20 Aralık 2013 Cuma

White Reindeer


White Reindeer, noel öncesi eşini kaybeden Suzanne'in Virginia'nın banliyösünde noel gününe kadar yaşamını toparlamaya çalışışını konu ediniyor. Fazla iddialı olmadan, tatil-dönemi-filmlerine aynı noel dönemi için tersten yaklaşımıyla ilgi çekici bir film olsa da, Suzanne'in -yasın en garip yönü olan- hem reddetme hem yıkılma dönemi gibi bir film White Reindeer. Yani resmen sevmeye çabalasam da bir noktadan sonra izlemek dahi istemediğim bir abartı-umursamazlık döngüsünde ilerliyor. Temposunun ağırlığı ya da aksıyor olması değil, direkt kestirmeleri alarak gitmeye çalışışı bir problem yaratıyor çünkü anlatılacak bir şey olmadan çekimlerine başlanmış gibi bir havası var filmin. Bir iki ay kadar önce varlığından haberdar olunca heyecanlandıran White Reindeer bu sebeplerle benim için yılın hayal kırıklıklarından biri oldu. Yani "orman ne güzel ah ne güzel" değil durum, onu bir bildireyim dedim.

 sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Aralık 2013 Perşembe

Sightseers

Chris ve sevgilisi Tina'nın beraber çıktıkları karavan yolculuğunda çiftin günlerinin sıkıcı bölümlerini de beraberce geçirmeleri sonucunda birbirlerini daha yakından tanımalarını konu ediniyor film. Bir suç filmi için gayet uygun bir tempoda ilerlemesi ve filmin bu odak temasının benim gibi severlerini şımartırcasına sıradan ama estetik işlenen sekanslarıyla, ilk anda yavan olarak nitelendirilebilecek olsa da aslında bağırmayan ve yerli yerinde bir anlatı kuruyor Sightseers. Bu açıdan bakınca filmin posterinde yer alan tagline, yani slogan da daha çok anlam kazanıyor: katiller hiç bu kadar ortalama olmamıştı.

Dallanıp budaklanmayan bir film olmasının avantajını bu açıdan kullanmış olsa dahi, açılış sekansının filmin en iyi bölümlerinden biri olduğunu not düşmeliyim. Çünkü oldukça kısa bir sürede hem karakterler tanıtılıyor, hem o karakterlerin ilişkileri kısaca kuruluyor hem de bunlar haricinde tüm film süresince bilinmesi gereken asli karakteristik özellikler sergileniyor, ve ardından Tainted Love eşliğinde yumuşak ama etkileyici bir geçiş yapılıyor. Tüm bunlar ideal bir film başlangıcı için söylenebilecek şeyler elbette ama kotarılışı gerçekten takdir edilesi.

Son tahlilde Sightseers tam akşamüstü gibi bir seyirlik. Gün batımı gibi izleniyor, hatta hoşça, keyifle izleniyor ama bu insan eyleminin tam anlamıyla bir nedeni olduğundan fazlasıyla şüpheliyim; alkışlayanları akıl sağlığı açısından bir kenara alırsak, sanırım akışın bazen uyuşturucu etkisi diye açıklayabiliriz.

O değil de Ada'dan son birkaç yıldır ne güzel suç filmi ve mizah çıkıyor arkadaş.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Aralık 2013 Çarşamba

Spring Breakers



Film çekim aşamasındayken üzerine çıkan haberleri açıkçası görmezden geliyordum, çünkü sürekli internette dolanan set fotoğraflarıyla kendi halindeki yönetmen Harmony Korine'in yeni filminin aşırı biçimde pazarlandığı, yani filmin tam bir hype ile örüldüğü fikrindeydim. Sonra filmin Sight & Sound'un Mayıs sayısında kapak konusu olmasıyla Spring Breakers benim de radarıma girmiş oldu, fakat izlemek için aceleye gerek olmadığını düşündüm. Şimdi yılın en sevdiğim dönemlerinden birinin ortalarında, yılın sonu olması sebebiyle saçma sapan bir sürü liste yayımlanırken Spring Breakers da çeşitli listelerde yer alıp bunun karşılığında birçok agresif tepkiye de sebep olduğu için merakım iyice arttı filme karşı. Tabi bu liste olayı acayip ve lüzumsuzca abartılan bir şey, şahsen gördüğümde göz atıyorum çoğuna, özellikle de yılın filmlerini kendince belirleyenlere. Ama ben merak ettiğim için bakıyorum, bundan fazla bir anlamı da pek yok benim için. Mesela bu konuda Elif Batuman'ın The New Yorker'daki "Yıl sonu listelerini sevmemizin 8 sebebi" başlıklı ironik listesi çok hoşuma gitti. Hayır, listelere karşı bir düşmanlığım yok da nedir bu listeleri aşırı ciddiye alma hali, anlamlandıramıyorum.


Spring Breakers, isminin de belirttiği üzere dört üniversite öğrencisinin bahar tatiline odaklanıyor. Tabi belli bir noktadan sonra American Pie'lar ve Britney Spears'ı kronolojik bir kaygı taşımadan sembolleri sayabileceğimiz olgularla beslenmiş/doymuş dünya için bu fazlasıyla klişe bir konu. Ama Oscar sezonuyla beraber tahminlerde en çok kurulan "kurgu kategorisi-en iyi film" ilişkisinin film formuna bürünmüş hali Spring Breakers; yani Malick'i anımsatan bir tarz ve kurguyla böyle bir sinopsisden yılın en iyi filmlerinden biri ortaya çıkmış.



İmge kullanımı bazen boğacak kadar yoğun olsa da hepsi aslında hep aynı noktaya çıkıyor: erk. Bu erki gayet nazik yeriş biçimiyse fazla genel bir çerçevede ilerliyor, yani algıların oluşum ve yerleştiriliş biçiminde nasıl hep bir gizli özne olarak "onlar" varsa, bu bulanıklık sebebiyle algılanış biçiminde de suçlu aramaya kalkışmıyor film. Tabi bu, konunun çöp doğasının filme yansımasına engel değil, aksine filme beraberce katkıda bulunuyorlar. Bu sene benzer bir kuşak eleştirisi üzerine kurulan Sofia Coppola'nın The Bling Ring'inde de "birisi olmayı" farklı ve yanlış algılama söz konusuydu. Ama bence bunu dile getirmekten ziyade esas soru "niye?" olmalı. The Bling Ring bunu televizyona yani MTV kültürüne ve internet kullanımının standartlaşmasıyla beraber onun daha da vahşileşmiş versiyonlarına bağlıyordu, Spring Breakers ise kaynağın bulanıklığına uygun düşecek biçimde ortaya bir hedef koymuyor ve konuya biraz daha karakterlerin varoluşsal problemleriymiş gibi yaklaşıyor. Bu ayrıma rağmen iki film de bir noktada "iyi" sözcüğü ve varyasyonları üzerine oynayarak karakterizasyonunu sağlamlaştırıyor. Fakat Spring Breakers'ın kesinlikle çok daha iyi olduğu şey nasıl yaşanması gerektiği üzerindeki genel algıyı zorluyor olması. Yani bugüne kadar hep bir idealizasyonla anlatılan öğrencilerin tatil hikayeleri ve grup-arkadaşlık algısı bazen Alien dışında neredeyse tüm karakterlerin "iyi bir insan olma" lafları gibi somut olarak -ki Alien'ın karakter olarak önemi burada kontrastı oluşturması açısından daha da artıyor- bazen de bahar tatiline çıkma, o "kasaba"dan kaçma gibi isteklerin dile getirilişiyle daha soyut olarak yeriliyor. Faith'in de karakter olarak işlenişi hem bu yergiyi derinleştirebilmek adına önemli bir yer tutuyor hem de sanki karakterle film, hicvinde muhafazakar bakış açısıyla karıştırılmak istemiyor oluşunun vurgusunu yapıyor.

Sonuç olarak Spring Breakers eleştirmenlerden ziyade seyirciden aldığı aşırı olumsuz tepkiye rağmen bu yıldan geriye kalacak parlak filmlerden birisi, çünkü benim de dahil olduğum '90 ve sonrası kuşaklar ile hem onlara dair algının hem de onların algısının üzerinden daha geniş çerçeveye yayılan ama kuşak filmi diye nitelendirilmemesi gereken bir günümüz yergisi. Zaten komedi ve gençlik filmi kisvesiyle iyice cılkı çıkartılmış bir konuyu kurgu marifetiyle ilgi çekici hale getirebilmiş olması bile başlı başına takdir sebebi.

not: alternatif posterler mi bilmiyorum ama yukarıda çift olarak yer alan poster aslında film özelindeki simgeselliği somutlaştırıyor, hani hala filmin çok amaçsız olduğunu söyleyen veya disney oyuncuları sebebiyle gülünç duruma düştüğünü düşünen varsa zaten filmin biraz da onlar etrafında kurulu olduğunu o afişler güzelce göstermiş. ama tabi benim favorim ilk afiş.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Aralık 2013 Salı

Oh Boy


Neden çırpınıyorsun ki? Hayır, gerçekten? Patinaj çekmekten neden böylesine bir zevk alıyor herkes? Sen de sizle karışıyor hitapda ama bazen haklı oluyor işte böyle insan. Belki anlaşılamıyor bir şekilde, belki fazla basit, belki de tamamen farklı bir sebeple; yine de garip gelişim dönemi hikayeleriyle bu kadar karıştırması insanların. Hani "coming of age" diye nitelenen o tema çok özeldir insanların günlük yaşamda ona denk gelen ifadeleri kullanım biçiminin aksine, belki bu örnek başlı başına açıklıyor da olabilir durumu. Ama mümkünlüğü bilmek gerek; hele bir dönemin coşku simgesi swastikaların bu derece tepki çekebildiği bir Berlin zamanındaysa hikaye, belki yerinden oynatmaz ama ufacık bir sarsıntı da yaratmaz mı filmler?


Niko üniversiteyi bırakmış Berlin'de kendince yaşarken dahil oluyoruz yaşamının pekçe kısa ama özet sunabilen bir bölümüne. Sigarası hep olsa da hiç ateşi yok Niko'nun, tesadüf o ki yaşamına dair en büyük arzusuysa kahve içebilmek. Yani dönemin ruhu değişmiş, dolanan hayelet artık Travis Bickle'ın fakat şimdi her kıta üzerinde. Hemen hayalet kısmına girdim çünkü Frances Ha'nın Alman kardeşi gibi Oh Boy, tabi Avrupa'dan göçü bir yıl kadar sürmüş eskinin şartlarıyla, yapım yılları farklı yani. Frances Ha'nın ilk göze çarpan atfı Fransız sinemasınayken, Oh Boy'un kendi kıtasını pas geçerek Yeni Dünya'ya gitmesiyse benim çok hoşuma giden bir durum; her hasta başka bir yerde acısını dindirmeye çalışıyor yani Baudelaire'i hep olduğu gibi hatırlarsam.


Film boyunca Niko'nun çatışmaları ve dalgayla kavga etmeyişi, nerede olduğu söylenemese de nerede olmadığını söyleyebilmek adına çok iyi resmedilmiş. Yani karakter yapısına da uygun olarak ortalıkta öylesine gezen bir boş portre izlemiyoruz ve zaten filmin hem anlatısını hem de kendisini özelleştiren şey bu oluyor. Çünkü sadece sigara ve kahve detayları bile Niko karakterini sağlam bir temele oturtmaya yetecekken çevresiyle olan çatışmasının da farklı özne ve nesneler dahilinde anlatımı Oh Boy'un böylesine naif ve güzel bir karakter filmi olmasını sağlıyor. Filmde gereksiz duran en ufak bir şeyin olmaması bir yana, tıpkı çocukların geometrik şekilleri doğru boşluklardan geçirmeye çalıştığı o oyun gibi, her şeyin bir noktada yerli yerine oturduğu, her detayın bağlamına anlam kattığı bir film Oh Boy; ve tabi yılın en iyilerinden.

jazz eşliğinde, kontrast ayarı yüksek ama ondan bağımsız siyah-beyaz bir yaşama;
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,      

9 Aralık 2013 Pazartesi

What a Way to Go!

What a Way to Go! için, kıyısından da olsa Throue'nun "basitleştir, basitleştir, basitleştir" felsefesi etrafında gelişen, zaman zaman parodiye kaçan romantik komedi koleksiyonu kılığında bir kara komedi denilebilinir.

Louisa'nın vergi departmanına (IRS) para bağışlamaya kalkmasıyla beraber bir psikiyatriste gönderilmesi üzerinden evliliklerini anlatışıyla izliyoruz filmi. Günümüz seyircisi olarak parodilerden bıkkınlık geldiği, hatta parodilerin film formunun neredeyse artık en alt katında kendine yer bulduğunu düşündüğüm için What a Way to Go'nun "Amerikan rüyası ve diğerleri" konusunu alaya alma tavrı, hele yapım yılının getirdiği abartılar da eklenince zaman zaman rahatsız edici olabiliyor, ama aksine çok da güldürebiliyor. Filmin segmentlere ayrılması ve her segmentin kendi içerisinde parodiler barındırıp dokundurmalarla dolu olmasından ziyade, film bir bütün olarak bir kara komedi denilebilir (tabi şahsen havasını güzelleştirmekten ziyade filmi suya batırdığını düşündüğüm finaldeki mecburi manevrayı gözardı ettiğimde böyle söyleyebiliyorum.) ki bu da kendisinin duruşunu ve değerlendirilme şeklini değiştirme gücüne sahip çok önemli bir özellik, zira TV skeçlerini toplayıp sinema filmine dönüştürmekten bahsetmiyoruz burada.

What a Way to Go!, Hollywood'un en ilgi çekici aktrislerinden ve gençliğinde dünyanın en güzel kadınlarından olan Shirley MacLaine'in sunduğu ve sırasıyla Dean Martin ya da The King of Cool, Dick Van Dyke, gelmiş geçmiş en iyi aktör Paul Newman, etkileyiciğine ortak olabilecek bir insanın zor bulunacağı en yetenekli oyunculardan Robert Mitchum ve Gene Kelly'nin konuk olduğu hafif kara mizah soslu bir eğlence programı gibi bir film, yani tanımlaması zor değil. Ayrıca bu posterle sinema tarihinin en dürüst afişlerinden birine sahip filmlerden biri, ne izleneceği baştan sona orada. Evet, poster yazıları dahil.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

8 Aralık 2013 Pazar

Wrong (ve ondan hareketle Quentin Dupieux)

2010'da Quentin Dupieux'nun Rubber'ı ilgimi çekmişti ama bir türlü oturup da izlememiştim. Yakın zamanda Sebastian Tellier'in yeni albümünü dinleyip hayran olmamla beraber yaptığı diğer işlere de bakayım deyince Dupieux'nun Nonfilm'inde oynadığını farkettim, Tabi bu kadar yönlenmeden sonra Dupieux izlemeye başlamam şart olmuştu. 48 dakikalık, teknik olarak orta metraj olsa da film kullanımının neredeyse bitmesi sebebiyle kavramlar karıştığı için kısa metraj olarak tabir edilen Nonfilm, izlediğim en iyi filmlerden biriydi. İşte bunun etkisiyle başladım Wrong'u izlemeye, yani fazlasıyla olumlu düşünerek.

Wrong, Dupieux'nun absürd tarzına uygun olarak, sabah uyandığında köpeği Paul'un kaybolduğunu farkeden Dolph'un, Paul'u bulmak için uğraşı ve o süreçte diğer yaşadıklarını konu ediniyor. Tabi "konu edinmek" öbeği bir Dupieux filmi için ne kadar kullanılabilirse o kadar.


 Baştan sona ekranın odağında olmayacak kadar ufak detaylarla güldüren bir film Wrong. Aslında Dupieux'nun filmlerine dair farklı başlıklar altında bir şey söylemek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Çünkü, hali hazırda sayıları pek fazla olmasa da, herhangi bir filminden bahsederken hep Rubber'ın başlangıcında polisin söylediklerinden bahsedesi gelebiliyor insanın, zira Dupieux nedensizliğin anlatımını benzerlerinden farklı olarak gösterişçiliğe sığınmadan ham haliyle yapmayı başarabiliyor. Ve ziyadesiyle soyut bir yapıda zuhur eden bir şeyi yabancısı olmaktan ziyade uzmanıymış-gibi-görünerek anlatmak ekseriyetle daha çok rağbet gördüğünden onun esansına ulaşmak çoğu zaman pek de önemsenmiyor. Dupieux'nun absürdizmi işte bu yüzden bence çok önemli.

Fakat Wrong'dan hareketle başlayan bu notlara Rubber'ı da dahil ederek söyleyecek olursam, iki film de Nonfilm'den ruh olarak pek farklı olmamasına rağmen zaman zaman insanı bunaltabiliyor. Bence bunun tek sebebi süreleri. Çünkü Rubber ve Wrong uzun metraj olup ciddiye alınmak için büyük bir yanlış kararla sündürülüp uzun metraja dönmüş filmler gibi duruyor. (Bunun ne kadar gereksiz olduğunu söylemek istiyorum fakat filmlerin hoşuma giden yapılarıyla ters düşeceğim için çekindiğim gerçek, evet. Ama 90 dakika civarı gayet alışılmış uzunlukta olsalar dahi cidden gereksiz uzun oluyor bu süre söz konusu filmler için.) Oysa Nonfilm gibi orta metraj olsalardı, eminim ki Rubber ve Wrong da Nonfilm kadar etkileyici filmler olabilirlerdi. Şimdiyse tam anlamıyla öğleden sonra diye nitelenen ve bir şey yapmaya başlamak için çok geç, hiçbir şey yapmamak içinse çok erken olan o saat 13-15 aralığı gibiler.

Son olarak Dupieux'nun Nonfilm için düştüğü notu, kendisi ve filmlerinden bahsederken unutmamak gerek;
NONFILM izlenebilemez.
NONFILM benim ilk film çekme deneyimim. (başarısız)
NONFILM, "NEDENSİZLİĞİN" özütü.
NONFILM, RUBBER'ın engelli kardeşi.
NONFILM vahşi bir hayvan.
NONFILM, yalnızca BİR espri içeriyor.
NONFILM, Flat Eric'in parasıyla çekildi.
NONFILM muhteşem, eğer nasıl izleyeceğini bilirsen. DENE.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Kasım 2013 Salı

Du levande

You, the Living!

Bir tutturdum günlük yaşam diye bahsedip duruyorum da nasıl olsun başka, bildiğim tüm her şey buysa? Hem monotonluğu da bunaltıcılığı da yabana atmamak gerek, an geliyor öyle güzel oturuyorlar ki yerlerine. İşte Roy Andersson yeterince absürd olan o günlük yaşamımızın dozunu arttıyor çeşitli vinyetlerle Du levande'de. Sakin ve arka-plansız yaşamlar ilerliyor, çünkü ekseriyetle her şeyin arka plan diye nitelendirilmesi gerekiyor zaten.

Du levande, izledikten sonra bir süre sürekli kafayı kurcalayabilecek, ister istemez izleyenin yaşamına yansıması olacak olan o filmlerle, her şeyi ham haliyle fotoğraflarken geriye söylenecek veya eklenecek aslında çok da bir şey bırakmayan o filmler arasında gidip gelen ufak bir şaheser. Absürdlüğün böylesine zarif anlatılardaki yerinden hep hoşlanmış birisi olarak farklı bir şey söylemem çok da mümkün değildi Andersson'un filmi için; çünkü ne kadar gösterişliye gidilse de hep, yaşam aslında uzun zamandır yıkanması gerekip de tam yıkandığı gün yağmur yağan bir araba gibi. Benzetmenin klişeliği de dahil olmak üzere; ama böyle daha güzel değil mi? 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Kasım 2013 Pazartesi

19. Gezici Film Festivali

//28.11.13-güncelleme
bilet kalmamış lan! kendimi bildim bileli neredeyse benimle yaşıt olan gezici'ye gidip film izlerim de gişeye gittiğimde ilk defa şu yanıtı aldım ya, bugüne kadar bilet bulamadıkları için dalga geçtiğim insanlardan özür diliyorum. hoş ben her zamanki gibi bir-iki gün önce bilet almaya çalıştım yine ama malesef bitmiş biletler. e o zaman şu soruyu sormak geliyor içimden: ulan madem bu kadar insan festivallerde filmden filme koşuyor, benim şu havasını sevdiğim şehirde karşılaştığım tipler niye hep dangoz? bu sene zaten program ahım şahım değildi diye kendimi avutuyorum, en azından dünya sineması bölümündeki birçok filmi daha önce izleme imkanı buldum, bir tek yerli sinemaydı derdim; bilet bulanlara selamlar.

Daha önce 31 ekim'de festivalin ilk basın bülteni yayımlandığında heyecanla yazmıştım bloga. Geçtiğimiz hafta da Festival Gazetesi ve program yayımlandı. Buradan resmi siteye alayım, oradan festivale dair her şey bulunur zaten, kopyala-yapıştıra lüzum yok.


Bu senenin dünya sineması seçkisi geçen seneye göre daha güzel olsa da Gezici'de benim daha önce alıştığım gibi normal zamanda zor ulaşılacak fazla film yok. Tabi bu bir şeyi değiştirmiyor, yine festival süresince Ankara'nın en sinema gibi sineması Kızılay Büyülü Fener'de olacağım ben. Mümkün olduğunca bırakın işi gücü gelin siz de; filmden, okuduğunuz ve dinlediğinizden daha önemli şey mi var?

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses