kısa bir hikayesi olsa da çok güzel sahneler ve anları barındıran, zor ama sıkıcı olmayan gerçekten farklı ve özel bir film The Tree of Life, tabi her sinema zevkine uygun olmadığını da belirtmeli. Ve de eklemeli; böyle bir filmi Terrence Malick'ten başkası yaratamazdı.

Film 25 Kasım'da Türkiye'de vizyona girecek.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Ekim 2011 Cumartesi

Hesher


Hayat, yağmurda yürümek gibidir. Saklanıp, sığınacak bir yer ararsın. Ya da ıslanırsın.

Bir filmde izlediğimizde ya da dışardan baktığımızda gülünçlüğünü daha net görebildiğimiz çoğu şeyi kendi hayatımızı yaşarken neden bulamadığımızın filmidir Hesher. Karanlık ama memnundur.

James Vincent McMorrow / Breaking Hearts

I'm gonna find a city, call the streets my own
I'm gonna find a city, drink until it's gone




sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Ekim 2011 Perşembe

The Clockwise Witness*



Bir anı ya da anlar bütününü böyle anlatamıyor olduğum için belki kendimi bir balıkçı teknesiyle açık denizdeymişim gibi hissediyorum. Veya denizle gemi metaforu yaşam için o kadar uygun ki zihnime takılan herhangi bir melodiyi kendi kendime mırıldanıp yankısını bekliyorum. Melodiler, filmler veya birkaç satır. Yaşam aslında bunlarla geçiyor, her şeye bunlarla anlam yükleniliyor. Yani başka nereden bilebilirsin ki o anın ne olduğunu, o an hissedebilirsin ama o hissi tekrar nasıl hatırlayabilirsin ki? Mathilda Léon'a karnında hissettiği düğümün geçtiğini söyleyip onu bir şeylere yorarken anlamlanıyor o his, çünkü o zaman aslında ne anlama geldiğini gerçekten bilmiyor olduğumuzu anlıyoruz. Nathaniel her zamanki gibi haklı yani Nate 'e, aslında ne olduğunu biliyormuşuz gibi yapıyoruz sadece, derken.

Mesela Tony vardı, etraf mutlu palyaçolarla dolu diyordu ve hepsinin kafasını koparmak istiyordu. Henry çok umursamıyordu ama sadece etrafında onları istemiyordu, hatta mutlu palyaço olması gerekmez, Henry mutsuzları da istemiyordu. Çünkü yine Nathaniel haklıydı: "Şununla yüzleş evlat. Bu dünyada iki tür insan var. Biri sen, diğeri senin dışındaki herkes. Ve bu ikisi hiçbir zaman buluşmayacak"


Arturo n'apayım diyordu, olmuyor. Kopuyordu bazen her şeyden ama geri dönüyordu sonra, zaten yaşam çoğunlukla sadece bundan ibaretti. Kendi kendine savaşıyordu bir şeylerle, gitmek istiyordu bazen belki sadece bir çıkış arıyordu ama en sonunda parka gidip kitap okuyordu, o güzel insanlarla geçiriyordu vaktini. Zaten hepimiz bir şekilde bekliyorduk, herkes bekliyordu. Nerede olduğu hiç önemli olmadı çünkü dünyanın dönmesi önemliydi bir şeyler anlatmakla yükümlü olanlara göre, dünyanın bizimle beraber dönüyor olduğu gerçeği değil. O uzaktan çekilen fotoğraflarda görünmüyorduk ve evren karanlıktı elbette, ama sanılanın aksine karanlık her şeyin üstünü örtmezdi. Aksine her şey ortada ve açık olduğu için karanlıktı, ve sonu olmayan gece bu yüzden güzeldi.



O melodileri Cure isminde bir grubun yaratıyor olmasıyla yakından ilişkiliydi birçok şey. Belki o her güzel melodi, sahne ve satır bir intiharın tezahürüydü. Çünkü Wilbur hala yaşıyordu her şeyin sonunda, çünkü Wilbur hala yaşadığı için o kadar güzeldi, çünkü hisler ve fikirlerdi insanı nefes rutinine derin derin ve içini tırmalayarak da olsa devam ettiren, n'olduğu ve n'olacağı sadece birbirini takip ettiği sanılsa da aslında bilinemeyen o gece ve gündüz döngüsünün bir parçasıydı. Çünkü yaşam bir umut döngüsüydü bir denizin ortasında. Ve umut bozuk bir radyoydu, istediği zaman açılıp istediği zaman kapanan, frekansları iç içe geçmiş olan.

Süreya, bir elinde kadeh öbürünü yarasına bastırır diyor Uyar'a ithafen. Çünkü Uyar'ın içinde hep bir yara, her zaman bir yara. Ama Charles daha çok sorun için söylüyor, onun zamanı için değil; her nerede değilsem orada huzurlu olacakmışım gibi geliyor.

Nasıl biteceğini zaten biliyorsun en azından sanıyorsun ama Nathaniel tamamen başka bir zamanda tüm o aldırmazlığıyla yine etkiliyor: Ya öyleyse!
- It can't be so simple.
- What if it is?



* the clockwise witness, DeVotchKa


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses