6 Ağustos 2016 Cumartesi

The Invitation


Bir toplaşma etrafında dönen hikayeler, korku türünün ucuz örnekleri adına temel bir element olduğu gibi aynı zamanda Amerikan bağımsız sinemasının etkileyici gizem filmi damarını da ilgi çekici kılıyor. The Invitation bir korku filmi olmasa da bu iki kategorinin sıfatları arasında gidip geliyor ve kendisini vasat bir gizem filmi olarak konumlandırmayı en sonunda başarıyor.

Eski arkadaşların uzun zaman sonra buluşması, geçmişin izlerini belirginleştirdikçe gizem ögesi ortaya çıkıyor The Invitation'da. Karakterlerin diyalogları ve kendi aralarındaki sorgulamaları da bu yapıyı doğrudan besliyor henüz olup biteni belli bir yere konuşlandırmaya çalışan izleyici açısından. Fakat benzer birçok hikayenin aksine olay bazlı kurulmuyor burada filmin asıl dinamiği. Adeta istenmeyen bir mızmız arkadaş gibi daha baştan olup bitende bir gariplik seziliyor ve olayların akışına dair isabetli tahminler yapılıyor, ancak ortada olmayan ve her şeyi kökünden değiştirecek olan "neden?" sorusu filmi sürüklemeye devam ediyor. Bu anlamda bir hikaye filminden ziyade bir *neden filmi* The Invitation. Yani ilk anda tuhaf gelebilecek bir hikaye izlemekten çok dedektiflik yapmaya teşvik ediyor izleyiciyi motivasyon aratarak. Nadiren beliren flashback'ler biz seyircilerin karakterlere oranla dezavantajlı olduğu yanı mümkün olduğunca törpülerken bunun ötesinde pek de bir değer katmıyor filme ve bu açıdan da *dedektif seyirci* vurgusu daha belirgin oluyor.

Kayıp, hesaplaşma, yüzleşme, geçmişten ileri gelen şüphe ve daha da derinde olan acıyı paylaşma gibi farklı mevzulara dokunup geçerken çevredekilerin bu sorunla yüzleşmiş iki asıl kişiye oranla yalnızca figüranlaşması aslında tüm bu olgu ve durumlara dair filmin esas bakış açısını ortaya çıkarıyor. Yaşadıklarına, olup bitmek üzere olana ve tüm bunları çevreleyen soyut düzleme kendi içerisinde kapılan ve bunlar üzerine zihin yoran bireyin çevreyle olan kontrastını görebilmek adına da bir fırsat sunuyor The Invitation. Günün akışında savrulmak ya da aynı akışta düz veya ters yöne kürek çekmenin farkını kör göze parmak sokmuyor olması filmin inceliğe ulaşmada zorluk çekmediği şeklinde yorumlanabilir ve bu sebeple hikayenin tahmin edilebilirliğinin genel anlatıya uygunluk açısından bilinçli bir tercih olduğu iddia edilebilir. Zira günün ezoterik bir perspektife pek gereği yok, çünkü olup biten her şey ortada; bildiğimiz ve bilegeldiğimiz şekliyle. Yaşamın temel bir anı üzerinden acıyı içselleştirme vaadiyle bir neşe bulunacağı iddiası, bu basit gerçeklikten yola çıkarken ulaştığı yer itibariyle dürüstlüğü değil yıkıcılığı düstur olarak almasıyla bazen neşe için çırpınmak yerine hüzne dalmanın esaslı bir nedeni olabilir sanıyorum. İnsanın kendini iddia değil inkar etmesi gerekiyor derken de kastettiğim buydu önceleri: kabullenmeyi bilmeden inkar etmek, inkar etmeden de değiştirmek biraz fazla masalsı bir gerçeklik sunuyor. Nihayetinde The Invitation da ucundan kıyısından buralara dokunuyor ama sanki ağzı oyalasın diye izleyiciye sadece bir sakız veriyor ve kendi de geviş getiriyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses