30 Temmuz 2010 Cuma

Charles Bukowski

...
İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.
...


charles bukowski, ekmek arası, metis yayınları, istanbul, 2008

22 Temmuz 2010 Perşembe

Gezgin Bir Bezgin


Varoluşsal bunalımlar içerisinde yâr oluşsal sıkıntılar çekiyoruz ve halimiz dumanlaşarak yok olurken, her şeyden vazgeçiyoruz.


foto, river phoenix, gus van sant'in my own private idaho filminden

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

19 Temmuz 2010 Pazartesi

The Prestige


Dikkatli bakın ey canlar; sinema kozmosun tüm sırrını içinde barındırır.

18 Temmuz 2010 Pazar

Umut


"İyi at, iyi araba para işi gardaş. Paran olunca her bir iş iyi olur. Paran olunca kebap yen, paran olunca tatlı yen, şarap içen, iyi yataklarda yatarsın.Parası olunca adam kuvvetli olur. Parası olunca adamın evi, avradı olur, evinde tenceresi kaynar, çocukları olur. Paran olmadı mı iyi değel, dünyada senden kötüsü yoktur, senden püsü yoktur, her yerden kovarlar seni. Fakirin yüzü soğuktur. Niye soğuktur Cabbar gardaş? Parası yoktur da ondan. Mesela kış gününde, günün en soğuk vaktinde, cebinde paran olsa üşümezsin, hamamdaymış gibi terlersin. Ammavelakin para olmadımı yaz gününde üşürsün. Neden? Çünkü para adamı sıcak tutar. Sıcahhh... Senin bu atlar paran olsa iyi yem yerler. Paran yok, gariplerin iskeleti çıkmış. Açlıklarından ölecekler."


Bir zamanlar sistemin çarpıklığı konuşulurdu, şimdi o kadar benimsendiki her şey; artık sisteme uymayan insanların çarpıklığı konuşulur oldu.






Şimdi o bilete hiçbir şey yok be Cabbar, evet amorti bile yok.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

8 Temmuz 2010 Perşembe

Nazım Candır

Bir Şehirde Tıramvaylarla Yapılmış Gece Gezintileri Üstüne

İhtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda dördümüz konuşmadan
yan yana yürüyoruz.
her birimiz tek başına yürüyor ama yan yanayız
neler vermezdik işitmiyelim diye birbirimizin ayak sesini
acıyoruz sövüyoruz birbirimize içimizden ama birbirimizi sevmiyoruz
çünkü inanmıyoruz birbirimize
neler vermezdik bir dörtyol ağzına varıp sapabilelim diye bir anda dört
ayrı sokağa ama içimizden biri ölse kalanlar sevinir mi bilmiyorum
ihtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda dördümüz konuşmadan
yan yana yürüyoruz
geceleri tıramvaylara biniyoruz nerelere gittiklerini bilmediğimiz tıram-
vaylara
üçer vagonlu geniş temiz tıramvaylar bizi korkunç gıcırtılarla bir yerlere
götürüyor geceleri
yanmış duvarlar çıkıyor karşımıza ansızın ve sokak fenerlerinin ışığında
yürüyor üstümüze yüksek ve inatçı yürüyor
pencereler çıkıyor karşımıza ve geliyor bize doğru yığınla ve birbirini
çiğneyerek camsız çerçevesiz ve odaların insanların değil boşluklar-
rın pencereleri
kanatsız kapıların hiçbir yere açılmayan kapıların önünden geçiyoruz
sarı pazubentleri üç noktalı adamlar tıramvay bekliyor kaldırımdalarda
ucu lastik bastonlarına dayanmışlar
dilsizlerinin tümü sağır mı bilmem ama körlerinin çoğu bakar kör ve tı-
ramvayların ışıkları düşüyor açık gözlerinin içine ama onlar gözleri-
nin içine ışık düştüğünün farkında değil
yaşlı yorgun kadın biletçiler bindiriyor tıramvaylara körleri beni elimden
tutup yumuşacık yerden kaldıran kadınlar
çoğunuza birkaç şiirden başka bir şey veremedim
biraz da keder belki
hepinize minnetliyim
yangın yerlerinin karanlıklarını geçiyoruz
barok sarayları yıkılmış alanları geçiyor tıramvaylar ve yanmış yıkılmış
taşlar birbirine benzediğinden başımız dönüyor hep aynı yerde do-
lanıyoruz
delik deşik olmuş bu şehir başka şehirleri yıkmağa yolladığından askerle-
rini
ben yerle bir edilmiş şehirler gördüm askerlerini başka şehirleri yıkmağa
yollamışlardı başka şehirlerin askerleri yerle bir etmişti onları
ve şehirler gördüm hazırlıyor askerlerini başka şehirleri yıkmağa yolla-
mak için ve kendileri yıkılmak için
kemancılar biniyor tıramvaylara keman kutuları koltuklarında ve kederli
uzun saçları gizleyemiyor dazlaklıklarını
bu Ağustos dünyanın son Ağustosu mu diye sordu kemancılardan biri
bilmediğim bir dille biletçi kadına
tıramvayların sahanlıklarında öfkeli delikanlılar duruyor
öfkeleri neden kime kendileri de bilmiyor sanırım
güzelim Havana'da şimdi saat kaçtır gece midir gündüz müdür
genç kızlar iniyor tıramvaylardan
bacakları gayet biçimli
olduğum yerde oturup kımıldamadan arkalarından gidiyorum ve taş
köprünün altında ağızlarının sıcaklığını duyuyorum yüzüme yakın
ve başımı çeviriyorum nerde olduğunu bile bilmediğim genç bir ka-
dın dokunuyor omuzuma
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundur yuvarlaktır
duraklarda kara hasır şapkalı korkunç kocakarılar birbirlerinin elinden
tutup geçiyor tıramvay yolunu
sağımda oturan adam gömüldü kendi içine yitirdi kendini
yine kederli dalgalara düştü sağımda oturan
ve ben biliyorum kocalmak bu işle başlar
ve lâkin elimde değil kederli dalgalara düşmemek
ve ben biliyorum kocalmak bu işle başlar
yine kederli dalgalara düştü sağımda oturan

deponun kapısında indik son tıramvaydan
yaya dönüyoruz
dördümüz
ihtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda

ortalık ağarıyordu otele vardığımızda
odamızda radyoyu açtık
Kosmos gemilerini anlatıyor.*

3 Eylül 1961


Nazım candır. Nazım'ı kendi yazdığı dilden okuyabilmek mutluluğun kendisidir.


* nazım hikmet, son şiirleri, yapı kredi yayınları, istanbul, 2008, s. 98

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Stranger Than Paradise


Havada kalıyor verdiğim nefesler, ve daha dışarıya alışamadan tekrar vücuduma döndürüyorum, geri içime alarak. Dışarıya çıkabilmiş olmanın merak duygusu sonlanmadan geri dönmesiyle içime oturuyor nefes, o an anlıyorum yaşamak nasıl bir şey. Kursağımda kalan hevesler, geçenlerden farklı değil oysa, ama her şeyi devam ettiren bu benim için; bir umut döngüsü.

Paylaşma kelimesi türetilmeden önce, şimdi kulağa geldiği kadar sevimli miydi acaba o eylem? Kurcalıyor kafamı, bulamıyorum. Ama paylaşmanın da durumları vardı elbet, yok olacağını ve bozulacağını bilerek, korumak adına mesela.

Her şey bir kenara ne kadar farklı geliyor kulağa, aynı durumu anlatma çabasına giren "bir başına" ve "tek başına" öbekleri. Aslında iç içe ikisi, ayırmaya çalışmak ahmaklık sanki, bunu kabul etmek yapılması gereken.


Willie'nin fıkrası gibi işte yaşam, komik olduğuna eminiz yani. Eddie fıkrayı hiç dinlemedi ama hepimizden iyi biliyor ne kadar komik olduğunu. Saklamamışlar çünkü hiçbir zaman bizden, her şeyi öğretmişler(!).

Yeni bir yer, sadece içimizdeki keşif duygusuyla konuşuyor, ilginçtir; bizi tanımadan önce gayet rahatken, tanıdıktan sonra temkinli davranmaya başlıyor. Anlıyor belki, aynı olduğunu o da her şeyin. Özel olan yok, sıradan olan ve geriye kalanlardan ayrı olarak bunun farkında olan dahil. Hem bir yere uzanmış bir sıra yokki, sıranın dışı olsun.




Bir kasaba var diye koşarken, yol üzerindeki imitasyonlarını görüyoruz. Hem Jarmusch da diyor, orijinallik diye bir şey yok değil mi? Varoluşumuz mesela, ne kadar gerçek? Hissedebiliyor muyuz varoluşumuzun o coşkunluğunu? İşte gösterdi bana Jarmusch varoluşumuzun bitmeyen buhranını, ve bununla hissettim coşkunluğumu. Tezatların ilişkisine girmeyeceğim merak etmeyin, çünkü tezatlar aslında alışılmışlardır, olsalar da ne kadar karşıtdırlar ki?


Bahsetmek istemediklerimiz, istemediğimiz formlarda, nedensizce. Hayır, hayır salt bir neden yoksunluğu değil, anlaşılamayacak nedenler varlığı sözünü ettiğim. Herhangi bir yerlerde olmanın getirdiği muazzam başıboşluğun nasıl bir anlaşılması beklenen nedeni olabilir ki, söyler misiniz?

Oradan oraya çevirdiğimiz yaşamlarımızda, döngüde bilinçsizce kaybolduğumuz anlarda, bir umut döngüsünde ve akla gelebilecek her anda, birkaç sahne ve insan vardır. Paylaşmalı mı peki?


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

6 Temmuz 2010 Salı

Mystic River


Bir agonideyiz* hepimiz. Korkuyla gelen sınırların çizdiği memnuniyet ağında birisine inanıyorlar onlar. Ama ilginçtir, infaz kararını herkes kendisine göre veriyor, pişmanlık pek rastlanan bir şey değil, çünkü o yapılmayanlar için olan bir his sanki. Nedeni bilinmeyen; kimilerinin anmak, kimilerinin kutlamak için kullandığı törenler var. İçten içe büyük bir metafor sahası. Yaşam aslında bir hırkayla dolaşmak, öyle smokin falan abartmayın yani baylar bayanlar.





Sean: The reality is we're still 11 year old boys locked in a cellar imagining what our lives would have been if we'd escaped.

Sean:
Gerçekte, hala kilere kilitlenmiş 11 yaşında çocuklarız. Ve kaçsaydık yaşamlarımızın nasıl olacağını hayal ediyoruz.





*agoni: solunumun ve kalp atımlarının düzensizleşmesi, el ve ayakların soğuması gibi yaşam belirtilerinin giderek zayıfladığı ölümden önceki durum.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Seninle Konuşacağımız Bazı Şeyler Var #1



* Martin Scorsese'in yönetmenliği yapacağı, Phil Alden Robinson'un senaryosunu yazdığı, yapımı için 2011 yılı gösterilen Frank Sinatra filmi için dedikodular dolaşmaya devam ediyor. Daha önce Leonardo Di Caprio(Sinatra), Scarlett Johansson(Marilyn Monroe), Adam Sandler(Joey Bishop) ve Clive Owen(Peter Lawford) isimleri konuşulurken, bu dönemlerde, Dean Martin'i Robert De Niro'nun, Sinatra'yı ise Al Pacino'nun oynayacağı konuşulanlar arasında fakat elbette ki henüz kesinleşmiş bir şey yok. Gazetele ve dergilerde çıkan haberler ise Robert De Niro'nun oynamak istemediği yönünde. Buradan yeme bizi De Niro, "Scorsese filmde seni isteyecek, sen oynamayacaksın ha?" diyip aynı zamanda bizi üzmemesini ve projenin gerçekleşmesini diliyorum.


*Altyazı dergisi Temmuz -Ağustos sayısında 29 Mayıs'ta kaybettiğimiz Dennis Hopper anısına, Yeni Hollywood'un Asi Çocukları isimli çok güzel bir dosya hazırlamış, ilgilenenlerin kaçırmaması gerekir diye düşünüyorum.

bence birbirlerini yiyebilirler, çok da güzel olur çok da iyi olur tamam mı?

*Çekim aşamaları başlamadan blogda bahsettiğim ve pek olumlu yaklaşmadığım The Expendables ağustosta vizyona giriyor. Yine bir ekip, bir bölgeye "yardım etmek", olayların kontrolden çıkması ve masum insanların hayatlarının tehlikeye girmesi falan. 64 yaşındaki Stallone'un şimdiye kadarki azmine hayranım, en usandıran klişelerin adamı olarak sinemada yer almaya devam etmek pek kolay bir şey olmasa gerek. Ve merak ediyorum, acaba aksiyon filmlerinin en tanınan oyuncularını bir araya getiren bir film olmasa kimin dikkatini çekecekti?


*Marilyn Monroe'nun 1954 yılında çekilen akciğer ve kalça röntgenleri açık arttırmaya çıkmış ve 3 adet röntgen filmi 45 bin dolara satılmış. Hayır, merak ettiğim nasıl bir çerçeveye koyacak ya da nasıl saklayacak o röntgen filmlerini, alan şahıs?


*Son dönemlerin en güzel yerli filmlerinden biri olan Sonbahar'ın yönetmeni Özcan Alper yeni filmi Gelecek Uzun Sürer için Avrupa Konseyi sinema fonu Euroimage'dan destek alacak. Destek verilen diğer yönetmenler arasında, Lars Von Trier ve Emir Kusturica olması durumun önemini gösteriyor sanırım. Evet, referans önemlidir.

*James Cameroon, '97 yapımı Titanic'in, 3 boyuta dönüştürülüp 2012'de tekrar vizyona gireceğini açıklamış.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;


Büyükbaba


Ağrısına katlanamadığın bir an gelir,
çektirtilir. Ben de korkarım iğneden,
koltuktan, hele o koku - hastaneleri
içimde hazırlanan ölümü hatırlatan
dipsiz bir koridor olarak düşlerimde
beklerim. Biliyorum canım, biliyorum
dişten söz etmediğimizi. Unutma ki
bu saçı sakalı değirmende ağartmadım
ben: Farkı yoktur bazen dişlerin -
apseli, çürük, durmadan içimizde
zonklayan birini söküp atmamak için
ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir.

Enis Batur

enis batur, doğu - batı divanı I, kırmızı yayınları, istanbul, 2008, s. 30

Olur Biter


olur biter

ama şunu da aklına ko:
başımıza gelen bütün bu şeyler
dünyada olmamaktan daha iyi.
hem bizim için hasret falan da neymiş ki,
sen orda yıldızlara bakar dalarsın,
ben burda cıgaramı yakar dalarım,
işte olur biter.

a. kadir

a. kadir, mutlu olmak varken, can yayınları, istanbul, 2003, s. 129

Sürgün


kendine sürgün
bir garip kişiyim;
sabah akşam imza veren.
bilmemem gereken
şeyler öğrendim;
taraf tutmaz
tanrı bilirim
kaybetmekten
korktuğu için.

sorular sordum
sormamam gereken.
kendime bir
kefen biçtim
kendi tenimden.
sınırlarımı aşmak
yasaktır bana.
yoksul yüreğim
en kuytu kahvem.

acıya tezhibim,
hüzne redif.
yalnızlığın gözlerine
sürme çeken
öyle biriyim ki;
geceleri uykusuz
kuyuları dinleyen.
adım büyücüye
çıktı bu yüzden.

kendine sürgün
bir garip kişiyim;
kutsallığı zincir gibi
parmağında çeviren.
umudu depremden,
aşkı külden
bekleyen benim
aranızda
yerim yok zaten.

heybesinde yılan
işaretleri,
baldıran zehiri
yüzüğünün içinde
ve yanında
kav taşıyan ben;
tekinsizim size göre
ibret için
yakılması gereken.

merhabam kalmadı
kimseyle.
haç çıkardım
namaza dururken.
herkes tanır beni
alnımdaki döğmelerden.
inançsızım, dinsizim
yeminle yalan
ikiz kardeşken.

kendine sürgün
bir garip kişiyim;
bulanık sularda
yüzünü ararken sevda,
bir tutam saç derisiyle
uçuşurken rüzgarda.
her şey ne kadar
kendisidir düşünün
hızla kokuşurken dünya!

rıh dökülürken
kan damlalarına,
cesetler gördüm
ırmak boylarında
çalıların arasında.
faili meçhul
cinayetler bilen
çaresiz bir adamım
adını bile kekeleyen.

bilmemem gereken
şeyler öğrendim.
sorular sordum
sormamam gereken.
gördüm apaçık
görmemem gerekeni.
söylenmezi söyledim.
suçum büyük
ve taammüden.

metin altıok

metin altıok, bir acıya kiracı, kırmızı yayınları, istanbul, 2006, s. 187
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses