22 Şubat 2009 Pazar

Blog Hakkında Bir Çeşit Bilgilendirme

Oscar öncesi kendimi gereksiz bir gaza getirip, tüm aday filmleri izleyip hakkındaki yorumlarımı sizlerle paylaşacağım dedim. Frost/Nixon dışındaki 4 filmi izlesem de sadece 3 film hakkında bir şeyler yazabildim. Ve kendimi böyle aceleye getirmemin sonucu olarak Benjamin Button ve Milk hakkında da çok basit, her yerde ulaşılabilecek şeylerle dolu, gereksiz birkaç satır yazdım. Bu nedenle The Reader hakkında şimdi hemen bir yorum belirtmeyeceğim. Daha sonra filmi belki bir kez daha izleyip daha doyurucu, adam gibi bir yazı yazmayı planlıyorum. Çünkü sinema hakkında bir sürü blog var ve birçoğunda harika filmdi, şahaneydi işte izleyin görün tarzı saçma sapan şeyler yazılıyor. Ben de aceleye getirdiğim için Benjamin Button ve Milk hakkında yazdıklarım da öyle oldu. Oysa ki sinemayı gerçekten seviyorsak, sinema gerçekten yaşama sebeplerimizden biriyse, sinema adına fark yaratan bir şeyler yapmalıyız. Fark yaratan derken büyük bir iddia değil, sadece filmler hakkında her yerde bulunamayacak, özgün görüşler, düşünsel, farklı bakış açıları yakalamaktan bahsediyorum. İşte bu nedenle önceki iki filmi bir arada yazdığım yazı için özür dilerken bundan sonra blogu oluştuma fikirlerimden biri olan farklı ve biraz da yamuk bakış açılarımı bozmadan kendimce bir şeyler yapmaya çalışmaya devam edeceğim. Bunları yazmaya, sizlerle paylaşmaya gerek duydum.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla,

18 Şubat 2009 Çarşamba

En İyi Film Oscar Adaylarını 3 Film Geçe



En iyi film dalında Oscar adayı olan filmleri incelemeye devam ediyorum:) Ama bu sefer izlemiş olduğum iki film hakkındaki fikirlerimi fazla şey yazmadan sizlere ileteceğim. Slumdog Millionarie'i ayrıntılı, ayrı bir yazı olarak yazmamın nedeni filmin gereğinden çok öne çıkması ve birçok ödül alması. Zaten ben yazımı yazdıktan sonraki günlerde BAFTA'da da ödülleri silip süpürdü film. Ama ben hala o filmin neyine bu kadar ödül yığıyorlar merak etmekteyim. Yazıda da söylemiştim kötü bir film değil ama bu kadar önemli bir filmde değil. Aslında En İyi Film Oscar'ı sadece Akademi'nin son birkaç yıldır izlediği çizgisinin yönünü değiştirecek ya da aynı çizgide devam ettirecek ama her ne kadar ödüllerin çokta önemli olmadığını ve bunların işin sadece şov kısmı olduğunu düşünsemde yine de Slumdog'a ödül verilerek izlenen çizginin bozulmasını istemiyorum, en azından umuyorum:)

Şimdi En İyi Film adaylarından izlediğim son iki filme geçiyorum: The Curious Case Of Benjamin Button ve Milk!



The Curious Case Of Benjamin Button'ı izlemeden önce beklentilerim oldukça yüksekti. Çünkü, öyle bir oyuncu kadrosu, Eric Roth gibi bir senarist ve elbette David Fincher gibi sinemanın dehaları arasında ismi sayılabilecek bir yönetmenle oluşmuş bir filmin "iyi bir filmdi" olarak anılması bile o film için bir başarısızlık sayılırdı. Ama aynen bu insanlardan beklendiği gibi ortaya gerçekten harika bir film çıkmış. Filmimiz derinlikli, özellikli bir film olmasıyla sinemaya hakettiği sanat değerini veren sinefillerden filmleri sadece izleyen insanlara kadar herkesin beğenebileceği, hayran kalabileceği bir film. Hakkında söylenecek belki çok şey var, belki üzerine sayfalarca yazı yazılabilir, ama bunun için tekrar tekrar izleyip kaçırdığımız yerleri yakalamamız gerekir:)



Milk, kusursuz oyunculuklarla, hoş bir Gus Van Sant yönetmenliği ile ve ele alınan konu tek taraflı, tek boyutlu gibi gözüksede içinde her şeye dair bir şeyler barındırdığı gerçek bir hikayeyle çok güzel bir film olup gelmiş önümüze. Büyük hayranlık duyduğum Sean Penn'i ve onun sayesinde sevdiğim Emile Hirsch'ü böyle daha önce hiç görmediğimiz rollerde izlemekte gerçekten oldukça güzeldi.

22 Şubat'tan önce The Reader ve Frost / Nixon'ı izleyip onlar hakkındaki fikirlerimi de sizlere bu şekilde iletmeye çalışacağım. Daha sonra ise benim kazanamasını istediklerimi ve kazanmalarının muhtemel olduğunu düşündüğüm Oscar tahminlerimi sizlerle paylaşacağım. Cümle düştü ama toparlayamadım, bunun içinde kusura bakmazsınız sanırım, siz zaten demek istediğimi anladınız:)

6 Şubat 2009 Cuma

Slumdog Millionaire


Henüz şu anda 42 ödülü bulunan 10 dalda Oscar adayı olan, son dönemlerin en çok öne çıkan ve Oscar için en çok şans verilen filmlerden biri Slumdog Millionaire. Zamanında Türkiye'de de "Kim 500 Milyar İster?" ismiyle yayınlanan programın Hindistan'daki versiyonuna katılıp yarışmada beklenmedik bir başarı gösteren elemanın hile yaptığının düşünülmesi üzerinden gelişen bir film. Son zamanlarda birçok Hollywood filmiyle birlikte bu filmimiz de bize, Hollywood'un artık dünya üzerinde kendileri dışında da insanların, hikayelerin olduğunun yavaş yavaş farkına vardığını gösteriyor. Yani artık -direk olarak- savaşlarda savaşılan, şehirlerde çalan çırpan olarak yer almıyor diğer insanlar. Bence bu oldukça önemli bir gelişme. Bu sefer ise filmimiz Hindistan'da, yani, dünyanın küçülüp bir ülkeye sığdırılmış hali olan yerde geçiyor. Çok karışık ve çok renkli bir ülke. Renkli dememin sebebi çok farklı kesimin olması, eğlence anlamında renk değil yani:)

İnsan her ortamda bir şiddetle karşılaşıyor. Belki her yerde bu fiziksel anlamda olmuyor ama her ortamda, birçok çeşidi olan bu şiddet var ve haliyle, insanı oldukça etkiliyor; hareketlerini, söyleyeceklerini, dilini kısaca her şeyini. Yani bir etki - tepki durumu. Belki de insanı kontrol etmenin başka bir yöntemi olarak özellikle kullanılıyor bu, kim bilir?


hindistan'da 1 mayıs! türk polisinin "orantılı gücü" örnek alınmış kanımca :)

Hiçbir şey göründüğü gibi olmuyor bildiğimiz üzere fakat, özellikle, çok iyi görünen bir şeyin aslında iyilikle pek alakası olmuyor, aynı şekilde çok kötü görünen bir şeyin de kötülükle. Ve bu kötüyle iyininde, her şeyin olduğu gibi bir hikayesi, bir nedeni oluyor. Filmin bütününde aktarılanların en önemlilerinden biri bu belki de.

Birçok filmde rastladığımız gibi bu filmde de, gücü ele geçirenin kendini kaybedişi görülüyor. Galiba gücün gelmesiyle, bazı şeylerin gitmesi gerekiyor. Nitekim öylede oluyor; gücü eline geçiren kendini kaybediyor.


the world is yours'un hintçesi nasıl söyleniyordu be abi, tony montana ölmedi be abi!

Marc Forster'ın yine bir kitap uyarlaması olan 2007 tarihli filmi The Kite Runner da Afganistan hikayeli bir film. Slumdog Millionaire ile yapılış amacı vs. olarak tam olarak benzeşmese de o da Afganistan'a dair birçok özellik gösteriyor. Ama aradaki fark Kite Runner, gerçekleri olabildiğince açık bir şekilde gösteriyor. Slumdog Millionaire'in böyle bir amacı var mı yok mu bilemiyorum fakat bir işe kalkışıyorlar, ve böyle bir amaçları olmasa bile gerçekleri gözardı etmemeleri gerekiyor. Elbet Hindistan'da olan birçok kötülüğünde o bölgenin insanlarının özelliklerinin çok büyük bir etkisi var ama diğer etkenlerde yok mu? O insanların içlerindeki olumsuz özellikleri açığa çıkaran etkenler niye gösterilmiyor? Ve de üstelik sadece gözardı edilse, olayların o yönüne değinilmese herhangi bir kötülük olmayacak burda, fakat, Jamal'in arkadaşlarıyla ortaklaşa iş yaparak turist bir çifti kandırıp arabalarını bir nevi yağmaladığı sahnede, turist çiftin Jamal'i korumak istemesi normal ama oradaki diyalog filmin genelindeki amaçlardan birinide ortaya koyuyor ve açıkçası bana, "şimdi ne gerek vardı buna!" dedirtiyor;

Polisin, Jamal'in ne yaptığını anlayıp, onu dövmeye başlaması üzerine;

- Gerçek Hindistan'ı mı görmek istiyordunuz? Alın işte! **Jamal, turistlere söylüyor ve bunun üzerine turistler Jamal'e parasını verip,

- Sen de biraz gerçek Amerika gör evlat, diyor.


Oscar için bu film bu kadar ön plana çıkıyorsa, irçok farklı yerde birçok ödülü silip süpürüyorsa, bunun iki nedeni olabilir; ya benim savunduğum gibi bu ödüllerin aslında çok büyük bir önemi yoktur, bunlar sadece birer şovdur, ya da diğer aday filmler vasatın altındadır. Ben fikrimde ısrarcı olsamda zamanla gerçeği de göreceğiz umarım.


şok şok şok! palyaço istismarı 10 yaşın altına düştü!

Son olarak, farklı bir çıkış noktasıyla hoş bir hikaye fakat genel yapı itibariyle klasik, sıradan bir Hollywood filmi olma özelliğini taşıyan filmimiz söylendiği kadar önemli bir film olmayan, gereğinden fazla şişirilen bir film fikrimce. Eğer söylenenler üzerine büyük beklentilerle izlenirse hayal kırıklığı yaratabilir.

1 Şubat 2009 Pazar

The Visitor


Bazen bir film hiç ummadığınız bir anda birden önünüze gelir. Ben bir filmi izlemek için, öncelikle yönetmenine, oyuncularına bakarım, en azından küçük bir fikir edinmek için. Ama tabi ki sadece bununla kalmam; afişini incelerim, afişinde herhangi bir festivalin ismi veya logosu yer alıyor mu ayrıca dikkat ederim, filmin sloganını merak ederim. Elbet bunlar kısaca hemen baktığım ve özellikle tek tek yapmaktan çok bir refleks olarak gelişen aslında o filmi izlemem ya da izlememem için bende çok büyük etkisi olmayan şeyler. Ama yine de bunu hep yaparım, neden bilmem. Neyse, işte bu hiç beklenmedik bir anda önümüze çıkan filmlerden bazıları, içinizde nedensizce yükselen bir izleme hissi uyandırır. Filmin konusu, filmle ilgili yorumları kısacası film hakkında hiçbir şey okuma gereği duymazsınız. Sonra filmi izlemeye başlarsınız, bazen hayal kırıklığına uğrasanızda bazende, evet işte o çok seveceğiniz filmi bulmuşsunuzdur; The Visitor! Tam ismine göre bir tanım yaptım filmimize, biraz kastı ama değdi sanırım :)

Bir konferansa katılmak için New York'a giden üniversite profesörü, evinde yaşayan genç bir çift bulur ve olaylar gelişir.


aslında playback yapıyorlar!

Devlet politikaları ve milletlerle, insanı karıştırmamak gerekiyor. Çünkü, insan devletten çok ayrı olan bir şey. Eğer, dünyanın birçok yerinde demokrasi(?) yönetimleri var, ve o ülkenin halkı devlet politikasını tayin ederek bir takım adamları seçiyor, diyecek olursanız, bunun gerçekten böyle olup olmadığını birkaç kez daha düşünmenizi isteyeceğim. Hala aynı düşüncede olursanızda o zaman birey olamama yolundaki insanlığınızda mutluluklar dileyeceğim sizlere. Filmimiz, insan - devlet ayrımını oldukça iyi gösteriyor. Günümüzde yasaların mı insanlar için olduğu, yoksa insanların mı yasalar için olduğu da biraz sorgulanıyor diyebiliriz.


new york'a gitmek için nerede inmem gerekiyor acaba?

Bir fıkra var; New York'un meşhur Central Park'ında bir köpek bir adama saldırır. Bunu gören birisi derhal olaya müdahele eder ve adamı köpekten kurtarır. Daha sonra kurtardığı adam, teşekkür eder ve "kahramanıyla" küçük bir sohbete başlar. Adama, yarın yerel gazetelerin manşetinde, "Kahraman Amerikalı" olarak yer alacağını söyler. Fakat kurtacı olan adamımız, Amerikalı olmadığını söyleyince, "Farketmez, o zaman Amerikalıyı kurtaran kahraman Avrupalı" olacağını söyler. Bunun üzerine adam Avrupalı da değil, Orta Doğu'lu olduğunu belirtince, adam, üzgünüm dostum, o zaman yarın "Terörist, Amerikan köpeğine saldırdı!" diye anılacaksın der. İşte filmimizde Tarek'in başına gelenlerde aynı bu fıkrada olduğu gibi. Elbet teröristlik kavramınında sanıldığı kadar kolay olmadığı, kafasına esenin dağa çıkıp terörist olamayacağı, her olan şeyin terörizmin olarak nitelendirilmemesi gerektiği de net ve çarpıcı bir biçimde vurgulanıyor.





- İnsanları nakledip duruyorlar.
- Nereye?
- Bilmiyorum. Sanırım diğer ıslahevi merkezlerine. İki Faslı adam, az önce nakledildi.
Haberleri yoktu, birden nakledildiler.
- Sana bir şey diyen oldu mu?
- Hayır. Burada kimsenin bir şeyden haberi yok.
- Bu hiç adil değil. Ben suçlu değilim. Hiçbir suç işlemedim. Ne düşündüler ki?
Terörist olduğumu mu? Burada hiç terörist yok. Teröristlerin parası var, desteği var. Bu hiç adil değil.
- Biliyorum.
- Nasıl bilebilirsin? Sen dışarıdasın!


Amerikan yapımı bir film olarak, dünya düzenini ve Amerika'yı eleştirmesi nedeniyle, sadece Amerika'daki insanların, ülkelerinin konumları nedeniyle kendilerini üstün görmesinden kaynaklanan bilgisizlikleride güzel bir şekilde filmde yer alıyor;


- Nerelisin?
- Senegal
- Gerçekten mi? Birkaç yıl önce Cape Town'da bulunmuştum.

** Cape Town'da bulunan kadın uzaklaştıktan sonra; **

- Cape Town ile Senegal arası ne kadar?
- Yaklaşık 8000 km.
- Bende dün birisine İsrailli olduğumu söyledim, adam bana kutsal toprakları ziyaret edip etmediğimi sordu.


Önceki paragrafımızda belirttiğim gibi filmimiz Amerika yapımı. Aslında konusu basitleştirilerek çok basit bir Hollywood filmine dönüştürülebilecekken, yönetmen ve aynı zamanda senarist Thomas McCarthy bunu yapmayı tercih ederek çok güzel bir eleştirel bakış oluşturmuş. Filmde yabancıların kendi aralarında konuşmalarınında kendi dillerinde olması, birçok filmde atlanan detayın atlanmadığını gösteriyor.

İnsanın yaşamasını engelleyen düzen dünya üzerinde sadece belli topraklarda değil dünya genelinde, her yerde var. Yani, aslında dünya üzerinde tek bir düzen var. Bu nedenle bölgesel isyanlar insanlığa kurtuluşu getirmiyor, bu nedenle tüm dünya genelinde bir karşıtlık gerekiyor, bu nedenle bölgesel, yerel olmadan önce evrensel olmak gerekiyor. Filmden bir kare bu illüzyonun aslında her yerde olduğunu çok iyi gösteriyor;


hapishane duvarında özgürlük heykeli! başka resim altı yazısına gerek mi var:)

İyi, gerçek, hakkıyla insan olmak, birey olmak sadece başarılarla olmuyor. İnsanlık daha farklı şeyler istiyor, bize gösterilenlerden, söylenenlerden daha farklı şeyler. Bize sunulan şeyler içinden herhangi birisini seçmek nasıl tam anlamıyla bir özgürlük değilse, sadece kesin ve dar sınırları olan bir özgürlükse, asıl özgürlük o arasından seçim yapacağın şeyleri de kendinin tayin etmesiyse, insan olmak içinde daha fazlası gerekiyor. Ve bazen sadece yaşamak gerekiyor. Her şeyi bir kenara bırakarak. Yapman gerekenleri değil, sadece içinden geleni yaparak.

İzlenmesi gereken, izlerken ister istemez sizi başka yerlere götüren, son derece güzel bir film The Visitor. Tavsiye edilir :)


bir dahaki filmimizde görüşmek üzere.
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses