3 Kasım 2015 Salı
The Gift
Standart ev-işgali-filmlerini aklın bir köşesinde tutarcasına hikayesine dalıyor The Gift. Bir gerilim filmi olduğunu söylemek mümkünse de bir ev-işgali filmi değil ama. Yalnızca, fazlasıyla deşilmiş bir alanı kendisine yuva olarak benimsediğinden izleyicinin beklentileri üzerinden oynayarak kuruyor hikayesini ve gerilimi daha çok bu eksene oturtuyor. Fakat her hikaye dönüş noktasının birkaç adım öteden -hatta filmin giriş bölümünde as karakterleri iyi kötü gördükten hemen sonra?- tahmin edilebilir olmasıyla anlattığı şeyin olay bazında pek önemli olmadığını düşündürtüyor. Bu durumda doğan problem, filmin bu önem konusundaki yargıyı buna karşılık gelecek bir karakter çalışmasıyla destekleyemiyor olması, ve tüm anlatısı içerisinde merkezde hala diğer ögelerden ziyade birbirini takip eden olayların olması.
Tahmin edilebilirliğine rağmen The Gift'in beklentiler üzerinden gerilim yaratma başarısıysa daha çok ihtimaller ve filmin kayacağı tür açısından ortaya çıkıyor. Zaten filmin övülecek yönlerinden biri bu kategorik tür anlayışının dışında işlemeye çalışıyor olması, fakat getirmeye çalıştığı son ve ödül-ceza anlayışını hikayeye ısrarla sokuşu hikayesinin kurgusal zeminini bence fazla ıslatıyor, bu yüzden de anlatısı ayakta kalma konusunda sıkıntı yaşıyor. Dikkat çektiği zorbalık konusu ne kadar mühim olsa ve bu tip davranışların yaşamları ne derece etkileyebiliyor olduğu argümanı isabetli olsa da anlatı beceriksizliği sebebiyle ancak kamu spotu ilaveli, benzer filmlerin çizdiği vasatı göremeyen bir olaylar bütününe çeviriyor filmi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
24 Ekim 2015 Cumartesi
Mississippi Grind
Kumarbaz sözcüğünün tam karşılığı olan yitik bir adam ile sadece bahisteki heyecandan haz alan ağzı iyi laf yapan bir adamın hikayesi Mississippi Grind. En azından kaba taslak olarak sunulan bu, zira asıl olarak ortaya atılan soru, kaybettikçe mi devam etmenin yoksa devam ettikçe mi kaybetmenin bir hikayeye merkez olabileceği üzerine. Belki hemen tavuk-yumurta mevzusunu akla getirecektir bu fakat buradaki şey çok daha güne ve geceye dair. Bir yuvarlanma içerisinde bu kurcalamaya girmekle durağan olarak bir başlangıca dair soru çevirmek arasında ciddi farklar var çünkü. Bir yandan şans faktörünün diğer yandan stratejinin devreye girdiği bir oyun üzerinden yaşamlara dair rehberler çıkarmak sıradan geldiği kadar heyecanlı yani.
Kumar masası etrafını o veya bu şekilde kendine konu edinen ve o çevredeki muhtemel aşırılıklardan ziyade insanlara, o saf güdüyle yaşama odaklanan filmler genel itibariyle hoşuma gitmiştir. Mississippi Grind için bunu söylemek bir açıdan mümkün, zira söz konusu oyun etrafında dönen heyecanın belli aidiyetlikleri kabul etmeyeceğini ortaya atıyor ve kendisini de bir nevi sorumsuzluk üzerinden hayatını kuran bir karakter peşinde hikayesini kuruyor. Yani önümüzde takip edilmekten çok ulaşılmak istenen bir adam ve onun arkasından yola atılan bir adam ve bir hikaye var; dolayısıyla olay örgüsü bir tarafa, hikaye aynı zamanda bir karakter kendi içerisinde Gerry ile. Ortada ilgi çekecek bir şey olduğunu söylemek güç, yeryüzünde henüz anlatılmayan bir hikaye var mıdır bilemiyorum ama filmin bize anlattığının bir özgeliğinin de özlülüğünün de olduğunu iddia edemeyiz. Buna rağmen bir yolculuk etrafında, ama her şeyden öte tura ve yazı hikayesi gibi kabaca kazanan ve kaybeden karakterler arasında dönmesiyle kendisini izletebiliyor: çünkü en eski hikayelerden birisi aslında bugün milyarlarca spor izleyicisi olmasının da temel anlatısı olabilecek güçte. Yalnızca ortaya atılan soruda şunu görmek gerekiyor, kazanma ve kaybetmeyi birer kategorik ada olarak almıyor Mississippi Grind, her aklı başında "kumar filmi"nin yaptığı gibi. Şansı tuttuğu veya nerede bırakması gerektiğini bildiği için Gerry'nin yanında "sempatik" durmuyor Curtis; samimi biçimde umursamadığı ve bu işin içinde yalnızca heyecanı sebebiyle olduğu için kendisini bir noktaya kadar ayırabiliyor. Ama nihayetinde gözden kaçan şey aidiyeti reddediyor olmasıyla bunu sağlayabiliyor. Diğer yandan Gerry ise başka bir hikayede yalnızca tek bir sahnesi olabilecek ve bunun dışında geçmişe dair hatırlananlarla ancak anılabilecek bir karakterin yaşamının geri kalanı olarak simgeleşiyor.
Mississippi Grind, üstü kadifeyle örtülü masanın etrafındaki aşırılıklara kaçmadıkça güne yaklaşıyor belki ama herhangi bir ölçüde derinlere inebildiğini söylemek güç. Problemiyse tüm bu bir kefeye topladıklarını bir seyirlik olarak sunması ve çelişkilerini paketlemesi, çünkü eğer Curtis takip edilmesi gereken bir figürse yaşam nasıl bir seyirlik olabilir?
a24 tüm ıskalara rağmen tam takip edilesi bir stüdyo oldu yalnız, onu da ayrıca not düşmeli.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
23 Ekim 2015 Cuma
Experimenter
Stanley Milgram'ın 1961'deki itaat deneylerini merkezine alarak ilerler gibi yaparken bu deneyin sonuçları ve nihayetinde Milgram etrafında dönen bir film Experimenter. Bir tiyatro sahnesini anımsatırcasına kurarken kadrajını başlangıçta ve takip eden monologlarda aslında biyografik özellikli filmlerin bir noktada iki boyutlu kalmak durumunda olduğunu, ve bunun farkında olduğunu vurgular gibi oluyor. Yani bu açıdan film için eksiklik olarak görülebilecek bir şeyi avantajına kullanıyor yazan ve yöneten Michael Almereyda; bu film nihayetinde odadaki fil gibi görmezden gelinmiş, insan doğasına dair bir bulgu için var. Bu yüzden mesela ilerlermiş gibi gözüken bir aracın ön camından arkaya doğru kendini gösteren dekor ile dönemin filmlerini çağrıştıran araç sahnesiyle başlayan sekans bir anda "n'oluyor?!" dedirtmiyor, yakışıksız durmuyor. Çünkü zaten filmin kurgusal ve sembolik bölümü yalnızca bu çalışmayı yapan bir bilim insanını onurlandırmak için var, bundan geriye bir adım atmıyor film. Bu yüzden de hikaye anlatıcı onurlandırılan kişinin kendisi oluyor: etrafına çevrilecek kurguyla önemsizleştirilemeyecek bir gerçeği hatırlatıyor hale geliyor çünkü bir noktadan sonra Milgram tüm varlığıyla.
İnsanların doğalarına dair bir noksanlığı kabullenmemedeki büyüleyici çaba aslında genel itibariyle her türlü kişisel olumsuzluğu reddetmelerinden farksız. Burada şaşırtıcı olan kendisine karşı, tekil olarak, herkesten daha fazla acımasız olabilecek bir türün şeytani figürleri bırakmak istememesi. Mesela her zaman için anlamakta güçlük çektiğim bir şey Hitler'in sahip olduğu imaj gibi trajedilere yakışan kötücül figürler yaratma konusundaki büyük istek, veya gündelik yaşamımızda bir şekilde ilk elden veya söz gelimi haberlerden okuyarak denk geldiğimiz -saf bir dille söylersem- kötü eylemlerde bulunan insanları bir anda tüm insanlığın dışına çıkararak onlara adeta özel bir şeytani figürmüş muamelesi yapılması. Kutuplu bir anlayışla yaşadığımız için bunu yapmamanın, veya bu yapılanı eleştirmenin olan biteni normalleştirmeye hizmet ettiği argümanıysa kapılıp gidilen kendini iyi hissetme akımının bir etkisi sanıyorum ki. Zira olan biten tüm vahşeti, tüm zulmü normalleştiren şey aslında insanların kendileriyle yüzleşmektense her şeyi bir şeytani figür üzerine atarak olay mahallinden kaçması. Çünkü böylece alışıyor insanlar bazı "kötü insanlar" olduğuna ve dünyadaki kötülüğün buradan kaynaklanıp bu insanların "cezalandırılmasıyla" huzurun egemen olacağına. Bu mütemadi reddediş sebebiyle Experimenter, başka şaşırtıcı çalışmalarla ilginç bulgulara erişmiş olan Milgram'ı asıl olarak itaat deneyleriyle ele alıyor, film bu yüzden bunun etrafında adeta kafaya bir şeyi sokmaya çalışırcasına, yanlış anlamaya yer bırakmazcasına dönüyor.
Experimenter'ın işte bu takdir edilecek çabası kendisine sinemasal zarar olarak dönüp çarpıyor. Zira merkezine aldığı deney açılışıyla dikkatleri tam toplayıp kahramanını doğrudan, lafı dolandırmadan sunuyor ve etrafına ördüğü kurgusallığın cılkını çıkarmadan fikirsel merkezi olan bir akıcılık yakalıyor, böylece kendisini keyifle izletiyor. Fakat kendisini, belki de bilinçli bir şekilde, deneylerin etkileyiciliğinden ayırmıyor film, ve bu da kendi varlığını bu çalışma ve bulgular için bir tür aracıya çeviriyor yalnızca. Benim için tüm aracılar içerisinde en değerli yerlerden birisine sahip olacağını inkar edemem fakat bir sinema filmi olarak tek bir numarasını, isabetli bir amaçla da olsa, döndüre döndüre kullanıyor.
Experimenter, biyografik filmlerin genel itibariyle düştükleri açmazları kendi avantajına kullanmaya çalışırken kurgusallıktan mümkün olduğunca -en azından hikaye bütünlüğünde etkisi çok büyük olabilecek açılarda- kaçmaya çalışıyor fakat böylece, malesef, bir vinyete dönüşüyor. Ancak bir kez daha belirtmeli ki, bunu yaparak daha önemli bir şey söylüyor Experimenter, ve bu yüzden de bir sinema filmi olarak başarılı olsa aslında kaybedeceği şeyi yakalayıp kaçırmadan izleyicisine sunuyor. Adeta *YouTube'un sinemaya ender olumlu etkisi* diyeceğim ama çok büyük gelecek üstüme diye çekiniyorum, doğrudur.
-ne istiyoruz?
-daha çok winona ryder!
-ne zaman istiyoruz?
-90'lardan beri??!!
sevi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
21 Ekim 2015 Çarşamba
Inside Out
Animasyon filmler etrafında dönen heyecana herhangi bir zamanda pek dahil olamasam da sinemadaki komedi ihtiyacını bir süredir kendi içerisinde karşıladığını düşünüyorum. Tabii bunu söylerken çok sevdiğim ender animasyonlardan birinin Mary & Max diğerininse Wall-E olmasını "o ayrı bir mesele" ya diye geçiştirebilirim. Fakat Inside Out'ta bir kez daha gördüğüm şey Pixar için hep söylenen "herkes için film yapıyor" oldukları gerçeğinin kendinin göstermesi. Bu bir anlada olumlu elbette, sonuç olarak *aile filmi* denilen mevzunun sıkıcılığına önemli bir alternatif de olmuş oluyor bu özelliğiyle. Fakat diğer yandan aşırı kontrollü bir senaryoya sebep oluyor bu durum, yani senaryo masasının sarıp sarmalayan soğukluğu bir yana adeta geniş bir aile yemeğinde gün gibi ortada olan şeylerden bile "aman bir dargınlık olmasın" diye bahsetmekten kaçınılan bir ortamda öğütüyor senaryonun potansiyelini.
Inside Out buna istisna olmadığı gibi aynı zamanda temel hikayesini adeta sündürülmüş vasat bir video oyunu gibi kuruyor. Bu vasatlığın iyi birkaç fikir etrafını sarmasıysa genel itibariyle Pixar filmlerine temkinli yaklaşma sebebim zaten. Fakat "türün" ve türdeki marka yaratıcısının bu olumsuz özelliklerini taşımakla beraber Inside Out'un eğlendirdiğini söylemeli. Ancak filmin bu eğlendirme işlevi ötesinde benim için daha öne çıkan önemi mutluluk hissi etrafında dönen büyük kutsayıcılığa katılmayışı. Her ne kadar bu anlatı içerisinde yeterince sağlıklı bir şekilde işlenemese de söz konusu yaklaşım, yine de Pixar etiketiyle beraber taşıdığı kısıtlılık gibi olumsuzluklara rağmen bu alana girebilmesi bile benim açımdan takdire değer.
Sonuç itibariyle şu gerçek ki Inside Out, eğlenceli bir çerezlik. Bunun ötesinde söylenebilecek diğer şeyler yalnızca filmin türsel olarak içinde bulunduğu açmazlara dair olabilir fikrindeyim ve bu sebeple de bundan bahsederek başladım zaten. Filmin neşeli bir mısır eşliği olmasını da belirttikten sonra şöyle toparlamak en doğrusu sanırım: birkaç istisna hariç, birbirini takip eden Pixar filmlerinin özel hayran grubu haricinde bir çevrede yaşam süresinin çok kısa olmasına başka takılan yok mu ya gerçekten?
Ha bir de eklemeden geçemeyeceğim: finaldeki kedi bölümü olmasa filme dair düşüncem, tüm o mutluluk mitine karşı duruşuna rağmen daha olumsuz olurdu.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
18 Eylül 2015 Cuma
Dheepan
Bir göçmenlik hikayesinin, hele de önemini yitirmemiş olmasına rağmen, mütemadi eğrisi değişmeyen ama aynı noktadan tekrar tekrar alınıyor olması sebebiyle etkisi hayli kırılan bir hikayenin anlatılması için en doğru ortam olabilir bu. Tüm bunların üzerine Jacques Audiard da kendisi için tanıdık sularda yüzüyor olduğundan böylesi bir ayin için beklenti biraz daha yükseliyor haliyle. Fakat Dheepan, kuru anlatısıyla gerçeğe ve güne düştüğünden çok ezbere düşüyor.
Filmin bir kez daha ortaya koyduğu gerçeklik *ihtimaller içindeki perişanlığın* imkansızlıklar içindeki perişanlıktan daha ağır bastığı. Gariptir; böyle basit gerçeklerin göz önündeliği onların ifade edilmesini zorlaştırırken kurmaca içinde görünürlükleri artıyor. Sri Lanka'dan kaçarak Fransa'ya gelip şehrin çeperlerinde bir nevi bekçilik yapan yapboz ailenin yaşadıklarının konuya biraz duyarlı herhangi bir insan için ezbere hikayesi, son raddeye kadar kuru ama hafif bir tonla ilerliyor. Dardenne kardeşlerin benzer konuları ele alışlarındaki gibi bir kuruluktan söz etmiyorum ama, o bahiste kullanabileceğimin aksine, olumsuz çağrışımlarıyla bir kuruluk söz konusu burada. Çünkü sürünceme içerisindeki yaşamlarda hayal ve ihtirasların bir sarmal içerisinde yok olmayayazdığını belki göstermeyi başarıyor Audiard fakat bunu birkaç kareyle de başarabilecek yetenekte birisi kendisi -ki o zaman çok daha değerli olur ya, neyse-; o zaman Dheepan, göçmen veya sığınmacı meselesinin günlük siyasetin bu derece ortasında olduğu bir dönemde bu yoldaki yaşamlar için veya onlar adına ne söylüyor seyirciye? Dheepan, son dönem Avrupa sinemasından git gide uzaklaşmama neden olan filmlerden biri değil, yani bir cümle etrafında beceriksizce dolanıp en sonunda izleyiciye bir kelime oyunu tahtasında ortadaki kelimeyi andırırcasına etrafına onlarca alakasız *puan kelimeleri* bezenmiş bir önerme bırakmak için sinema dilinde bir cümle kuramadan çırpınmıyor, ve bu şahsen önemsediğim bir şey. Ama Dheepan kamera etrafında olup bitenler anlamında becerikliyken kamera hesaptan çıktığında beceriksiz bir anlatı ki bu genel itibariyle eğlence sinemasının yaptığından çok da farklı bir şey değil. O zaman önemli bir meseleyi ciddi bir biçimde konu alıyor olması nedeniyle mi daha değerli? Belki, fakat bu Dheepan'ı etkileyici bir anlatı yapmak için yeterli değil. Ayin ve ritüelden bahsederken ezbere tekrarı sebebiyle yeriyorum Dheepan'ı, çünkü ritüel anlatılandan çok kullandığımız dil, ve bu konuda Dheepan gayet becerikli. Fakat bir ayin yaratamıyor olması problemi. Çünkü kendisi sonlanırken, zihin, filmden önce hali hazırda beklediği sorulara zorlama olanları da ekliyor, derinin altına giremeyen sıcaklık daha dışarı çıkamadan salonda insanı üşütüyor. Şahsen iskelet açısından benzerlikler olduğunu düşündüğüm A Prophet tam da bu sebeple kalıcı bir filmken, Audiard'ın son filmi Dheepan da tam bu yüzden mevsimin değişimiyle soğuğa eklenip peşi sıra yok olup gidecek bir film bence.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
14 Eylül 2015 Pazartesi
Southpaw
Boksla hiçbir alakası olmayan bir sinema izleyicisi olarak boks filmlerine özel bir ilgim olması şahsen benim de anlamlandırmakta zorlandığım bir şey. Fakat yarışmacı sporun ilgi çekiciliği fiziksel aktivite ve taktiksel yaklaşımın birleşimiyle ortaya çıkan ahenk ötesinde, yaşamın o çirkin özüne dair çiğ bir analoji olarak kullanılabilmesi bence, ve boks da tüm o diğer sporlar içerisinde bu benzerliği en çıplak haliyle kurdurma imkanına sahip. Southpaw'da da bu duruma tam denk düşen bir hikaye izliyoruz.
Vasat dahi denilemeyecek, klişelere boğulmuş hikayelere ufak modifikasyonlarla yaklaşıp farklı çerçeveler yakalamaya çalışarak en azından izlerken sövülmeyecek filmler ortaya çıkarmanın yönetmeni Antoine Fuqua'nun yeni filmi, kendisinin filmografisinin yine pek uzağına düşmüyor. Bu sefer iyi fikirleri; boksun sunumuna ve o harap hikayelerin ön yakasındaki coşkunun aslında *kan isteyen* bir kalabalığın tezahürü olmasına odaklanıp ringin mecazi bir intikam alanı olduğunu hem basit hikayesi hem de ringin resmedilişi üzerinden ortaya koyması diyebiliriz. Korsan film satıcılarının "abi çok iyi film ya" diye sayıklayarak her "ne önerirsin?" diye sorma gafletinde bulunanın eline tutuşturduğu önceki filmlerinde olduğu gibi yine değişik açılar yakaladığını da söylemek mümkün Fuqua'nun. Her ne kadar özel bir ilgim olmasa da kendisine, klişelere boğulmuş filmlerde bazı fazla deşilmiş alanlara girmemek için yolunu dolandırması, seyirciyi durduk yere bekletmemesi, kandırmaması ve nihayetinde onun istediğini düşündüğü şeyi kendi açısından mümkün olabilecek en iyi şekilde vermesi gerçekten takdir ettiğim özellikleri. Bu filmde de Jake Gyllenhaal gibi bir aktörün filmi bir üst seviyeye taşıması avantajını kullanıyor, fakat yine de yeterli kalmıyor.
Sorun şu ki; yeterli içerik sunmada genelde sıkıntı yaşıyor Fuqua. Elindeki hikayeyi, bir kutu mısırla zevkle izlenesi biçimde anlatmayı biliyor ve bu gerçekten değeri fazla bilinmeyen bir şey, fakat yaklaşımı ne kadar bilinen yola girmemek için uğraşıyormuş gibi gözükse de, çok cılız hikayeler iyi fikirleri nötrlüyor. Karşılaştırma gibi bir bayağılığa girmeyeceğim, fakat klişelere boğulan boks filmleri içerisinde hikaye ötesinde ringi, sporu ve etrafındaki hayalleri, yaşamları yansıtmaya yönelik samimi bir çabası var Southpaw'ın, ve bu bir *pop-corn filmi* için önemli bir derinlik. Basitliğinin tüm iticiliğine rağmen hikayenin ringin etrafında adeta bir çember çizmesi de klişelerin etkisini kırabilecek bir şey; çünkü Fight Night'ın önüne birkaç kontrolör ile oturup oyun oynamadığının farkındasın: karşında gerçek yaşamlar ve onun için kanıyla kumar oynayan insanlar var. Ama işte bu numara bu hikayeyi elinizin altından geçireceğiniz bir başka film yapmaktan öteye götüremiyor.
Sonuç olarak Southpaw'ın yanlış bir pazarlaması yok ve Fuqua'yla şöyle böyle tanış olmuş herkes ne bekleyeceğini aslında biliyor. Yalnızca Southpaw, Fuqua standartlarında dahi sanki biraz fazla yüzeysel kalıyor.
Lahey'den,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
gereksiz bir dipnot olarak: posterde öyle bir oynamışlar ki, rachel mcadams'ın eli filmde o sahnede elinin olduğu gibi değil. ojesi haricinde de değişiklik var.
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
27 Temmuz 2015 Pazartesi
En duva satt på en gren och funderade på tillvaron
A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence
Roy Andersson'un rastgele ama hakkında keskin yargıları olmayan bir izleyicisi olarak ne beklemem gerektiğinin farkında olarak oturdum izlemeye bu uzun isimli son filmini. Açıkçası bu anlamda pek şaşırtmıyor Andersson, zira kendisinden bekleneceği gibi çekimler ve sinematografiyle beraber soğuk ve durağan bir filmle karşı karşıyayız ve bu kendisinin sinemasına aşina olanlar için ilk anda güzel gelebilecek bir durum olabilir. Fakat böylesine keskin tarzı olan birçok yönetmenin son 5 yıllık süreçte sektirmeden yaptığı gibi kendisinin de kendi parodisine dönüşme durumu olduğunu söylemek mümkün, zira ortada yamalardan hallice bir anlatı var, hatta bence yok.
Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki bu bir yorum filmi değil, gözlem filmi. Hareketsiz kameranın sabit açıdan sahneyi gözlemesiyle beraber detaylara olan dikkatin ön plana çıkması olağan olandır, fakat A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence bu açıdan pek doyurucu olmayan bir film. Bunun bilinçli olduğuna şüphe yok, zaten filmin cümlesi bu durum üzerinden kendisini kuruyor ama burada kuru cümleler ötesinde, her şeyden önce, seyir için var olan bir eser olması gerektiği unutuluyor gibi. Sembolik anlatım ile sembolleri art arda dizerek bir şeyler anlatmaya çalışma arasında fark olduğu açık çünkü. İkincisiyle beraber tıpkı bu filmde olduğu gibi yalnızca etiketlerle ifade edilebilecek değerlendirmelere geçiş yapabiliyoruz ancak: iletişimsizlik, yalnızlık, izolasyon, tepkisizlik vesaire vesaire. Yani bir noktadan sonra "evet evet onlar işte" diye geçiştirilen şekilde *insani kapanmayı* anlatıyor resmen Andersson. Güncel kültüre yapılan atıflarda isabetli gözükmesine rağmen bu yüzeysel ve skeçsel yapısı her şeyi bozuyor bu sebeple: filmin kendisi cümlesine dönüşürken aynı şeyleri tekrar tekrar okuma sıkkınlığı mı içi kaplıyor yoksa hali hazırda zaten bir film mi izlemiyoruz, ayırdına varamıyorum.
Sembollerin doldurduğu satırlar bir noktadan sonra belki kendi dilini yaratıyor gibi geliyor olabilir, fakat mütemadi suskunlukla mütemadi gürültü aynı noktaya varan şeyler. Yani bağırmanın zıttı sessizlik mi, tartışılır; fakat bağırmanın doğrusu sessizlik değil.
sevgi, saygı o ve tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
20 Temmuz 2015 Pazartesi
Griff the Invisible
Süper kahramanları sıkıcı ama onların maceralarını eğlenceli bulan birisi olarak Marvel filmlerinden sıkılıyor olmam benim problemim değil -merhaba Dan Harmon, ben de seni seviyorum-, öncelikle bu konuda anlaşmalıyız. Çünkü Griff the Invisible, o filmlerin etrafında dönen ama o filmlerden çok farklı ve özel olan şeylere dokunan ve son dönemde daha fazla çeşidini gördüğümüz güzelliklerden biri. Süper kahraman olmaya özenen, bu uğraşta olan veya herhangi birisine olan hayranlığıyla yaşamın tek bir şekilde yaşanmayacağını gösteren karakterler etrafında dönen hem film hem çizgi romanların son dönem ana akım sinemadaki dalgayla beraber biraz daha görünürlük kazanması gayet olağan bu açıdan. Avustralya'lı Griff the Invisible da bunun keyifli örneklerinden biri, fakat bir farkla: doğal olarak beklenecek geek ögelerden daha baskın olarak, biraz da o yönü meşrulaştırmak adına, favori temalarımdan olan bilindiği-şekliyle-yetişkin-olmama ya da yaygın ifadesiyle *büyümeme* anlatısıyla gerçekliğe dair bir sorgu ilgi odağına oturuyor. Bu anlamda mantıken bir süper kahraman filmi olsa da aslında değil de aynı zamanda.
Griff, sıkıcı bir işte çalışan sıradan bir insan olmamayı gerçekliğe karşı olan savaşıyla sağlıyor. Kendisini nicel olarak belirlenen *doğru* ve *gerçek* ile temas halinde tutmaya çalışan abisi Tim ve savaş teçhizatlarını aldığı dükkan sahibi haricinde herhangi birisiyle gönüllü olmaya meyleden bir ilişkisi olduğunu söylemek güç. Burada Griff merkezinden anlatılsa da hikaye onu gerçekten anlatılası yapan Melody karakteri olduğu için sanki bayağı pazarlama afiş ve afiş yazısından daha çoğunu hak ediyormuş gibi geliyor bana, belki bunu bir olumsuzluk olarak yazabiliriz filmin genel itibariyle basmakalıp tutumunun yanına. Fakat basmakalıplık veya o abartılı duygusallık belli açılardan bir ölçüye kadar değerli bir şey sanki, çünkü alay ve şüpheciliğin kinizmden ziyade sinizme kaydığı bir zamanda bireyi aklı selim tutabilecek şeylerden birisi bunlar. Tabii burada kinizm ile süper kahramanlığı veya en azından onun çevresinde belirlenen kültürü yan yana koymayı da akla yatırabilmek gerekecek, fakat görülmesi gereken şu ki bugün var olan kinizmin kendini besleyeceği şeyler ve nefes alacağı yaşam alanı bu çerçevede olmak durumunda, kategorik olarak bakmamak gerekiyor zira. Ama işte afişin süper güç ilişkili cümlesi anlatıdaki gibi oturmuyor, artık film üzerinde sakil durmaya başlıyor, ki zaten son 5 yıldır sevdiğim filmlerden hangisinin pazarlanma şekli içime sindi, o da ayrı bir mevzu.
Gerçeklik dediğimiz şey onu ne kadar fazla insanın kabullendiğine bağlıysa, yani gerçeklik temelde bir kabullenme meselesiyse, -ki bence öyle, aa merhaba Lyotard- Griff the Invisible buna dair bir hikaye sunmada başarılı. Evet, tahmin edilebilir, ama bu tarz bir anlatı zaten bakış açısı biçmekten ziyade kendini tatmin için var olabilir. Bu yüzden de aslında yetişkinliği mesele edebilen insanlar için daha değerli olabileceği fikrindeyim. -Ama gerçek anlamda büyüyememiş insanlarla büyümemiş insanlar arasına da bir ayrım koymak gerektiği düşüncesindeyim, yani evet, yine bir denge durumu söz konusu; bunu ayrıca belirtme gereği duyuyorum çünkü genç olma diye bir şeyin pek yaşanma imkanı olmayan bir ülkedeyiz, dolayısıyla favori temalarımdan birinden bahsederken kurduğum cümlelere yapabileceği çağrışımlar açısından dikkat etmeye çalışıyorum.- Çünkü sözünü ettiğim banal ögeleri ancak öyle birisi yerine yerleştirebilir gibi, zira öbür türlü tıpkı The Giant Mechanical Man muamelesi gösterilecek bir filme döner Griff the Invisible, ha bir başka eğlenceli filme göz kırpmış olur, kötü olmaz belki ama aralarındaki o ince ayrım da gözden kaçar, zaten afişe takma sebebim bu: Griff the Invisible iki insanın aşk hikayesi değil; her şeyden önce bir gerçeklik meselesi. Burada iki insanın işlevi yorum gücünü göstermek adına önemli yalnızca ve bu sebeple de iki insanın hikayesini değil mefhuma dair genel bir hikaye sunma beceresine sahip. Fakat nihayetinde, tüm tadına rağmen bir dondurma gibi süresi var filmin de, yiyebildiğin sürece sıcağa karşı tatmin ediyor ama sonra yine derme çatma bir serinlik ihtiyacında bırakıyor izleyeni, oysa özel filmler hep kalırlar.
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










