26 Şubat 2010 Cuma

Döngüsel Melankoli


Başlarken olduğun yerle, sonrasında olduğun yer arasındaki fark genellikle acı verir. Acı, geçmişe de yönelik olabilir, geleceğe de, ama en kötüsü o ana yönelik olması belki de. İnsan kendisini, üzerine başka kayıtlar yapılmış, artık zamanı geçmiş bir kaset gibi hissediyor. İnsanın zamanı geçmiyor belki ama, zamanı da gelmiyor. Ara zamanlar, ara türler kadar acı çekiyor. Ara türleri kabul etmeyenler, ara zamanların kahrediciliği etkisini katlıyor.

Acılardan arınamayan insan, günahlarından arınsa ne çıkar? Bir papaz beni kutsasa, bir ulema ardımdan küfretse, sonra budalar diyarında rastlasam öz kendime, papa beni aforoz etse, doğuşum olmasa davudi bir soydan, aydınlanamayacak kadar kirlensem, kirlenemeyecek kadar temizlik nutukları atsam, insan olamayacak kadar incelse ruhum, tanrı olamayacak kadar reelleşsem, realitenin kaldıramayacağı kadar saçmalasam ve sürrealleşsem ne çıkar?

Gerçi, retorik sorularla nereye kadar bu tek başına eğlence?



"Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum. Neler olacağını merak ettim. Hepsi bu: Sadece merak."

Jim Morrison, 1969



fotoğraflar, Into The Wild


bu ara kendimi kaybetmemem gerektiğinden, sinemayla biraz uzaklaştığım ve film izleyemediğim için sinema üzerine karalamalar azaldı, ama bu süreç de geçecektir, her şeyde olduğu gibi,
sevgi saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,


6 Şubat 2010 Cumartesi

Lars Von Trier



"İyi bir film, ayakkabının içinde kalmış bir taşa benzer."
Lars Von Trier


Dogma 95 akımının ve Dogma Manifestunun yaratıcılarından birisi; Lars Von Trier.

Her maddesine kesin anlamda katılmasamda ve manifestoyu birçok yönden ağır da bulsam, temelde sinemanın saflığını savunduğunu düşündüğüm için hiçbir zaman da bir köşeye atamam. Zaten manifestodan sonra Trier'in yönetmenliğindeki filmlerin büyük bir bölümünde, manifesto maddelerinin hepsi bire bir uygulanmadı. Baştan sona savunmadığım halde, iyidir hoştur Dogma95, tabi abartılmadığı sürece.





5 Şubat 2010 Cuma

Leaving Las Vegas


Terri : Maybe you shouldn't drink so much.
Ben Sanderson : Maybe I shouldn't breathe so much Terri. HIHI!

Terri : Belki bu kadar fazla içmemelisin.
Ben Sanderson : Belki bu kadar fazla nefes almamalıyım Terri.


Ben Sanderson : I don't know if my wife left me because of my drinking or I started drinking 'cause my wife left me.

Ben Sanderson : İçtiğim için mi eşim beni terketti, yoksa eşim beni terkettiği için mi içmeye başladım, hatırlamıyorum.


Her zaman için apayrı bir yeri vardır Leaving Las Vegas'ın bende. Nicolas Cage'e bir sempati duyuyorsam, en büyük nedeni bu filmdir. (Coppola'nın zihnimde bir torpili de yok değil hani.)

4 Şubat 2010 Perşembe

Once I Wanted to be The Greatest



Yaşam, aslında hiç o kadar da güzel değil mi, yoksa hiç mi "o kadar" güzel olmamıştı ve olamayacak?

Düşler devam ediyor yardım etmeye yaşama. Her şeyin umut'suzluğu dururken içimde, düşlerin gerçekleşmesi ve gerçekleştiğinde hiçbir şeyin farklı olmayacağı düşüncesi rahatsızlık verici bir duraksama yaratıyor bende. Ne zamandır dinlediğimi hatırlamadığım melodilerle kulağımı ve aklımı doldururken, ne zamandır düşündüğümü bilmediğim şeylerle akıl oyunları serisinde bir garip saçmalamama devam ediyorum. Yelkovan turuna devam edip, akrebi ilerlettikçe isteksiz olarak, her kolda değişik bir zaman işliyor, ve kimse iddia edemiyor herhangi bir saat kulesinin ya da kol saatinin doğruluğunu. Zaman bile göreceli geçerken, resmi düşünceler boğuyor bizi.


- 27 Kasım'ı, 31 Ocak'a bağlamaya çalışan gece! (ne dersin cnbc-e, yer mi yer!) -


resim; Lovers in the Waves, Edvard Munch
başlık; The Greatest, Cat Power

3 Şubat 2010 Çarşamba

82. Akademi Ödülleri


82. Oscar Ödülleri adayları 2 Şubat günü açıklandı. Her sene oturup izlesem ve bu şovdan büyük zevk alsamda, sinema adına pek önemli bir belirleyiciliği olduğunu düşünmüyorum. Sadece Oscar için geçerli değil bu durum, tüm ödül törenleri için geçerli, ancak Akademi işin şov kısmına daha çok ağırlık verip, şovu daha iyi kotardığı için Oscar Törenlerinde bu durum daha geçerli. Sonuçta en yakın örnek olması açısından, geçen sene Slumdog Millionaire gibi bir film, Oscar da dahil birçok ödül aldı. Yani ödül törenleri elbette, güzeldir, eğlencedir ama her şeyi de buna bağlamamak gerekir, sonuçta sanat, estetik anlayışlara-algılara göre değişir. Daha öncede söylediğim, her ödül konusu açıldığında da ısrarla söyleyeceğim bir Ferhan Şensoy sözünü hatırlatmak istiyorum; "Ödül bağsur gibidir, hangi göte denk geleceği belli olmaz."



En İyi film
The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak
Avatar
An Education
District 9/ Yasak Bölge 9
The Blind Side
Inglourious Basterds/ Soysuzlar Çetesi
A Serious Man
Up/ Yukarı Bak
Up in the Air/ Aklı Havada
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire

En İyi Yönetmen
James Cameron (Avatar)
Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
Quentin Tarantino (Inglourious Basterds)
Lee Daniels (Preciosus)
Jason Bateman (Up in the Air)

Jeff'im, dude'sun can'sın!

En İyi Erkek Oyuncu
Jeff Bridges (Crazy Heart)
George Clooney (Up in the Air)
Colin Firth (A Single Man)
Morgan Freeman (Invictus)
Jeremy Renner (The Hurt Locker)

En İyi Kadın Oyuncu
Sandra Bullock (The Blind Side)
Helen Mirren (The Last Station)
Carey Mulligan (An Education)
Gabourey Sidibe (Precious)
Meryl Streep (Julia & Julia)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Matt Damon (Invitus)
Woody Harrelson (The Messenger)
Christopher Plummer (The Last Station)
Stanley Tucci (The Lovely Bones)
Christoph Waltz (Inglourious Basterds)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Penelope Cruz (Nine)
Vera Farmiga (Up in the Air)
Maggie Gyllenhaal (Crazy Heart)
Anna Kendrick (Up in the Air)
Mo'Nique (Precious)

En İyi Animasyon

Coraline (Henry Selick)
Fantastic Mr. Fox (Wes Anderson)
The Princess and the Fog (John Musker and Ron Clements)
The Secret of Kelles (Tomm Moore)
Up (Pete Docter)

En İyi Orijinal Senaryo
The Hurt Locker (Mark Boal)
Inglourious Basterds (Quentin Tarantino)
The Messenger (Alessandro Camon ve Oren Moverman)
A Serious Man (Joel Coen ve Ethan Coen)
Up (Bob Petersan, Pete Docter)

En İyi Uyarlama Senaryo
District 9 (Neil Blomkamp and Teri Tatchell)
An Education (Nick Hornby)
In the Loop (Jesse Armstrong, Simon Blackwell)
Precious (Geoffrey Flesher)
Up in the Air (Jason Reitman, Sheldon Turner)

En İyi Yabancı Film
Ajami (İsrail)
El Secreto de sus Ojos (Arjantin)
The Milk of Sorrow (Peru)
Un Prophete (Fransa)
The White Ribbon (Almanya)

En İyi Görüntü Yönetmeni
Avatar
Harry Potter and the Half-Blood Prince
The Hurt Locker
Inglourious Basterds
The White Ribbon


Şimdiden kabaca bir tahmin yapacak olursam; görsel efekt, ses gibi daha teknik konulardaki ödülleri Avatar'ın alacağı aşikar. En iyi yönetmen ve en iyi film ödüllerini de büyük ihtimalle James Cameroon ve filmi alacak. Her ne kadar benim içim el vermese de bu duruma, şimdilik görünen bu. Eğer Avatar'a gitmezse de The Hurt Locker diğer filmlere göre daha öne çıkıyor. Tabi benim için asıl aday, iki güzel insan Coen kardeşlerin A Serious Man'leridir ancak, pek yakın durmuyorlar bu sefer. Zaten eğer, Obama Afganistan ve Irak'tan çekilmeye yönelik bir politika savunsaydı ve Amerika aktif savaş durumundan çıksaydı, The Hurt Locker şimdikinden daha öne çıkardı gibi geliyor bana. En İyi Yönetmen ödülünde ise sanki Quentin Tarantino ile bir sürpriz yaşanabilir.

En İyi Erkek Oyuncuyu Jeff Bridges alacak gibi dursa da geçen sene, Mickey Rourke'un ödül almasını beklerken, "Tanrı'larımdan" Sean Penn'in ödülü alması gibi bir sürpriz yaşanabilir. Ama Golden Globe'ta da "underrated"lığını gündeme getiren güzel insan Jeff Bridges yine de daha yakın duruyor ödüle.

Sean Penn'in şimdilik sadece ismi de geçmiş olsa, her zaman için buradadır o. Sen de can'sın Sean!

En İyi Kadın Oyuncu ödülü ise Helen Mirren ile Meryl Streep arasında gidip gelir diye tahmin ediyorum.


Son olarak bir de Animasyon dalında Up rakipsiz duruyor.

Şimdilik sadece uzaktan görünenler üzerine birkaç tahminde bulundum ancak, ne olacak hep beraber göreceğiz tabi ki.

GÜNCELLEME (10.03.10)

Ödüller dağıtıldı ve açıkçası birçok insan gibi ben de ters köşeye yattım En İyi Film ve Yönetmen konusunda. Ödül alırken Kathryn Bigelow ödülü üniformalılara falan adadı, işte herkes kendi kendine çalıp oynuyor gibi duruyor, tüm sistem içerisinde. Aynı hikayeye devam yani.

Ben Stiller, ödül vermek için sahneye Avatar makyajıyla çıktığında, Nazi üniforması giymekle Avatar makyajı yapmak arasında kararsız kaldığını ama salonda yeteri kadar Hitler olduğunu düşünüp, o yüzden Avatar makyajı yaptığını söyledi, o güzel oldu.

Sean Penn, En İyi Kadın Oyuncu ödülünü verdi, şaşırdım. Ama yine de törende Sean Penn, Kate Winslet ve Natalie Portman insanlarını gördük, en azından bu oldu.











Tören bu sene -aday filmlerinde etkisiyle tabi- biraz sönüktü. (Hatta bence çok kötüydü.) Bu nedenle hakkında söyleyeceğim pek fazla bir şey olmadı, bende eski Akademi Ödülleri postunu güncellemenin daha mantıklı olacağını düşündüm.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

27 Aralık 2009 Pazar

Avatar

Avatar. Uzunca bir süredir popüler kültürün ve yoğun sinema ilgisinin üzerinde döndüğü film. Normal karşılamak lazım aslında, 400 milyon doları aşan bir bütçeyle 12 yılda oluşturulmuş bir film. Her yerde okumuşsunuzdur, film hakkındaki bu detayları. Veya sinema tarihi değişiyor mu, sinemada büyük devrim geyiklerini okumuşsunuzdur, duymuşsunuzdur, üzerine fikrinizi söylemişsinizdir. Açıkçası ben sinemaya bu kadar çok dijital efektle yön vermeye pek de olumlu bakan bir insan değilim. Elbette sinema içerisinde renklerdendir fakat, bunu temel alıp, %60'ı dijital görüntülerden, efektlerden oluşmuş bir filmin, sinema sanatının bundan sonraki dönemini belirleyeceğini söylemek sanki biraz abartı.

Söylediklerimden de farketmişsinizdir, normalde pek hoşlanmam bu tarz filmlerden. Avatar'ı duyuncada pek ilgimi çekmemişti. Ancak filmi izlemek istedim yine de, en azından üzerine söz söyleyebilmem için izlemem gerekiyordu. Nitekim gittim, Xpand versiyonunu izledim.

Olabildiğince klasik, klişeleri bol bir senaryo karşımızda. Zaten yönetmen ve senarist James Cameroon'a en çok yöneltilen eleştirilerden biri de bu yöndedir genelde. Elbet farklı noktaları var, yok değil ama, o kadarıda olmasa senaryo James Cameroon'a ait diyemeyecek durumu geliriz yani. Ama asıl dikkat çekici ve farklı olan, filmde, Amerika ve genel dünya sistemi üzerine getirilen eleştiriler. Aynı zamanda Na'vi'lerin Kızılderililerle olan çok büyük benzerlikleri, Şaman kültürü daha birçok şey. Irak'la ve Afganistan'la da bağdaştırabileceğimiz noktalar var bu yerlilerin. Zaten diğer bir eleştiri de buradan çıkıyor olsa gerek, birileri hep aynı senaryoyu oynuyor tarih boyunca, ve tüm insanlıkta zokayı yutuyor. Yer yer, "aslında biz iyi insanlarız da işte aramızda birkaç kötü adam var" geyiğine kaçıyor olsada, böyle bir popüler sinema örneğinde bu tarz eleştiriler görmek oldukça güzel. Ha filmin amacı direk bu değildir belki, o ayrı konu, yine de oldukça şaşırtıcı oldu filmin bu özelliği benim için.



Filmin tek numarası 3 boyutlu seyir imkanı. Zaten 35mm versiyonu izlendiğinde filmin bir anlamı olacağını düşünmüyorum. Demek istediğim, kimilerine göre haksızlık ediyor olabilirim ama, çok iyi bir 3 boyutlu film örneği, fakat vasatın altında bir sinema filmi olduğunu düşünüyorum. 3 boyutlu olmasının filme önem kazandırması oldukça ortada, ilk olarak blu-ray diskte satışa sunulacak film için daha sonrasında evlerde izlenebilecek 3 boyutlu versiyonu olan başka bir blu-ray disk çıkarılması planlanıyor. Bir de filmin 3 boyutlu seyir imkanı, sanki inanılmaz bir şeymiş gibi sunuluyor. Bu yeni çıkan bir teknoloji değil, yıllardır geliştirilmekte olan bir teknoloji. Burada bu teknoloji, sadece ana-akım filmlerden birinde kullanılmış oldu.



İzledikten sonra ise, üzerine çok düşünsel şeyler söylenemiyor filmin, dolayısıyla yavan bir izlenim aktarması oluyor. Bakalım gelecek sene hangi "büyük yönetmen" aynı filmden bir "tane" daha çekip çekip, yeni bir "sinemada devrim" geyiğini başlatacak. Kısacası, yıllardan beri bildiğimiz havalar.

Son olarak, her ne kadar böyle bir ticari "sanat zedelemesi"nin altına uymayacağını düşünsemde, yine de dayanamayıp filme atfen bir Bertolt Brecht şiirini not düşmek istiyorum.

Generalim Tankınız Ne Güçlü

Tankınız ne güçlü generalim
Siler süpürür bir ormanı
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var
İster bir sürücü.

Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var
Usta ister yapacak.

İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.

Çeviri: Asım Bezirci


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla,:;

11 Aralık 2009 Cuma

15. Gezici Film Festivali


10 Aralık Perşembe günü, festivalin Ankara'daki son gösterim günüydü. Batı sineması da böylece dün kapanmış oldu. Tüm kusurlarına rağmen çok güzel bir salondu gerçekten Batı, ama malesef ki onlarda kalmadı artık. Zaten başkent dediğimiz şu Ankara'da kaç tane doğru düzgün sinema salonu var ki?

Festivale dönersek;

İlk gün bir karmaşa vardı aslında salonda. Koltuk sıraları, numaraları belli değildi. Sıralar falan biririne girmişti ama bu benim işime yaramış oldu. Yerim dolu olduğu için, perdeyi tam ortadan gören en arkadaki harika iki koltukla bu sayede tanışmış oldum. Koltuklarla manevi bir bağ kurmuş sayılırım, nedense çok sevdim orayı. Daha sonraki filmlere bilet alırkende oradan almaya karar vermiştim ancak, oraya bilet satılmadığını öğrenince, formaliteden herhangi bir yerden bilet alıp erkenden salona girip oraya oturmaya başladım.




Koltukları bir kenara bırakırsak, ilk gün Zeki Demirkubuz'un yeni filmi Kıskanmak'ı izledim. Açıkçası filmden oldukça fazla şey bekliyordum. Belki de bu nedenle, benim için ilk başta bir hayal kırıklığı oldu film. Yani beklentimin oldukça altındaydı, ama beklentim oldukça yüksekti. Daha sonra film hakkında düşündükçe, aslında biraz abarttığımı, filmin o kadarda kötü olmadığına karar verdim. Baktığımızda, roman uyarlaması olmasının, özelliklede 1946 yılında yazılmış bir roman olması, hem dil açısından bir ağırlık getiriyor diyaloglara, hem de uzunluk açısından. Bazen sanki, oyuncular bir çırpıda söylemeye çalışırken diyalogun altında boğuluyor gibi oluyordu. Büyük bir eksiklik olmasada kulakları tırmaladığı da oldu bu durumun. Hikaye klasik olsada klasik Zeki Demirkubuz özellikleri vardı tabiki filmde. Benim en çok dikkatimi çeken, bir evde yaşayan insanların arasındaki iletişimsizlik ve soğukluktu. Ancak genel itibariyle, Zeki Demirkubuz'un filmografisinde arkalarda kalacağını düşünüğüm bir film oldu Kıskanmak.

Film sonrası Nergis Öztürk söyleşisi vardı, kendisinin, sorulan sorulardan birine verdiği cevap oldukça dikkatimi çekti;
"Ben film ve karakterler hakkında sizin kadar düşünseydim, bu rolü oynayamazdım."



Daha sonraki gün Michael Moore'un yeni belgeseli Capitalism : A Love Story'i izledim. Michael Moore'un o sivri mizahının bolca yer aldığı filmde, birçok şeyi öğrenmenin yanı sıra, bildiklerimizi de pekiştirmiş olduk. Ancak biraz dağınıktı film, en azından bana öyle geldi. Ancak yine de güzel bir filmdi. Oscar'da aday gösterilmemesinin eleştirilmesinin kesinlikle haklı olduğunu da görüş olduk. (Oscar elbette belirleyici bir şey değil, ancak kabul etmeliyiz ki sinema adına önemli bir şov, gösteri. Çoğu zaman eleştirsemde izlemeye devam ediyorum sonuçta. Neyse, üzerine söylenecek çok şey var onunda.)



Akşam İnan Temelkuran'ın Bornova Bornova'sını izledim. Uzun planların olduğu, ancak buna rağmen görselliğin değil diyalogların daha ön planda olduğu, normal bir hikayeden hoş bir film çıkarmış İnan Temelkuran. Üzerine söylenecek çok fazla şey yok bence, güzel filmdi demekten başka. Film sonrasında, söyleşi vardı ve katılmayı çok istiyordum fakat, İki Dil Bir Bavul diğer salonda başlamak üzere olduğu için ve programı o kadar incelememe rağmen mantıksız bir bilet alımı yaptığım için, söyleşiye katılamadım.



İki Dil Bir Bavul bir belgesel drama. Ağır ilerleyen bir film, ancak, konu hakkında bilgisi olan insanlardan çok, konuya yabancı, Kürtler hakkında, doğu ve güneydoğu anadolu hakkında pek bir şey bilmeyen insanlara yönelik daha çok. Bence çok daha güzel bir film olabilirmiş. Film sonunda, yönetmenlerden Özgür Doğan, 70 saatlik görüntünün içerisinden çıkardıklarını söyledi bu 81 dk.yı. Bu da ilgimi çeken bir detay oldu. Özgür Doğan film bitipte perdenin önüne çıktığında ilk olarak, bu tarz filmi nasıl çektiklerine dair detaylardan bahsetmenin yanı sıra önyargı üzerine birkaç cümle kurdu. Kürtlerin Türklere karşı, Türklerin Kürtlere karşı önyargısından, aslında tüm insanlığın kendi içindeki ayrıştırma önyargısıydı bu, sen Kürtsün sen Türksün sen Ermenisin vs vs gibi. Daha sonrasında ise salon biraz gerildi, söyleşi başladığında salondan kimse ayrılmamışken, 5-10 dk. sonrasında salonun yarısı boşaldı. Ve bu sayede, Özgür doğan'ın bahsettiği o önyargıyı net bir biçimde gördük, hem seyircinin önyargısını ve analiz edebilme yoksunluğunu, hem de yönetmenin. Hoş salonda tam bir ayrışma oldu, benim gibi başka bunu düşünen ve gören oldu mu bilmiyorum ama durum böyleydi.

Pazar ve Pazartesi günleri gösterimlere katılamazken, en çok Uzak İhtimal'i izleyemediğime üzüldüm açıkçası. zira kendileri, festivalden önce programı incelerken, mutlaka izlemem gerekiyor dediğim 3 filmden birisiydi. Neyseki diğer iki filmi, sınırlarımı zorlayarak gidip izledim; Burada ve 11'e 10 Kala.



Salı günü akşam, koştura koştura gittiğim, Here (Burada) filmi izlediğim filmler içinde en farklı filmlerden biriydi. Film başlarkende salon pek dolu değildi fakat, film sırasında da baya insan filmden çıktı. Hazmı oldukça zor bir filmdi yani. Ama benim festivalde en beğendiğim iki filmden birisi kendisi oldu, şimdi yana yakıla kendilerine ulaşıp, elimin altında bulundurmayı bekliyorum.



Here bittikten sonra yine diğer salona geçerek 11'e 10 Kala'yı izlemeye koyuldum. Son yıllarda izlediğim en iyi yerli filmlerden birisiydi kendileri. Bu kadar güzel bir hikaye, bu kadar güzel insanlar, çok hoş detaylar... Gerçekten hayran kaldım. Her ne kadar sonu az çok tahmin edilebilir olsa da filmin, final sahnesi hoştu. Diyaloglar, alt metinler hepsi ayrı ayrı güzeldi.

Film sonunda yönetmen Pelin Esmer ve ortak yapımcılardan olan kardeşiyle söyleşi vardı. Söyleşinin başında 11'e 10 Kala bitirmek hesaplanmıştı espri olarak ama 11'i buldu söyleşinin sonu:)

Tüm filmleri gidip izlemek istemiş olsamda, bu kadar filmle yetinmek zorunda kaldım. Güzel bir festivalde böylece geçmiş oldu. Bundan sonraki festivallerde daha güzel görsellerle, daha ayrıntılı notlarla, kısacası gerçek bir sinema blogu olarak yer alacağım.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;:,

Nick Drake




"You remember me. You remember me how I was. Tell me how I was. I used to have a brain. I used to be somebody. What happened to me? What happened to me?"

* Beni hatırlıyorsun. Nasıl olduğumu hatırlıyorsun. Eskiden nasıl olduğumu anlat bana. Bir beyne, akla sahiptim. Eskiden birisiydim. Ne oldu bana? Bana ne oldu?

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses