27 Ağustos 2010 Cuma

Noviembre



Marx'ın çok ünlü bir sözü vardır; Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir. ("Çeşitli biçimlerde yorumlama" haricinde "anlamaya çalışmışlardır" şeklinde de Türkçe çevirileri mevcuttur.) Üzerine çok uzun zaman düşündüğüm bir cümle kendisi. Fakat her zaman takıldığım ve tüm meselenin temelini oluşturan bir nokta: peki ama nasıl? Nasılını düşünürken Sonucunu görünce bırakmıştım; Ortaçgil seslendirdi zaten; "Bu İş Zor Yonca"


"Dünyayı değiştirmek istemiştik, perişanca yenildik. Şimdi, dünyanın beni değiştirmesini engellemeye çalışıyorum."


Bireysel azınlık olmak ve ideallerimizi sadece kendi yaşamımız için oluşturup izlemek, kendimize ve ideallerimize karşı bir ihanet değildir. Aksine, tüm güzellikleri korumak, savunmaktır. İnsanlığın en büyük erdemidir.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

La finestra di fronte


Filmi izlerken kavramlar ve gerçeklikle boğuştum, duraksamadan. Bunları herkesin anlayabileceği bir şekilde sembollemek, bazen, artık benim anlayamama neden olabiliyor. Çünkü bazen düşünceler ve hisler duyumsadığım o kokuyla özdeşleşiyor. Size sorabilirim elbet, siz de bir koku alıyor musunuz, diye; fakat nereden bilebilirimki neyi kokladığınızı.



















tüm hisler ve düşüncelerin birbirine karıştığı bir habitatta;

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

30 Temmuz 2010 Cuma

Charles Bukowski

...
İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.
...


charles bukowski, ekmek arası, metis yayınları, istanbul, 2008

22 Temmuz 2010 Perşembe

Gezgin Bir Bezgin


Varoluşsal bunalımlar içerisinde yâr oluşsal sıkıntılar çekiyoruz ve halimiz dumanlaşarak yok olurken, her şeyden vazgeçiyoruz.


foto, river phoenix, gus van sant'in my own private idaho filminden

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

19 Temmuz 2010 Pazartesi

The Prestige


Dikkatli bakın ey canlar; sinema kozmosun tüm sırrını içinde barındırır.

18 Temmuz 2010 Pazar

Umut


"İyi at, iyi araba para işi gardaş. Paran olunca her bir iş iyi olur. Paran olunca kebap yen, paran olunca tatlı yen, şarap içen, iyi yataklarda yatarsın.Parası olunca adam kuvvetli olur. Parası olunca adamın evi, avradı olur, evinde tenceresi kaynar, çocukları olur. Paran olmadı mı iyi değel, dünyada senden kötüsü yoktur, senden püsü yoktur, her yerden kovarlar seni. Fakirin yüzü soğuktur. Niye soğuktur Cabbar gardaş? Parası yoktur da ondan. Mesela kış gününde, günün en soğuk vaktinde, cebinde paran olsa üşümezsin, hamamdaymış gibi terlersin. Ammavelakin para olmadımı yaz gününde üşürsün. Neden? Çünkü para adamı sıcak tutar. Sıcahhh... Senin bu atlar paran olsa iyi yem yerler. Paran yok, gariplerin iskeleti çıkmış. Açlıklarından ölecekler."


Bir zamanlar sistemin çarpıklığı konuşulurdu, şimdi o kadar benimsendiki her şey; artık sisteme uymayan insanların çarpıklığı konuşulur oldu.






Şimdi o bilete hiçbir şey yok be Cabbar, evet amorti bile yok.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

8 Temmuz 2010 Perşembe

Nazım Candır

Bir Şehirde Tıramvaylarla Yapılmış Gece Gezintileri Üstüne

İhtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda dördümüz konuşmadan
yan yana yürüyoruz.
her birimiz tek başına yürüyor ama yan yanayız
neler vermezdik işitmiyelim diye birbirimizin ayak sesini
acıyoruz sövüyoruz birbirimize içimizden ama birbirimizi sevmiyoruz
çünkü inanmıyoruz birbirimize
neler vermezdik bir dörtyol ağzına varıp sapabilelim diye bir anda dört
ayrı sokağa ama içimizden biri ölse kalanlar sevinir mi bilmiyorum
ihtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda dördümüz konuşmadan
yan yana yürüyoruz
geceleri tıramvaylara biniyoruz nerelere gittiklerini bilmediğimiz tıram-
vaylara
üçer vagonlu geniş temiz tıramvaylar bizi korkunç gıcırtılarla bir yerlere
götürüyor geceleri
yanmış duvarlar çıkıyor karşımıza ansızın ve sokak fenerlerinin ışığında
yürüyor üstümüze yüksek ve inatçı yürüyor
pencereler çıkıyor karşımıza ve geliyor bize doğru yığınla ve birbirini
çiğneyerek camsız çerçevesiz ve odaların insanların değil boşluklar-
rın pencereleri
kanatsız kapıların hiçbir yere açılmayan kapıların önünden geçiyoruz
sarı pazubentleri üç noktalı adamlar tıramvay bekliyor kaldırımdalarda
ucu lastik bastonlarına dayanmışlar
dilsizlerinin tümü sağır mı bilmem ama körlerinin çoğu bakar kör ve tı-
ramvayların ışıkları düşüyor açık gözlerinin içine ama onlar gözleri-
nin içine ışık düştüğünün farkında değil
yaşlı yorgun kadın biletçiler bindiriyor tıramvaylara körleri beni elimden
tutup yumuşacık yerden kaldıran kadınlar
çoğunuza birkaç şiirden başka bir şey veremedim
biraz da keder belki
hepinize minnetliyim
yangın yerlerinin karanlıklarını geçiyoruz
barok sarayları yıkılmış alanları geçiyor tıramvaylar ve yanmış yıkılmış
taşlar birbirine benzediğinden başımız dönüyor hep aynı yerde do-
lanıyoruz
delik deşik olmuş bu şehir başka şehirleri yıkmağa yolladığından askerle-
rini
ben yerle bir edilmiş şehirler gördüm askerlerini başka şehirleri yıkmağa
yollamışlardı başka şehirlerin askerleri yerle bir etmişti onları
ve şehirler gördüm hazırlıyor askerlerini başka şehirleri yıkmağa yolla-
mak için ve kendileri yıkılmak için
kemancılar biniyor tıramvaylara keman kutuları koltuklarında ve kederli
uzun saçları gizleyemiyor dazlaklıklarını
bu Ağustos dünyanın son Ağustosu mu diye sordu kemancılardan biri
bilmediğim bir dille biletçi kadına
tıramvayların sahanlıklarında öfkeli delikanlılar duruyor
öfkeleri neden kime kendileri de bilmiyor sanırım
güzelim Havana'da şimdi saat kaçtır gece midir gündüz müdür
genç kızlar iniyor tıramvaylardan
bacakları gayet biçimli
olduğum yerde oturup kımıldamadan arkalarından gidiyorum ve taş
köprünün altında ağızlarının sıcaklığını duyuyorum yüzüme yakın
ve başımı çeviriyorum nerde olduğunu bile bilmediğim genç bir ka-
dın dokunuyor omuzuma
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundur yuvarlaktır
duraklarda kara hasır şapkalı korkunç kocakarılar birbirlerinin elinden
tutup geçiyor tıramvay yolunu
sağımda oturan adam gömüldü kendi içine yitirdi kendini
yine kederli dalgalara düştü sağımda oturan
ve ben biliyorum kocalmak bu işle başlar
ve lâkin elimde değil kederli dalgalara düşmemek
ve ben biliyorum kocalmak bu işle başlar
yine kederli dalgalara düştü sağımda oturan

deponun kapısında indik son tıramvaydan
yaya dönüyoruz
dördümüz
ihtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda

ortalık ağarıyordu otele vardığımızda
odamızda radyoyu açtık
Kosmos gemilerini anlatıyor.*

3 Eylül 1961


Nazım candır. Nazım'ı kendi yazdığı dilden okuyabilmek mutluluğun kendisidir.


* nazım hikmet, son şiirleri, yapı kredi yayınları, istanbul, 2008, s. 98

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Stranger Than Paradise


Havada kalıyor verdiğim nefesler, ve daha dışarıya alışamadan tekrar vücuduma döndürüyorum, geri içime alarak. Dışarıya çıkabilmiş olmanın merak duygusu sonlanmadan geri dönmesiyle içime oturuyor nefes, o an anlıyorum yaşamak nasıl bir şey. Kursağımda kalan hevesler, geçenlerden farklı değil oysa, ama her şeyi devam ettiren bu benim için; bir umut döngüsü.

Paylaşma kelimesi türetilmeden önce, şimdi kulağa geldiği kadar sevimli miydi acaba o eylem? Kurcalıyor kafamı, bulamıyorum. Ama paylaşmanın da durumları vardı elbet, yok olacağını ve bozulacağını bilerek, korumak adına mesela.

Her şey bir kenara ne kadar farklı geliyor kulağa, aynı durumu anlatma çabasına giren "bir başına" ve "tek başına" öbekleri. Aslında iç içe ikisi, ayırmaya çalışmak ahmaklık sanki, bunu kabul etmek yapılması gereken.


Willie'nin fıkrası gibi işte yaşam, komik olduğuna eminiz yani. Eddie fıkrayı hiç dinlemedi ama hepimizden iyi biliyor ne kadar komik olduğunu. Saklamamışlar çünkü hiçbir zaman bizden, her şeyi öğretmişler(!).

Yeni bir yer, sadece içimizdeki keşif duygusuyla konuşuyor, ilginçtir; bizi tanımadan önce gayet rahatken, tanıdıktan sonra temkinli davranmaya başlıyor. Anlıyor belki, aynı olduğunu o da her şeyin. Özel olan yok, sıradan olan ve geriye kalanlardan ayrı olarak bunun farkında olan dahil. Hem bir yere uzanmış bir sıra yokki, sıranın dışı olsun.




Bir kasaba var diye koşarken, yol üzerindeki imitasyonlarını görüyoruz. Hem Jarmusch da diyor, orijinallik diye bir şey yok değil mi? Varoluşumuz mesela, ne kadar gerçek? Hissedebiliyor muyuz varoluşumuzun o coşkunluğunu? İşte gösterdi bana Jarmusch varoluşumuzun bitmeyen buhranını, ve bununla hissettim coşkunluğumu. Tezatların ilişkisine girmeyeceğim merak etmeyin, çünkü tezatlar aslında alışılmışlardır, olsalar da ne kadar karşıtdırlar ki?


Bahsetmek istemediklerimiz, istemediğimiz formlarda, nedensizce. Hayır, hayır salt bir neden yoksunluğu değil, anlaşılamayacak nedenler varlığı sözünü ettiğim. Herhangi bir yerlerde olmanın getirdiği muazzam başıboşluğun nasıl bir anlaşılması beklenen nedeni olabilir ki, söyler misiniz?

Oradan oraya çevirdiğimiz yaşamlarımızda, döngüde bilinçsizce kaybolduğumuz anlarda, bir umut döngüsünde ve akla gelebilecek her anda, birkaç sahne ve insan vardır. Paylaşmalı mı peki?


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses