31 Ocak 2017 Salı

Jackie


"Kennedy suikastı sonrası eşi Jacqueline Kennedy'nin yaşadıklarına odaklanan Jackie" deyince başı sonu belli bir kitleye hitap eden standart bir formül filmmiş gibi çınlıyor Jackie. Bu yüzden, mümkün olduğunca Pablo Larraín'in ismini iliştirmek gerekiyor filmden her bahsedişte zira Larrain gayet sıradan olabilecek bir senaryoyu çok yukarı taşıyor. Üç farklı dilimle Jackie'yi tarihsel değeri olan bir fotoğrafın ötesinde bir insan olarak sunuyor film. First lady'nin Beyaz Saray'ın yenilenmesi sonrası verdiği, *sahnelenme*nin net biçimde görüldüğü bir TV röportajı, sonradan Kennedy dönemini tanımlayacak işe imza atmış bir gazeteciyle *siyaseti sahnelemenin* önü ve arkasının belirgince görüldüğü söyleşisi ve artık doğrudan sahnenin arkasına geçerek rahiple olan sohbetiyle beraber bağırmadan sunuyor siyaseti izleyiciye Jackie. Fakat öyle bir tempo tutturuyor ki Larrain; sadece Amerikan siyaset sahnesinin ötesine geçmekle kalmıyor ve Jackie Kennedy'nin olduğu kadar eşini kaybeden bir insanın kederinin de ötesine gidiyor film. Yani dünyadaki etki gücü arttıkça illüzyon ve tahayyülünden kaçamadığımız Amerikan ihtişamı içerisinde bir insan dokunuşunu ortaya çıkarıyor Larrain: suyun yüzeyine kamerayı bırakmış da o sallantıyla bir kederi izletiyormuş gibi izleyiciyi de bu ikilikler içerisinde bir o yana bir bu yana götürüyor. 

Gösterişçi oyunculuklara hiç ısınamıyor olsam da ya Portman'a zaafımdan ya da bu spesifik performansın gösterdiği kadar bağırmıyor olmasından ötürü onu da ayrıca belirtesim var. Çünkü Larrain'in yarattığı o dokuyu tek bir sahneyle bile bozabilecekken film boyu karakterin sahne önündeki siyasetle sahne arkasındaki belirleyicilik arasında gidiş gelişini samimi biçimde yansıtıyor. 

İki yıl sürüp zamanında gündem olmuş bir Beyaz Saray restorasyonu, TV'nin gücünü ilk keşfeden politikacılardan olan bir başkanın suikastı ve ardında kalan kederin gerçekten daha fazla üzerine düşülen sahne performansı... Hem siyasete hem de bireyin sunumunun günümüz gerçekliğine dair söyleyecekleri var Jackie'nin.  

ve o mica levi müzikleri,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Ocak 2017 Çarşamba

Christine


Rutin sadece günlük yaşamın sürüncemesi değil sanki; her bireyin yaşamındaki o ilk ve mütemadi sorunla yüzleştiği her an çekildiği bir kabuk, tıpkı dondurma yiyip şarkı söylemek gibi. 1974'te, canlı yayında intihar eden muhabir Christine Chubbuck'ın yaşadıklarını kısaca anlatan Christine de bunu öneriyor sona ererken; bir yerden tutunmalı, mümkünse. Ama kişisellik ile toplumsallık arasında fazla ince bir çizgi varken bunun üzerinde yürümeye pek niyetli değil Christine, yani Chubbuck'ın çevresince de o zamanlar dahi fark edilmiş olan belli sorunsallaştırılmışları ufaktan vurgularken bir insanın yaşamının gidişatını belki kitlenin engellenemeyen akışına tepkiyle belki de kişisel baş edemeyişle ele alışına dair net bir final cümlesi söylemek istemiyor, ve tam da bu sayede bu etkileyiciliğe sahip oluyor. 


Söz konusu buhran olduğunda, tanıdık zemine ayak basanlar daha çekingen yaklaşır ve belki kabullenişin tezahürü olan gülümseme veya başka bir mimikle kendine dönerken o zemini tanımlayabildiğini zannedenler daha fazla konuşuyor. Bu sebeple filme olumlu şeyler söylerken dahi "ama neden böyle bir şey yaptığını anlatabilecekse de keşfetmeye kalkmıyor" diye yorumlar yazılıyor Christine için. Oysa filmin bir şeyi açıklamaya kalkmıyor olması tam da övülesi yanını oluşturuyor, zira ne kadar sosyal bir temeli ve hatta muhtemel tetikleyicileri olsa da nihayetinde bir karara götüren kişisel bir çıkmaz sürecini anlatıyor. Dolayısıyla söyleyebilecekleri, tüm bunlara tanık olmuş insanların ağzından dahi olsa yanıltıcı sıfatından ötede bir şey ifade edemeyecektir. Ama diğer yandan, Chubbuck'ın son eylemi öncesindeki sunuşunda *profesyonel* çıkmaza, ya da belki daha doğru ifadeyle açmaza, dair sarf ettiği cümleyi toplumsal açıdan keşfetmeye kalkmıyor Christine, ve bu sanırım esas problemlerinden birisi. Bir bağ bulması, bir şeyleri nedenlendirmesi değil beklediğim; tıpkı final sekansında Nixon ve Ford'a dair haberler arkada akar ve Chubbuck yakınından geçtiği insanların yaşamından önce bir "gösteriye" dönüştüğü ulusun hafızasından hemence kaymaya başladığı gibi ufak ve daha etkili dokunuşlar. Çünkü geçen senenin Sundance'ine bir kurmaca bir belgesel film getiren bu hikayenin "renkli ve canlı yayında" gerçekleşmesinin sanki kişisel olduğu kadar sosyal bazı bileşenlerini de göz önüne almak gerekiyor.  

Cohen'in dediği gibi değil mi sonuçta? "Herkes biliyor," ama herkes eyleyemiyor. Nihayetinde Christine, Chubbuck'ın bu eyleyişini "onurlandırarak" anlatıyor. 


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Ocak 2017 Cuma

Moonlight


Aylar sonra "bir film neden sevilir?" sorusuyla başlamak sanki biraz absürt kaçabilir, ama birbirimize yöneltene kadar böyle bir sıfatı çoğunu zaten gün içerisinde tecrübe ediyoruz değil mi ne zamandır? Filmden bağlamının dışında ama ona atıfla bahsetmeye başlayınca kendi dünyamızda, Moonlight'ın kendi yerelliği belirgin oluyor olmasına fakat diğer yandan bireyin ne kadar *ayrık* olsa da -veya tam da bu yüzden- o çevresel kitlece üzerinde belirleyici etkinin göründüğü, yani o *aynılığın* bir bakıma ufak bir parçası olunduğu -ve daha da ileri gidersek artık bir *ürün*e dönüştüğü de bireyin- sanki hafiften kendini gösteriyor. Çünkü ayrıksılıklar, söz konusu "bütünlük" içerisindeki konumu belirlerken *aynı*ların tutumu da bu ayrıksılıkların kişisel önem durumunu belirlemiş oluyor. Bu dengeyi hikaye içerisinde başarılı kuruyor Moonlight: bir kimlikle dışarıda kalarak büyüme hikayesinde, her büyümenin esasında olan ve muhtemelen bitmemesi de gereken ontolojik buhranın arka planında bir toplumsal portre var oluyor. Ne kadar açık olursa olsun, yerelinden olmayana çok da davetkar değil bu toplumsallık, zira anlamlandırmak deneyimlenen gerçekliğe oranla ancak anlatılan ve duyulanla olabiliyor. Fakat muhtemel ortaklıklar bireyin kendince hissettiği *aynı olmama* durumu üzerinden bakınca daha fazla bulunabiliyor, ve elbette kimlikle beraber gelen ama aslında bu sorgu için kimliğe de ihtiyaç olmayan bir maskülenite bahsi var. Bunlar bir filmden ya da tekil bir eserden cevap bulması beklenilmeyecek sorular ve bahisler elbette, ancak bir karaktere odaklanıp daha o karakteri gerçekten keşfetmekte zorlanan bir film bu tartışmalara yönelik bir şey diyemez. Demesi de gerekmez, fakat bir film odağına aldığı tartışma(lar) sebebiyle övülesi olabiliyorsa bu durumda hikayenin sinematik anlamda etkileyiciliği veya ötesinde bir şeyler sunuyor olması gerekiyor. Çünkü Moonlight, değerli bir iş yapıyor olsa da zamana oynayan ve meselenin ötesinde kalıcılığı tartışmaya açık bir film. 

Baştaki soruya dönersek, ödül sezonunda üzerine kampanya yapılan ve çokça övülen bir film olmasaydı sanki Moonlight'a şu andakinden çok daha olumlu bakabilirdim, zira çok şey söylemeden meselesini aktarabilen etkileyici bir görsel anlatımı var. Ama bu etkileyicilik yüzeyde kalan, biraz dinlendirince karakterin nasıl postere güzelce yansımış üç aşamayı canlandıran üç aktörün yüzlerinden ötesi olmadığı fark edilen bir etkileyicilik. Bu yüzden de Moonlight ile ilişkili olduğu kadar esasen uzun süredir övülen birçok film için sorulması gereken bir şey beliriyor: filmlerin kendileri mi yoksa ele aldıkları meselelerin kendileri mi övgüye değer oluyorlar? 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Ağustos 2016 Pazartesi

A Bigger Splash


Kendi gözlerimizle bakabiliyoruz yalnızca yaşama; bir harmoni içerisinde birbirine dolanan bağlardan çok daha net görünüyor merkezinde olduğumuz hikaye. Empati fenomeni bu yüzden temelinde bir yalanı barındırıyor, yapabileceğin en fazla başka koşulların farkına varabilmektir ama yine de kendinsindir kaçamayacağın biçimde. Türümüzün bu doğal ayarları engelliyor sanki yaşamı bir bütün olarak görüp orada ufak mı ufak bir parça olduğumuz gerçeğine göre zamanın akışına kendimizi bırakmayı ve bu tümün işleyişindeki anlaşılmaz, belki tesadüfi belki mekanik devinimi hayranlıkla izlemeyi. A Bigger Splash tam da bu düşünceyi ortaya sürercesine bir grup sunuyor bizlere; herkesin ister istemez kendi çıkmazında arzu ve endişeye açılan beklentileriyle volta atıp bir başkasına dokunarak yaşama ve zamana dair olabileceğini düşündüğü. 

Yaşamını sıradan tanımlarıyla bir *başarı* haline getirmeye yetebilmiş ve onu kaybetmemek için uğraşanı, arayışlarını iş olarak icra edebilme şansına sahip olanı, günlerini keyfe boğarak geçirebilip de geçmişin izlerini unutamayanı ve neredeyse her şeye edimsel olarak yeni olmasıyla kavramsal olarak alışkın olmasını ayırt edemeyeni... Ortak görünen materyal dünyalarına ters ruhsal yapıları bu karakterleri bir katalogda listeleniyormuş gibi olmaktan çıkarıyor. Geçmişin ortaklığını yaşayan karakterler, bildikleri bağlarına göre konumlanıyor birbirlerine karşı. Kimisi dokunabildiği ruhtan kopma endişesiyle kendine verdiği sözleri geri plana atabilirken bir diğeri geçmişten gelen o dokunuşun arayışında yitiyor. O ruh, bir kişiye ait olmaktan ziyade onu esir alıp başkaları için günlerle yaşamın birleşebildiği bir imgeye dönüşüyor aslında. Ya bir de ona sorsalar? Ama var süregelen bir ruhsal rahatsızlık hikayede, öyle ya, nasıl yalnızca geriye kalırdı yoksa beyhude arayışın simgesi? 


Filmi izleyen için her ne kadar anlaşılır olacaksa da özellikle isim isim bahsetmek istemiyorum karakterlerden, çünkü tıpkı bir noktadan diğerine giderken içinden geçtiğimiz haftalar gibi belli belirsiz dokunuşlar, bağlar ve sonuçlar sunuyor film. Bu anlamda fazlasıyla imgesel bir yönü var ve olayları önemsemiyor aslında hikaye, yalnızca tüm ilişkilerin çözülmeye yakınsadığı o doruk noktası ve bunun ilksel bir duygu patlaması anı sonrası tamamen olayın teknik boyutuna kayan işlenişi yeterli bir veri zaten bu çıkarım için. Çünkü filmde yiten bir şey varsa, o da sonsuz arayış ruhunun kendisi sanki; adeta dengesini arayan günümüz dünyası gibi: geriye yalnızca delilik kalıyor o kadar günün ardından, tüm suç ortaklığı ve tahrikleriyle beraber. 

tilda swinton ve ralph fiennes için hali hazırdaki övgüye eklenebilecek bir şey yok, ama dakota johnson gibi yeteneksiz bir oyuncuyu böyle bir kadro içerisinde böylesine sırıtmadan kullanabilmek hem casting hem yönetmenlik başarısı gerçekten. ayrıca afiş, evet. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Ağustos 2016 Perşembe

The Nice Guys


Kandinsky, sanat eserini oluşturan şeyin ruhsallık olduğundan bahsederken antik Yunan dönemine öykünen bir heykel sonraki dönemlerde -mesela bugünlerde- rahatlıkla yapılabilse de yakalayacağı form benzerliğinin o dönemin ruhunu taşıyamayacağını ve dolayısıyla ruhsuz bir eser olarak kalacağını söylüyor. Bu fikriyatın doğruluğunu gösteren sayısız örneğe tanık olmuş olsak da söz konusu '70'lere dair anlatılar olduğunda ortaya farklı bir durum çıkıyor benim için. Bunda döneme yönelik anlamsız diyebileceğimiz seviyedeki ilgi ve hayranlığım kadar aslında bu ilgi ve hayranlığın anlatılar içerisinde de anokronik olmasının payı var. Zira sonraki dönemlerde çekilmiş '70'lerde geçen filmlere baktığımızda, özellikle o 10 yıllık süreçten uzaklaştıkça genel bir abartılı anlatı görüyoruz. The Nice Guys ise bunun örneklerinden birisi.

Dönem filmlerinin başarılı olan bir kısmında da görüleceği üzere The Nice Guys aslında tam olarak iyi senaryoyla ortaya çıkmıyor. Yaratılan güçlü atmosfer, dönemsel atıflarla beslenen nostalji ve dönemin ruhu olarak kabul edilegelmiş ruhla beraber öylesine bir hikaye anlatıyor film. Gizem ögesinin tıpkı dönemin efsanevi dedektiflik filmlerinde kullanıldığı gibi kullanılması ve neo-noir esintileri de buna bir katkı sunuyor. Her ne kadar filmin ilk bölümü adeta vinyetlerin montajından oluşuyormuş gibi kurulmuş olsa da, tüm bu farklı bileşimler bir yamalı bohça değil bir bütün çıkartmayı başarıyor ortaya. Bu anlamda Shane Black'in Lethal Weapon'a bakarak görebileceğimiz eğlendirmeyi bilen senaryosu The Nice Guys'ta da filmi keyifli kılan zemin, fakat *eğlencelik bir '70'ler hikayesinin ötesi* kriteriyle bakılırsa senaryonun bir dedektiflik hikayesi olarak haddinden fazla açıkla dolu olduğu bir gerçek. Bu durumu kurtaran ve görmezden gelinmesini sağlayan şey ise Black'in pek de yabancı olmadığı "partner karakterler" yöntemi. 

Russell Crowe'un zirve yaptığı dönemlerin küçüklüğümde sinemaya farklı bir merak duymaya başladığım döneme gelmesiyle kendisiyle izleyici olarak kurduğum bağ özel olmuştur. Hani öyle bir auraya sahip ki Crowe'u kendisini gerçekten verdiği bir karakter içerisinde izlerken sıkıcı bir filmden bile zevk almam mümkün. Fakat The Nice Guys'taki gülmece becerisi doğrudan oyunculuk becerisinden ziyade bugune kadar başka karakterlerde gayet iyi işlemiş olan o "sert adam" havasına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. The Nice Guys'ta işte bu karizmayı farklı bir biçimde kullanıyor Crowe ve Gosling ile en az onun komedi zamanlaması konusundaki becerisi kadar şaşırtıcı biçimde iyi bir ikili oluşturuyorlar. Böylece ikili, senaryonun şiştiği de eksik kaldığı da yerleri ekran illüzyonuyla yok ediyor. 

The Nice Guys bir dedektiflik filmi değil, bir suç filmi de değil. Tam olarak tür filmi olduğu da bence söylenemez. Hatta işin doğrusu gayet zayıf bir anlatıya sahip, detayların klişelerle kotarıldığı bir bütün. Fakat tam anlamıyla bir '70'ler sineması nostaljisi ve iki karakterin uyumuyla da beraber tam bir "eğlencelik film". Yani adeta biranın yanına tuzlu fıstığın yokluğunda ancak sokulabilen patlamış mısır. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Ağustos 2016 Cumartesi

The Invitation


Bir toplaşma etrafında dönen hikayeler, korku türünün ucuz örnekleri adına temel bir element olduğu gibi aynı zamanda Amerikan bağımsız sinemasının etkileyici gizem filmi damarını da ilgi çekici kılıyor. The Invitation bir korku filmi olmasa da bu iki kategorinin sıfatları arasında gidip geliyor ve kendisini vasat bir gizem filmi olarak konumlandırmayı en sonunda başarıyor.

Eski arkadaşların uzun zaman sonra buluşması, geçmişin izlerini belirginleştirdikçe gizem ögesi ortaya çıkıyor The Invitation'da. Karakterlerin diyalogları ve kendi aralarındaki sorgulamaları da bu yapıyı doğrudan besliyor henüz olup biteni belli bir yere konuşlandırmaya çalışan izleyici açısından. Fakat benzer birçok hikayenin aksine olay bazlı kurulmuyor burada filmin asıl dinamiği. Adeta istenmeyen bir mızmız arkadaş gibi daha baştan olup bitende bir gariplik seziliyor ve olayların akışına dair isabetli tahminler yapılıyor, ancak ortada olmayan ve her şeyi kökünden değiştirecek olan "neden?" sorusu filmi sürüklemeye devam ediyor. Bu anlamda bir hikaye filminden ziyade bir *neden filmi* The Invitation. Yani ilk anda tuhaf gelebilecek bir hikaye izlemekten çok dedektiflik yapmaya teşvik ediyor izleyiciyi motivasyon aratarak. Nadiren beliren flashback'ler biz seyircilerin karakterlere oranla dezavantajlı olduğu yanı mümkün olduğunca törpülerken bunun ötesinde pek de bir değer katmıyor filme ve bu açıdan da *dedektif seyirci* vurgusu daha belirgin oluyor.

Kayıp, hesaplaşma, yüzleşme, geçmişten ileri gelen şüphe ve daha da derinde olan acıyı paylaşma gibi farklı mevzulara dokunup geçerken çevredekilerin bu sorunla yüzleşmiş iki asıl kişiye oranla yalnızca figüranlaşması aslında tüm bu olgu ve durumlara dair filmin esas bakış açısını ortaya çıkarıyor. Yaşadıklarına, olup bitmek üzere olana ve tüm bunları çevreleyen soyut düzleme kendi içerisinde kapılan ve bunlar üzerine zihin yoran bireyin çevreyle olan kontrastını görebilmek adına da bir fırsat sunuyor The Invitation. Günün akışında savrulmak ya da aynı akışta düz veya ters yöne kürek çekmenin farkını kör göze parmak sokmuyor olması filmin inceliğe ulaşmada zorluk çekmediği şeklinde yorumlanabilir ve bu sebeple hikayenin tahmin edilebilirliğinin genel anlatıya uygunluk açısından bilinçli bir tercih olduğu iddia edilebilir. Zira günün ezoterik bir perspektife pek gereği yok, çünkü olup biten her şey ortada; bildiğimiz ve bilegeldiğimiz şekliyle. Yaşamın temel bir anı üzerinden acıyı içselleştirme vaadiyle bir neşe bulunacağı iddiası, bu basit gerçeklikten yola çıkarken ulaştığı yer itibariyle dürüstlüğü değil yıkıcılığı düstur olarak almasıyla bazen neşe için çırpınmak yerine hüzne dalmanın esaslı bir nedeni olabilir sanıyorum. İnsanın kendini iddia değil inkar etmesi gerekiyor derken de kastettiğim buydu önceleri: kabullenmeyi bilmeden inkar etmek, inkar etmeden de değiştirmek biraz fazla masalsı bir gerçeklik sunuyor. Nihayetinde The Invitation da ucundan kıyısından buralara dokunuyor ama sanki ağzı oyalasın diye izleyiciye sadece bir sakız veriyor ve kendi de geviş getiriyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Temmuz 2016 Cuma

Everybody Wants Some!!


Richard Linklater'ın son filmini "Dazed and Confused'un ruhani devam filmi Everybody Wants Some!!" diye ifade edince ilk anda görülen pazarlama hamlesinin ötesinde bir gerçeklik yokmuş, ve hatta film baştan sona bir oltaymış hissi veriyor, kabul ediyorum. -Sana diyorum Zach Braff!- Fakat Linklater sinemasına aşina ve hayran olan insanlar için bir gerçek var ki yönetmenin neredeyse tüm filmografisi Dazed and Confused'un adeta ruhani devam filmi ve o da Slacker'ın ruhani kardeşi. Yani McConaughey'in "all right all right all right"ını her anlatışıyla bir kez daha ilgileri üzerine çeken Dazed and Confused açısından devam filmini gerektirecek bir durum yok, zira Linklater'ın bugüne kadar seyircinin önüne serdiği yaşam felsefesi zaten germe-açma hareketleri yaparak geçen günlerin gücünü ön plana alıyor. Dolayısıyla liseden üniversiteye geçen bir gruba pek de ihtiyacımız yok, tıpkı Baumbach sinemasında Kicking and Screaming sonrasında doğrudan iş hayatına geçiş yapan bir gruba ihtiyaç duymadan boşlukları kapatabildiğimiz gibi. Yaşamın devinimini sınırlı bir zaman ve gruba odaklanarak ama esasında yaşamın özüne dair bir tartışmaya girerek anlatıyor nihayetinde Linklater ve Boyhood'daki çocuğun, Dazed and Confused'daki liselilerin, Everybody Wants Some!!'daki grubun ya da Before üçlemesindeki kadın ve erkeğin gelgitleri birbirlerinden farklı değil. Çünkü zamansal olarak içine düştükleri, geçiş yaş veya dönemi sancıları değil olup bitenler zira yaşam başlı başına bir geçiş dönemi. Bu fikri farklı inanış ve felsefe ölçülerinde farklı konumlara oturtabiliriz elbet ve bu anlatıların yaratıcısı da hiçbirini reddetmez fakat Linklater özelinde özgür lahzanın geçici ama evrimleştirici yönü tüm bu farklı konumlarda belirleyici düzlem olmak durumunda. Bu yüzden de Linklater'ın filmografisinin bir hareket etme güdüsü tartışması çevresinde döndüğünü iddia etmek mümkün: her an bir varoluş tercihi, özgürlüğün getirdiği. 

Everybody Wants Some!! üniversiteye yeni başlayan bir beyzbol takımının derslerin başlamasından önceki üç günde yeni ortamlarını keşiflerini anlatıyor. Aslında bir arada bulunması pek mümkün olmayan günleri, yaşamları ve karakterleri bir potada eritip sürükleyici ve bazı parti sekansları hariç hiç sırıtmayan bir anlatıya çevirebilmiş olması Linklater'ın diyalog yazımının da ötesindeki senaristlik becerisinin bir göstergesi. Buna ek olarak kamera kullanımıyla seyirciyi kendisi hemen fark etmeyeceği şekilde her anın bir parçası yapabilme başarısı filmin özüne gayet uygun düşüyor. Çünkü yaklaşık dört günlük süreçte dönemin ruhuna uygun olan dört farklı grubun arasına girip çıkışında Finnegan'ın öne sürdüğü nedene belli ölçüde uygun düşüyor olsa da takım, temelde yapılan şey o ziyadesiyle fazla kullanılan anın yaşanışına dair mottoyu doğru biçimiyle yorumlamak. Takım içerisindeki karakter yelpazesi ve neredeyse her birinin mevcutta gerçekleşene yaklaşımlarındaki farklılık düşünülünce bu daha net biçimde ortaya çıkıyor, zira grubun en derinlikli parçası aslında *orada olmaması gereken* birisi ve günlere dair çözdüğü ama diğerlerinin farkına varamadığı bir gerçek var. Tam da bu gerçek üzerine Everybody Wants Some!! ve anlatılmaktan çok deneyimlenmesi gereken bir film. Bir bütün olarak Linklater filmlerinin günü odağa alan anlayış derinliğine ortak olabildiği gibi filmografisi içerisinde en eğlencelilerden biri olarak da kayda geçiyor. Sorumluluk yüklü bir günün kişisel kabukları kaldıran kadehlerle sonlanması gibi yani nihayetinde. 


dipnot #1: filmin gayet keyifli soundtrack listesi bir yana, filme ilham veren şarkıların daha keyifli spotify playlistine tam da buradan ulaşılabilinir.

#2: annapurna pictures'ın son dönemdeki yükselişiyle beraber kaypak bir zeminde gelir eşitsizliğinin neden iyi bir şey olduğu konusuna saçma biçimde örnek olarak kullanılan yapımcı megan ellison'ın yapım sürecine dahiliyetini bilemiyor olsam da parasını yatırdığı isimlere bakmanın kendisinin çok da dahiyane bir iş yapmadığını anlamak adına yeterli olduğunu söyleyerek sinirimi içime atıyorum. ayrıca söylemek isterim ki kültürel devrimin şampiyonları bazen kültürel devrimin uğrayamadığı insanlar oluyor. hayat çok garip.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Haziran 2016 Pazar

Midnight Special


İnsan türünün pek nadir istisnalarla üzerine titreme konusunda anlaştığı ender varlıklardan birisi herhalde çocuklar. Kimisinde bildik beklentiyle var olan bu gelecek kaygısı katkılı titreme hali bazen de türün yavrusunun korunmasızlığını bilmesi sebebiyle ortaya çıkıyor en yüzeysel ifadeleriyle. Midnight Special da tam buradan hareketle ama daha soyut görünen bir düzlemde kuruyor anlatısını: bir nesne olmaktan çok bir potansiyel olarak var olan çocuk merkezine oturuyor hikayenin. Bu açıdan bakınca, filmografisine bir aile trajedisiyle başlayan Jeff Nichols -Mud'ı bir kenara bırakırsak- bir üçlemeyi tamamlıyor sanki bir anlamda. Geçmişin problemleriyle boğuşan bir yıkık, iki ayrık aileden, ailesinin üzerine titremesi paranoyaya dönüşen bir adamın dış dünyayla ve hem onun hem kendisinin kıyametiyle olan ailesini koruma mücadelesi ve en sonunda aslında ailenin içerisinde hep daha ilerisi için var olan potansiyelin açığa çıkışı olan küçük çocuğa dönen odak: bir nevi çemberi tamamlayıp içini ve dışını ayırıyor yani artık Nichols. 



Bilim kurgu sosuyla gelen anlatı fazlasıyla ilgi çekici bir başlangıç yaparken hikaye sıradanlığını ön plana çıkartıp rotasını ebeveyn sevecenliği telaşına kırdıkça olağandışı gözüken gerçeklikten belli noktalar eksiliyor. Çünkü zamanla fark ediliyor ki filmin kişiselliği aslında farklı bir bağ kurmak amacıyla gelmiyor, olan biten her şey Nichols'un yaşamındaki görece çok önemli anlardan bir sıfat edindiği zamana işaret ediyor. Bu yüzden de muhtemelen yönetmen söyleşisinde belirtmek zorunda hissediyor filmlerine yönelik kritiklerde öne çıkan "bağlama" mevzusuyla ilişkili olarak: aynı noktaları gördüğümüzü nereden biliyorsunuz ki noktaları birleştiremediğimi söylüyorsunuz? Fakat Nichols'un rutini dışlamayan o ufak yaşam alanlarını tasvir etme konusundaki becerisini bu sefer daha zihinsel bir alanda vuku bulan olayların sinematik yetiyle aktarılması devralıyor ve Midnight Special bu anlamda yaşam içerisinde kişinin odağının temelden değiştiğini varsaydığım esas dönüm noktalarından birini, ona odaklanmadan tasvir ediyor. Nichols'un sinemasında ilginç bulduğum noktalardan birisi de bu; hem ilk filmi Shotgun Stories hem Take Shelter hem de Mud günün içerisindeki somut olaylara odaklanırken aslında daha zihinsel süreçleri tasvir ediyor ve karakterlerin gün içerisinde kendilerini bulabildikleri o ufak ritüelleri değerlendiren anlar etrafında kuruluyor anlatı fark ettirmeden. Buradaki ters orantı, filmlerini benim açımdan çekici yapan en önemli ögelerden birisi. Çünkü bu sayede günün telaşesi içerisinde gözden kaçan katmanlar üzerinde, tıpkı Midnight Special'da yeryüzündeki katmanlara olduğu gibi eğilme fırsatı veriyor. Öyle ki bu ters denklikler; bir araba kovalamaca sekansı gelecek diye beklerken kilitlenmiş bir trafik veriyor Nichols seyirciye ve heyecan güdüsünü buradan besleyip filmin duygu merkezini kaygan bir zemine oturtmayı başarıyor.

Bir çocuğun, aslında bir ailenin yeryüzü için potansiyeli olduğu belki klişe, belki banal gelebilecek bir ifade. Fakat bir o kadar da gerçekliğe uygun düşüyor Midnight Special özelinde, *potansiyelin* peşindeki iki güç odağı ve onların çocuğu sınıflandırış şekli bile bunun apaçık göstergesi zira. Çocuğun aslında kişisel bir parçadan ziyade, önceden bu sorguya girmemiş bir zihin için farklı bir sevgi türünün keşfi adına esas fırsatlardan biri olduğunu görmek, her çağrışımıyla sahipliği ortadan kaldırarak evrenin dipsizliğini bir an olsun fark etme kıyısına gelmek adına ne kadar önemli olduğunun ifadesine dönüşüyor film. Üzerine titrenen insan yavrusunun ilgiye mazharlığının sebebi olan korunmasızlık ve gelecek temellerinin aslında hiçbir zaman için yok olmadığını çünkü tıpkı yeryüzü gibi günün de tek bir katmandan oluşmadığını keşfedebilmek adına önemli bir fırsat Midnight Special, herkes gözlerini kaçırırken doğrudan bakan da sadece o çünkü. Nichols'un becerikli gözü, zihni ve elleri olmasa belki herhangi bir filmmiş gibi kenara bırakabilecekken, üzerinde durdukça meselenin haddinden fazla kişiselliğinin kabuklarının dahi kalkabildiğini görebilmek sebebiyle benim açımdan da farklı bir öğreticiliğe zemin oldu sanki; nihayetinde aynı olmasa da benzer hikayeler insan türünün peşinden gittiği: ha arzu ha endişe, hepsi beklenti. 

bir dipnot: michael shannon ve jeff nichols işbirliği son dönemlerin en verimli sinema ilişkilerinden birisi olmaya kesin aday artık.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses