3 Eylül 2011 Cumartesi

Toplu Gösterim

Singles

90'lar. Her şeyin bir ruhu olduğu son 10 yıllık zaman dilimi belki de. Tadı damakta kalacak düzeyde başlayıp -genel anlamıyla- biten ve benim için rock müzik tarihindeki en güzel türlerden birisi olan grunge ve sadece o müzikle ruhu değil aynı zamanda -Cobain bir tarafa- en önemli temsilcilerinden olan Eddie Vedder ve Chris Cornell(Timbaland çık aradan)'i barındıran bir film.

Kaçınılmaz ve tutsak edici olan şeylerden en güzeli; yalnızlık. Zarif bir hüzünle huzurlu insanlık, hatta doğa hali. Belki insan ilişkilerinin, yalnızlığı bilenler ve tadanlar için angarya olması yalnızlığın o tadındandır, belki de yalnızlığın o tadı insan ilişkilerinin angarya olması ve insanın kendisiyle baş başa kalmasındandır. Her şeye rağmen bazen kısa bazen uzun "bir anlık" hissedilenler o'nu sizin için yapıyor sonuçta. Güç, düşünce, şu veya bu; her şeyin çok ötesinde.

Ama herkes "mutlu sonları" isterken asıl ve mutlak öncelikli soru kaçıyor; "mutlu" ve "son" ne ola ki?

Wall - E
Pek animasyon canlısı bir insan olmamam sebebiyle zaman geçirmek için izlemeye başladığım Wall-E beklemediğim bir etki bıraktı bende. Temelde alışılmış olsa da ufak detayları ve eleştirelliğiyle (evet bir Disney filmi, hoş aynı zamanda Pixar da olmuş oluyor ya, aman neyse) animasyonların o sevimliliğine boyut değiştirten muazzam bir hikayesi var Wall-E'nin. Müziklerin ve eski filmlerin etkileyiciliğe katkısı ise tartışılmaz tabi.

Her film az çok yaşam üzerine olsa da Wall-E daha çok günümüz insan ve yaşamının sözlük anlamını, beklentilerini, getirilerini ve "gerçek anlamını" bir animasyon filminden beklemeyeceğim ölçüde irdeliyor. Elbette baktığınız yere göre filmin anlamı ve ifade ettikleri de değişiyor.

Goodbye Lenin!

Uzun zamandır "izleme listemde" bulunan birçok filmden biriydi Goodbye Lenin!.

Problemin siyaseten de değil tamamen insansal olduğunu ve belki insanın içinde olan belki de insanın içinde olduğu o boşluğun aslında yanlış gidiyormuş gibi gözüküp düzeltilmesi gereken her şeyin sebebi olduğunu düşünüyordum film bittiğinde. Yani doğruydu; doğusu da yetmiyordu batısı da ve onu birleştirmek yapılacak en kötü şeydi çünkü biraz romantik de olsa doğusunda insan vardı, nesne değil.

Siyaset, teorilerde bitmiyor ya da başlamıyordu. Yani yaşama denkti bir şekilde ve bir şeyleri düzeltmekten çok bir şeyleri devam ettiriyordu, yani oyalıyordu insanları çünkü bir şey olmazsa başka bir şey insanları "burada" tutmalıydı.

Sideways

Bir film sizi alıp götürebilir veya getirebilir. Bir film yıllardır aranan şeylerin tasviri olabilir. Bir filmin sadece içtenliğe sahip olması değil barındırdığı canlı-cansız her şey ve izleyene ifade ettikleriyle, kendisi bittikten çok sonra bile izleyenin zihninde sanki kendi yaşamında yaşanmış bir dilim gibi bir anı olarak yer edinebilir.

Filmin Paul Giamatti'ye olan hayranlığımı da pekiştirmiş olmasını bunlardan ayrı olarak belirtme gereği hissediyorum.

Control
Siyah-beyaz fotoğraflar her zaman için daha çok etkilemişlerdir beni. Bir boyama kitabı gibi ama ondan çok farklı bir hisle renklerden, dış dünyadan ve tabiki algılarımızdan özgür olarak her şey farklı bir anlam ifade edebilir siyah-beyazda, her şeye rengini ve anlamını izleyen-bakan verir. Ve bazen sadece siyah-beyazdırlar; tüm bunalımı, boşluğu ve neşesiyle.

Joy Division ve Ian Curtis hayranı olmanın ya da isimlerini dahi duymamış olmanın Control için pek bir önemi yok çünkü eğer bir hayransanız filme romantik bir önem atfediyorsunuz kendinizce ama zaten filmin kendisinde O var. Filmin siyah-beyaz olmasının Ian Curtis ve hikayesine de çok büyük katkısı var, grinin yaşamına olduğu gibi.

Glengarry Glen Ross

Bir düzenin hikayesi ve muazzam oyuncular. Diyaloga dayalı ve neredeyse tek mekanda geçen filmlere özel bir hayranlık duyan birisi olarak benim için çok etkileyici bir filmdi.

İçinde sıkışılmış bir düzen, işlemesi gerek bir iş, yukarıdan aşağıya doğru gittikçe artan baskı ve tüm bu süreçte büyüyen, yok olan, aldanan çaresiz isimler.

Adams æbler
Güzel ve genele paralel olmayan bir komedi anlayışıyla dünyadaki din olgusu daha iyi anlatılamazdı herhalde. Sembolik ve karikatüristik karakterleriyle eğlenceli bir film olmasının öncesi ve ötesinde derinliği olan bir film Adams æbler.

Tabutta Rövaşata

Derviş Zaim hayranı olduğum yönetmenlerden birisi değil ama Tabutta Rövaşata diğer filmlerine göre daha güzel bir filmdi. Ama bir gerçek var ki, filmlerinin isimleri filmlerinin kendilerinden daha güzel.

North By Northwest
Alfred Hitchcock gerilim, gizem ve suç sinemasına en büyük kötülüğü yapmış olan insanların başında geliyor bence. Biraz abartı olsa da bu yargı, Hitchcock için değer diye düşünüyorum.

Casablanca
Bir klasik, ama hangisi? Casablanca mı Humphrey Bogart mı?




















Gegen Die Wand ...................................................................................Soul Kitchen

Ankara'da doğdum, Ankara'da büyüdüm ve üniversite için önce İstanbul'a gitsem de sonra vazgeçtim ve şimdi yine Ankara'dayım. Yani şimdiye kadar neredeyse tek bir şehirde yaşadım ama buna rağmen kendimi hala "göçmen" gibi hissediyorum. Çünkü bu sözcük ve ruh sözlük anlamlarının çok ötesinde. Ve Fatih Akın bu durumu anlatan en iyi yönetmenlerden birisi. Tıpkı Soul Kitchen'ın John Lennon'un o meşhur sözünü en iyi anlatan film olduğu gibi: "Yaşam, biz gelecek için planlar kurarken başımızdan geçenlerdir."

Gegen Die Wan ya da buralarda bilinen ismiyle Duvara Karşı ve Soul Kitchen, aynı güzel adamdan çıkan birbirine benzemez duran iki çok güzel film.

Mine Vaganti

La finestra di fronte ya da buralarda bilinen adıyla Karşı Pencere'yle hayran kalmıştım Ferzan Özpetek'e. Un giorno perfetto güzel olsa da çok fazla etkilememişti beni, belki de izlediğim anki ruh halim filme pek uygun değildi ama Mine Vagantiyle bir kez daha vurdu beni Ferzan Özpetek. Karakterleri var etme şekli, hikayesini aktarışı ve -film içinde manzaralarla falan çok belli etmese de izleyenin bilmesi bile yeterli- mekan olarak seçtiği İtalya, Ferzan Özpetek'i hiç bıkmadan izleyeceğimin göstergesi benim için.

Accattone
Sinema tarihi içindeki en güzel karakterlerden biri Accattone. Fellini'nin Aylaklar'ından biri gibi adeta ama onlardan daha etkileyici bir yanı var. Filmin neredeyse hiç yokolmayan espritüel havasıyla, aylaklığın güzel bir harmanı.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses