30 Ocak 2012 Pazartesi

The Artist

Sessiz filmlerden sesli filmlere geçiş dönemini George Valentin karakteri üzerinden anlatan The Artist, günümüz sinemasının da yaşıyor olduğu -ve ben katılmıyor olsam da- "büyük ilerleme" olarak değerlendirilen değişim süreci için çok önemli bir yansıma niteliğinde ve bu nedenle çok daha özel bir film.

Blogda sık sık tekrarladığım gibi ödül törenlerini eğlencelik şovlar olarak gördüğüm için, her ne kadar abartılmasını istemediğim için ödül almasını istemediğim filmler olmuş olsa da, takım tutar gibi ödül almasını çok istediğim film pek olmaz. Fakat; filme dair henüz bir şey okumadığım için filmin senaristi ve yönetmeni Michel Hazanavicius'nun düşüncesini bilmesem de, yönetmenin, sinemanın önemli değişim dönemlerinden birisini konu edinen bu hikayeyi, güzel adam Martin Scorsese'nin bile filmografisine üç boyutlu bir film eklediği -3boyutlu film çekilmesin demiyorum tabi ki burada sadece var olan bir durumu onun üzerinden anlatmaya çalıştım- 2011 yılında sessiz film olarak çekip 2000'li yılların bence en iyi filmlerinden birini yaratmış ve 2012'de böyle büyük bir keyifle sessiz film izletmiş olması, safi sinemayı yok etmekte olan belli değişimlere karşı bir tavırdır. Sonuç olarak, aday filmlerin henüz hepsini izleyememiş olsam da The Artist'in sinema adına ortaya koyduğu bu düşünce nedeniyle Akademi tarafından da ödüllendirilmesini filme ve o düşünceye bir destek olarak algılayacak olduğum için çok istiyor ve önemsiyorum.


The Artist, sesli sinemaya geçişle beraber sessiz filmlerin gözden düşen yıldız oyuncusu George Valentin'in ruhsal durumunu yansıtmakta çok başarılı. Sadece, artık durumun vahametini anlayan Valentin'in yapımcı şirketin merdivenlerinden aşağı indiği sahne bile karakterin içinde bulunduğu durumu çok güzel bir biçimde ortaya koyuyor. Jean Dujardin'a (George Valentin) ve Bérénice Bejo'a (Peppy Miller) hayran kaldığım filmde, -izlemeden önce filme dair hiçbir şey öğrenmek istemeyenler için spoiler niteliği- Peppy Miller'ın Valentin'in odasında onun ceketiyle oynayışı gibi akılda kalan, çok güzel birçok şey var. Ayrıca her yerde sevimliliğinden bahsedilen köpek oyuncu Uggie de filmin mizahi yönüne önemli katkıda bulunmuş. Valentin'in arka arkaya çektiği filmlerin isimleri A Russian Affair'den A German Affair'e değişiyorken, artık sessiz film çekmeyeceğini duyuran yapım şirketine tepki olarak kendi çektiği sessiz filminin isminin Aşkın Gözyaşları olması gibi birçok detay da filmi daha da güzelleştirmiş.

The Artist, sinemanın neden ve nasıl bu kadar güzel olduğunu çok sade bir biçimde anlatabilmeyi başaran, sinemanın bir yaşama sebebi olmasının abartılı bir durum olmadığını bir kez daha gösteren, sadece sessiz sinemaya değil bizzat sinemanın kendisine saygı duruşunda bulunan çok güzel bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Ocak 2012 Pazar

Moneyball


En İyi Film dahil 7 dalda Oscar'a aday olan Moneyball'ın arkasında çok önemli iki senarist var: Steven Zaillian ve geçen senenin En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ının sahibi Aaron Sorkin. Sorkin'in etkisiyle mi bilmiyorum ama filmde ciddi bir The Social Network havası var.

Uzun bir süre beyzbolu anlamaya çalışmış ve en sonunda pes etmiş birisi olarak (filmden sonra bu sefer birkaç yerli kaynak yerine yabancı kaynaklara baktım ve aslında son derece eğlenceli ve güzel bir spor olduğunu farkettim, öncesinde sadece yeterli çabayı göstermemişim anladığım kadarıyla-notu daha yeni düşüyorum tabi-07.05.12) filmin o tarafı elbette pek ilgimi çekmedi, daha doğrusu oyuna dair bahsettikleri teknik şeylerden pek anlamadım ama -temel aldığı gerçek hikayeyi daha önce hiç duymamış olduğum için- final bölümü diyebileceğimiz ve filmin de temelini oluşturan o düşüncenin tam olarak verildiği bölüm sayesinde filme gerçekten hayran kaldım. Hatta final jeneriği akmaya başladığında, bugüne kadar spor filmlerinin neden ilgimi çekmediğini Moneyball sayesinde farkettim.

Moneyball, Oscarlarda En İyi Uyarlama Senaryo dalında ödülü alamadığı sürece sadece adaylıklarıyla kalacak gibi gözüküyor olsa da; rekabet, kazanmak-kaybetmek ve her şey gibi gittikçe ticaretleşen -bu noktada, bu basit tek sözcükten daha ileri bir tanım gerekiyor aslında- spor üzerine çok güzel bir film.


Son olarak geçen sene The Fighter'ı izlerken hissettiğim işte güzel sinema ya'yı bu senenin Oscar adayları filmlerinden de Moneyball hissettirdi. Muhtemelen küçükken izlediğim o Hollywood filmlerinin havasıyla beraber bir şeyler yakaladığım için böyle hissediyorum ve onun için film gerçekte olduğundan daha etkileyici geliyor, yani şimdilik kurabildiğim mantık sadece bu ama olan şey her neyse gerçekten iyi ve güzel hissettiriyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Ocak 2012 Cumartesi

Smultronstället - Wild Strawberries


- O nerede?
- Gitti. Hepsi gitti. Bir ameliyatla alındı profesör, bir cerrahi şaheseri. Acısız. Kanama ve titreme olmadan.
- Ne kadar sessiz.
- Mükemmel bir başarı profesör.
- Ya ceza?
- Bilmiyorum. Sanırım her zamanki.
- Her zamanki?
- Yalnızlık.
- Yalnızlık?
- Aynen öyle.
- Af yok mu?
- Bana sorma. Bilmiyorum.

***

- Sen bir korkaksın.
- Evet. Bu hayat beni hasta ediyor. İstediğimden bir gün fazla yaşamak sorumluluğuna itilmeye zorlanamam. Ve dediğimi gerçekten kastettiğimi biliyorsun.
- Bunun doğru olmadığını biliyorum.
- Doğru ya da yanlış bile yoktur. İhtiyaçlarımıza göre davranırız.
- Neymiş onlar?
- Seninki yaşamak ve bir hayat yaratmak için duyulan lanet bir istek.
- Ya seninki?
- Benimki ölmek. Taş gibi ölü olmak.

Midnight in Paris


Zamanların birbiri içine geçtiği Midnight in Paris'te Hemingway'in ya da Fitzgerald'ların kendilerini gösterdikleri gibi ortaya çıkıyor çok-güzel-bir-adam Woody Allen da. Midnight in Paris, başladığı ilk andan son anına kadar yüzümde keyif ve memnuniyeti ifade eden gülümsemeyi eksik ettirmeyen, yine güzel diyaloglar -ve yer yer monologlar tabi- barındıran keyifli bir hikayeyle yaratılmış çok güzel bir Woody Allen filmi.

84. Akademi Ödüllerine En İyi Orijinal Senaryo dalında aday olan Midnight in Paris'in -yani Woody Allen'ın- Altın Küre'de sonra Oscar'ı da alma ihtimali -şimdilik- yüksek gözüküyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Ocak 2012 Perşembe

Love Streams


Aynanın arkasında var diye takip ediyoruz sırrı, arar gibi yaparken arkasından sürükleniyoruz.

"Hayat, bir dizi intiharlar, boşanmalar, tutulmayan sözler, içine edilmiş
çocuklar ve bir sürü şeyden ibaret."
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Ocak 2012 Pazartesi

Melancholia

Ölümünde bile töreni unutmayan insanoğlundan yaşamında huzurlu olması nasıl beklenebilir ki? Mutlaka bekleyecektir ve tasarlayacaktır, ve o bir terslik olduğu farkedileceği ana kadar her şey daha önemli gözükecektir. Oysa anlaşılamayana ne kadeh kaldırmalı ne de üzerinden tabak fırlatmalı.

Sıradanlığı olduğu gibi kabul etmeliyiz, çünkü, kendimizden başka, gerçekten sahip olduğumuz ve olabileceğimiz tek şey.


Trier'li karakter posterinin sol üst köşesinde yer alan persona non grata'ya dikkat, Trier'in karşısında yer aldığı ruh, Trier'e istediğini verdi sanırım.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Ocak 2012 Pazar

Hırkalar ve Kazaklar

Her şeyin kabul edilebilir olduğu o akşam yorgunluğu ve bıkkınlığıyla konuşmaya başlamıştı insanlar. Odaya güzel koksun diye sıkılan parfüm gibi kokmuştu sonrasında ortalık. Birkaç günlük yıkanmamış bulaşıktan ya da bir şeylerin dibinde kalmış yemek artıklarından kaynaklanıyor olsa konuşacak bir şey bulmanın mutluluğu ve yerinde bir şey söylüyor olmanın gururuyla etrafın ne kadar kötü koktuğundan dem vuracak olan insanlar kandırıyorlardı birbirlerini, bunlardan farklı kokmayan o oda parfümünün kokusunun ne kadar güzel olduğundan bahsederken. Çünkü güzel kokması gerekiyordu, yani başka ihtimal yoktu, onun varolma sebebi buydu. Henüz kendi varoluşsal problemlerini çözememiş ve hatta belki hiç üzerine bile düşünmemiş insanlar bir nesnenin varolma sebebinden ve bu sebebin gerçekliğe uygunluğundan o kadar eminlerdi ki, sonunda konuşacak bir şey bulduk diye düşünerek bile bahsini açmıyorlardı bu konunun. Camus bu yüzden zaten o giriş cümlesiyle çok etkilemişti: Gerçekten önemli olan tek felsefe sorunu vardır; intihar. Öyle ya yaşamaya değer bir gerçeklik yoksa, o zaman ona dair şeyleri düşünmenin ne anlamı vardı? Her şeyde anlam arayan, gazeteleri okuyup haberleri izlerken aklından 5n1k’yi çıkarmayan kişioğlunun kafası elbette bununla da karışmıştı, ona ne şüphe. Tabi bunları konuşmanın gereği yok, zaten hava çok soğuk. Konuştukça aynı şeylerden bahsettiklerini anlıyor belki insanlar, yani farklılık ilgi çekiyor ilk başta, her ne kadar “tam benlik” gibi tabirler kullanılsa da. Zaman ilerledikçe anlıyorlar; batı cephesinde değişen bir şey yok. Palahniuk en açığından söylemişti de, Türkçe’ye de hepimiz aynı bokun lacivertiyiz diye çok güzel çevrilmişti ya, ondan işte.

Uzaklaştıkça yakınlaşıyoruz, yakınlaştıkça uzaklaşıyoruz çünkü bizim olmayanın bizi heveslendirmesi gerektiği bir çağda yaşıyoruz, çünkü gerektiği düşünülen şeyleri yapmamızın şart –veya kimilerince farz- olduğu bir dünyada yaşıyoruz, bunları bu kadar rahat söyleyebiliyorum; çünkü doğduğumuz andan itibaren bahaneler geliştirebilmek üzerine uzmanlaşmamızın kaçınılmaz olduğu bir öz-suçlayıcı benlikle boğuşuyoruz. Ne yaparsak onda iyi, hatta yetmez, en iyi olmamız gerektiği söylenen “gerçekçi” ve “bilge” sohbetlerin öznesi ve nesnesi oluyoruz, hepimiz ayrı ayrı, sonuçta hepimiz bir.

Bir western melodisi kadar tekinsizce solumaya devam ediyoruz, hepimizin, ne kadar önem verdiğimizi birbirimize kanıtlamaya çalıştığımız havayı solurken. Al Pacino’nun Jack Daniel’s’in ismini yanlış söylediğinde kendisini düzeltmeye kalkışan o çocuğa; bana kaç yıllık arkadaşımı mı tanıtıyorsun, dediği filmdeki gibi yaşıyoruz; yaşamayı ne kadar sevdiğimizi herkese göstermeye çalışarak, yaşamın ne kadar coşkulu bir şey olduğuna inanmaya çalışarak ve yeri geldiğinde Pacino’nun o kaçınılmaz yüksek tonlu patlamalı konuşmalarını yaparak, çünkü herkes, her şey ve her yer bitmelidir, sona ermelidir ve hiçbir son aslında o tiratlar olmadan önemli değildir.

1; walker evans
2; antonio grambone

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Ocak 2012 Cuma

Waiting for the Miracle*


İnsanlar ikiye ayrılırlar; sabırlı olduklarının farkında olanlar ve sabırlı olduklarının farkında olmayanlar. Çünkü tüm insanlar beklerler, ne zaman sonlanacağı belli olmayan bir ölüm sürecini yaşarken, yani ölmekteyken. Ve beklerken bir şeyi, diyelim ki mucizeyi, yapılacak bir şey kalmaz geriye. Her şey kadar sonuçları da bekler insanlar, zira sanılanın aksine nedenler bilinmez çoğu zaman. -hatta belki yokturlar- Nedenler bilinseydi kontrol edilebilirdi zaten sonuçlar, ve aslında tam da o zaman son bulurdu beklemek, çünkü tahmin edilebilir veya bilinen bir dünyada kimse beklemez nasıl sona ereceğini. Yani, kimileri farkındadır Godot'yu beklediklerinin, kimileri sadece otobüs beklediklerini sanır, kimileriyse Godot'yu lanetler kendilerince.

Ve insanlar aslında çoka ayrılırlar, ve hepsi beklemektedirler. Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda ve herhangi bir şeyle uğraşırken. Çünkü ne olduğunun çok da önemi yoktur, çünkü farketmez.


fotoğraf, fotoğrafta bekliyor olan adam nick drake ama kim çekmiş ne zaman çekmiş ben de bilmiyorum.
*waiting for the miracle, leonard cohen.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Ocak 2012 Pazar

Jodaeiye Nader az Simin / A Separation


Bir insan bağırırken o yüksek sesin duyulmaya başladığı ilk an ile son an arasında kalan sürede geçiyor yaşam. Belki bu yüzden bazı insanlar sesleri çıkmadıkça yaşamadıklarını düşünüyorlar. Yaşadıklarını sananlarsa seçimlerini yapıyorlar; neye inanacaklar, ne söyleyeceler, ne ödeyecekler ve bunlarla beraber her şeyi nasıl yapacaklar? Tabi tüm hepsinden önce bir yaşam tanımı yapmalıydık -öyle ya yaşadıklarını sanıyorlarsa neyi varsayıyorlar, fakat din ya da hukuk insan tanımazken ve tüm insanlar kurtuluşu bu iki sözcükle ifade edilen iki kavrama sığdırırken neyin tanımını yapabilirdik ki? Ha tanım bir şeyi değiştirir mi, orası da ayrı mesele.


Benim film sırası ve sonrasında zihnimden geçenler bir tarafa, Asghar Farhadi'nin yazıp yönettiği Jodaeiye Nader az Simin sadece bir ayrılığın hikayesiyle başlayan ve bu coğrafyaya özgü gibi görünse de aslında insanın olduğu yerde birçok şeyin sadece birer versiyon/varyasyon olduğunu gösteren çok güzel bir film.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Ocak 2012 Cumartesi

Tanju Okan - Koy Koy Koy

Nasıl elimizden yaşlı bir kızılderilinin sözüne inanmaktan başka bir şey gelmezse, öyle sevilir bence bu şarkıyla Tanju Okan da. O sesi duyulduğu anda, söylediği her şey yaşamın anlamını açıklar gibidir, tıpkı yaşlı bir kızılderilinin sözlerinde saklı olan o bilgelik gibi.



değişmez sorumuz
nedir ki sonumuz
toprak değil mi erkeni geçi
aldırma sen doldur be meyhaneci

koy koy koy koy koy
koy koy koy koy koy
doldur bak efkarlandım yine bu gece
koy koy koy koy koy
koy koy koy koy koy
dostlar gitmeden gizlice

çok ülkeler gördüm
çok diyarlar gezdim
öğrendim alemin sırrı nedir
dünyanın merkezi bu meyhanedir

koy koy koy koy koy
koy koy koy koy koy
doldur bak efkarlandım yine bu gece
koy koy koy koy koy
koy koy koy koy koy
dostlar gitmeden gizlice

ölürsün dediler
dün içirmediler
sanki sarhoş oldum bilmem neden
çıkmam tövbe bir daha meyhaneden

koy koy koy koy koy
koy koy koy koy koy
doldur bak efkarlandım yine bu gece
koy koy koy koy koy
koy koy koy koy koy
dostlar gitmeden gizlice

ay layyy layy ehehhhe
doldur kardeşim doldur yaa
meyhaneci... koy... içki koy yaa.
hadi şerefine...
sağol bey be -sağol yaa... ahhahahahaa...
terkedicekler nası olsa biliyosun dimi sen de.
sağol abi...


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Ocak 2012 Perşembe

Ölebilirsin Şimdi*

Okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti, dedi Ender.** O yüzden onlar yazmış, ben okudum. Bazen bir cenazeye hazırlanır gibi, bazen de sadece uykuya dalmaya hazır gibi. Ama her zaman burada gibi.


Uzak Kaderler İçin
Bir gün, bir yağmurla garip garip
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim.-
Bir sevgiyle dolmayacak kalbim, anladım
Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır, âmenna
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lâmbaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Âdemden beri
sımsıcak sevgilere muhtacım.

Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...-
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencâmın ardından, şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...

Turgut Uyar

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka
I

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da

(...)

Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giysilerde, çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda asılmış koyun butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla
Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mı dediniz? Ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar, sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu sinekler
Zorlanmış bir gülüşten -iğrenip birden- kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam -ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey -iyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haa!.. Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin, çünkü biz... biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle... Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı? Az müzik? Diyorum biraz iskambil
Ama hiç seslenmiyelim -seslenmiyelim- içimizden oynıyalım ayrıca
Dört kişiyiz!
-Hayır on!..
-Bin kişiyiz!
-Bana kalırsa...
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında

(...)

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da

(...)

II

Ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
Nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
Dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
Dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
Bilmem ki -doğrusu bilmiyorum- niye yokmuşum ben
Sahi ben niye yokmuşum -öyle ya- elbette sordum ona
Dedim ki -ne desem beğenirsiniz- iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından
Dedim ki, falan filân...
Örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan
Ölüversem şuracıkta
Bakınca herkes orama burama
Derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim
Hey tanrım! bu ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına.

Yani kim yaşamış kendi adına
Vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında
Tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner
Döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey
Hani ne başlar ne biter
Hani ne vardır ne yoktur
Tanrısal bir harekettir din adamlarınca
Bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik
Çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya
Hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda
herkes gibi bir şey, niye olmalı
....
Niye olmalı bilmem

(...)

III

Ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi
Acıyı, sevinci, aşkı; o her zamanki her şeyi
Derim ki vakit olmıyacak, olmıyacak pek şimdi
Hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi
Tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini
Tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında
O karanlık sözlerin daha bir kesinliği.
Gibi
vakit olmıyacak pek şimdi.

(...)

İnsan, insan, insan, ben miyim başkaları mı
Ben miyim başkaları mı -yani bin köşeli, bin kıyılı
Bir kavrayışla
İstesek bir şey değil
İstesek daha fazla
Takır da takır, takır da takır omuzlarıyla
Ayaklarıyla
Nedir mi insan? -ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!..
Hadi anlatasanıza!
-Elbette, anlatırız, niye anlatmayalım
-İnsan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa...
-Evet, size kalırsa
-Hiç canım, biraz oyalansanıza!..

(...)

Edip Cansever


Kanla Kirlenmiş Evrak
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.
Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklaşınca kumlar ve çakıltaşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.

(...)

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yokettim.
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.

İsmet Özel


uzak kaderler için, büyük saat, turgut uyar, yky, 9. baskı, nisan 2010
ne gelir elimizden insan olmaktan başka, edip cansever, sonrası kalır i, 7. baskı, şubat 2011
kanlar kirlenmiş evrak, erbain, ismet özel, şûle yayınları, 20. baskı, ağustos 2009
* "...ölebilirsin şimdi. ölebilirsin şimdi insanlardan ölmeleri beklendiği gibi..." charles bukowski
** barış bıçakçı, bizim büyük çaresizliğimiz

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses