29 Ağustos 2013 Perşembe

Le feu follet



İsmini her duyduğum veya gördüğümde, çok üşüdüğüm bir anda battaniyeye sarılmışım gibi hissettiren bir yönetmen Louis Malle. Her filminde zarif bir bakış açısının sezildiği, her filminde dokunamıyor olmanın hissedildiği birisi. Le feu follet'de ise o dokunamıyor olmak bu sefer filmin akla kazınan karakteri Alain Leroy ile ucundan kenarından değil direkt odağı oluyor hikayenin. Alkolizm tedavisi gördükten sonra Paris'e eski tanıdıklarıyla vakit geçirmeye gidiyor Leroy, ve biz de, kendisini uzun süredir görmeyen insanların ne kadar yaşlandığından bahsettiği Leroy'un tüm yaşamını film süresince çözümlüyoruz bir nevi. Ne olduğu, nasıl olduğundan önemli oluyor böyle durumlarda, çünkü nerede biteceğinden ziyade hiç sonlanıp sonlanmayacağı asıl soru oluyor zihinlerde.


Alain Leroy karakteriyle, hikayesinin tüm çıplaklığıyla ve tabi çekimlere renkli başladıktan sonra dikkatin hikaye üzerinden dağılacağını düşünüp siyah beyaz olarak tekrar çekip böyle bir film yaratacak kadar muazzam bir yönetmen olan Louis Malle ile o sessizliği ve dokunamıyor olmayı anlatmaya yeltenen bir film Le feu follet; hiç kimse yokken, aslında biri varsa, diyen.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Elysium



 2154 yılında dünya harabeye dönmüşken zenginlerin insan yapımı bir uzay istasyonuna temelli yerleşmesini konu ediniyor Elysium. Bu taşınmayla açıkça ortaya çıkan gelir dağılımındaki eşitsizlik problemi ve tüm bunların doğal sonucu olarak, her varlıklı ülkenin çıkmazı olan göçmen problemini ekleyince, film güncel politiğin tam ortasında konumlanıyor. Fakat güncel politik dediğimiz şey, fason mallar tarafından domine edilen bir pazar olduğu için bir gişe filminin de açmazlara yakalanması uzun sürmüyor. Hikayesindeki kopukluklar, bağlansa dahi anlam ifade etmeyen noktalar sebebiyle zorlama bir anlatıyla, benzeri birçok düz film gibi henüz gelişme bölümünde izleyicisinin kucağına veriyor sonucu Elysium. Beklenilen elbette dünyanın bitmeyen ve muhtemelen bitmeyecek olan problemlerine çözümler getirmeye çalışması değil. Fakat hikayesi içerisinde ilkel bir karakter olarak sunduğu Kruger'den farklı bir tavır da sergileyemiyor film. Yani ortaya koymaya çalıştığı konu içerisinde, paha biçilemeyen tarihi eserlerin olduğu bir müzede dolanan küçük çocuk gibi hiçbir şeye dokunmadan sadece dolanmaya çalışıyor ve bu süreçte de tüm tarihi birkaç esere indirgiyor. Dolayısıyla ister istemez kişiselleşiyor ve bu daralıp kısalma, filmin mesaj kaygısını daha çok ortaya çıkartıp onu geleneğe uygun düşen öğüt gibi artık sakız olmuş bir hale sokarken filmin sinematografik bir varlık da gösteremiyor olması sebebiyle problemli bir 109 dakikanın esas nedeni oluyor.

Andrew Niccol'un benzer konuları deşen 2011 yapımı vasat bilim kurgusu In Time dahi Elysium'a göre bu açıdan daha izlenir bir iş ortaya koyuyor. Evet, Justin Timberlake'e rağmen. Çünkü Elysium formüllü aksiyon filmlerindeki aşırı-kaslı-adam'ı Matt Damon ile takas ederken eski platform oyunlarındaki gibi yalnızca filmin arka planını değiştiriyor.

Filmin posterlerinden aşağıdaki versiyonla Matt Damon valiliğe aday olacakmış da son anda vazgeçince filme kalmış artık poster. O Matt Damon, ve bu mesajı onaylıyor. 


 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Ağustos 2013 Cumartesi

The Iceman


Ailesinin ne iş yapıyor olduğunu bilmediği bir mafya tetikçisinin gerçek hikayesinden uyarlama The Iceman; suç filmleri açısından gayet alışıldık bir plotu olan fakat buna rağmen, bu seferlik çerçevenin arkasında kalmış kafaları görecek olmak açısından hayli heyecan vericiydi filmin yapım aşamasında olduğunu okuduğumda. Tabi Michael Shannon ve Winona Ryder gibi iki ismin ve filmin gösterimine belli bir süre kala ortaya çıkan o posterin de bunda payı fazlasıyla var. Fakat benzer bir heyecana senaristle yönetmen de katılmış olacak ki, ne anlatacağını bilemeyen bir sabırsızlığı var filmin. Bu acelecilik ilk anda ortalama seyirciyi yakalama telaşı gibi düşünülebilinir, fakat film boyu alışılmış aksiyon filmi sahnelerine boğulmuyor oluşumuz yönetmenin tasarıları ve seçimleri açısından iyi bir yol gösterici; yani gişe kaygısının tamamiyle belirleyici olmadığının bir tezahürü, zaten gişede de maliyetini ancak çıkardı film. Dolayısıyla filmi aksatan acelecilik, ancak filmin olgun bir yönetmenin elinde olmayışıyla açıklanabilir, bu açıdan baktığımızda mevcut oyuncu kadrosu ve onlar yerine roller için ismi geçmiş insanlar bile şaşırtıcı geliyor çünkü filmler bakımından pek önemli referansı olmayan genç bir yönetmen için böylesine bir yük gerçekten fazla.

Suçu; kağıt üzerinde, hukuk kitaplarında veya gösteri güreşinin popülerliğinin sebebi olan hazda aramayıp insan sorgusu üzerinden gidebilen filmlerden biri The Iceman de. Ariel Vromen, filmi izledikten sonra böyle düşündürebilmiş olduğu için yönetmen koltuğunda fazla sırıtmıyor olsa da filmin çiğ ve dağınık olmasının en önemli sebebi ve The Iceman de bu bakımdan kaçmış bir fırsat; çünkü olgun bir yönetmenin elinde son yılların en oturaklı suç filmine dönüşebilirmiş.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

21 Ağustos 2013 Çarşamba

The Place Beyond the Pines



Fiyakalı bir açılış yapıyor The Place Beyond the Pines, ve sonra filmin temposunu belirliyor o açılış. Eksiltili hikaye anlatım tercihi sebebiyle zaman zaman aksıyor gibi gelse de film, bütünle beraber anlamlanıyor o aksaklık ve rahatsız edici bir şey olmaktan çıkıp hikayeye seyirciyi biraz daha davet eden bilinçli bir pürüzlülükmüş gibi geliyor. Çünkü sinematik figürler de hissediliyor film boyunca ve bu atlamalı anlatım bir geriye dönüş olduğu kadar sinemaseverin zihninde yer eden birçok filme atıfta bulunurcasına işliyor, bu sayede de boşlukları doldurmaca oynanıyor diğer yandan film izlenirken. Tabi, filmin mevcut süresi hali hazırda 140 dakika olduğundan ticari kaygılarla kırpılmış da olabilir hikayenin belli bölümleri montajda, baktığımız yer değişiyor ama yine de filmin hızlı geçtiği ve hikayede boşluklar olduğu gerçeği değişmiyor bu durumda.  

Filmin yönetimi kadar iyi olan bir oyuncu kadrosu var. Her ne kadar afişin birçok versiyonunda "yıldız gücü"nü filmin arkasına almak isteme talihsizliğinde bulunmuş olsa da tasarım ekibi, oyuncu seçimleri çok yerinde olmuş. Zaten, Cianfrance, Avery Cross rolünü özellikle Bradley Cooper için yazdığını ve onu ikna edebilmek için Toronto'ya kadar gittiğinde rolü kabul etmeseydi filmi çekmeyeceğini söylüyor, ki bu da kendisinin filmi yaratımındaki kararlılığını gösteriyor. Yalnız, bir tek Eva Mendes seçimi bence problemli ama zaten o rol aslında Greta Gerwig'inmiş fakat çekim takvimindeki çakışmalar yüzünden olmamış, keşke olsaymış. Yine de Eva Mendes'in menajerini kutlamak lazım, son üç yılda ikisi çok iyi, üç yüksek profilli filmde kendisine rol bulmayı başardı.

Gereksiz bir detay olarak: kendisi için özel bir afiş bile hazırlanmış olan Robin'in filmdeki "yıldırım gibi gidersen, çakıldığında sesi duyarsın" repliği, aslında senaryoda yokmuş ve ilgili sahnede Ben Mendelsohn'ın doğaçlama yapmasıyla ortaya çıkmış. Gosling'in karakterinin filmde üzerinden çıkarmadığı ve o sahnede de giyiyor olduğu Ride the Lightning'li Metallica tişörtünden etkilendiğine dair iddiaya girebilirim.


The Place Beyond the Pines, birkaç kayıp yaşamın hafızası olurken, Derek Cianfrance'in de hikaye anlatıcılığına Blue Valentine'dan sonra aynı etkileyicilikte devam edişini gösterip beni kendisinin sonraki filmleri için heyecanlandırıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,   

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Before Midnight



Filmden önce ister istemez düşünülen ilk şey sanırım, kendisinin tamlayan mı yoksa tamlanan mı olduğu. Bu sorgulama da yine ister istemez yüzeyselleşerek "öncekilerden daha mı iyi yoksa daha mı kötü" noktasına çıkacaksa da üçlemenin doğasına baktığımızda bunun kararı hayli kişiselleşse dahi kategorik bir hal alıyor. Çünkü bir anlamda giriş, gelişme ve sonuç hikayesi gibi gözüken iki yaşam üzerinden ilişkiler kılığında dünya ve insana dair küçük şeyler söyleniyor hikayede. Tabi küçükten kastım söylenenlerin gerçekliğe uygunluğu, büyükler hep fantezi çünkü. Before Midnight da önceki filmlerdeki o diyalog üzerinden ilerleyen akıcı tarzı bozmamış durumda, ve evrelerin değişimiyle beraber içerik de değişiyor gibi gözükse de aslında her zaman aynı şeylerin söyleniyor veya en azından aranıyor olduğu gerçeği çarpıcı oluyor. Zira karakterleri tanımak zorunda değiliz ve geçmiş on yılın çok farklı zamanlarında izlenmiş hikayeye o kadar aşinayız ki karakterlerin geçmişlerindeki detaylara değinişlerindeki tavra, neler söylediklerinden daha fazla dikkat ediyoruz artık. Bu noktada sanki mümkün değilmiş gibi gelse dahi içeriği sebebiyle, genellemelerle var olan problemimi kaşındıracak kadar zorluyor bazen izleyiciyi Before Midnight, fakat bunu yapışı öylesine doğrudan, doğal ve estetik oluyor ki, size yıllardır bildiğiniz bir şeyden bahsedilirken yüze istemsizce oturan gülümsemeyi hatırlatıyor insana.

Before Midnight'ın ilk gösteriminden beri sürekli övgüyle karşılanması benim için şaşırtıcıydı, çünkü dünyanın kaç bucak olduğuyla fazla ciddi şekilde ilgilenen filmler, sıradanın estetiğinden her zaman daha çekici olmuştur çoğunluk nezdinde. Bu açıdan bakınca Jesse ve Celine'in, özellikle de devam filmi gibi genelde problemli olduğunu düşündüğüm bir duruma rağmen yaşayabilmesi, üçlemeyi başka bir noktaya taşıyor, çünkü her filmle beraber farklı bir evre anlatılırken her filmle hikaye ayrı bir güzelleşiyor. Serinin -şimdilik- son filmi Before Midnight da, 1995'te "formüllü bir romans" tadında başlayan serinin nerede durduğunu daha da belirginleştiriyor ve seyircisiyle oturup sohbet eden filmler üçlemesini oluşturuyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses