26 Mart 2012 Pazartesi

That Joke Isn't Funny Anymore*

Bir de Satan Rejected My Soul* var tabi.

La Palisse gerçeği, söylenmesi gülünç olacak kadar açık olan gerçeği söylemeyi ifade ediyor. Kültürler ortak mirasmış ya; ben de 16. yüzyılın Fransız mareşali için bestelenen şarkıda "ölümünden çeyrek saat önce yaşıyordu" satırının geçmesinden ortaya çıkan bu tabire, yapılması gülünç olacak kadar gereksiz olan şeyleri yapmayı ekliyorum.

Ah insanlar, hep, bazen güzelsiniz.

That Joke Isn't Funny Anymore


Satan Rejected My Soul


fotoğraf; arnold genthe, 18 nisan 1906'da san francisco'da olan büyük deprem ve ardından çıkan yangın sonrasındaki durum.
*bkz. videolar

25 Mart 2012 Pazar

The Proposition


Nick Cave'i tanrı olarak nitelerken abartmadığımın bir göstergesi The Proposition. Bu filmden dört yıl sonra, yani 2009'da çektiği ve dördüncü uzun metrajlı filmi olan The Road'la beraber takip edilesi yönetmenlerden birisi haline gelen John Hillcoat''ın atmosfer yaratmadaki beceresi üzerine Nick Cave'in şarkıları ve kitapları gibi o tekinsiz senaryosuyla kendisine farklı bir mertebe edinen, Avustralya westerni denilebilecek bir film.

Birçok şey gibi, suçun ne olduğunun da çoğunluğun fikrine göre değiştiği dünyada, iyi ve kötünün belirsiz nitelemeler olduğunu başarıyla yansıtıyor film. Doğru veya yanlışın değil; yapılmış olanın, yapılması istenenin ve yapılacak olanın var olduğunu, bunun dışındaki her şeyin insanın kendini oyalayışından başka bir şey olmadığını şiddetin merkezde olduğu bir hikayeyle işliyor, hem nasıl şiddet olmasın temelinde insan olan hikayenin.

Nick Cave ve Warren Ellis'in beraber hazırladıkları soundtracklerin de ayrı bir güzel olduğunu eklemeli.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Mart 2012 Cumartesi

Vic Chesnutt

Her insan düşünmüştür ölümünü, her aklı başında insan ise intihar etmeyi. Zira düşünmek için için yenmeye başlamaktır Camus'nun da söylediği gibi, ve gerçekten bir şeyler üzerine düşünebilmek için ilk önce yaşam üzerine kafa yormalıdır insan, sonuçta odasına eşya alırken bile önce alacağı şeyin ölçülerine bakmalıdır.

"Cemil yıllar önce seyrettiği bir filmden bir sahne hatırlıyor; filmin tek güzel sahnesi. Başroldeki adam beynini bir lavabonun içinde parçaladığını hayal ediyordu ki bunun için başrolde olmaya filan gerek yok, biraz aklı başında olan herkes böyle bir şey yapmayı zaten hayal eder."*
*sinek ısırıklarının müellifi, barış bıçakçı, iletişim yayınları, 1. baskı, 2011, istanbul, syf. 37


Vic Chesnutt, 1980'lerin sonlarına doğru Michael Stipe tarafından keşfedilmiş bir şarkıcı-sözyazarı. 1983 yılında geçirdiği kaza sonucu felç olup tekerlekli sandalyeyle yaşamaya başlayan Chesnutt'un, ellerini kullanabilmesi de sınırlıydı. Daha önce de birkaç kez denemiş olan Chesnutt, 2009 yılında bir kez daha intihar etti, bu sefer son oldu.

Birkaç cümleyle anlatılabilecek birisi değil tabi ki Chesnutt, ama çok şey söylemek de her şeyi anlatmak için kâfi değil. Zaten insanlar susmayı bilmeli, anlatırken bile.

"Biliyorsunuz, üç ya da dört kere intihar etmeye kalkıştım, olmadı."*

"Hayatım boyunca intihara meyilli bir insandım, ve bu şarkı sonunda, 'Siktir git ölüm!' deyişim oluyor."*
*Vic Chesnutt

Bu arada -resmi değil- video da oldukça etkileyici.



I am a man
I am self-aware
And everywhere I go
You're always right there with me

I flirted with you all my life
Even kissed you once or twice
And to this day I swear it was nice
But clearly I was not ready

When you touched a friend of mine
I thought I would lose my mind
But I found out with time that
really I was was not ready, no no

Oh, Death
Oh, Death
Oh, Death
Really, I'm not ready

Oh, Death you hector me
Decimate those dear to me
Tease me with your sweet release
You are cruel and you are constant

When my mom was cancer sick
She fought but then succumb to it
But you made her beg for it
Lord Jesus, please I'm ready.

Oh, Death
Oh, Death
Oh, Death
Really, I'm not ready

Yeri gelmişken; blogu açtığımdan beri sayfanın tepesinde "sinemaskot" başlığının altında yazan Fransızca cümle, Stay isimli 2005 yapımı filmde Ryan Gosling'in canlandırdığı Henry Letham karakterinin takıntılı olduğu kurgu karakter, müntehir ressam Tristan Rêveur'dan alıntı, zarif bir intihar üstün bir sanat eseridir anlamına gelmekte. Fransızca, çünkü fikrin ilk haline saygı duyulmalı; çevirisini ilk defa şimdi yazıyorum, çünkü blogda Müntehir Dem diye bir bölüm var artık.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Mart 2012 Salı

Festival Günlükleri - 4. ve 5. Günler

23. Ankara Uluslararası Film Festivali

Altyazıların hem çeviri açısından hem de filmi takibi açısından hala yetersiz olması sebebiyle -divx tabiriyle- filme gömülü İngilizce altyazısından takip etmeye devam ettim bu iki gün de yabancı dillerdeki filmleri.


Pazartesi günü, okula gitmem gerektiği için saat 12'deki Altman filmine olan biletimi yaktıktan sonra, Görüntünün Mimarı Antonioni seçkisine gittim, belgesel kısalar ve Türkçeye Kadınlar Arasında diye çevrilen Le amiche isimli uzun metrajını izledim. Uzun süredir bir Antonioni filmi izleyip yönetmenin sinemasına girebilmeyi umduğum için, festival programı açıklandığında bu açıdan mutlu olmuş, festivalde izlerim demiştim ancak, her ne kadar yönetmenin öne çıkan filmlerinden bir seçki olmasa da benim adıma kötü bir tanışıklık oldu Michelangelo Antonioni'yle.


Daha sonra festivalin bu yılki teması olan olan Tektipleşme başlığı altındaki Fransız De bon matin filmini izledim. Etkileyici bir açılış sekansının ardından, bu sürecin geçmişine, Paul Wertret karakterinin her günkü rutinini uygulayarak ofisine gittikten sonra iki patronunu bu kadar tereddütsüzce öldürüşünün neden ve nasılına dönüyor film. Ancak bu dönüş gereksiz bir uzunlukla inceleniyor fikrimce ve filmi takip etmek can sıkıcı bir hal alıyor, dolayısıyla memnuniyetsiz çıkılan filmlere bir yenisi daha ekleniyor.


Festivalin 5. günü olan bugün, Salı, izlediğim iki filmde ilk filmlerdi; birisi İran'dan diğeri de festivalin ulusal yarışma bölümünden bir yerli filmdi. Orijinal ismi Marg kasb va kare man ast, uluslararası ismi Death is My Profession ve Türkçe çevirisi Ölüm Benden Sorulur olan film, önceki cümlede de belirttiğim gibi, Amir Hossein Saghafi'nin hem yönetmen hem de senarist olarak ilk filmi. Para kazanmak için elektrik kabloları kesen üç adamın hemen filmin başında içine düştükleri durumu yansıtan filmde anlatım bir süre sonra artık sürünmeye başlıyor ve bu bir süre sonra, izleyene dakika başı saatine baktırtıyor. Yine umut verici bir girişin ardından git gide "artık bitse" dedirten vasatın altında kalan İran filmi, yönetmenin bundan sonraki filmlerini takip etmek açısından pek umut verici değil.


Aldığı Altın Portakallarla, her sene yeni olayların çıkması konusunda son derece yaratıcı bir yer olan Altın Portakalın bu seneki kavgasının nedenine dönüşen Güzel Günler Göreceğiz, birbirleriyle arkadaş olan senarist Emre Kavuk'la yönetmen Hasan Tolga Pulat'ın ilk filmleri.

Her ne kadar üzerinde tam bir fikir birliği olan bir konu değilse de, yedinci sanat olarak adlandırılan ve bence de geleneksel sanatlarla olan etkileşimi nedeniyle "sanatlar üzeri sanat" olan sinemada, bir filmin, fikir olarak kendiliğinden çıkması gerektiğini düşünüyorum. Yani fikirsizce, bir film çekelim diye ortaya çıkılıp daha sonra ısmarlanmış gibi bir senaryo yazım evresinin üzerine çekimi yapılan bir film yapım süreci, bence doğru değildir, yalnız yanlıştır da demiyorum, sadece doğru değildir. Her ne kadar senarist Emre Kavuk film sonrasındaki söyleşide tam anlamıyla böyle bir süreci anlatmamış olsa da, Hasan Tolgayla uzun zamandır arkadaş olduklarını ve bir film çekmek istediklerini daha sonra araştırma yaptıklarını ve kendilerine yakın buldukları konuları kullandıklarını söylemesi, dürüstçe olsa da, bana itici geldi.

Beş karakteri kesiştiren film yer yer yapmacıklığı, başarısız mizansenleriyle göze batıyor. Karakterlerin stilize sunumu gibi güzel düşünülmüş ve filme olumlu yansıyan şeyler dışında, karakterlerin konuşurken kayan ağızları, normal şartlarda filmin aksaklıklarından biriyken, karakterlerin İstanbul'a göçmüş ve artık orada yaşıyor olmaları sebebiyle, filmin gerçekçilik yakalamasını sağlamış. Yani, en azından ben böyle yorumladım.

Günümüz ilk filmlerine, özellikle de yerli olanlarına elbet, bugün artık olgunlaşmış yönetmenlerin geçmiş dönemlerdeki ilk filmlerine oranla daha duygusal bakıyorum. Sinema adına direkt film olarak veya onlar üzerine bir şeyler yaratma istediğinde olan birisi olmamında bunda etkisi var. Ve bu açıdan baktığımda, diğer filmlere olan öykünmenin, belirgin olarak görülse de izleyeni rahatsız etmediği Güzel Günler Göreceğiz, bundan sonra da beraber çalışacakları sinyallerini veren Hasan Tolga Pulat ve Emre Kavuk'un daha sonraki muhtemel filmlerini izlemek için bir sebep oluşturuyor.

Bu seneki festivalin geçen senelere dayanan beklentimin altında kalmış olması sonucunda, festivalin okula gitmem gereken bir döneme gelmiş olmasını daha da önemsemeye başlamam nedeniyle bugün benim için festivalin son günüydü. Festivali, bitmeyen aksaklıklarıyla hatırlayacak olmam ve bu festivale dair beklentimin artık çok daha düşmüş olması, gelecek seneki festivalden memnun ayrılmam adına daha çok neden yaratacak diye umuyorum, ama elbette Ankara Uluslarası Film Festivali bir yana gelecek sene Gezici Festival yine her zamanki gibi olsun, o benim için yeterli.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Mart 2012 Pazar

Festival Günlükleri / Nar

23. Ankara Uluslararası Film Festivali

Kıyıda, hemen kıyısında. Bağrışan martı sesleri yok ama; bir çaresizlik, savunmasızlık. Ve beklentisizce değil beklentisizleşmişçe. Kıyıda, hemen kıyısında; yalpalayarak, tekinsizce yürüyerek. O kadar gerçek. Neyin ne olduğunu bilmeye artık gerek kalmadan.

Festivalin 2. günü hem ilgimi çeken pek fazla film olmaması hem de uzun zaman sonra gelen maç izleme isteğimle Galatasaray - Fenerbahçe maçının buluşması sonucu film izlemeden geçti. 3. günü ise sadece Ümit Ünal'ın Nar filmiyle. Kızılırmak Sineması'nda aynı koltuklara çifter bilet satılması sebebiyle bir yer karışıklığı çıkması haricinde başka bir problem yok gibiydi festivalde, gerçi bu bile başlı başına yeterli de, neyse.

Ümit Ünal'ın, 9 ve Ara ile içine tamamen sindiğini söylediği üçüncü filmi Nar. Ara'ya ulaşamadığım için filmi hâlâ izleyememiş olsam da, Ünal'ın kendisinin de söylediği gibi, 9'la tarz bakımından ciddi bir benzerlik taşıyor film. Ancak Nar kesinlikle çok daha olgun ve derin bir film.

Etkileyici bir açılış sekansının ardından gerilimi yer yer yükselen filmin, yavaş yavaş açılan hikayesi tüm karakterleriyle genişliyor ve derinleşiyor. Üzerine olduğu ve bunlarla bağdaştırılabilinecek tüm kavramlarla izleyeni ciddi bir düşünme sürecine sürükleyen film, ne eksiği ne fazlası olan, Başta Erdem Akakçe olmak üzere oyunculuklarıyla, Ümit Ünal'ın yaratısı şahane bir yerli film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Mart 2012 Cuma

Festival Günlükleri - Gün 1

23. Ankara Uluslararası Film Festivali

Festivalin bir hafta öncesine kadar doğru düzgün hazır olmayan poster ve teaser, festival başlamış olduğu halde hâlâ ortada olmayan festival kitapçığı, festivale bir hafta kala ancak açıklanan program ve daha az süre kala ancak ulaşılabilen zaman çizelgesi... Bu sene gözle görülür bir bakım yapıldığını farkedip şaşırdığım Batı Sinemaları'nda bugün ilk seanslarda hazır olmayan salonlar, kaçıncı festivaldir bir türlü bitmeyen altyazı problemleri... Elbette bir festival düzenlemek kolay değil ama 23. Ankara Uluslararası Film Festivali bu bahsettiğimiz, yazıyla yirmi üçüncü. Ve bunlar ufak tefek aksaklıklar da değil. (Gariptir, Gezici Festival'de ne gibi aksaklık olursa olsun her zaman ayrı bir yeri var benim için) Festival filmlerinin posterlerinin Batı Sineması duvarlarına ilk gün akşam saat 5'ten sonra ancak asılmış olması bile nasıl bir organizasyon olduğunun bir göstergesi aslında. Ha bir de tüm bunların yanına Kızılırmak Sinemasında daha yüksek fiyatlı bir bilet tarifesi uyguluyor olmasını da bir olumsuzluk olarak eklemeli.

Genelde üşümeyen bir insan olarak montla oturup buna rağmen üşüyerek izlediğim ilk gün filmleri Los pasos dobles (The Double Steps/Çifter Adım), With Fidel Whatever Happens (Fidel Varken Ne Olursa Olsun) ve Wasted Youth (Kayıp Gençlik) idi.


Sunulan hayallerin gerçekliğiyiz biz, beklentilerin sıfır noktası. Bu yüzden bazen olduğumuz yerde dönmüyor gibi geliyor dünya, bu yüzden bazen bulunmadığımız yer daha güzelmiş gibi hissettiriyor. Ama farketmiyor amaçsızca savruluşumuz için bunlar, varlığı ve yokluğu bir olaylar.

Wasted Youth, 16 yaşında, kaykayıyla ortalıkta dolaşan Harris ve sonuçsuz işinden dolayı ailesiyle beklentisiz, sıkıntılı bir yaşam süren orta yaşlı polis Vassilis'i paralel kurguyla anlatıyor. Ne polisi suçsuz gösteren ne de Harris'i suçlayan film kendisine, ele aldığı olay bakımından, isabetli bir bakış açısı edinmiş. İnsanların yılları değil farkında oldukları veya olmadıklarıyla devam ettirdikleri amaçsız yaşamı ve bunların çakışmasını aktarmayı başaran film, gereksiz uzun süresi ve boşluğu gösterirken düştüğü boşlukla olumlu yönlerini nötrlüyor.


15 dakikalık açılış sekansıyla beni başta şaşırtan, bazı etkileyici diyaloglar/monologlar barındıran, çok dağınık ve anlatacağı şeyi kendisi de bilmiyormuşcasına ilerleyen vasatın altında bir film Los pasos dobles. Yaşamla bir ilgi kurdurmak istercesine filmde dile getirilen birkaç satırı, hatırladığım kadarıyla, alıntıladım.

Ağacın içinde yaşamaya alışmıştı. Bir şey istemiyordu, başka hiçbir şey istemiyordu. Bazen geceleri yalnız olduğunda aklına amcasının işkence eden sözleri geliyordu: "Seni sevmeyenle aşk yaşamak çok can yakıcı bir şey."



Orta metrajlı belgesel Con Fidel Pase lo Que Pase (With Fidel Whatever Happens/Fidel Varken Ne Olursa Olsun) Küba'daki günlük hayata dair bir şeyler görebilmek adına güzeldi. Fakat Sırbistan Kültür Bakanlığınca desteklenen film, yönetmen Goran Radovanovic'in tatile gidip "hazır gitmişken bir film çekelim de dönelim" demesiyle ortaya çıkmış gibi duruyor.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Mart 2012 Pazar

About Schmidt


Tamamlanmışlık sonrasındaki rahatsızlığa benzer hisler içeriyor Alexander Payne'in filmleri benim için. Her zaman çok çeşitli örnekleri var tabi durumun. Üzerine hayal kurup istediği oyuncağa kavuşan henüz okula bile başlamamış çocuğun, çok kısa bir an süren o oyuncağa sahip olma sevincinin ardından gelen isteksizlik ve pişmanlıkla karışık hisler mesela, ne kadar farklıymış gibi gözükse de ilk anda, her şeye henüz başlamış bir insana kıyasla her şeyini bitirmiş hisseden birisinin hisleri arasında inanılmaz bir farklılık yok birisi sırf sona yaklaşmış ve ölümüne kalan günlerin hesabını yapıyor diye. Bir görüş bu, yani bir bakış. Kimisi için her zaman belli oluyor neler olacağı, daha uzağı görmeye çalışıyor ve öyle ilerliyor; kimisi ise soluyor sadece, gittikçe.

Schmidt'in mektup yazdığı Ndugu'nun "biz"(kendimiz) olduğumuzu(olduğunu) farkediyoruz film ilerledikçe, kimimiz daha rahatlamış hissederken kimimiz daha da tasalanıyor ve en sonunda yaşamı için "sıradan" sözcüğünü kullanmanın bile sıradan olduğunu farkeden Schmidt'i biz var ediyoruz kendi mevhum dünyamızda. Sadece oyuncu seçimi konusunda hiçbir kuşkuya kapılmadan kendisiyle övünebileceğini söyleyen, filmin senaristlerinden biri ve yönetmen Alexander Payne, bir kez daha, övünebileceği şeylerin çok daha fazla olduğunu gösteriyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Mart 2012 Çarşamba

Cut Off



"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar."*

Sadeliği ve yalın hüznünden gelen etkileyiciliğine eğlence dahil değil Yusuf Atılgan'ın yukarıdaki satırlarına. Fakat film sarhoşluğu her zaman bu kadar kısa ömürlü değildir ve bazen daha farklı hallerde tezahür eder. Bazen "abartıyor muyum acaba" diye soruyorum kendime sinemanın benim için geldiği anlamları ve bunu ifade etmeye çalıştığım zamanları kastederek. Ama her defasında "görüyorum ve arttırıyorum" diye cevaplıyorum. Hani hep söylenir ya, "sinema yaşamın yansımasıdır" diye, bana pek seyreltilmiş geliyor bu yargı. Çünkü sinema -ve işbirliği içinde olduğu, içerdiği tüm diğer sanat kolları- yaşamı güzelleştirmekten çok onu yeniden var eder, hatta sinema varolduğundan beri yaşam onun bir imitasyonuna dönüşmüştür.

*aylak adam, yusuf atılgan, yapı kredi yayınları, 24. baskı, temmuz 2011, istanbul, syf. 18

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Mart 2012 Pazar

Trees Lounge

Sadece dizelerde birileri aramadı, aslında ne olduğunu bilmesek de biliyormuş gibi yaptıklarımızı. Bizzat o dizelerin okunuyor olması bile bir arayıştı zaten. Ayık olmanın bir faydası yoktu, zira gerçeklere sadece balıkların ihtiyacı vardı, ve yaşadığımız bir gerçeklik değil diğerlerinin fantezisiydi. Değişmedi aslında pek bu, hayır hayır gerçek değil, his, sadece his. Başka şekilde tarif edilemez, fikirlerin bir mantık temeli olmalıysa çünkü hisler yine kendilerine yönelirler okyanusların araya girdiği farklı kıtalarda bile. Ve sıfatlar edinmek için değil hiçbirisi, isimleri kendilerini anlatmıyorken sıfatlar da nereden çıktı hem?

Güzel adam Steve Buscemi'nin yazdığı, yönettiği ve oynadığı Trees Lounge, sözcüklerin sözlük anlamlarını değil, hüznünü ve hariciliğini anlatan, Buscemi'ye olan takıntımı pekiştiren bir film. Ve hani bazı filmler, henüz izlenmeden sadece posterleri, isimleri veya dahil olan herhangi biriyle sevilir ve ayrı bir yer edinir ya kendisine, ardından izlenince o yer derinleşir, işte Trees Lounge da o filmlerden birisi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses