22 Kasım 2010 Pazartesi

4 (dört)


Uyanış, zamanın seri üretiminde paketlenmiş her güne, her gün. Umarsızlıktan doğsa dahi umursuzluk bile güzelleştiremiyor bazen kendinden habersiz umutları. Aldatılmış kuşakların bir parçası olarak, uzakta her duman görüldüğünde büyük yangınlar çıkmış olmasını dilemek problemli bir etik anlayışı değildi oysaki. Soluk almanın keyfine varmak için, uzun bir süre nefesini tutmak gibiydi sadece; soluk almamak. Ya da onların sürekli bahsettikleri kıyameti düşleyerek, sen de kop kopacaksan, deme sabırsızlığını göstermek. Hayır, kötü olmasaydı iyiyi nasıl anlayacaktık zırvaları için ortaya atmıyorum bunları. İyi ne ki diye soruyorum ben, aldatıldığımızın kanıtı olan başarı kavramı mesela, ne ki?

Karalanıp silinen satırların kırılganlığı kaldı üzerimde, olmayışların esrikliğiyle. İçinde durduğum anların düşsel gelgitleriyle kırıyorum tekdüzeliği. İç içe geçmiş kavramların arasında tanımlamalar peşinde koşuşuma gülüyorum diğer yandan, boşlukların içinde yüzüyorum. Saçma diye ifade ettiğim şeylere anlam yüklemeye çalışıyorum, ortaya koymak için uğraştım her şeyi saçmaya boğuyorum. Bekliyorum sadece, bir şeyler olmasını bekliyorum. Hayır, pasifleşmiyorum, sadece çıkış yolu olmayan bir mekanı mesken tutuşumun nedenini düşünüyorum. Bu her şeyin öncesini düşünüyorum, buraya nasıl geldiğimi, belki o zaman bir şeyler bulurum diye şeyliğe sarıyorum. Belirsizlikler içerisinde karaladıklarımla kendimi belirleyeceğim düşüncesiyle boğuluyorum, meraklar içerisinde.


Dönüp, yavaş yavaş yokoluşumda kendimle götürdüklerime bakıyorum. Nedeni cevaplayamıyorum, daha katlanılabilirler diye düşünüyorum sadece. Meylettiğim her şeye bu cümleyi armağan ediyorum, sadece daha katlanılabilirler.

Erteliyorum tüm düşünceleri, hisleri ve sonrasında kaçırdığım o anlık doğallıkları yaratmak için zorluyorum kendimi. Kaçırdığım trenlerin yolculuklarını tamamlaması için istasyonlarda sabahlıyorum, olmadığını görünce yeni istasyonlar yapıyorum, rotaları ele geçirmeye çalışıyorum, korsan eylemler planlıyorum, kendi halimde kendi halimle başa çıkarken bunlu zamanlara selam duruyorum.

Sadece kayıtlarda bulunması açısından, bugün hava labirentin içinde sıkışmış insanın kendi eşikleriyle boğuştuğu o tarifi zor ve yoğun anlar gibi, metaforunu yediğim karalama!


*görseller;
1, carol jerrems, butterfly behind glass
2, mount rushmore - south dakota, 1969, lee friedlander

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16. Gezici Festival


16'ncısı düzenlecek olan Gezici Festival hakkında ayrıntılı bilgi için görsele, buraya veya buraya tıklayabilirsiniz.

Festivaller güzeldir ama Gezici Festival bir başka güzeldir. Ah bir de geçen seneki gibi Batı Sinemaları festivale özel açılsaymış daha güzel olacakmış ama her şeye rağmen bu güzel festivale yakın duralım.




sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

18 Kasım 2010 Perşembe

Trois couleurs: Bleu

Biz mi birileri ağlamadığı için ağlıyoruz yoksa birileri mi biz ağlamadığımız için ağlıyor, bilmiyorum. Fakat birbirimize içten içe gülüyor oluşumuz beraber ağlama ihtimalimizi yok edecek gibi gözüküyor. Hissetmekten bahsetmiyorum elbet, hem bahsediyor olsam bile hissetmek beraber mi olmak zorundadır, karşıdan karşıya mı olmak zorundadır, veya herhangi bir zorunluluğu var mıdır, öncelikle bunu sonuçlandırmamız gerekiyor sanırım. Zaten nedenlerle değil sonuçlarla yürüyoruz, biliyorsun, detaylar sadece komplo teorilerinin parçaları, öyle mi dersin ya da doğru?

Daha resmileşebilir her şey, daha kavramsal soyutlarda takılıp kalabilir, ama güzel bir koro eşliğinde söylenenlere kulak verdim ben, kitleleri boşverdim şimdi. Belki tamamen anın getirdikleri neden oldu buna fakat umursamadım, artık geriye yapmam gereken tek bir şey kaldı; hiçbir şey.

Kaçışların geri dönüşleri var mıdır, yani kaçılan şey, kendine tekrar döndürebilme gücüne sahip midir ve zaten kaçışın da esas nedeni bu olduğu için aslında kaçış da, kaçılana bağlı olarak, dönüşün bir parçası mıdır? Boşvermişlik yerini pişmanlığa bıraktığında, pişmanlık, boşvermişlik duyulmadan öncekiler nedeniyle midir yoksa boşvermiş olmaktan mı pişmanlık duyulur?

Sorular bir yana, bizi yaşatan anların güzelliği yeri geldiğinde bizi yok eden anların kendisine dönüşebiliyor. Kupa, bazen tatlıları dahi alamayabiliyor.

Bir yerlerde "özgürlük" adına yıkılan duvarlar vardı, anımsar mısın? Yoksa sen de benim gibi kaçırdın mı o zamanları ve bugün geriye dönüp ortalığı nasıl velveleye verdiklerine mi şaşıyorsun? Kieslowski, sanki buna da değiniyor, yani "eşitlik" ve "özgürlük" kavramlarının apayrı birer temsil olup olmadıklarına dair o soruyu ortaya atıyor, olabildiğince estetik bir biçimde. Ben kendi köşemde ve halimde filmin bitmemesini uman fantastik beklentilerim içerisindeyken, en sonunda Kieslowski beklediğim o cevabı veriyor ve "mavi" ile "beyaz" iç iç geçiyor.


Koroya kulak verelim baylar bayanlar, tüm estetiğe ve düşündüklerimiz kadar hissettiklerimize, beraber tüm güzelliklere.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygular;
Kieslowski ve Binoche'a derin selamlarla:;,

Jim Jarmusch


1984 yılında Stranger Than Paradise filmi üzerine Harlan Jacobson ile yaptığı röportajdan;

"Basit bir tema bu: paranın onlara göre anlamı. Parayı çalarak, hile yaparak, yalan söyleyerek ya da şans eseri bulabilirsiniz. Fakat bütün günlük programınızı ona göre yapıp bütün hayatınızı paranın etrafında kuramazsınız. İhtiyaç duyduğunuzda temin ettiğiniz bir vasıtadır o. Muhtemelen bu düşünce, benim yaptığım her filmin teması olacaktır. Zira gözünü gerçekten hırs bürümüş karakterlerle ilgilenmiyorum ben. Amerikan rüyası türünden bir şey hiç ilginç gelmiyor bana."

***

"Her şeyden önce bu fikirden nefret ediyorum. Şunu söylüyorum, ben okul masraflarımı ve diğer ihtiyaçlarımı karşılamak için fabrikalarda da çalıştım, fakat bilmiyorum, başka insanlar adına çalışma ve başımda bir patronumun olması düşüncesine katlanamıyorum. Asla yapamıyorum, ya da koşullarını sevmediğim için bir işi uzun süre götüremiyorum. Biliyorsunuz, zaman kısıtlı.

Elio Petri’nin The Working Class Hero Goes to Heaven (1971) adlı bir filmi var; orada Gian Maria adındaki adam çalıştığı fabrikadan çıkıp evine gidiyor ve evdeki her şeyi kırıp parçalıyor. Üstelik bunları yaparken o televizyonu, pikabı ya da vazoyu almak için ömrünün kaç saatini verdiğini düşünüyor. “Yirmi iki saat.” Kır, parçala. Gerçekten harika bir şey. Aynen benim duygularımı yansıtıyor. Bütün hayatımı kazanç elde etme etrafında programlamaktansa, hiç param olmasın daha iyi.

Şu anda bir sürü insanın elde etmek için bekleyerek bütün ömrünü tükettiği ve elde edemediği bir imkana sahip olsam da, gerçekten Hollywood’da çalışma arzusu duymamamın sebebi budur. Bana çuvallar dolusu para teklif eden, fakat her şeyi, sizin de bildiğiniz üzere, aynen Porky’nin tekrarları gibi yönlendiren insanlara boyun eğmek ilginç bir duygu olsa gerek. Benim tek isteğim, çalışmalarımı yürütebilmek, kiralarımı ödeyebilmek ve para kaygısı çekmemek. Gerçekten de benim en büyük arzum bu. Bir anlamda da çelişkili bir durum tabii."

***

-Cennet yok mu, yoksa var mı?
"Yok. Gerçekten yok. Katırın önüne havuç koyulacağına inanmıyorum. Sanırım bizi kuşatan şeylerle yüzleşmemiz gerekir.
Bu cennet, bir inziva yeri olması gereken Florida, aslında Cleveland’dan tamamen farklı bir iklim ve biraz da farklı peyzajdır. Gezip dolaşırken ben şunu hissettim, Amerika’da sürekli bir monotonluk var, hele fazla paranız yoksa. Belli bir ücret yelpazesi içinde tarife uygulayan bütün moteller birbirine benziyor. Peyzaj değişse bile, siz aynı 7-11 mekanına gitmeye devam ediyorsunuz. Aslında benim hiç ilgilenmediğim Amerikan rüyası denen şeyin felsefesidir bu. Gerek bu sebeple gerekse karakterler açısından olsun, cennet yoktur. Sizin kendinizi daha rahat ve daha güvenli hissedebilmek için kafanızda tasarladığınız ya da kurduğunuz bir şeyden ibarettir o. Fakat hayatın gerçeği değildir.
Ben bu karakterleri beğeniyorum; onların her şeyi oldukları gibi kabul etme tarzını önemli buluyorum. Her şeyden feragat etmiş bir halleri var ve hayat koşullarını düzeltme isteği duymuyorlar, sadece bir değişiklik arıyorlar, farklı bir iskambil oyunu ya da o türden şeylerin peşindeler."


1987 yılında Peter von Bagh ve Mika Kaurismaki ile yaptığı röportajdan;

"Amerika’da hırstan geçilmiyor. Hırs ve başarı konusundaki bu düşünceden bıktık usandık artık. Kesinlikle her yerde karşınıza çıkan bir şeydir bu, fakat ABD’de özel bir yere sahip. Benim hiç ilgilenmediğim ve sevmediğim bir özellik bu; hayatım boyunca hep ekonomik olarak belli bir aşamaya gelmem gerektiğini öğrendim. Önemli olduğu düşünülen şeyler ve kişiler de bu ekonomik düşünce biçimine dayanmakta.

Gençliğimde kafam siyasal düşüncelerle doluydu, idealist biriydim. Şu anda gezegenimizi kirlettiğimiz duygusunu taşıyorum. Politikada her şey hırs üzerine temellenmiş. Her şeyi mahvettik; örneğin, Çernobil’den sonra insanlar nasıl olur da nükleer güç kullanmayı düşünebilirler! Sadece kendi hayatlarını düşündükleri için hiç aldırmıyorlar. Bir bakıma bu gezegen için her şey çok geçtir artık ve bana göre karşılıklı konuşmalar, birisiyle birlikte yürüyüşe çıkmak, bulutların üstümüzden kayıp gitmesi, ışığın bir ağacın yapraklarının üzerine düşmesi ya da oturup biriyle karşılıklı sigara tüttürmek gibi en basit şeyler daha önemli hale gelmiştir. Bana göre, bütün bunlar o anlaşılmaz sözlerden daha değerlidir. Gerçi bir bakıma bu da çıkarcılıktır. Nihilist olduğumu söylemek istemiyorum, fakat bana göre bu gezegen mahvolmuş durumda ve hali içler acısı. Yine de, hala şu andan başlayarak yüz yıl sürmesi mümkün olmayan küçücük ve güzel şeyler yok değil. "

Jarmusch'un da dediği gibi, "Yaşamın güzelliği küçük detaylarda, büyük olaylarda değil."


ludvig hertzberg, jim jarmusch, agorakitaplığı, istanbul, 2007.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

13 Kasım 2010 Cumartesi

3 (üç)


Zihnimin yoğunluğunu arttırdığım her an daha fazla yaklaşıyor gibiyim sonlara, post apokaliptik tutkuların sardığı o sonlara. Hissediyorum her anı, zamanı hissediyorum ve kendimi doğruluyorum, zamanın insanların icat ettiği saatlerle ölçülemeyeceğini. Her şey daha yoğun geliyor, her şey daha boş. Boşluğu daha yoğun hissediyorum yani, hiçlikte tutkular kovalıyorum. Film esrikliğim, yaşam esrikliğime kavuşuyor, aylaklıkta deneyimler ediniyorum. Sahneler kuruyor bozuyorum, kısa senaryolar yazıyorum bana ona. Sonra yürüyorum, ormanlarda baykuşlarla ahbaplık ediyorum, kuzgunları bekliyorum.

Zamanın geçiriciliği, alışmanın ve boşverebilmenin bir başka avuntusu. Şimdiki zamanın bilinci, hüznün ödüllerini dağıtıyor görkemli kaybedenler arasında, göğe bakmalar durağında. Kurguları bozan anlara birer ağıt tüm bu afili cümleler.

Müzik devam ettikçe birbirlerini eşitlemeye çalışan çubukları izleyebilirim dakikalarca sıkılmadan. Onların anlamadığım renklerini konuşabilirim kendi kendime, kısa kalana destek çıkabilirim mesela, nereye kadar gidip geldiklerini düşünebilirim veya, tüm hiçliğimi onlarla paylaşabilirim yani dakikalarca.

Bir harf arası, iki yaşam farkı, bir insan çıkmazı… Astral seyahatler kurgulayabilirim aslında ona, balladlar besteleyebilirim duyurmadan, halüsinasyon günlükleri karalayabilirim habersiz ithafnamelerce, avunurum böyle de, zamanı ve getirilerini uzaklaştırırım kendimden isteksizce.

Sadece kayıtlarda bulunması açısından, bugün hava, yaşanmışlıklarını benliğinde hatırlayınca, arınmışlığından çıkan Budist rahibin tapınağında işlediği cinayetin kan kokusunu gidermek için yaktığı tütsülerin kokusuyla bezeli ve yamaç kenarından paraşütle atlayan güzel insanları, biraz daha hızlansa uçuracak nitelikte esmekle, onlara tolerans göstermek arasında kararsız bir rüzgar tedirginliğini yaşıyor.

fotoğraf; tom waits, anton corbijn

7 Kasım 2010 Pazar

2 (iki)


Meçhulüz biz, hiçliği onurlandıran boşlukların cahiliye devirlerinde birer soytarıyız, birbirlerine söven. Olmayan kralların eğlenceliği yaşamlarımız, bilinen bir bilinmeyenliğiz, kaybedenlerin, tutunamayanların ilkeliyiz. Diğerleri ise cüzzamı bu dünyanın, birkaç kelimeyle üzerinden geçilecek kadar değerli.

Koşuşturmacanın içindeki boğuşturmacada kayboluyorum. Hiçliğe övgülerde figüran olarak rol alıyorum, söverken her şeye, duraksıyorum bir an. Düşlediklerimi hatırlıyorum; yanıldıklarımı. Hatırladıklarım ve hatırlamayı umduklarımla yaşıyorum, geçmişe özlemler gönderirken cevaplar umuyorum, paralel evrenlere taşınmayı rafa kaldırıyorum. İrkilip devam ediyorum nefes ritüeline.

Ayinler düzenliyorum bıraktıklarıma, inanmadıklarıma. Kokuları yokluyorum, kokular arıyorum kendime. Soyut eylemselliğimi somutlaştırmak için çıkışlar arıyorum kasabamdan. Loş ışıklar altında yağmur ormanlarında kaçıştığım zamanları anımsıyorum, kasabama övgülerde tek kişilik gösterileri kovuyorum artık uzağa.

Anlamsal derinlik, kavramsal çeşitlilikle yakalanamıyor artık. Boşlukta kaybedilemeyen güzel, tüm sorunlara kaynaklık ediyor. Ne karalanıyor, ne de aydınlanıyor. Arada kalmışlığın dayanılmazlığı, kayda geçirilemezliğin rahatsızlığı geriyor kırılgan yaşamı. Sıfatların bol kullanıldığı yerlerde, kaybolmayan zamirler, var olmayan eylemleri niteleyemeyen zarflardan bir ders geliyor önüme. Uyuşmayan hikayelere ve yaşanmayan anlara armağan edilen hisler, vazgeçiş zamanlarından kaçışlarla paralel kurguyla ilerlediğinden belki de, hissetmek mutlu kılıyor insanı. Tatlı anlara dönüşeceğini umarak tırmanan alışılmışın dışındaki gerilim, karşılıklı bilinmeyenliğin ve belki farkındalığın dahi olmadığınının bir an için akıldan geçmesiyle ortaya çıkan alışılmış gerilimin çakışması, hislerin habitatına kararsızlık serpiyor. Söylenmeyenler, bilinmeyenler, ürkülenler ve her şeye rağmen peşinden gidilen mor yapraklı çiçek ekimleri. Sonuçta, itinayla yaşanılıyor, imtinayla bahsediliyor.

Sadece kayıtlarda bulunması açısından, güneş sadece aydınlatıyor bu aralar, yağmur yağdıktan sonra çıkan gökkuşağıyla ısınıyor dünya.

fotoğraf, rodney smith

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses