17 Temmuz 2011 Pazar

Hugo


Martin Scorsese'in Brian Selznick'in kitabından uyarlama filmi Hugo'nun ilk fragmanı yayımlandı. Fragmandan pek hoşlanmadım açıkçası ama Scorsese benim için sadece yaşayan en güzel ve en iyi yönetmenlerden biri değil, sinemanın tanrılarından biridir. Dolayısıyla fragman filmin varlığını bir kez daha hatırlamaya sebep olsun istedim, yoksa zaten bir Scorsese filmini izlemek için ne tavsiyeye ne fragmana ne de başka herhangi bir reklam işine gerek vardır.

Film 25 Kasım 2011'de Türkiye'de gösterime girecek.



Marty candır.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Temmuz 2011 Cumartesi

İklimlerden Farksızdır Haftalar

"ve bir de ilk sözcükle sonuncusunun yerini değiştir, sonra oku."
Ne yaptığını biliyor olmanın bir önemi var mı, yaptığın şeyi umursamıyorken? Hatta eylem hakkında bir fikrin olmasının önemi var mı, hiçbir etkin yokken ve sen tam anlamıyla hiçbir şey yapmak istemiyorken? Başarılar, bilmem kaçıncı maddeler, şunsal tespitler ve kutsallar... Hepsi aynı safsata, aynı "tekrarı yarın" safsata. Her geçen günü ömründen giden bir gün gibi düşünüyor insanoğlu çünkü her geçen gün daha yaşanılmaz hale geliyor burası.

Hiç beklemediğim şekilde Carla'nın söylediği gibi; "insanlar değişmezler, sadece yaşlanırlar."O yüzden bu kadar gülünç ve saçma zaten "kişisel gelişim". Hem ne değişir ki? Bir akış var, her şeyin bir akışı ve onların birleşimi var. Hiçbir şey pürüzsüzleşemez. İnançları, kendilerinin inandığı gibi olmayanları yok etmek olan insanlara ve onların inançlarına hoşgörü göstermek gibi yaşam.


Hatırladıklarım, izlerken uyuyakaldığım bir film gibi geliyor. Hatta bazıları, izlerken sürekli ana karaktere, "onu yapma, vay salak" dediğim o uyduruk korku filmleri gibi. Yani, o filmde ne olacağını bilmiyoruz ama hatırladıklarımızın sonucunu yaşadık gibi gelebilir, ne var ki doğru değil. Çünkü aslında o korku filminde tahmin ediyoruz, yaşadıklarımızda ise varsayımlarda bulunuyoruz. En başta nefes rutinine devam ediyor oluşumuz bir var-sayım. Hem her şey bir akış, yani kesintisiz, yani tüm o ayrılan dönemler palavra, yani her şey devam ediyor. Burada veya başka bir evrende, ve yaşadıklarımızın devamı varsa son hiçbir zaman yok. Varsayımlar yaşattığı gibi öldürür de, her şey ilk kez sayı saymayı öğrendiğimizden beri en son kaça kadar saymayı denediğimize bağlı. Ben her 10'da bir bir şeyleri tekrar ettiğim hissine kapıldığım için önce şaşırsam da çabuk sıkılmıştım. Ama biliyordum, başka bir şey yok ve seçenek ironik bir sözcük.


Yanılgılarımızı hafife almıştık. Sadece olumsuz tınlamıştı kulaklarımızda, oysa onlar sayesinde yaşıyorduk. Bir yerlerde kusursuz yaşamları olan harika insanları o "kutsal kitaplar" vaadetmişti sadece, anlatamamıştı bile.

Sevilenin yanında olmak ve ona ulaşmaktı mesela birçoğuna göre mutluluğun anlamlarından biri. En sevdikleri kıyafetleri az giyip en sevdikleri parfümleri de az kullanırlardı oysa o insanlar. Yani yanımızda olmak zorunda değildi her neyse O. Çünkü güzel varoluşuyla veya hissedilişiyle güzeldi, tutsak edilişiyle değil.


Doğada tek başına bulunma hali fen derslerinin yazdığı bir şey olsaydı sadece, gerçek olamayacak kadar güzel olanın gerçek mi yoksa güzel mi olması gerektiğinin zamanla değişen ve farklı anlatılan ve hep "farz edilen" sonuçları olurdu. Ama ihtimalin tanımı bunlar değildi.

Sanılanın aksine beylik değildi sonsuza veya en azından -eğer varsa- dünyanın sonuna kadar sürecek şeyler ve onların dile getirilmesi. Tüm her şey güzeli tanımlamaktaydı sadece. Ve içinde doğrudan "aşk" geçmeyen şeyler sanmayın ki O'nlarla ilgili değildir. Çünkü nasıl dillerin tınısı varsa, insanların da vardır.

Ve gece, her şeyin güzel olabileceği tek zaman dilimi. Dünyada yaşayan bizlerin tüm evrenle bütünleşebileceği tek anlar bütünü. Gecelerin gündüzlerden uzun olduğu zamanlarda aydınlanır insanlık, bir filmdeki ışık oyunları gibidir; en azından çabalamak gerekir.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
fotoğraflar;
1 ve 2., rodney smith
3 ve 4., tim corbeel

10 Temmuz 2011 Pazar

Heat


Vincent Hanna: Hiç düzenli, normal bir hayat istemedin mi?
Neil McCauley: O nasıl bir bok? Barbekü ve top oyunları mı?
Vincent Hanna: Evet.
Neil McCauley: Bu normal yaşam, peki ya senin yaşamın öyle mi?
Vincent Hanna: Benim hayatım, hayır benim hayatım afet bölgesi gibi.


7 Temmuz 2011 Perşembe

Happythankyoumoreplease


Josh Radnor'ın yazıp yönetip oynadığı Happythankyoumoreplease kendisinin ilk yönetmenlik denemesi. Buna How I Your Mother dizisinde Ted'i oynadığını da hesaba katınca kendisini Zach Braff'e benzetmekten kendimi alamıyorum. Ancak filmler bence kıyaslanamaz olsa da yaratıcıları sebebiyle bir karşılaştırma yaptım ben istemsizce ve Happythankyoumoreplease için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: bir Garden State değil. -Başta söyleyip onun etkisinde karalamaktan kurtulayım dedim.-

Keyifli bir aylaklık, bir şehir ve sıradanlığıyla güzelleşen yaşamlar diye özetleyebileceğim bir film Happythankyoumoreplease. Filmde görünce çok mutlu olduğum Richard Jenkins'in Paul Gertmanian olarak Sam'in kitabı için henüz filmin başlarında söylediği şeylerin film için de geçerli olacağını düşünmüştüm, yani; "Düşük bütçeli, oldukça eğlenceli... Gayet oturmuş karakterler, gerçek insanlarmış gibi geliyor." Fakat sevimli bir film olsa da çok derinlemesine işlenmiş karakterler yok filmde. Konusu pek özel olmayan böyle senaryolarda bazı karakterlerin daha da sivrilmesinin filmi daha etkileyici yapabileceğini düşünüyorum ancak sivrilmek bir yana biraz sığ kalıyor Happythankyoumoreplease'de karakterler. Ancak film, küçük detayları ve yaşama dair izlerle kendisini izletiyor.

Sonuç olarak Josh Radnor'ın yine senaristi, yönetmeni ve oyuncusu olacağı Liberal Arts gösterime girdiğinde onu izletecek bir etkisi var Happythankyoumoreplease'in. Bu arada Liberal Arts'ta da Richard Jenkins olacakmış ve bu bile başlı başına güzel bir şey, Kate Mara da olsaymış daha güzel olurmuş tabi ama *neyse kendi kendime konuşmalarımı kendime saklayayım.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla happythankyoumoreplease:;,

6 Temmuz 2011 Çarşamba

I'm In Love With The City

God Help The Girl söyler ben hep dinlerim.




I'm in love with the city
I'm in love with the boy
Gotta put it on record
Gotta write a new song
There ain't no way around it
He's in love with another girl

I'm a wreck, I'll admit it
I can't eat when he's near
And I'm so tired and nervous
That you better stay clear
Leave me to the company
Of me if I can't have him

I'm trying to be tender
I'm trying to be cool
I laugh at my own jokes
I laugh like a fool
There ain't no doubt about it
He's in with his life-long girl

What chance do I have
A cat's chance in hell
I better take it

I'm going to write him a letter
Gonna put it in words
Gonna make it official
Gonna make it absurd
Hold up then, there a second, girl
You'll spoil what you have to do

They're a sweet loving couple
How could you come between
All the talk and the tenderness
The love and the feeling
His eyes start to sparkle
Sparks for the other girl

I'm in love with his face
I'm in love with his eyes
I could eat them for breakfast
Boy, would he be surprised
If he knew how I felt
It would spoil any chance I had

What chance is that
It's a cat's chance in hell
I better take it

What chance is that
It's a cat's chance in hell
I better take it


"city" demişken, ankara candır.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

"Koyu Lacivert, Neredeyse Siyah"


Eskiden vardı cümlelerim, uzun zamandır kayıp. Çünkü ben unutuyorum hala, unuturken hatırlıyorum umursuz ve umarsız yani ihtiyarca. Yalnız, şimdi ve burada değil.



görseller; Robert and Shana ParkeHarrison

1 Temmuz 2011 Cuma

Unknown


Çoğu "gizem filmi"nin hikayesi ya tamamiyle tutarsızdır, ya da izlerken "bir dakika yaa" dedirtecek gediklere sahiptir. Unknown, hikayesi açıldıkça hissedilen şeyleri farklılaştıran bir film ve bunun sonucunda da filmin başında izleyene eksiklik hissi veren şeyler aslında izleyiciye verilmiş küçük ipuçları. Bir "gizem filmi" üzerine yazılacak birçok şey spoiler niteliğinde olacak ve filmin tadını kaçıracaktır. Dolayısıyla, filmi izlemeden önce plotları bile okumaktan kaçınan birisi olarak sadece filmden bir cümle aktarıyorum size;

Delirmek nasıl bir his biliyor musun? Kim olduğun söylendiğiyle kim olduğunu düşünmen arasındaki savaş... Sence, hangisi kazanır?
Son olarak filme dair dikkatimi çeken bir şey; film gösterime girdiği ilk günlerde yüzlerce kişinin puanlamasıyla çok yüksek bir IMDB puanı vardı, oylayan kişi sayısı binlere çıktıkça puan biraz aşağıya indi fakat hala en yüksek puana sahip filmlerden biriydi ancak birkaç ay geçtikten sonra şimdiki puanı civarına kadar indi ve orada takılı kaldı. Sanıyorum artık yapımcılarda gösterimin ilk günlerinde filmlerini puanlayıp-puanlattırıp mümkün olduğunca yüksek seviyede tutarak hem daha çok insana ulaşmayı hem de daha çok kişi filmi izledikçe yapacakları puanlamayı psikolojik olarak etkilemeye çalışıyorlar. Tabi diğer bir ihtimal de benim bu işlerle kafayı biraz fazla bozmuş olmam. Her neyse;

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Haziran 2011 Cuma

Seninle Konuşacağımız Bazı Şeyler Var #4

* Terrence Malick bir dönüyor tam dönüyor anlaşıldığı kadarıyla. 2005 yapımı The New World'den sonraki ilk filmi olan Altın Palmiye'li The Tree of Life'dan sonra gelmesi beklenen Rachel McAdams, Ben Affleck, Rachel Weisz ve Javier Bardem'li isimsiz deneysel romantik filmi bir yana, bu yaz yeni bir film çekimine başlayacağı söyleniyor. Tabi The Tree of Life'ın montajını iki yılda yaptığını göz önüne alırsak bu filmleri izlemek oldukça uzun zaman alabilir ama gerçek olan bir şey var ki, yeter ki Terrence Malick daha fazla film çeksin, ben uzunca bir süre büyük bir heyecanla beklerim.


Les Cahiers du Cinéma dergisinde The Tree of Life'ın sinematografı yani görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki'nin röportajından IMDB'deki bir kullanıcının İngilizce'ye çevirdiği kadarıyla Malick, The Tree of Life'ın 6 saatlik bir versiyonu üzerinde çalışıyormuş. İngilizce'ye doğru çevrilmiş olduğunu umarak röportajın o bölümünü Türkçe'ye çevirdim bende:

- Malick filmi çekerken kurgu (montaj) hakkında düşünüyor mu?
- Neredeyse her an onun üzerine konuşuyoruz. Ama kurgu için sette en çok düşündüğümüz şeyler son versiyon olmuyor. Belki altı yüz bin metre uzunluğunda film çekimi yaptık. İlk kurgu 8 saat uzunluğundaydı. Terry filmin 6 saat uzunluğunda bir kurgusu üzerinde çalışıyor şu anda. Bence bu gerçekten inanılmaz, harika bir şey. Uzun versiyon büyük ihtimalle çocukların bölümüyle ilgili olacak. İnanılmaz şeyler vardı, gerçekten çok fazla çekim yaptık, Jack'in çocukluğuyla ilgili çok fazla şey: arkadaşları, evrimi, değimleri, çocukluğunu kaybedişinin farkındalığı. Tüm bunları söylememem gerekiyor muydu, bilmiyorum.
The Tree of Life'la ilgili diğer bir şey ise, David Fincher ve Christopher Nolan'ın, yani sinemanın -gişe yönü yüksek olsa da- derinliğini ıskalamayan iki güzel insanı, The Tree of Life ve Terrence Malick'ten övgüyle söz ettiği bir video da hemen aşağıda.



Son olarak Malick'in The Tree of Life'a ekleme niteliğinde ve The Voyage of Time isminde bir IMAX projesi olduğunu da ekleyeyim. Bu son projeyi Türkiye'de hakkıyla izleyemeyeceğimizi bildiğim için en sonda kısaca söyleyeyim dedim.
[thefilmstage]

- Bu arada ilk fotoğraf Malick'in bahsettiğim deneysel filminin çekimlerinden. İkinci fotoğraf da sinematograf Lubezki'ye ait.


* Michael Chabon ve eşi Ayelet Waldman tarafından HBO için geliştirilmekte olan Hobgoblin isimli bir dizinin pilot bölümünü Darren Aronofsky'nin yöneteceği söyleniyor. Dizi, İkinci Dünya Savaşı sırasında, kandırma konusundaki yeteneklerini Hitler ve Almanya'nın yenilmesine yardımcı olmak için kullanan bir grup dolandırıcı ve büyücüyü konu alacak. Konusu her ne kadar benim adıma ilgi çekici olmasa da, söz ettiğimiz yapımın bir HBO dizisi olacak olması ve Darren Aronofsky'nin pilot bölümü yönetmek için anılması dikkatimi dizinin üzerine çekti.
[Variety]


* Austin, Texas'ta bulunan Alamo Drafthouse sinemasında "Konuşma ve Mesajlaşma" kuralına uymayan bir izleyici filmden atılmış. Sinemanın kurucusu Tim League; eğer davranış şeklini değiştirip film sırasında sessiz ya da daha genel bir ifadeyle saygılı durmayı beceremiyorsan, seni burada istemiyoruz, ya kurallarımıza uy ya da cehennem ol git ve saygılı olmayı becerene kadar da bir daha gelme, diyor. Tabi ki bu sinema sahibine hayran olmamak elde değil. Aşağıdaki videodan sinemadan atılan o insanın daha sonra sinemayı arayarak bıraktığı sesli mesajı dinleyebilirsiniz. Ve eğer ufak bir İngilizce Küfürlere Giriş kılavuzu arıyorsanız, bu konuda da doğru yerde olduğunuzu söylemeliyim, zira video bunu bize sunuyor.




Bir de tabi sinemada yaşanan bu ve benzeri saygısızlıkları Alamo Drafthouse kadar kibar karşılamayan kurumlar olmasa da kişiler var. Lars Von Trier'in bu konuyla ilişkili Meslekler isimli kısa filmini de yine hemen aşağıda izleyebilirsiniz.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses