1 Şubat 2017 Çarşamba

Always Shine


Anaakım sinemanın alışkanlık edindiği iki tipik kadın rolünü bir hikayede eriten Always Shine, bu iki rolün kağıt üzerinde ifade ettikleri ötesinde daha özgün bir izlek sunuyor. Fakat bu, etrafında pek tepinilmiş bir rotada ilerlemediği anlamına gelmiyor, bilakis tanıdık bölgelere bildik araçlarla ve beklenilecek amaçlarla girip başlıyor keşfine. Sinema sektöründe kadınlara uygun görülen iki tip birbiriyle dost olsalar da diğer yandan itişiyor ve bu alanda, bu çekişmelerin de sayesinde girdiği dönemeçlerle bu tipleri karakterlere dönüştürüyor Always Shine. Buradaki kritik nokta, bu karakterler derinleşirken anlatının da yalnızca sektör üzerine bir yorum gibi algılanma darlığından çıkabiliyor olması. Ancak buradaki denge, anlatının çözülüşü içerisinde farklı aşamalarda farklı odakları filmin tutturabiliyor olmasından ileri geliyor, ve elbette oyuncuların gösterdikleri performansla bu dönemeçlerde hikayenin taşıyıcısı olarak yükü üstlenebiliyor olmalarından. Davis ile Fitzgerald'ın uyumu ve anlatı tercihlerine bağlı olarak şekil alabilmeleri sayesinde hikaye alışılmış bir *ihtişam sektörü* suçlamalasından öteye geçerek bir ilişki dramasına ve iletişime dair olmaya başlıyor, dolayısıyla benliğin oluşum ve sunumuna dair özel olmasa da çarpıcı şeyler söyleyebiliyor. Bu noktada Always Shine kendi karakterlerine dair cümlelerine uyarak gösterdiği tevazuyu dengeliyor, çünkü ne anlatmak istediği ve bunun değeri kadar onu nasıl anlatacağını da bilen bir yönetmenle kendisini konumlandırıyor. 



Senenin filmlerine sahip olduğum kısa zamanda yetişmeye çalışırken fark ettim ki 2016'dan en sevdiğim filmlerin büyük çoğunluğu kadın karakterlere ve onların hikayelerine odaklanıyor. Bu bize sektörde yıllardır tartışılan belli problemlerin çok ağır bir hızla da olsa aşılmaya başlandığını mı gösteriyor, açıkçası yorum yapamayacağım bir konu. Ama şunu söyleyebilirim, bir derdi olan filmlerin bu derdinin ötesini görebiliyor olması kendilerine ayrı bir derinlik kazandırıyor. *Politik* diye doğrudan sınıflandırılacak filmlerden ziyade sıradan anlatılarda siyaseti bulmanın zarafeti gibi bir anlamda bu, etkileyici cümlelerinin olması inceliği, dokunuşu gereksiz yapmıyor. 

posterleri kadar güzel olabilen filmlere, 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses