29 Ağustos 2013 Perşembe
Elysium
2154 yılında dünya harabeye dönmüşken zenginlerin insan yapımı bir uzay istasyonuna temelli yerleşmesini konu ediniyor Elysium. Bu taşınmayla açıkça ortaya çıkan gelir dağılımındaki eşitsizlik problemi ve tüm bunların doğal sonucu olarak, her varlıklı ülkenin çıkmazı olan göçmen problemini ekleyince, film güncel politiğin tam ortasında konumlanıyor. Fakat güncel politik dediğimiz şey, fason mallar tarafından domine edilen bir pazar olduğu için bir gişe filminin de açmazlara yakalanması uzun sürmüyor. Hikayesindeki kopukluklar, bağlansa dahi anlam ifade etmeyen noktalar sebebiyle zorlama bir anlatıyla, benzeri birçok düz film gibi henüz gelişme bölümünde izleyicisinin kucağına veriyor sonucu Elysium. Beklenilen elbette dünyanın bitmeyen ve muhtemelen bitmeyecek olan problemlerine çözümler getirmeye çalışması değil. Fakat hikayesi içerisinde ilkel bir karakter olarak sunduğu Kruger'den farklı bir tavır da sergileyemiyor film. Yani ortaya koymaya çalıştığı konu içerisinde, paha biçilemeyen tarihi eserlerin olduğu bir müzede dolanan küçük çocuk gibi hiçbir şeye dokunmadan sadece dolanmaya çalışıyor ve bu süreçte de tüm tarihi birkaç esere indirgiyor. Dolayısıyla ister istemez kişiselleşiyor ve bu daralıp kısalma, filmin mesaj kaygısını daha çok ortaya çıkartıp onu geleneğe uygun düşen öğüt gibi artık sakız olmuş bir hale sokarken filmin sinematografik bir varlık da gösteremiyor olması sebebiyle problemli bir 109 dakikanın esas nedeni oluyor.
Andrew Niccol'un benzer konuları deşen 2011 yapımı vasat bilim kurgusu In Time dahi Elysium'a göre bu açıdan daha izlenir bir iş ortaya koyuyor. Evet, Justin Timberlake'e rağmen. Çünkü Elysium formüllü aksiyon filmlerindeki aşırı-kaslı-adam'ı Matt Damon ile takas ederken eski platform oyunlarındaki gibi yalnızca filmin arka planını değiştiriyor.
Filmin posterlerinden aşağıdaki versiyonla Matt Damon valiliğe aday olacakmış da son anda vazgeçince filme kalmış artık poster. O Matt Damon, ve bu mesajı onaylıyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
24 Ağustos 2013 Cumartesi
The Iceman
Ailesinin ne iş yapıyor olduğunu bilmediği bir mafya tetikçisinin gerçek hikayesinden uyarlama The Iceman; suç filmleri açısından gayet alışıldık bir plotu olan fakat buna rağmen, bu seferlik çerçevenin arkasında kalmış kafaları görecek olmak açısından hayli heyecan vericiydi filmin yapım aşamasında olduğunu okuduğumda. Tabi Michael Shannon ve Winona Ryder gibi iki ismin ve filmin gösterimine belli bir süre kala ortaya çıkan o posterin de bunda payı fazlasıyla var. Fakat benzer bir heyecana senaristle yönetmen de katılmış olacak ki, ne anlatacağını bilemeyen bir sabırsızlığı var filmin. Bu acelecilik ilk anda ortalama seyirciyi yakalama telaşı gibi düşünülebilinir, fakat film boyu alışılmış aksiyon filmi sahnelerine boğulmuyor oluşumuz yönetmenin tasarıları ve seçimleri açısından iyi bir yol gösterici; yani gişe kaygısının tamamiyle belirleyici olmadığının bir tezahürü, zaten gişede de maliyetini ancak çıkardı film. Dolayısıyla filmi aksatan acelecilik, ancak filmin olgun bir yönetmenin elinde olmayışıyla açıklanabilir, bu açıdan baktığımızda mevcut oyuncu kadrosu ve onlar yerine roller için ismi geçmiş insanlar bile şaşırtıcı geliyor çünkü filmler bakımından pek önemli referansı olmayan genç bir yönetmen için böylesine bir yük gerçekten fazla.
Suçu; kağıt üzerinde, hukuk kitaplarında veya gösteri güreşinin popülerliğinin sebebi olan hazda aramayıp insan sorgusu üzerinden gidebilen filmlerden biri The Iceman de. Ariel Vromen, filmi izledikten sonra böyle düşündürebilmiş olduğu için yönetmen koltuğunda fazla sırıtmıyor olsa da filmin çiğ ve dağınık olmasının en önemli sebebi ve The Iceman de bu bakımdan kaçmış bir fırsat; çünkü olgun bir yönetmenin elinde son yılların en oturaklı suç filmine dönüşebilirmiş.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
21 Ağustos 2013 Çarşamba
The Place Beyond the Pines
Filmin yönetimi kadar iyi olan bir oyuncu kadrosu var. Her ne kadar afişin birçok versiyonunda "yıldız gücü"nü filmin arkasına almak isteme talihsizliğinde bulunmuş olsa da tasarım ekibi, oyuncu seçimleri çok yerinde olmuş. Zaten, Cianfrance, Avery Cross rolünü özellikle Bradley Cooper için yazdığını ve onu ikna edebilmek için Toronto'ya kadar gittiğinde rolü kabul etmeseydi filmi çekmeyeceğini söylüyor, ki bu da kendisinin filmi yaratımındaki kararlılığını gösteriyor. Yalnız, bir tek Eva Mendes seçimi bence problemli ama zaten o rol aslında Greta Gerwig'inmiş fakat çekim takvimindeki çakışmalar yüzünden olmamış, keşke olsaymış. Yine de Eva Mendes'in menajerini kutlamak lazım, son üç yılda ikisi çok iyi, üç yüksek profilli filmde kendisine rol bulmayı başardı.
Gereksiz bir detay olarak: kendisi için özel bir afiş bile hazırlanmış olan Robin'in filmdeki "yıldırım gibi gidersen, çakıldığında sesi duyarsın" repliği, aslında senaryoda yokmuş ve ilgili sahnede Ben Mendelsohn'ın doğaçlama yapmasıyla ortaya çıkmış. Gosling'in karakterinin filmde üzerinden çıkarmadığı ve o sahnede de giyiyor olduğu Ride the Lightning'li Metallica tişörtünden etkilendiğine dair iddiaya girebilirim.
The Place Beyond the Pines, birkaç kayıp yaşamın hafızası olurken, Derek Cianfrance'in de hikaye anlatıcılığına Blue Valentine'dan sonra aynı etkileyicilikte devam edişini gösterip beni kendisinin sonraki filmleri için heyecanlandırıyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Before Midnight
Filmden önce ister istemez düşünülen ilk şey sanırım, kendisinin tamlayan mı yoksa tamlanan mı olduğu. Bu sorgulama da yine ister istemez yüzeyselleşerek "öncekilerden daha mı iyi yoksa daha mı kötü" noktasına çıkacaksa da üçlemenin doğasına baktığımızda bunun kararı hayli kişiselleşse dahi kategorik bir hal alıyor. Çünkü bir anlamda giriş, gelişme ve sonuç hikayesi gibi gözüken iki yaşam üzerinden ilişkiler kılığında dünya ve insana dair küçük şeyler söyleniyor hikayede. Tabi küçükten kastım söylenenlerin gerçekliğe uygunluğu, büyükler hep fantezi çünkü. Before Midnight da önceki filmlerdeki o diyalog üzerinden ilerleyen akıcı tarzı bozmamış durumda, ve evrelerin değişimiyle beraber içerik de değişiyor gibi gözükse de aslında her zaman aynı şeylerin söyleniyor veya en azından aranıyor olduğu gerçeği çarpıcı oluyor. Zira karakterleri tanımak zorunda değiliz ve geçmiş on yılın çok farklı zamanlarında izlenmiş hikayeye o kadar aşinayız ki karakterlerin geçmişlerindeki detaylara değinişlerindeki tavra, neler söylediklerinden daha fazla dikkat ediyoruz artık. Bu noktada sanki mümkün değilmiş gibi gelse dahi içeriği sebebiyle, genellemelerle var olan problemimi kaşındıracak kadar zorluyor bazen izleyiciyi Before Midnight, fakat bunu yapışı öylesine doğrudan, doğal ve estetik oluyor ki, size yıllardır bildiğiniz bir şeyden bahsedilirken yüze istemsizce oturan gülümsemeyi hatırlatıyor insana.
Before Midnight'ın ilk gösteriminden beri sürekli övgüyle karşılanması benim için şaşırtıcıydı, çünkü dünyanın kaç bucak olduğuyla fazla ciddi şekilde ilgilenen filmler, sıradanın estetiğinden her zaman daha çekici olmuştur çoğunluk nezdinde. Bu açıdan bakınca Jesse ve Celine'in, özellikle de devam filmi gibi genelde problemli olduğunu düşündüğüm bir duruma rağmen yaşayabilmesi, üçlemeyi başka bir noktaya taşıyor, çünkü her filmle beraber farklı bir evre anlatılırken her filmle hikaye ayrı bir güzelleşiyor. Serinin -şimdilik- son filmi Before Midnight da, 1995'te "formüllü bir romans" tadında başlayan serinin nerede durduğunu daha da belirginleştiriyor ve seyircisiyle oturup sohbet eden filmler üçlemesini oluşturuyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
8 Temmuz 2013 Pazartesi
In Bruges
Martin McDonagh, yalnızca üç filmi olmasına rağmen suç sinemasının son yıllardaki en önemli ismi fikrimce. '90'ların sonundan beri gelen süreçte İngiliz ve suç filmi denildiğinde genellikle Guy Ritchie akla geliyor olsa da ondaki popcorn eğlenceyi aşan bir yapısı var McDonagh'ın iki uzun metrajında da. Bir In Bruges olmasa da Seven Psychopaths de alışılmış suç sinemasında o an için beklemedik diyaloglarıyla keyif veren ve zaman zaman kendisiyle alay ederken aynı zamanda türe değer katan bir filmdi. McDonagh, In Bruges'le merakımı çekmiş olsa da kendisinin önce son filmini izleyip sonra üstüne bir de kardeşinin The Guard'ını izleyip nedense en son dönüş yaparak izlediğim filmi In Bruges oldu, iyi de oldu.
Belki artık anlatılacak yeni bir şey kalmadığına inanıldığından, özellikle suç filmleri gibi tür sineması içerisinde hem ağır hem hafif tarafta bulunmayı başaran bir türde, çoğunlukla çeşitli sürprizler ve David Mamet usulü şaşırtmacalarla hikayeler "iyi/kötü" diye nitelendiriliyor, buna bağlı olarak değerli görülüyor. Oysa sıradandan kaçınmak için zorlama numaralara başvurmayan filmler, çoğunluğu oluşturan çerezlik filmlerden ayrılıyor. Alışılmış-sıradan gibi temelde aynı kapıya çıkan birçok sözcüğe dair kendimce anlamlar yüklemiş olduğumdan bir başkası için bu paragraf ne kadar anlamlı oldu/olacak bilmiyorum açıkçası, ama beğenilen bir yaratıyı övmeye çalışırken ortaya dökülen bir deli saçması değil söylediklerim. Beğeniyi dile getirmek hoşlanılmayanı söylemekten daha zor çoğu zaman, çünkü beğeni insana bir şekilde dokunmayı başarırken hoşlanılmayan direkt olarak insana olmamışlarıyla takılıyor, dolayısıyla üzerinizde kalan çöpleri ayıklamak genelde çok daha kolay oluyor. Yani birisi uzaktan görünen bir şey iken diğeri sadece bireyin kendi hissedebileceği şekilde dokunma duyusuna hitap ediyor, dolayısıyla da yeni tanımlar gerekiyor. In Bruges'le doğrudan ilgisi yok tabi bunların, sadece o kadar zaman sonra ve In Bruges'den daha etkileyici filmlere rağmen bir şey yazmayı tetikleyen kendisi olduğu için ona dair notlar böylesine uzadı ve alakasızlaştı.
"Brüj gibi güzel bir şehrin Belçika'da olması; ne kadar yazık!" gibi cümlelerle beni ayrı bir eğlendiren In Brugge'de kötü giden bir işin ardından kiralık katil Ken ve Ray, bir süre gözden kaybolmaları için patronları tarafından Brüj'e gönderiliyor ve orada patronlarından gelecek yeni emirleri beklemeye koyuluyorlar. Brüj'ün orta çağ atmosferiyle sağlanan kasvet, film için şehrin belli bölümlerinde mart ayına kadar tutulan noel süslemeleriyle ayrı bir boyuta taşınıyor. Yani hikayenin anlatılışıyla izleyiciye yansıyan o belli belirsiz keyifli/alaycı tavrın yanı sıra karakterler ve olay akışındaki iç sıkıntısı şehrin de yakalanan atmosferiyle beraber özel bir hava yaratıyor ve filme ayrı bir değer katıyor. İşte bu da In Bruges'ün, ne eksiği ne fazlası olan hikayesi ve kendisini bilen yapısıyla beraber izleyicisine 107 dakikalık bir seyirlikten fazlasını sunmasını sağlıyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
29 Haziran 2013 Cumartesi
James Gandolfini
Tam 10 gün önce, aylar öncesinde ayarlamış olduğum bir yolculuğa çıktım Avrupa'da. Dünyadan resmen bir haber kaldım wifi arayıp da bulduğum ilk anda hayati ihtiyaçlarla uğraştığım için, ve tabii malesef ülkeden de. Ve birkaç gün önce duyup, bugün gerçekliğini farkettim James Gandolfini'nin artık olmadığını. Tony Soprano, en sevdiğim karakterlerden biriydi ve bunun en büyük sebebi de Gandolfini'ydi. HBO ile yeni projeleri de vardı yanlış hatırlamıyorsam, kim bilir belki yeni "The Sopranos" gelirdi, yani ruh ve şahanelik bakımından tabi ki. Ama benim kendisini bir oyuncu olarak tanıyor olmamdan öte bir insandı elbette o, Tony rolü için seçmelere gitmeden önce sevgilisine "o kadar güzel çocuklar varken beni seçmezler." demesiyle, ve biliyorum ki iyi ki vardı; çünkü Tony Soprano olmasaydı, The Sopranos olmasaydı ben eksik olurdum şimdi. Hiç canlı olarak görmediğim, ve aslında hiç tanımadığım insanları nasıl sevebileceğimin göstergelerinden biri Gandolfini; arkasından ağıt yakılamayacak kadar uzak; değil ekranda suratını görmek konuşmasını duymak, adı geçtiğinde bile bir dostmuş gibi hatırlanacak kadar yakın.
18 Haziran 2013 Salı
The Wolf of Wall Street
Aylardır yeni bir haberi çıkmasını beklediğim Martin Scorsese'nin yeni filmi The Wolf of Wall Street'in fragmanı taze çıkmış. Jordan Belfort'un kitabından uyarlama filmin senaryosunu da, HBO'nun en güzel döneminin -ve tabi tüm zamanların- en güzel dizilerinden The Sopranos ve günümüzün en güzel dizilerinden yine bir HBO yapımı olan Boardwalk Empire'dan tanıyacağımız Terrence Winter yazmış. Fragman gayet heyecanlandırıcı, zaten Scorsese varsa hayal kırıklığı olur mu?
3 Haziran 2013 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










