29 Haziran 2009 Pazartesi

Righteous Kill


Robert De Niro ve Al Pacino. Sinemanın en önemli isimlerinden ikisi. Son zamanlarda sinema adına en güzel haberlerden biriydi Righeous Kill, düşünsenize bu iki muhteşem adamı birarada ikinci kez ve bu sefer tam olarak karşılıklı izleyebileceğimiz bir suç filmi. Elbette bu sadece haberin heyecanlandırıcılığıydı. Öncelikle yönetmenin Jon Avnet olduğunu duyduk, sanki başka yönetmen yokmuş gibi. Sonra birde 50 Cent denilen adamın filmde oynayacağını öğrendik, sanki daha beteri olmazmış gibi. Ama malesef daha beteride varmış, rezalet bi' senaryo. Sadece Al Pacino ve Robert De Niro'yu aynı filmde başrol oynayacaklarını öğrendiğim zaman, son zamanlarda Hollywood diyarlarından çıkmış en iyi filmi izleyeceğimi düşünmüştüm, ama o kadar özensiz o kadar boş bi' filmle çıkagelmişlerki karşımıza gerçekten şaşırdım. Ayrıca sürekli hayranlığımı dile getirdiğim bu iki insanda, nasıl böyle bir filmde yer almayı kabul edebilmişler anlayamadım, ilk başta fikre evet dedikten sonra, senaryo, yönetmen ve filmin gelişim süreci hakkında hiç mi görüş bildiriminde bulunmamışlar, merak ediyorum.

Söylediğim gibi o kadar boşluklu, darmadağınık bir film, ama öyle de bir şey yapmışlarki sonunda, sözde sürpriz diye, daha başından tahmin edebiliyorsunuz. Yani filmi bir on dakika izledikten sonra çok rahat görebileceğiniz bir şey.

Ayrıca filmde nedensiz, durduk yerde de birçok şey oluyor, yani gereksizlik içi bir gereksizliği de var.

Ama filmde oyunculuk dışında tek bir iyi nokta vardı, o da istemeden sanırım, iki ortağın arasındaki ilişki tam olarak, yaşadığımız dünyada tüm insanlığın arasında olan ilişkinin aynısı. Bu, gerçekten iyi anlatılmış filmde. Ya da ben o sadece bunu gördüm.

Bu film üzerine benim söyleyebileceklerim bu kadar. Eğer, sadece Robert amcayla Al amcayı birarada izleyeyim, ne izlediğimin ya da onların ne yaptıklarının bir önemi yok, diyorsanız, buyrunuz izleyiniz, aksi halde hiç bulaşmayınız. Normalde izlediğim her film hakkında bir şeyler karalamıyorum buraya, bazen gereksiz buluyorum, bazen az oluyor yazacaklarım, bazen film hakkında söylenecek bir şey olmuyor, bende bunu beğendim, bunu beğenmedim demenin bir öneminin olacağını düşünmediğim için yazmıyorum. Fakat bu film hakkında bu kadar kısa bir beğenmedim yazısı karalamamın nedeni Al Pacino ve Robert De Niro'nun oynuyoır olması ve benim filmden büyük beklentilerim olmasıydı, belirtmek istedim.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla..

28 Haziran 2009 Pazar

Vera'ya - Nazım Hikmet





Vera'ya

Bir ağaç var içimde
fidesini getirmişim güneşten.
Salınır yaprakları ateş balıklar gibi
yemişleri kuşlar gibi ötüşür.

Yolcular füzelerden
çoktan indi içimdeki yıldıza.
Düşümde işittiğim dille konuşuyorlar,
komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok.

İçimde ak bir yol var.
Karıncalar buğday taneleriyle
bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer
ama yasak, geçemez cenaze arabası.

İçimde mis kokulu
kızıl bir gül gibi duruyor zaman.
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil.

Nazım Hikmet
15.1.1960, Kislovodsk

9 Haziran 2009 Salı

What Just Happened?


İzlediğimiz filmler, aslında izlememiz istenen filmlerin kendisi mi? Bunu genelde pek düşünmeyiz, filmler üstüne düşünsek yorumlar yapsak bile, bu aklımızdan nadir geçen bi' düşüncedir. İşte yine Amerika yapımı olan ve genel olarak Amerikan oyunculardan oluşan bu filmimizde, Hollywood işlerine azıcık dokunduruyor gibi. Ama izlerken aklıma gelen bir diğer soru, acaba filmimizde anlatıldığı gibi bu filme de müdahale edilmiş mi, rezilliğimizi o kadar ortaya koyma diye? Ne de olsa sadece dokunduruyor gibi yapıyor, sizce yalnızca bu kadar mıdır bu işlerin arka planı? Tabi filmimizin bunları göstermek gibi bir amacı var mı bilmiyorum ama yine de "gibi"lerden gitse de iyi-kötü bir plan çiziyor kafanıza, gösteriyor neler olduğunu, olabileceğini.




Filmimizin konusunu kısaca geçecek olursak -ki ben böyle olmasını daha çok seviyorum:) - bir Hollywood yapımcısının işlerini yürütmeye çalışmasını konu alıyor diyebiliriz.


fırtına öncesi sessizlik denilen şeyin bi benzeri diyelim buna.

Robert De Niro zaten, anlayan anlamayan, birçok sinemasever ve "filmizler"in hayran olduğu oyunculardan birisidir, çok kötü filmleri olduğu gibi çok iyi filmleri de olmuştur, fakat bu filmi son zamanlarda içinde yer aldığı ender güzel filmlerden bir tanesi fikrimce. Ve uzun zamandır onu böyle doya doya izleyemeyişimizin de acısını çıkartabileceğimiz bir film aynı zamanda. Yan rollerde de yine çok önemli ve önemli olmasa da ünlü oyuncuları görüyoruz. Mesela filmde çok büyük bi' rolü olmasada, benim sinemamın "tanrı"larından olan Sean Penn'i bu filmde görmek beni çok mutlu eden bir şeydi. Aynı şekilde John Turturo, Robin Wright Penn, Catherina Keener, Bruce Willis, Kristin Stewart ve daha birçok sevdiğimiz sevmediğimiz, tanıdığımız tanımadığımız oyuncu.


bir filmde Sean Penn varsa onun olduğu bölümler görüntü olarak alınır:)

güncelleme 20 kasım 2010
Yönetmenimiz Barry Levinson için bu yazıyı ilk yazdığımda saçma sapan şeyler söylemişim. Deftere şöyle bir göz atarken farkettim ve fazlasıyla utandım. Kendisi can'dır, severim takip ederim, tabi benim takip edip seviyor olmam önemli değil ama olsun, sonuçta Nazım'ın söylediği gibi, ben elmayı seviyorum diye elma da beni sevmek zorunda değil. Düzelteyim dedim efenim, bu son derece cıvıklaşmaya yüz tutmuş düzeltme yazımı burada sonlandırmaktayım.
güncelleme 20 kasım 2010

İnsanın çaresizlikleri ve kurtarmaya çalışırken batırması, aslında yapmaya zorlandığımız şeyler, düzen içinde kalma içgüdümüz belkide. Sürekli devam edecek bu süreç. Sürekli birileri bize bi' şeyler yapmamızı söyleyecek. Hem düzen içerisinden hem düzen dışarısından. Fakat daha sonra farkedeceğiz ki aslında o düzen dışındakiler tamamen içeridekilere hizmet ediyorlar. Hatta bunu yaptıklarını bazen kendileri bile bilmeselerde çoğu zaman bunun farkında olarak, bilinçli olarak yapıyorlar. Çünkü tarihe baktığımızda yerel, bölgesel çıkışların hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Sadece bazı bireysel çıkışların yine içerisi için işe yaramasa da en azından, duruma göre, "seçimli" veya "itimli" gerçek bir dışarı yaratıyor.

Robert De Niro'nun sanırım az biraz kilo vermiş sanırım. Birde filmdeki Jeremy Brunell karakterine hayran kaldım. İşte bu iki alakasız cümleyi söyleme isteğimi gideremedim, nereye sıkıştırayım onu da bilemedim. Buraya yazayım dedim bende:)

Son olarak filmimiz izlenebilecek, "eğlencelik" diye nitelendirerek filme ayıp etmeyeceğimiz, izlenilirse "neden izledimki şimdi" dedirtmeyecek hoş, sevimli bir film.


sevgi saygı ve o tarz bilumum duygularla..

4 Haziran 2009 Perşembe

Mulholland Drive


Ve, yorumlarımla geri döndüm:) Geri dönüşümde yazacağım ilk filmi de, daha önce hiç izlemediğim çok merak ettiğim bir yönetmenden seçtim; David Lynch! Filmleri içerisinden Mulholland Drive'ı seçmemde ise Naomi Watts'ın önemli bi rol oynadığını belirtmek isterim.

Filmimiz bittiğinde bir an oturduğunuz yerde kalabilirsiniz, ama izlediklerinizi tam olarak anlamlandıramamış olsanız bile, apayrı bir şaheser izlediğinizin farkında olacaksınızdır. Sadece filmimizdeki "Cowboy"un söylediği gibi "gerçekten" düşünmeye ihtiyacımız var film için.

Filmimiz bir süre normal bir film tadında ilerlerken bir anda, adeta "pandoranın kutusu"nun açılmasıyla sil baştan yapıyor ve aklınız allak bullak hale geliyor. Mitolojideki gibi, filmimizde de "pandoranın kutusu"nun açılması film için yeni bir dönem yaratıyor. Belki bu bağlamda da bir gönderme algılanabilir. Bunun dışında oldukça fazla olan Hollywood göndermeleriyle de bizi güldürüyor, ve tabi ki genel yapısına uygun olarak düşündürüyorda. Bir nevi "sinema düşünmek için yapılır"a uyuyor sanki yönetmenimiz David Lynch.



Orada oraya atlayarak yazıyorum fakat, filmimizdeki o tiyatro sahnesinin beni benden aldığını söylemek istiyorum. Oradaki replikler, o renkler, sesler, ışık her şeyiyle hayran kaldım, hatta sırf bu sahne için bile bu filmin izlenebileceğini düşünüyorum.



Gerilimin dozajı, gerilimin kendisinden değil gerilmenin kendisinden kaynaklanıyor. Ama gerilmek yapı bakımından edilgen olduğuna göre, ifade etmeye çalıştığım anlamla çelişebiliyor. Bu durumda da sürekli karşımıza çıkan o önlenemez çelişkilerden biri daha doğuyor. Peki ya yapı ve anlam tam olarak uyuşsaydı n'olurdu? İşte bunu -ilk defa izlemiş olmama rağmen- bir David Lynch filminde bulmak, görmek pek mümkün değil gibi duruyor. Yani farkını daha ilk noktada koyuyor. Daha doğrusu derinliklerdeki ilk noktada.



Filmimizin müzikleri de birçok filmde olduğundan öteye geçip dinlenesi olmayı başaran, filmin önemli öğelerinden.

Son olarak bu şaheseri izlemeyi, üzerinde düşünmeyi, belki biraz kafa patlatmayı herkese tavsiye ediyorum. Ha olurda yardıma ihtiyacınız olursa, benim de ekşi sözlük sayesinde ulaştığım, şuraya bir göz atabilirsiniz.




uzun zaman sonra yazdığım bu ilk yazımın aceleciliğini ve hatalarını affetmeniz dileğiyle..
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses