9 Nisan 2016 Cumartesi

Glass Chin


Her şeyden önce şunu söylemek zorunda hissediyorum kendimi; posteri gibi jenerik bir filmle karşı karşıya değiliz. Hiçbir şey değilse oyuncu seçimlerini mi yoksa performanslarını mı daha çok övmeli diyerek filmin olay bazlı bir vurdu kırdı değil karakter odaklı bir anlatı olduğunu ima edebilirim belki? Hah, olmadı mı? 


Glass Chin, '70'ler Amerikan sinemasının niye bu derece büyülü olduğunun somutlaşmış hali gibi; başlı başına kendisinden, aldığı reaksiyonlara kadar. Ağır ağır akan olayların temelini kuran dünya hali ve o arada bir yerlerde kaybolan günler önemli çünkü Glass Chin'in anlatım mantığında, ve tam da bu sebeple günümüzün ana akım sinema anlayışına biraz ters kalıyor. Hep merak ettiğim şeylerden birisi Twin Peaks gibi bir şaheser bugün TV'de ilk defa yapım imkanı bulmuş olsa ne kadar süre yayında kalabileceğine dair; tabii derdimiz ancak bu olsun ama düşünmesi bile iyi bir egzersiz değil mi içinden geçtiğimiz zaman ve anlayışı görmeye çalışmak açısından. İşte Glass Chin de biraz bu egzersize alan sağlayabilecek bir film. 

Bir filmi yalnızca anımsattıkları üzerinden görmeye çalışmak filmin kendisi adına biraz problemli olabilir belki ama, genel ruh hali sebebiyle '70'ler sineması demeden önce Michael Mann'in '81 yapımı başyapıtı Thief'e dönmek gerekiyor belki Glass Chin'den bahsetmeye başlandığı anda. Zira tıpkı o hayran olduğum ve beni dönemin aksiyon filmlerini daha farklı bir gözle izlemeye iten Thief'teki gibi eğriyi görüyoruz Glass Chin'de de: bir sonraki güne daha uyuyarak girmemek için bir yaşam tasavvur etme zorunluluğu hisseden ama bu çabayla uykularını ve tabii oradaki kendi gerçekliklerini de kaybeden karakterler. Film, hali hazırda devam eden bir günlük yaşamı hissettirebilme adına bu anlamda çok başarılı, ve o inceliklerle kurduğu günün sayesinde de bu zaman içerisinde gerçekleşen asıl hikaye akışındaki etki kendisini sıradan bir suç filmi olmanın ötesine taşıyor. Noah Buschel, çok özel bir iş yapmıyor olmasına rağmen derinlikli gözükmeye çalışan nice filmin yaratamadığı etkiyi bu sayede sıradan açılarla yakalayabiliyor, çünkü kendisini sabah kahvesinden akşam yürüyüşüne kadar bir rutin içerisine sıkışmış memnuniyetsizlikler zincirini ortasına konumlandırıyor. Ve daha da önemlisi bunu -özellikle günümüz için- görece sınırlı bir bütçeyle yapıyor olması, yani fikirleri sündürüp sündürmemek yetenek olduğu sürece yalnızca maddi koşullara bağlı kalmıyor; sanırım Amerikan sinemasının bir bütün olarak değme sinemaseverler tarafından dövülmeye çalışıldığı bu noktanın da yanlış yere yönlendiğinin iyi bir göstergesi Glass Chin.


Filme dair genel geçer çerçeveyi bir kenara bırakırsam, hikayesinin özündeki karmaşa ve Bud'ın bununla olduğu kadar kendi içindeki çatışması her haliyle iyi bir analoji oluyor günümüzdeki yaşam pratiğini görebilmek adına. Çiğ benzetmelerden hoşlanmadığım için burada kurduğum bağlantı noktalarına doğrudan işaret ederek onları detaylandırmak gibi bir isteğim de yok; çünkü tıpkı bir günü, ona ruh halini vererek, içerisinde bulunduğunuz ana kadar başınızdan geçen olaylar belirliyorsa ve bu olayları tek tek gözden geçirince aslında en sonda beliren umutsuzluk veya çaresizlik hissinin ne derece yersiz veya abartı olduğunu gördüğünüzde içten içe hissettiğiniz duyguda bir değişiklik olmuyorsa tam da bu sebeple bir filmi tüm içeriğiyle bir cisme döndürerek onu analiz etmenin yaratının kendisine haksızlık olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde belli hislere ulaşmak için yüzüp duruyoruz bu belirsizlik içerisinde ve bunu bir takım dubalara tutunmaya çalışarak yapmak bir nevi *a'dan b'ye gitme* basitliğinde görevler gibi gelip ortadaki çabanın değerini düşürecekse aynı rotayı bata çıka izleyip rastgele bulmuş gibi kat etmek en azından çabaya değdiğini düşündürecek; kendini belki kandırma belki de suya bırakmak bu, ona henüz karar veremedim ama en sonunda günün ereksel olma gereğinde birleşiyorsak bazı uydurma kabullere de ihtiyacımız var gibi, yeter ki bu kabuller biraz keyif versin. Glass Chin işte bu anlamda etkileyici bir anlatı sunabiliyor izleyiciye: olan biten her şey belki çok basit, belki fazla kolaydan ama nihayetinde oyunun gerçeküstülüğüne dair bir kabul içeriyor ve bunu belli açılardan da zorluyor. Bir yol kenarında oturmuşken bir anda Patron'un şarkısı anlattığı hikayesi ve akla kazınan bir cümlesiyle yeri göğü inletiyormuş gibi geldiyse hiç, Glass Chin tam da o anın filmi, olmadıysa da kayıp...



dipnot olarak: katherine waterson izlediğim her filmde olabilir mi acaba? inherent vice'tan beri ayrı bir düşkünlüğüm oluştu. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

0 tepki:

Yorum Gönder

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses