29 Kasım 2011 Salı

Uzak İhtimal

Uzaktır. Bir durum bazen de bir insandır ihtimaller. Bir şeye ya da birisine adanmış zamanların yalnızlığı vardır, diyalogların anlamlarından ötesini taşımaya yeltendiği ama düştüğü, belki yinelenip durarak anlamsızlaştığı. Ama her şey yinelenir öyle zamanlarda; aynı adımlar atılır, sokaklar tekrar yürünür amaçsızca çünkü görmek değildir çoğu zaman istenilen, orada olduğunu bilmektir tesadüfen. Atfedilmiş zamanların umarsızlığıyla yaşanılır; insanların çekilirken içinden gülümsediği, ve -ihtimal görünmese de- bir ihtimale uzak olanın fotoğraflandığı o anlarda, bir ihtimale bakakalmış olanın. Neredeysedir insanlar, çünkü bazen insanlar sadece ihtimaldir, çünkü bazen ihtimallerdir sizi burada kılan. Çünkü ihtimalleri göremezsiniz, sadece varlığını bilirsiniz; oradadırlar ve cümleler yetersizdir bu yüzden, sözcükler anlamsız gelir, zorlarsanız kırılacakmış gibidir zira yaşam. Çünkü yaşam aslında sadece bir ihtimaldir, pencereleri karşılıklı olduğu için mutfakta çay ve sigara içmek gibidir, bir kapının gözünden dışarıya bakmak gibi.

Mahmut Fazıl Coşkun'un yönettiği Uzak İhtimal, rahibe olmak isteyen Clara'yla müezzin Musa'nın ihtimalini anlatan, ana konu itibariyle dikkat çekici olsa da sıradan ama sevimli bir film.



Uzun bir zaman sonra bir filmle şarkıyı bağdaştırıp fahri soundtrackimi de yine oluşturdum ayrıca: bakınız, almost lover. evet fazla yüzeysel bakmış olabilirim, cümlelerimin yetmediği bir zamandayım uzun süredir.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygulalar:;,

26 Kasım 2011 Cumartesi

Lazy - X-press 2 feat. David Byrne



2000'lerin başında en büyük eğlencelerimden biri müzik kanallarını takip etmekti, yabancı müzikle "tanışıp" ona yabancı olmamaya başlamam da tabi o döneme denk geliyor. Son 4-5 yıldır televizyondan uzaklaştığım -ve tabi müzik kanallarının da o eski tadı kalmadığı için- pek müzik kanalı izlemiyor olsam da internette şurdan burdan denk geldikçe genelde birbirinin benzeri video klipleri arada bir görüyorum ve her zaman aklıma büyük bir hayranlıkla bu video geliyor.

Bugün eskisi gibi kaset doldurulup dinleniyor olsa üzerine yapıştırılacak etikette "kişisel marşlar" yazacak olan kasede ilk kaydedeceğim şarkılardan biridir Lazy. Ve bence bu video klip de yapılmış en güzel video kliplerden birisidir.

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

I'm lazy when I'm lovin', I'm lazy when I play
I'm lazy with my girlfriend a thousand times a day
I'm lazy when I'm speaking, I'm lazy when I walk
I'm lazy when I'm dancin' and I'm lazy when I talk

I open up my mouth, it comes rushin' out
Nothin', doin' nadda, never, how you like me now?
Wouldn't it be mad, wouldn't it be fine
Lazy, lucky lady, dancin', lovin' all the time

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

Some folks they got money an' some folks lives are sweet
Some folks make decisions an' some folks clean the streets, now
Imagine what it feels like, imagine how it sounds
Imagine life is perfect an' everything works out

No tears are fallin' from my eyes
I'm keepin' all the pain inside
Now don't you wanna live with me?
I'm lazy as a man can be!

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

Imagine there's a girlfriend, imagine there's a job
Imagine there's an answer, imagine there's a God
Imagine I'm a Devil, imagine I'm a Saint
Lazy money, lazy sexy, lazy outta space!

No tears are fallin' from my eyes
I'm keepin' all the pain inside
Now don't you wanna live with me?
I'm lazy as a man can be!

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

Lazy when I work, lazy on the bed
Screamin' all you like, but it only fades away
I'm lazy when I'm prayin', lazy on the job
Got a lazy mind, a lazy eye, a lazy lazy father

Hard men, hard lives
Hard keepin' it all inside
Good times, good God
I'm so lazy I almost stop!

*cough*

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

I-I-I-I'm wicked and I'm lazy
Ooooh, don't you wanna save me

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Kasım 2011 Cumartesi

The Raid on Zuccotti Park

the raid on zuccotti park from Casey Neistat on Vimeo.



Occupy Hareketi üzerine, dumanı henüz tüterken çekilmiş, zekice seçilmiş ironik melodisiyle, polislerin saçtığı vahşetten turist otobüsüyle eylem alanından geçerken eylemi fotoğraflayıp kameraya kaydeden turistlere kadar fazlasıyla anlamlı ve güzel sahneler barındıran muhteşem bir kısa film, hatta son zamanlarda izlediklerim arasında en iyisi ve en güzeli. Occupy hareketi belki Türkiye'de karşılığını bulmadı ve diğer ülkelerde de New York'taki coşkusunu yakalayamadı ama Sinatra'nın da dediği gibi: It's up to you - New York, New York*

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Kasım 2011 Perşembe

Ricky Gervais; Her Zaman!

Ricky Gervais, geçen sene düzenlenen 68. Golden Globe (Altın Küre) Ödül Törenindeki muhteşem sunumu sonrasında esprileri ve tarzı nedeniyle büyük bir tartışma konusuna dönüşmüş, ağır bir baskıyla karşı karşıya kalmıştı. Geçen zaman içerisinde ise, The Hollywood Foreign Press Association'ın ses getirmek adına bu seneki törenler için bir kez daha Ricky Gervais'e sunuculuk teklif edeceğinden, Gervais'in Hollywood dünyasında bir daha hiçbir iş yapamayacağına kadar bir sürü söylenti dolaştı ortalıkta. Hatta Ricky Gervais'in tüm kariyerinin bittiğini söyleyenler bile oldu.

Ve en sonunda dün, 15 Ocak 2012'de gerçekleşecek olan 69. Golden Globe Ödül Törenini de Ricky Gervais'in sunacağı açıklandı. Ne denirse denilsin tavrını hiç değiştirmeyen Ricky Gervais de bugün "Kork ve gardını al Golden Globes" demiş. Ricky Gervais'e ve onun mizah tarzına hayran olan birisi olarak elbette, bu sene de -üçüncü sunumu olacak- Golden Globe'u onun sunumuyla izleyeceğim için fazlasıyla sevindim.

Aşağıdaki videodan Ricky Gervais'in geçen sene düzenlenen törendeki olay yaratan performansını izleyebilirsiniz.



Son olarak, Ricky Gervais törenden sonra Conan O'Brien'ın programında, törenin açılışında yapmayı düşündüğü espriye de izin çıkmadığını söylemişti. Aslında Gervais, törene Hitler kılığında çıkıp Nazi selamı verdikten sonra insanlara bakıp "Çok mu fazla oldu?" diye sorduktan sonra "Yanlış kalabalık, yanlış kalabalık" deyip bıyığını çıkartmayı ve ardından "Bu, Mel Gibson'dan son kez kıyafet ödünç alışım" demeyi planlıyormuş, gerçekleşse çok güzel olurmuş ama o tören bile o kadar olay yarattıysa, bir de bu Hitler esprisi olsa neler olurdu kim bilir.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Kasım 2011 Pazartesi

Jurnal

Jurnal from Abdulbaki Yavuz on Vimeo.



Kendimi bildim bileli banliyöde oturuyor olduğum için doğal olarak otobüslerle de çok yakın bir ilişkim vardır, hatta '92 yapımı o körüklü İkaruslarda falan çok eğlenirim. Yani eğer otobüs yolculuğunuz bir saate yakın sürüyorsa ve uykunuz yoksa bünye ister istemez eğlence arıyor ve İkarusların o tam körüklerinin olduğu yerde durmak da cidden eğlendirici olabiliyor. Tabi uykum varsa, yanına oturduğum -tabi oturabilirsem- düşünsün onu da. Neyse her gün iki saate yakın bir zamanı otobüs yolculuğunda geçiren bir insan olarak konuyu bir açınca dağıldım, asıl diyeceğim bir insanın otobüslerdeki hal ve hareketlerine göre yaşamına dair birçok şey görebileceğinizdir. Ve nasıl cezaevleri yaşam ve dünyaya dair şeyler söylemek için çok yerinde bir metaforsa otobüs de aynen öyle benim için. Jurnal isimli bu kısa filmde de metnin içerdiği konuşma havasıyla Uğur Polat'ın o ses tonu ve metni okuma tarzı pek uyuşmamış gibi geldi bana, yani izlerken rahatsız edici bir havası var bu durumun. Onun dışında final sahnesi oradaki fikir açısından gayet güzel olsa da otobüsün içindeki hikayeler biraz da doldurma gibi. Ha ama otobüste film çekmek isteyip de bir türlü yapamadığım için hazır çekilmişini görünce biraz kıskançlık hissetmiş olabilirim, sonuçta oynayan oyuncu da Uğur Polat. Her neyse ben daha da fazla uzatmayayım ve kısa film izlemeye bu hoş filmle devam edelim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

13 Kasım 2011 Pazar

Another Earth

Kırılgandır. Her şey. Bir an, alıştığımız her şeyi değiştirebilir. Ve çoğu zaman konuşmak gerekmez çünkü sözcükler bazen sadece öylece dururlar, yerlerine uymazlar. Duyularımızı yok ederek mücadele ederiz belki yaşamla, günlük bir şeyin tüm yaşamımızı değiştirebilmesi gibi; duymayan ve görmeyen bir ihtiyar gibi sadece uzanırız yatakta, yaşarken. Ve bildiğini düşünürüz, bilindiğini, bildiğimizi. Ölmek ya da uyumak üzere olan bir bezginin o her an kesilecekmiş gibi duyulan ve titreyerek çıkan sesi gibi yaşarız, başka bir evrenin varlığının haber bültenlerinde konuşuluyor olmasına, her gün uyandığımızda onu görüyor olmamıza gerek yoktur zira o zamana kadar kendi cennetimizi dahi yaratamamışızdır. Olaylar değil hisler ve fikirler yaratıp yönlendirirken benliğimizi, ne yaşamış olduğumuzun hiçbir önemi yoktur her şeyi sonlandırmak ya da her şeyden kaçmak için. Bu yüzden sessizlik bazen farksızdır, farklı kıyılarda aynı suya dokunan insanlar için.

İlk kâşiflerin Atlantik okyanusunun batı kıyısına geçtiği ilk dönemde çoğu insan Dünya'nın düz bir yer olduğunu sanıyordu. Çoğu insanın düşüncesine göre, yeterince batıya giderseniz bir düzlemden boşluğa düşermişsiniz. Bilinmeyene yelken açan bu taşıtlar asilleri, aristokratları, sanatçıları veya tüccarları taşımıyormuş. Hayatının sınırlarında yaşayan bir ekipten oluşan insanlar varmış. Deliler, yetimler, eski mahkûmlar, serseriler... Aynı benim gibi. Bir suçlu olarak, birçok şey için aday olmam mümkün değil. Ama belki de bu başkadır. Belki de buna en uygun aday benim.


Mike Cahill'in yönetmeni, sinematografı, yapımcısı ve Rhoda karakterini canlandıran Brit Marling ile beraber senaristi olduğu Another Earth; bilim kurgunun dramayla daha fazla yakınlaşmasıyla ortaya çıkıp seyircisinin düşünce yollarını daha fazla kurcalayarak çok daha yüksek bir seyir keyfi sunan çok güzel ve düşünceli bir film.

Mike Cahill'in en çok etkilendiği ismin güzel insan Krzysztof Kieślowski olduğunu da en sona not olarak düşmeli.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Kasım 2011 Cumartesi

The Butterfly Circus


Dünyanın en klişe mesajlarından biri değil mi: Algılarınızın ayarlarıyla oynayın canlar zira bildiğiniz bilmediğiniz, tanımladığınız tanımlayamadığınız var olan ya da olmayan her şey zihninizde!

Yıllardır bu mesajı içeren filmler çekiliyor, kitaplar yazılıyor, şarkılar çalınıp söyleniyor. Bazen çok net bir biçimde sistemin tarafında olsa da aslında dünyada var olan her şeyin -hatta dünyanın kendisinin- bir şeyin keyif vermesinden -en başta keyif veriyor olmasının güzel olarak algılanması ki güzel sözcüğünün üzerimizde bıraktığı etkinin kendisi dahi- suç olarak kabul edilen şeylere kadar hepsi dünyada bugüne kadar yaşamış (?) olan insanların algılarının ürünü. Geceleri evlere çekilip uyumak, sabah olunca herkesin kendi işine bakması gibi her şey hatta en başta herkesin bir evinin olması ve oraya gitmesi bile bu ortak algıların ürünü. Yani nereden bilebiliriz ki belki de bu dünyanın gizemini çözmüş olanlar akıl hastanelerinde "tedavi" görüyor olanlarımızdır ve hasta olarak nitelendirilmesi gerekenler bizlerizdir. Kısacası bazen bu mesaj o kadar da anlamsız gelmiyor bana, hatta bazen klişe demek hayalgücünü aşağılamak gibi geliyor, çünkü bu dünyayı böyle algılayan biziz, en başta dünyayı algılayan biziz. Sonuçta kim kanıtlayabilir, şu içinde bulunduğumuz anın gerçek olduğunu ve aslında bizim çok başka bir yerde olmuyor olduğumuzu veya Huxley'yin dediği gibi bu dünyanın başka bir gezegenin cehennemi olmadığını ve bizim burada aslında bir kefaret ödüyor olmadığımızı?

Filmin yönetmeni Joshua Weigel aynı zamanda Rebekah Weigel ile birlikte filmin senaryosunu da yazmış ve film yakında uzun metrajlı olarak tekrar çekilecekmiş. Kısa filmlerin uzun metrajlı olarak tekrar çekilmesini gereksiz buluyor olmam bir yana (Sean Ellis'in Cashback filmi gibi istisnalar var tabi) bu sıradan film uzun metraj olarak çekilse, kısa film olmasının getirdiği tüm özelliğini de kaybedecek bence. Tabi bu benim derdim değil, ben sadece sürekli erteleyip durduğum kısa film kategorisini -izlediğiniz andaki ruh halinize göre etkileyici olabilse de sıradan olan bu kısa filmle de olsa- sonunda başlatabiliyor olduğumdan dolayı mutluyum.
Filmin websitesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Kasım 2011 Cuma

17. Gezici Festival


17. Gezici Festival, yolculuğuna 2-8 Aralık tarihleri arasında Ankara'da başlayacak ve daha sonra İzmir ile Sinop'a uğrayacak. Daha fazla bilgi için buraya veya afişe tıklayarak festivalin sitesine ulaşabilirsiniz.

Festivaller candır, Gezici Festival daha bir candır.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Kasım 2011 Perşembe

Clap Your Hands Say Yeah!

CLAP YOUR HANDS!
But I feel so lonely
CLAP YOUR HANDS!
But it won't do nothing
CLAP YOUR HANDS!
But I have no money
CLAP YOUR HANDS!
Are you up to something?
CLAP YOUR HANDS!
Where's my milk and honey?
CLAP YOUR HANDS!
But I just look funny
CLAP YOUR HANDS!
I'll just wait awhile

7 Kasım 2011 Pazartesi

Beginners


Yalnızdı. Hiç tanışmadığı ama tanıdıklarıyla. Bir yazarla, belki bir müzisyen veya bir yönetmenle; yani o tarz birisiyle işte. Belki O'nunla. Otobüs beklerken yan yana durduğu o insanla, belki kedi ya da köpekle veya öyle güzel bir hayvanla. Bir sürü satırla, harfle, fikirle. Tıkırtıyla; durmayan. Herhangi biriyle veya herhangi bir şeyle beraber. Rüzgarla, herkesin kaçıştığı yağmurla, güneşle ve gecede, yalnızdı. Kendisiyle beraber.

Gökkuşağı farklıydı, küçük bir çocuk için; konuşamayan kadınlar ve erkekler için. Savaşa gitmiş ve gitmemiş olanlar için. Herkes ve her şey gibi, çünkü herkes ve her şey birazdır. Görmediği günler vardı, kendi oyunun hiç önemli olmadığı başkanlar, sohbet eden insanlar. Eskiden mağaraya resim çizenleri anlatan insanlar vardı ve şimdi onların yaptıklarını eskiden diye söyleyenler var. Fotoğraflar var eskileri gösteren; yaşamları olan, olmuş ve bitmiş olan insanları gösteren. Ama yine de insanların güldüğü fotoğraflar, çünkü insanlar gülerler. Kimisinin ağzı yukarı doğru bükülür, belki ağzının iki tarafından biri yamulur. Bazılarının dişleri görünür, yanağıyla ağzının en kısa mesafesinde bir şey çöker belki. Kimisi kapatır ağzını, kimisinin gözleri kısılır veya kapanır. Gözleriyle kulakları arasındaki en uzak mesafe kırışır bazen, burnu farklı gözükür kiminin. Gözleri parlar ötekinin, bazısının yüzü hiç kıpırdamaz. Nezaketendir birisi. Dahası var benim henüz görmediğim, belki de görüp farketmediğim. Ama gülerler, gülüyorlardı, yanlarında birisi olmasına gerek olmadan. Belki de birisiyle ya da bir şeyle veya kendileriyle, yalnızken. Gülmeyi düşünmeden. Dilbilgisinde sıkışmış kelimeler gibi, bazı ekleri almayan, istisnası olan kurallar gibi, nedensiz kullanımlar gibi yaşamın yalnızlık halini yaşayarak.

Biraz rengi atmış ve pek de temiz olmayan t-shirtleri sevenlerin, yürürken sebepsizce duvara sürtünenlerin filmi Beginners, nefes rutinine devam ederken farkında olmadan fonlarında hafif piyano melodileri dolanan insanların. Detaylarıyla, Mélanie Laurent'in o güzelliği ve diğer güzel oyuncuları ve yönetmeniyle, hikayesi ve hikayesini aşan güzel ruhuyla; çok güzel ve özel bir film Beginners.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Kasım 2011 Pazar

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...*



"
(...) Aşk ile edebiyat arasında kendince bir ilişki kurmuştu Hasan da, diğer bütün kahramanlar gibi. Önce aşkını (büyük) göstermek için başvurmuştu edebiyata. Duygularını abartan birkaç şiir, sabahları derse girmeden önce Pervin'in eline tutuşturduğu özlem, pişmanlık, kızgınlık mektupları, ünlü edebiyatçıları aşkının sözcüsü yapan alıntılar... Sonunda da karşılıksız aşkından arta kalanın süslü tasviri. Yazdığı her şeyi çok seviyordu, belki Pervin'den de çok. Aşk ile edebiyat arasında bir tercih yapmış ve kendisini seçmişti.

Pazar yerine doğru yürüdü, pişmanlık ve Pervin dolu geçmişiyle. Fırının önünde bir kamyonete kasalarla ekmek yüklüyorlardı. Ekmek kokusunu iyice çekti içine. Pazar yeri bomboştu. Sadece birkaç ihtiyar kenarda oturmuş sohbet ediyordu.

"Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım."
Bu inanç yetiyordu ona. Zaten hayat da yere çakılana kadar yaşanan bir şeydi. Kahramanlar için. Karşıdan karşıya geçen ve Kurtuluş Parkı'na giden kahramanlar için.. (...)

(...) Şehri seviyorlardı. Kendilerini bu şehre ait hissediyorlardı; Kale'ye, Çıkrıkçılar Yokuşu'na, Samanpazarı'na, Ulus'a, İsmet Paşa'ya, Gençlik Parkı'na ve tren yollarına. Kapısı doğrudan sevdikleri mahallelere açılan bir evde yaşıyor gibiydiler. Tekel birası içerek, geceleri şarkılar söyleyerek... Hayatın ve edebiyatın devamı için kulaklarına fısıldanan sözleri ezberleyerek. Geleceği hiç düşünmeden. Kendi karanlıklarının ortasında, ışığı aramadan, çünkü o eylemi gülünç bularak, avuçlarını duvara dayayıp sürtüne sürtüne düğmeyi aramayı gülünç bularak. (...)

(...) Çetin bir gün, "Kitap okudukça benden uzaklaşıyorsun." demişti. Parkta basket oynuyorlardı.
Basket oynayanlara baktı adam. Ona sorarsanız, ki bazı münasebetsiz genç arkadaşları soruyor, "Kendinizi altmış yaşında hissediyor musunuz?" diye; hiç tereddütsüz, "Hayır!" diyecek. "Hayır, yıllar öyle çabuk geçti ki, altmış olamaz bu, otuz, kırk gibi."
Otuzunda Amasya'daydı galiba, müessese henüz... "Boş ver!" dedi kendi kendine, "Bir halt var sanki geçmişte. Düşünme geçmişi, zaten bunun için kısa geliyor insana ömür, düşündüğü için." (...)

(...)
"Vazgeçerek yaşıyorum. Vazgeçe vazgeçe ilerliyorum."
Böyle düşündü.
İskeleye yüzükoyun uzanıp iki elini suya soktu, çıkardı. Avcunun içindeki suya baktı. O su deniz değil, deniz dışarıda kalan, avcunun dışında. Ağla Hikmet. Ağla Hikmet. Zavallı Hikmet. Akşam güneşi dost mu düşman mı belli değil.
Hanımelleri?
Savaşsa mı (hayat mı bu), uzlaşsa mı (hayat yoksa bu mu) bilmiyor. Yaradılışının şifresini çözemedi; mesut tıkırtılarla işleyecek o mekanizmayı çalıştıran düğmeyi bulamadı. Belki de boyu yetişmedi. Babası ona kızdı, kibriti yakamadığı zaman da kızmıştı ve yaptığı resmi gösterdiği misafir, "Bana resmini anlatır mısın." dediğinde, "Sen baksana, kör müsün!" demiş ve anlamıştı adam kördü ve bir anlık bir şımarıklığı bile bağışlamaz hayat, çünkü çok acımasız bütün insanlara karşı, körlere ve şımarık çocuklara karşı, resim yapan pastel boyalarla salondaki sehpanın üzerinde. (...) Yürümeye devam ediyordu Hikmet. Vazgeçe vazgeçe ilerliyordu. Bir bakıyor çenesine kadar gelmiş su. Çünkü herkesi kendisi gibi sandı. Her şeyi bu sanının üzerine kurdu. Başka bir şey daha: Bütün sevgili anların, geçmişindeki bütün güzel yaşantıların bir gün geri döneceğine inandırmıştı kendisini. Yoksa, yani bu doğru değilse, yaşamın anlamı ne? Burnu sızladı. Gözleri doldu. Hayat hızla boşaltıyordu içini, ruhunun bedeninde gizlendiği her yeri. İçi boş bir...
Çevreden yetişip kaldırdılar Hikmet'i. Yorgancı kolonya getirdi. "Bir bardak su içsin." dedi bir başkası. Kolonya ile bileklerini ovdular. Koklattılar. Kokladı.
Kokladı Hikmet.
Bütün kokular ve bütün sevgili anlar bir gün geri dönecek. "Biz geldik!" diyecekler, "Bundan sonra seni hiç yalnız bırakmayacağız. Bizi hatırladıkça yapayalnız kalıyordun. Artık korkma, geldik işte, seninle birlikteyiz." Sonbaharlar, güneş vuran pencereler, odanın içinde uçuşan tozlar, annesinin dikiş makinesi, kapağı sürgülü tahta kalem kutusu, babannesinin aldığı 'Mekap' ayakkabılar, anneannesinin evinin bahçesindeki dut ağacı, sobanın üzerinde mandalina kabukları, terastaki sığırcıklar, karman çorman.
Bardağı tuttuğunda, suyu yudumlarken çok güçsüz hissetti kollarını, bacaklarını... Üst dudağına dokunuyordu su, titriyordu. Bardağın dibinde serçeparmağı.
Saçını ıslattı biri, "Tansiyon, şeker" dediler. "Yorgunluktan, sinir bozukluğundan" dediler.
"İyiyim." dedi Hikmet. (Kuyunun dibindeyim)
Doğruldu, ayağa kalkınca kulakları uğuldadı.
"Sağ olun," dedi, "sağ olun iyiyim daha iyiyim." (Sizi suçlamıyorum. Sizin bir suçunuz yok.)
(...)

(...)
"Evde otururkenn aklım hep telefonda oluyor: Çalarsa elim ıslak, açmaya giderken sehpaya çarpmayayım, banyodayken ya duyamazsam, diye düşünüp duruyorum. Sonra telefon çaldığında, öyle çok beklemiş oluyorum ki çalmasını, öyle çok düşünmüş oluyorum ki, hiç aşina gelmiyor o ses bana. Bir süre anlamaya çalışıyorum olan biteni. Sağa sola bakıyorum. Aaaa, diyorum, bir sesmiş bu! Telefon çalıyor. Kalkıp açıyorum. Ellerim kuru, sehpaya da çarpmıyorum. Arayan büyük oğlum. Torunumun sınavı kazandığını söylüyor. Seviniyorum muhakkak. Ama beklediğim bu değil ve neyi beklediğimi vallahi ben de bilmiyorum." (...)

(...)
Taksiyi görünce Çağla elini kaldırdı.
"Görmüyor musun dolu işte!" dedi Onur, sinirlenmişti. Duygularının sıkışık düzeni onu buraya zorlamıştı sonunda, bağırıp çağırmak, kırıp dökmek...
"Hem neden taksiyle gidiyorsun ki?"
İki eliyle sırt çantasının kayışlarına asıldı. Başı önde yürüyordu. Şimdi ona bir başka günün sabahı gibi geliyor, ama daha bu sabah gelmişti bu lanet şehre, bu kız için, ona bu kız deme, o Çağla.
"Böyle bırakmak istemiyorum seni." dedi Çağla.
Böyle ya da başka türlü, ne değişir ki! Ne çok şey bekliyor, istiyordu Çağla'dan bilemezsiniz. Ama bu başına buyruk istekler yapacağını yapmış, çoktan çöle çevirmişti ruhunu. Artık hiçbir sevgi sözcüğü, sarılma, öpüş işe yaramaz; kaktüsler ve kertenkeleler dışında bir şey yok burada, gidin buradan, gidin!
Onur, "Bak işte şu boş!" dedi aynı kızgınlıkla, elini sallayıp taksiyi durdurdu. Keşke İngiliz Edebiyatı okuyacak yerde tıp okusaydı...
"Onur lütfen, böyle..."
Şoförü gösterip, "Hadi Çağlacığım, hadi bin. Bekletme adamı." dedi Onur, keşke tıp okusaydı.
Çağla taksiye bindi (Şaşırt bizi Çağla, şaşırt bizi!), taksi hareket etti (Salak!), arka pencereden el salladı (Neye yarar!)
Ne yapacak şimdi Onur? Nasıl baş edecek göğsündeki bu ağırlıkla? Az önce aklına gelen o aptalca düşüncenin peşinden mi gidecek, avunmak umuduyla?
"Keşke tıp okusaydım." O zaman aşka inanmazdı. Kalp vücuduna kan pompalar, kalbin karıncıkları, kulakçıkları vardır, bir sorun çıkarsa göğüs kafesi açılır ve kalp dışarı çıkarılır, bir doktor onu elinde tutar, bacaktan aldıkları bir damarı taktıktan sonra kalbi yerine koyarlar. "Bir hafta hiç hareket etmeden sırüstü yatacaksınız." Çağla da taksiye binip arkadaşının doğum günü partisine gidecek...
Çağla, caddenin Beşevler'e çıkacağını söylemişti. Oradan garı bulabilirdi. Yürümek istiyordu. (Bütün gün ne yaptın sanki?) Kimseye yüzünü göstermeden... Kimse bakmıyor zaten. (...) ama Onur "Bu kaktüs de neyin nesi?" diye sormaya başlamıştı bile. Kıskançlık bir taksiye atlamışi şoförün omzuna dokunup "Öndekini takip et!" diyerek Onur'un peşine takılmıştı, sizin hiçbirinizin haberi yok!

(...) "Bülent'in söylediklerini hatırlıyor musun?"
Hatırlıyordu Orhan, "Benim tam bir erkek gibi davranmamı istiyor. O duvara yaslanmış duruyor olacak, ben de elimi başının hemen yanından duvara dayayacağım, ne haber bebek, diyeceğim. Böyle biri olmamı istiyor." Orhan'la Musin çok gülmüşlerdi buna, oysa Bülent, "Erkek olamayacak kadar mutsuzum ben." demişti, demişti ve içlerine oturmuştu bu söz. (...)

(...) O zaman yeşil sabun, üç paket. Karısı bulaşıkları artık sabunla yıkıyor, daha sağlıklıymış. Sağlıktan ölecekler bir gün. Merhumu nasıl bilirdiniz? Çok sağlıklıydı! (...)

... kötü birisi olması için insanın hep kendinde olması gerekiyor...
"

Barış Bıçakçı candır. Ankara candır.

* herkes herkesle dostmuş gibi... , barış bıçakçı, iletişim yayınları.

alıntılar sayfa belirtilmese de kitaptaki sayfa sırasına uygundur.
panoramik fotoğrafların kaynaklarını, fotoğrafları kimin çektiğini ben de bilmemekteyim.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses