3 Şubat 2013 Pazar

A Streetcar Named Desire


Blanche; ölüm, yani arzunun zıttı, diyor filmde: her karakter kendi içerisinde bir şeylerle mücadele ediyor, hepsi kendisini takip etmeye çalışıyor, kimisi daha fazla hasar alıyor, kimisi gerçekten aldırmıyor veya zaten aldıramıyor olmasının faydasını görüyor. İyinin göreliliği kolay kabul edilen bir şey değil, farkında olan için dahi değil. Çünkü her zaman benliğin dışında belirlenmiş bir şeylerin olduğuna, en azından olması gerektiğine inanarak yıpranan insanlarız, metafizik sadece bir parçası, şimdi odağım değil. Saf suçlu veya mağdur aramıyor olsam da, ve aransa da bulunanlar geçici avuntular olacak olsa da aklın Blanche'de kalmaması mümkün değil, dedim ya bazıları daha fazla etkileniyor; hiç, lütfen rahatsız olmayın, kalkmayın demeyi bırakmadı, sadece en sonunda farketti ki, sadece oradan geçiyordu.


İsimler her zaman yeterli olmuyor filmleri kurtarmaya, özellikle günümüz sinemasındaki hayal kırıklıklarımızı biliyoruz. Ama A Streetcar Named Desire ise işte o isimlerin yer aldığı değil, isim oldukları filmlerden. Tennessee Williams'ın kendisine Pulitzer Ödülünü kazandıran oyunundan uyarlayıp senaryosunu yazdığı A Streetcar Named Desire'ın yönetmeni, Broadway'de hikayeye dair istediği her şeyi yaptığını söyleyip başta filmi yönetmek istemeyen ama daha sonra Williams'ın isteğiyle kabul eden Elia Kazan, yani ne kadar iyi bir yönetmen olduğu bir yana ismini her andığımda arkasından tekrarladığım o jurnalci Elia Kazan. Broadway versiyonundaki her oyuncu filmde de tekrar kendi rollerini oynasa da filmde afişe yazılacak büyük isim için oyunun Londra versiyonunda Blanche'i oynayan Vivien Leigh yine oyundaki rolüyle dahil oluyor filme. Tabi filmin sonraki gösterimleri için hazırlanmış olan afişlerde yanındaki isim onun kadar, hatta ondan daha büyük tonlarda çınlıyor: "Orijinal Brando, heyecanlandıran Brando, keyif veren Brando! Onu efsane yapan rolde!" Tabi Brando daha fazla büyüyor ama o zamana kadar küçük rollerde yer almış Karl Malden de bir nevi çıkışını yapmış oluyor bu filmle. 

Eğer tanım cümlesi fetişimizi tatmin etmek gerekecekse; A Streetcar Named Desire hikayesi, diyalogları, yönetimi ve hem kendi hem barındırdığı isimlerle sinema tarihinin klasiklerinden birisi. 

Bir de unutmadan, Blanche'in her zaman yabancıların nezaketine güvendiği gibi Stanley de, hep arada kaldığı için unutulan bir başkasına güvenmişti: "Stella! Hey Stella!"

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 tepki:

OnTheRoad dedi ki...

Marlon Brando'yu görünce yazıya atladım direk aslında. Filmle ilgili bir bilgim olmasa da, yorum olarak ilginç ve dikkat çekici yazdığını belirtmeliyim. Açıkçası, çoğu yorumlanmış film izleme duygusu uyandırmıyor bende. Hatta birçoğu itici geliyor. Bu yüzden filmleri yorumlara bakmadan seçenlerdenim. Zevkine güvendiğim insanları saymazsak tabi. Ama sırf yorum tarzından dolayı, inansanda merak uyanması da değil de, izlemeliyim hissi oluyor.

İlk önce diğer blogunda, Morrissey'dir, Eddie'dir hatta özellikle Nick Cave'i gördüğümde, sinemaskota da transfer olmuştum. Björk, Tindersticks, Beach Boys ve Erkan Oğur gibi türevlerini de es geçmemeliyim tabi.

Ama böyle iyi bir inceleme beklemediğimi söylemeliyim.
Kısacası, görüşlerin ve dile getiriş biçimini çok sevdim. Daha fazla yazmalısın.

Bir dip not olarak; yorumlardaki kelime doğrulatmayı kapatırsan, tadından yenmeyecek :)

müşkülpesent dedi ki...

Sevmiş olman ve övgün beni mutlu etti, bunu bilmemi isteyip buraya yazdığın için de teşekkür ederim. Doğrusu pek çok film yorumunu ben de pek okumam, hoşlanmam, dolayısıyla yazdıklarımı onlardan ayrı değerlendirmiş olman daha da fazla yazmak için cesaretlendiriyor gerçekten.

Ortak müzik zevkleri de güzelmiş, online alışverişin vazgeçilmezi olan "bunu alan şunu da aldı" tarzı önerin veya merakın olursa Last.fm üzerinden paylaşabiliriz.

Önerin için de şimdi blogger'ı biraz karıştıracağım, açıkçası öyle bi' şeyin varlığından dahi haberim yoktu:)

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses