14 Haziran 2015 Pazar

While We're Young


İsmini, final jeneriği akarken bir duvara resmedilmiş graffiti olarak görüyoruz en sonda: ama güvenemiyor insan. Acaba var olan bir graffitiyken isim için ilham mı olmuş, film sayesinde orada var mı olmuş yoksa duvarda hiçbir şey yokmuş da bilgisayarda birkaç fare darbesiyle var gibi mi olmuş? Film de bu belirsizlikler üzerinden özünü kurarken daha fazla anlam kazanıyor jenerikle beraber isme dair ortaya çıkan bu önemsizmişcesine duran fakat samimiyeti kuran tartışma. Nokta aynıyken ona nasıl gelindiği; bir anda tek bir kalem darbesiyle mi, yanlışlıkla yazılmış bir iki harfin üstünün karalanmasıyla mı, ufakca not edilmiş tahminvâri notların uçurulmasıyla mı yoksa cümlenin nerede duracağını başından beri bilerek mi? Filmin tartıda belli belirsiz bir tarafa kayan son önerisi çok da önemli değil açıkçası bu aşamada, zira bu tartışmaya bir zemin kuruyor olması filmi ortaya çıkartan. Ama ne kadar fark edebilir zaten değil mi: biz gençken, hali hazırda gençken, hazır gençken, gençken, geç mi gençlik, geçti o zamanlar ya da gençlik miti; ne farkeder yani? 

Woody Allen'ın ikinci göbekten akrabasıymış hissi veren Noah Baumbach, bir kez daha "orta-üst sınıf çelişkileri"ne dair ortalama bir Amerikan bağımsızıyla geliyor. Birçok izleyicinin aksine ben bunu övgü olarak kullanıyorum tabii. Zira Baumbach kadar dişe dokunup da kanatmadı ki diye kötülenen bir diş fırçasını anımsatan yönetmen bilmiyorum ben son dönem Amerikan sinemasında. While We're Young da bu anlamda tam bir Baumbach filmi. Ortalama film süresi olarak akıllara yapışmış o doksan dakikanın sonunda kendimi birkaç saattir filmi izliyormuş gibi hissetmem filmin yuvarlanış ve oynayış şekline bağlanıp "yorucu" sıfatı kendisi için uygun görülebilinir; fakat tıpkı Frances Ha'da da olduğu gibi ziyadesiyle önemsiz görünmesine rağmen insanların yaşamını o veya bu biçimde belirleyen endişeler etrafında dönüyor While We're Young, ve bu, saatleri dolduruyormuş hissi veren bir tartışmayı anımsatıyor kaçınılmaz olarak. Güzellediğim doğrudur, ama Baumbach filmleri bu eşeleme olmadan kendi değerlerine ulaşamıyormuş gibi geliyor bana, o yüzden çabayı şahsen hoş karşılıyorum. 

While We're Young'ın bir noktada umursamamaya bağladığı başarı ile olan insan ilişkisi ya da tablonun o imrenilen haline nasıl ulaşıldığı konusunu şahsen fazlasıyla önemiyorum. Çünkü dürüstlük sözcüğü gayet yüzeysel biçimde kullanılırken asıl anlamını kaybediyor gibime geliyor. Çocukca ifadesiyle basit bir yalan söyleme meselesi değil bu; bireyin kendisiyle olan ilişkisinin çevresine, ve dolayısıyla dünyaya yansıma hali. Çünkü kendini ifade etmenin gerçekliğe uygunluğu ile doğru söyleme arasında ciddi bir fark var, tıpkı yukarıda filmin isminin farklı biçimde Türkçeleştirilmelerinde olduğu gibi. Bu durumda aslında başa tekrar dönüyoruz: başarı mı süreç mi kıyaslamasının kendisi zaten sonuca odaklamıyor mu insanı? Hikayenin bu ayrımı vurgulaması gelgitli kargaşası içerisinde ayrıca önem kazandırıyor tartışmaya. Fakat "gençliğe" bağlanan sıkıntının doğası noktasındaki argümanın, gençlik mitini öne çıkararak zaman içerisinde meydana gelen değişimlerle kendisini meşrulaştırmaya çalışışını pek yerinde olmayan bir final gibi görüyorum. Yani filmin son cümlesine katılmamaktan ziyade filmin bir son cümleye ihtiyacı olup olmadığından şüpheliyim; zira tüm filmin üzerine olduğu şey Baumbach'ın filmografisinin de özeti: sadece gülümse kendi kendine, sen sensin. Klişeyle doğruluğun kesişmediğini kim söylemişti ki? Yalnız hatırlatmakta fayda var: burada bahsettiğim tüm diğer fark ve ayrımlar gibi, kendini-iyi-hisset filmleriyle bir tartışma ve basit endişe üzerinden gelen diğer filmlerin belli cümleleri kullanmaları arasında ciddi bir fark var, ve While We're Young'ın bir Baumbach filmi olarak değer kazanıyor olması tam da buna bağlı.      

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Mayıs 2015 Cuma

Ex Machina


"Daha derine inebilirdi, daha uzun sürebilirdi, daha girift sorgular dahilinde daha ilgi çekici bir anlatıya dönüşebilirdi." Ex Machina üzerine izleyicilerin çeşitli yorumları temelde bu eksende dolanıyor gördüğüm üzere. Yapay zeka üzerinden *insansal* olanın ifşasına yola çıkmış diyerek yerli basının iddialı ve boş spotlarına göz kırpılarak kısaca nitelenebilecek bir filmin üzerinde dolaştığı temalara farkında olmadan bu derece atıfta bulunup dahil olunabilirmiş dedirtiyor doğrusu bu tepkiler. İncelemede kaçırdıkları şeyler olduğundan değil, memnuniyetsizlik ve eksikliğin insana özgü bir şey olmasından ötürü belki gayet doğal bu durum; fakat Ex Machina'nın sunduğu deneyim üzerine denk gelince işaret edilmesi gereken özel bir noktaymış gibi gözüküyor. 


Genç bir programcının bir yapay zeka tasarımının kapasitesine dair bir deneye katılışını konu ediniyor kabaca Ex Machina. Söz konusu yapay zekanın geçtiğimiz senenin teneke sesli filmlerinden olan Son of a Gun'dan tanıyabileceğimiz İsveçli Alicia Vikander olması, filmin estetik üzerinden kurduğu bir başka argümanı da deşmeden belirtmek adına önemli diye düşünüyorum, ayrıca kendisinin başarılı performansı da bu argümanın fikirsel temelinin belli bir gerçekçilik üzerine kurulmasına ayrıca yardımcı oluyor tabii. Bunun haricinde hazır oyunculardan girmişken benim için Inside Llewyn Davis'le başlayan "Oscar Isaac'li filmler" diye bir kategori oluşturmaya başlayabiliriz gibime geliyor, zira rol seçimlerinde ciddi bir karakterten ve finalde doyurucu filmlerden söz etmemiz mümkün.



Yapay zeka yaratılması üzerine var olan uğraşlar ve filmde Caleb'in "insanlığın değil tanrıların dönüm noktası olur" gibi sözlerle önemini belirttiği mevzuya dair mühim bir bakış açısı sunuyor Ex Machina. Fakat bunu yaparken söz konusu yapay tasarıların kapasitesinden çok onu yaratan insan aklına ama daha temelde insan doğasına dair yorumlarıyla bunu yapmayı başarıyor. Film süresince aslında makineyle insan arasındaki his/bilme ve tercih üzerinden benzerlikler kurarken bir noktada da filmin metafizik bir tartışma çerçevesine dahil edilebileceğini ve eğer bir yaratıcı varsa onun yapısının kağıda aksedenden ziyade insanların gerçekliği üzerinden ortaya çıkabileceğini söylemek mümkün. Yani geniş bir yelpazede farklı konulara ucundan değinmeyi başarıyor kendi kısıtlı alanında Ex Machina ve bu sayede belli sınırlar dahilinde kendini hapseden bir film olmanın ötesine geçebiliyor. Etkileyiciliğinin önemli ölçüde bu yapıdan hareketle ortaya çıktığı aşikar, fakat bu içerik dahilinde bir tarz bahsi de yapmamız gerekiyor. Çünkü kamera kullanımının her ne kadar pek ilgi çekici bir yönü olmasa da filmin görselliği ile kendini konumlandırdığı "aradalık" hissi anlatının aktarımında önemli bir görev üstleniyor. Zira "medeniyet"in uzağında izole bir alanda doğa içerisinde yeni bir atılıma dair bir hikayeyi izlerken bir geçişkenlik alanına da kilitlenmiş oluyoruz, bu hem anlatının kendisi özelinde gerçekleşiyor hem de ona ulaşma biçimimizi belirleyen anlatı formu açısından gerçekleşiyor; bu anlamda filmden taşan anlamların kendilerini izleyici özelinde sağlamlaştırdığını söyleyebiliriz. Yapay zeka konusu üzerinden insan doğasına dair söylemiyle de belki bu yüzden etkileyici olabiliyor Ex Machina, üstelik pek yeni bir şey de söylemezken. Yani yazın ortasında tam kendinizi kötü hissettiğiniz anda kapanan hava gibi bir film Ex Machina, bir de yağmuru bırakınca, değmesinler keyfimize. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

17 Nisan 2015 Cuma

Mr. Turner


Mike Leigh'e hayranlığım bloga o kadar sinmiş durumda ki kendisinin sinema zevkime etkilerini tekrar tekrar anlatmaya lüzum yok sanıyorum. Bu sebeple Mr. Turner'ın 2014'te en çok beklediğim filmlerden biri olması da şaşırtıcı bir durum değildi. Çünkü Leigh söz konusu olduğunda, J. M. W. Turner'ı konu edinen bir film denilince adeta ressamın görsel monografisine dönüşecek nitelikte bir film bekleniyor haklı olarak ve dönemin bir sanatçısının yaşamına, yaratıcılığı arkasındaki gündelik yaşama girmek en az o filmin görsel tekniği kadar ilgi çekici oluyor. Fakat her zaman olduğu gibi, yükselen ve kendiliğinden şişen beklenti en ufak bir aksi durumda, otobüste haklı veya haksız bir şeye öfkelenen insanın bitmek bilmeyen söylenmesine meylediyor. Mr. Turner sonrası kendi kendime yaşadığım durum bu derece değildi belki ama izlemem üzerinden haftalar geçtikten sonra şimdi cümleleri ardı ardına sıralarken fark ediyorum ki biraz haksızlık etmişim filme. 

Mr. Turner her şeyden önce ana karakteri sebebiyle etrafında döndüğü resmi hissettirmeyi başaran bir film. Leigh'in önceki filmlerinden tanıdığım Dick Pope'un sinematografik başarısına bu sebeple ayrıca değinmek gerekiyor. Elbette Pope'un bir tablo estetiği yakalama konusundaki gözü ve dokunuşu hayranlık uyandırıcı olsa da başta sanat tasarımı olmak üzere genel itibariyle prodüksiyonun bu sinematografiyi öne çıkartan etkisi de yadsınamaz. Filmin görsel başarısı ötesinde Leigh'in Turner'ın yaşamına yaklaşımı, yani gündeliği ilk safhaya alarak yarattığı derinlik ve bunu hiç ıskalamadan hep yakalayan planlarından bahsetmek mümkün. Fakat bu kadar olumlu bileşenden, özellikle bu teknik beceriden, Turner gibi eksantrik bir karaktere de rağmen bu derece tekdüze ve indirgeyici bir hikaye çıkması şahsen anlamakta güçlük çektiğim bir durum. Günlük yaşamla nefes alan karakter, bu sayede derinlik kazanan anlatımın teknik açıdan sorunlu bir roman yazarını andırırcasına ilerlemesiyle hikayenin alacağı nefesi adeta vakumluyor, çünkü bir noktadan sonra överek belirttiğim günlük yaşam odağı fazla günlük kalıyor, hikayeye ilgisini kaybediyor. 




Bu noktada geri dönersem; haksızlık etmişim derken kastettiğim, filmi bu olumsuz görüşümün aslında filmin özsel bir problem yaşamasından kaynaklı olmadığını fark etmem üzerineydi. Zira arkasındaki bu kadar iyi yaratıcı kararlara ve böylesine bir teknik kapasiteye rağmen bu potansiyelini iyi değerlendirememiş bir filmin ortaya çıkması filme yüklenmemin asıl sebebi. Bir Leigh filmi için bunları söyleyebileceğimi hiç düşünmezdim açıkçası, bu yüzden ben de şaşkınım.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Nisan 2015 Salı

Interstellar


Adettendir, bu profildeki yönetmenler için ilk filmlerinden itibaren kısaca bir hatırlanış yapılır, değişim/gelişim sürecine dair bir iki kelam edilir. Her yaptığıyla yeni bir "hit film" çıkartan Christopher Nolan'ın kariyeri Batman üçlemesiyle beraber artık tekrar tekrar anlatılmaya gerek duyulmayacak bir popülariteye kavuştu malum, dolayısıyla ufak bütçeli etkileyici filmlerden, büyük bütçeli bağıran filmlere ilerleyiş sürecindeki yorum farkını belirterek o konuya girmeyeceğim ben. Ama şu bir gerçek ki, her şeyin çabucak tüketilmesiyle hızlıca gelip geçen bir ara nesil olma endişesi ve telaşıyla belki, en ufak olayların *tarihin* en gösterişli işleri kimliğine büründürülmeye çalışılması ve "en" yarışından Nolan ile filmleri de payına düşeni alıyor. Burada olan olumlu yönlerine rağmen arada kaynayıp giden fikirlere oluyor tabii, ve bu örnekte de Nolan'ın eserlerine. Interstellar için belki böylesine bir durum bu ciddiyette söz konusu değil, fakat Inception mesela; gösterim tarihinden itibaren kaç dizide, programda, günlük konuşmada referans noktası veya mizah odağı olurken film olarak kalmayı ne kadar başarabildi, tartışılır.


Gravity'den sonra, belli bir popülaritenin etkisiyle "notu" üzerine yapışmış filmlere kalabalık dağıldıktan sonra ilgilenmeye karar vermiştim, çünkü ister istemez insan etkileniyor ve film deneyimi ciddi biçimde hasar görüyor bu durumdan. Dolayısıyla Interstellar da ev sinemasıyla buluşana kadar benim için yine-beğenilmiş bir Nolan filmiydi yalnızca. Plottan kısaca bahsetmeye gerek yok tabii artık şu aşamada, ama zaten plot ağırlıklı bir film olduğunu söylemek de zor Interstellar'ın. Benim açımdan filmin bu duruma rağmen bu derece beğenilmesi şaşırtıcıydı, zira Nolan'ın filmlerinde baskın bir "ilgi çekici plot" ögesinden bahsetmek mümkün. Belki Batman özelinde bunu karakterlere yığabiliriz ama yine de karakter eksenli bir plot meselesiydi o hikaye arkı da. Interstellar ise son dönemde bağımsız, küçük bütçeli bilim kurgularda çokça öne çıkan *insancıl bilim kurgulara* örnek olacak nitelikte bir film. Burada insancıl kısmını açmam gerekiyor tabii, olumsuz anlamla atfettiğim bir nitelik değil çünkü bu. Bilim kurgular çoğunlukla bir teknoloji fetişizmi veya doğası gereği fütüristik atmosferin etkileyiciliği ile kendilerini kurarken insan ögesi genel itibariyle bir arka planda kalıyor, en azından türe dair şahsi deneyimim bugüne kadar bu yönde oldu. Fakat insanın olay örgüsünün önüne çıkması, eğer varsa sıkıştırılan mesajın, filmin cümlelerinin insan üzerinden, insani bir perspektifi kendisine ana pencere yaparak aktarılması benim daha ufak bütçeli kalender yapımlarda gördüğüm bir özellik. Interstellar, gürültü patırtısına rağmen bu kategoriye rahatlıklı denk düşürülebilecek bir film ve hatta belki de, çokça söylendiği üzere bir light-2001. Şahsen Kubrick'e dair düşüncelerim Cronenberg'in kendisi hakkında söylediklerine hayli yakın olduğu için şimdi iki filmin bol bol yapılmış kıyaslamasına dair bir şey söylemeyeceğim, çünkü kişisel olarak Kubrick'i de konu edeceğim ve tartışma bambaşka bir boyuta geçecek, ama Nolan'ın günümüz sinemasında Kubrick'in döneminde denk düştüğü bir yeri işgal ettiğini bir süredir düşünüyorum, bunu kısaca çıkartabilirim sanırım aradan.     


Eğlence sinemasının, misafirlikte sıkılmış şımarık çocuk gibi koştura koştura oraya buraya kafa attığı bir dönemden çıkmasını heyecanla bekleyen bir sinemasever olarak, belki nihayet oturup konuşulabilecek, beraber üç beş bir şey oynanılacak insan olgunluğuna tekrar erişeceği umudunu veriyor bana Interstellar bu sebeplerle. Elbette bu büyük bir umut değil ve Marvel film takvimi haberlerinin dolaşım oranını gördükçe kısa vadede çok da mümkün olmadığını kabulleniyorum. Ancak Nolan, etkisi bir köşeye atılamayacak bir yönetmen. The Dark Knight üçlemesiyle çizgi roman uyarlamalarına yaptığı etki, sektörde onunla beraber yaşanan patlama ortada; dolayısıyla bundan sonrasında da eğilimlerde önemli bir ağırlık üstleneceği pek uçuk bir değerlendirme olmaz. Her şeyden çok bu yönden önemli bir film bence Interstellar. Fakat film için sarf edilmiş abartılı sıfatlar mı daha abartılı yoksa benim yapmasını beklediğim etki mi, onu birkaç yıl sonra 2014 filmlerine dönüp baktığımızda göreceğiz sanıyorum ki. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
bir gün anne hathaway ve matthew mcconaughey'i ağzımın suyu akarak, hem de birarada izleyeceğimi birisi söylese "nereden çıkacak o kadar güzel romantik komedi?" derdim. iki oyuncunun da izleği planlansa ancak olacak kadar hayranlık uyandırıcı.
uzun zaman olmuştu, özlemişim.    

14 Mart 2015 Cumartesi

A Most Violent Year


2008 ekonomik krizinin etkisiyle beraber yatırım bankaları ve "saygın" iş insanları etrafında dönen finans dramaları zirve dönemlerinden birisini yaşamıştı krizi takip eden 3-4 yıllık süreçte. Çoğu birbirinin benzeri olan bu filmler genel itibariyle belli cümleleri telaffuz etmeyi başarsa da bahse değer bir kalıcı niteliğe sahip olmamaları -içlerinden kimisinin öne sürdüğü ifadelerle beraber- en büyük problemleriydi denilebilir. İşte o karmaşa içerisinde bir çırpıda ayırabildiğim iki özel film var benim için. Birisi sevgili Brit Marling sebebiyle döneminde dikkatimi cezbetmiş ve hakkının bir hayli yenilmiş olduğunu düşündüğüm Nicholas Jarecki'nin Arbitrage'ı, diğeriyse finans sektörüne pek yabancı olmayan J.C. Chandor'ın Margin Call'u idi. Chandor'ın bir ilk film için hayli oturaklı olan Margin Call'u, kendisinin geniş oyuncu kadrosunu her an filmin içinde tutma başarısıyla da hayranlık uyandırıcıydı; özellikle o geniş oyuncu kadrosu gayet tecrübeli, kimisi korkutan tanınmış isimlerden oluşurken. Sundance'ın ilk filmiyle beraber yaşamında ayrı bir yeri olmuş olmasının da aracılığıyla yaşayan efsanelerden Robert Redford'la bir sonraki filminde çalışmış olmasıysa bu yüksek profilli oyunculara senaryolarını ve kendisini kabul ettirmesi ötesinde başka bir şeyle de dikkat çekiciydi: ilk filminde geniş bir oyuncu kadrosunu yönetmiş olan Chandor'ın All is Lost'u yalnızca bir teknede ve yalnızca Redford'un karakteri etrafında gelişiyordu. Bu bir uçtan diğerine giden iki filmiyle bile Chandor'ı günümüz Amerikan sinemasının özel isimleri arasına yazıyordum şahsen ben ama şimdi kendisini övmeme fırsat tanıyan başka bir güzellik var: A Most Violent Year.

"Amerikan rüyası eleştirisi" kalıbı değme sinema izleyicisinin biraz farklı yaklaşımı olan her politik konulara değinen Amerikan filmi için kullandığı ifadelerin bir parçası olmaya mahkum gibi durmakta. Dolayısıyla en az o kullanılan ifadeler kadar anlamını kaybetmeye yüz tutmuş durumda Amerikan rüyası eleştirisi dediğimiz şey. Orta sınıf üzerine kurulmuş bir ülkenin "daha iyi"yi "çalışma"ya sıkı sıkıya bağlaması elbette formül anlamında pek de karmaşık değil, problem daha çok o doğrudan söylenmeyen "çalışma özgürleştirir" ifadesinin nereden geldiğinde, hele bir de Amerikan rüyasının iki kutuplu dünyayla beraber zirve yaptığı dönem düşünüldüğünde zamansal anlamda adeta sıkı sıkıya bir takipten söz edilebilir; fakat tabii bu vurgunun spekülatif bağrışmalardan öteye gidemeyecek olduğu da ayrı bir nokta, bazen sadece suyu bulandırmak için bazı şeyler söylediğim doğrudur yani. Peki Chandor nasıl ele alıyor bu elekten geçirilecek diye hiç edilip un misali ortaya saçılmış meseleyi? Yani ucundan kıyısından da olsa bu mevzuya girmek zorundayız; oo merhaba American Beauty.



İşin doğrusu, A Most Violent Year, 2014 yapımı bir 1980'ler hikayesi olmanın avantajını çok iyi kullanıyor. Öncelikle filmin anakronik bir yaklaşımı olduğunu söylemek mümkün bu anlamda; neoliberalizm ve globalizm denildiğinde insanın gözünde dolar işareti gibi beliren yıllardan söz ediyor hikaye ve bu süreçte aslında Amerikan rüyasına karşı bir pozisyon almıyor, zira Amerikan rüyasının varlığını reddediyor. Filmin son derece dikkatli bir gözlem sunarak adeta Scorsese'nin Casino'sunun edebi temeli gibi işleyen yapısı sebebiyle böyle bir iddiada bulunmuyorum; düğüm evresinin en tepesine ulaşmışken Abel ile Anna'nın tartışması ve hikayede onu takip eden süreç bu yargıyı ilk elden sunuyor. A Most Violent Year bu sebeple o kalıplarla ifade edilemeyecek bir eleştirel perspektif sunuyor; dikkatlice izlediği karakterleri etrafında yalnızca bir kamera görevi üstlenirken o izleyicilerdenmiş gibi bir anda patlayarak Abel'e "bay Amerikan rüyası" diye hitap eden Anna ile final sekansının birleşimi Amerikan rüyasının çarpıklığını, bozukluğunu veya bu minvalde buraya yakıştıracağınız herhangi bir sözcüğünü ortaya çıkarma arayışında olmuyor, o sıfat tamlamasının sıfatı ile değil, tamlananı ile kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. Hepi topu bir rüya yani bu kadar kafa yorduran.

A Most Violent Year, hafif hafif anlatırken hikayesini, geçmiş yılların o "epik" Amerikan filmlerinin havasını taşıdığı hissini veriyor. Karakterlerin derinlemesine keşfedilmiyor olmasına ve hikayenin kendi başına bu derecelerde hissedilemeyecek gibi durmasına rağmen minimal dokunuşlarla dönem atmosferini kurup temasına uygun düşen etkileyici bir sinematografi ve yine ufak dokunuşlarla bezeli yönetimiyle bir başka şaheser yaratıyor J.C. Chandor. Edward Norton bu sene bir söyleşisinde artık eskisi gibi güzel filmler çıkmadığından şikayet eden insanlara güzel giydiriyordu; işte A Most Violent Year bir başka destekleyicisi oluyor o insanların argümanına karşı çıkışın. Video kasetlerin son dönemine bayağı küçükken yetişmiş birisi olarak, daha da küçükken tüm çatal bıçak takımını içine sokarak bir daha düzgün çalışmaz hale getirdiğim video oynatıcıda bir iki kez izleme fırsatı yakalamış olduğum o filmleri yıllar sonra tekrar bulup izlemişim de yine beğenmişim hissi veriyor A Most Violent Year, ve yalnızca bu bile benim için kendisini ayrı bir yere koymaya yeterli. Çünkü geçmişe, bugünün sağladığı perspektiflerle oturaklı bir bakış; geçmişe geçmişten gelen perspektifle bakmanın yanında hayli nadir bir durum. 



sevgili chandor'ın gelecek filmi mark wahlberg'liymiş, endişe duymaya başlamadım değil. bozma şu güzel seriyi cey si, lütfen, rica ediyorum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Mart 2015 Salı

Whitewash


Dışarıdan gelen kötü müzik gürültüsü, köşede oturan birileri; yola, herhangi bir yola, herhangi bir sebeple çıkınca artık sanki nicel anlamın ötesinde de biraz fazla olduğu fark edilen insanlar... Belli bir kimlikle tanımlanan, veya daha genel ifadesiyle belli bir şey etrafında toplanmış insan grupları değil bu hoşnutsuzluğun odağı, en genel ifadesiyle bir tür; belki. Yardımcı olmak, yanında olmak, anlaşmak, anlaşamamak, kavga etmek veya diğer ilişki aşamaları; düşününce sonradan hepsine bir noktaya kadar "değmiş" gibi gözüküyor. Yani hem uzak değilmiş değmiş geçmiş, hem de iyi ki bir temas olmuş diye gibi, iki anlamı da vermek gerekli oluyor çünkü bazen. Ama ne diyor Bruce? "Lanet olsun, donduruyor bu soğuk!" 

Quebec'in kırsal kesiminde kar temizleme aracı operatörü Bruce, kazara birisini öldürüyor. Tabii bunun dilsel ifadesi kolay, bir çırpıda söyleniyor. Sonrası işte Whitewash oluyor. Durağan temposuyla beraber o kadar sade bir hikaye yani soğuktan genel çıkarımlar yaptıran. Bir insanın sıkışmışlığını izlemek belki her şeyi mümkün kılan, fakat filmin bunun ötesinde bir imkan sunduğu gerçek. Öylesine geçilebilecek her sahnesinde ayrı bir hesabın olduğu, olanları açıklamak için yer yer geçmişe döndüğü kurgusuyla ters düşmeyişiyle daha net gözüküyor; fakat basit bir olaylar zincirinin sırıtmaması değil Whitewash, insanlıktan kaçış denilince gözükebileceği kadar klişe ama mümkün olduğunca samimi bir "hayat nereye giderse" öyküsü özüne inince. Doğrudan alakası olmayan birçok film akla geliyor bu sebeple; yeniyetmelik döneminde "gerçek" arayışıyla yine karlı ormanlarda kalan o etkileyici adamdan, herkesin içinde olduğu büyük şemalara metafor olarak hizmet gören bir petrol rafinerisi sahibine kadar. Yalnız tüm bunların ötesinde bir tavır benimsiyor oluşuyla zihnimden kaybolup gitmeyecek filmlerden birisine dönüşüyor Whitewash. O mevsimine yaraşır soğuk ve umursamaz tavrı ile kendi anlatacaklarını noktalı virgülü atarak bitirişi tüm hikayesine, Bruce'un o noktaya gelişindeki gevşek olay örgüsüne anlam kazandırıyor. Çünkü sıkılıyorsun bazen şımarıklıkla alakası olmadan. Bir başkasının aldığı nefes sanki kendi aldığından gidiyormuş gibi bunaltıyor tüm ilişkiler. Bir dayanamıyor olma hali evet, ama karamsarlık değil bunlar; yalnızca beklenti, iyimserlikle fazla ilişkilendirilmiş bir sözcük.   




"Hani diyorlar ya her suçlu insan kendi kendisinin celladıdır diye, ama bir de yarının daha iyi bir gün olacağını söylüyorlar. Ve ben ne diyorum biliyor musun? Lanet olsun, donduruyor bu soğuk!" Ve işte sonra Timber Timbre girmiyor mu anında Black Water'ıyla; tam bir hafif hafif sıcaklayan havalardan hazzetmiyor olmanın filmine dönüşüyor Whitewash. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Mart 2015 Pazar

Inherent Vice


Bir dedektiflik hikayesi; üstelik 70'lerde, üstelik haftalarca The Long Goodbye izlemişçesine uyuşuklukla karışık bir keyif hissettiren, üstelik Joaquin Phoenix'in o hafif çatlamış mekanikliği andıran ses tonunu duyduğumuz diyaloglar üzerine Sibylle Baier'i anımsatan bir güzel kadın sesinin anlatımıyla, üstelik her geçen dakika daha da beliren o ironik cümlelerle ve üstelik Paul Thomas Anderson'un gözünden... Inherent Vice işte böyle bir kafası dumanlı film, en kısa -ve aslında çok da uzamaması gereken- ifadesiyle.

Defalarca söylediğim gibi, 2014'ün en beklediğim filmlerinden birisiydi Inherent Vice. Filmin henüz izlemeden edinilen her kırıntısı PTA'den bir başka şaheser geleceğini düşündürüyordu bana, bir yandan da korkutuyordu beni; zira beklentim ne kadar yükselirse hayal kırıklığım o derece büyüyebiliyor ve sonuç olarak da acımasızlaşabiliyorum. Belki en iyi filmi değildi PTA'nin, fakat ne anlatıyor olduğunun gayet farkında olup hikayesine de o kadar saygı duyan bir film ki Inherent Vice, ana karakterinin tüm kafası dumanlılığını izleyiciye aksettirebilmişçesine her şey bir anda başlıyor, bir komplo endişesi tam etrafı sarmışken her şey huzurla bir anda sona eriyor.


Çokça tekrarlanan -en azından ben o ifadeyi kaç kez duyduğumu hatırlamıyorum- bir şey ister istemez insanın aklına geliyor filmden sonra: sevgili Hunter S. Thompson'ın hikayesinden uyarlama, pek sevemediğim Fear and Loathing in Las Vegas'ın, "keyif verici madde etkisinde" olmayı en iyi anlatan filmlerden biri olarak nitelenmesi. İşte o film bu hissi salt teknik beceriyle vermeyi başarırken Inherent Vice gayet sıradan bir kamera kullanımıyla gayet olağan bir hikaye anlatıcılığıyla değil o hissi vermeyi, izleyicisini sarhoşmuş gibi hissettirmeyi başarıyor. Burada hikayenin öneminden daha etkili olan şey elbette PTA'nin yönetimi, ama öylesine hafiften hissettiriyor ki kendisini, adeta bir bahar gününün sıcak rüzgarı gibi hikayenin üzerinden geçip kumları rastgele dağıtılmış gibi duruyor film.  


Zihin hafiften sallantılı halde, insanı bezdirmeyecek kadar sıcak bir gecenin kanepesinde uzanmışken takıntılı kalınmış bir güzel kadınla başlayan heyecan, endişe, paranoya ve ironi zinciriyle -tabii- bir vazgeçilmez olarak bulmaca, yine bir gecenin kanepesinde, yine sallantılı biçimde sonlanıyor. Bir filmden daha fazla ne isteyebilirsin ki? 

filmi izlemeden önce afişlerine hayran hayran bakıyordum, filmden sonra yetinemeyip hala öyle onları izliyorum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Şubat 2015 Pazar

Foxcatcher


Gerçek olaylardan uyarlama filmler furyasının bir diğer üyesi Foxcatcher, o gerçek hikayesinden ziyade filmografisi gerçek karakterler üzerine kurulmuş Bennett Miller sebebiyle ilgi çekiciydi benim için. Zira en nazik ifadeyle eksantrik bir multimilyoner ile altın madalya için çalışan bir güreşçinin hikayesi fizikalitenin ötesine gidebilecek derinlikli bir spor filmi sunacakmış gibi çınlamıyor şahsıma, fakat Miller ismi dahil olunca yalnızca ve yalnızca Moneyball sebebiyle merakım ve beklentim farklı bir boyuta taşınıyor. Beyzbola hep merak duymuş ama hiçbir zaman gerçek anlamıyla kurallarını, dolayısıyla da sporun inceliklerini öğrenememiş birisi olarak beyzbol üzerine bir filmin en sevdiğim spor temalı filmlerden birisi olmasını yeterli bir sebep olarak görüyorum yani Foxcatcher'a dair beklentilerimi kurmak için. 

Miller'ın tarzına ters düşmeyen bir tempo ve kasvetle ilerliyor Foxcatcher'ın hikayesi. Şımarık zengin çocuğu tabirine uygun düşmenin yaşı olmadığını adeta simgeleştiren John du Pont ile genç yaşına rağmen son 5 yıllık süreçte isminden ayrıca bahsettirmeyi başarmış olan filmin yapımcılarından Megan Ellison arasında beliren kontrast hikayenin değeri anlamında odaklanmak istediğim yerden ister istemez uzaklaştırıyor beni. Ve kurgusallık payını olayların kronolojik çizgisini bozma yönünde dramatik farklar yaratacak biçimde kullanan film anlattığı hikayeye kendiliğinden bir değer veremedikçe de aksamadan işleyen bir saat mekanizmasını izlemeye dönüyor Foxcatcher deneyimi: hayran bırakan bir kamera arkası ve önü ama her anlam yüklemenin biraz iğreti durduğu boyutta beslenmiş bir hikaye.   


Orijin hikayenin doğal olarak içerdiği boşluk hissinin perdeye de yansıması ve bu sayede Miller'ın bir kez daha herhangi bir sporun neden sevildiğini, neden takip edildiğini göstermeyi başarmış olması kısa bir soru cevapla geçmenin pek mümkün olmadığı spor izleyiciliği konusu sebebiyle değerli bulduğum bir şey. İki durumdan da çok ötede ve hatta onlarla ilişkisiz bir şey olsa da yaşam, kazanmak ve kaybetmek cenderesine sıkıştığı sürece bunu ham biçimde sunan sporların delicesine takibi de doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. Elbette neden a sporu değil de b diye bir soru burada devreye girebilir ve ben de onu şans faktörüyle geçiştirmeye çalışabilirim, ama nihayetinde Foxcatcher için şu bir gerçek ki; kurumlar, yerleşmiş yapılar bir noktada insana değer katan şeye dönüşüyor ve herhangi bir ekonomik boyuta dönmeye gerek kalmadan insan ufak bir dişli olarak beliriyor bu yapılar arasında. Çünkü altın madalya hikayenin temelini oluştururken Shultz kardeşlerin varlığı du Pont için sadece bir araç oluyor olimpiyatlar sebebiyle, yani ulaşılmaya çalışılan şey "gerçeklik": mümkün olduğunca fazla insan tarafından kabul edilebilme arzusu. Foxcatcher'ın problemi bu cümlesini düzgünce kurarken oraya gelene kadar lafı fazla dolandırması. 

Steve Carrell 2011'de The Office'ten sinema kariyeri için ayrıldığında kendisine kızamamış olsam da ondan sonra dizi bir daha eski haline kavuşamayınca ve o süreçte Carrell sempatik iki film çekmiş olmasına rağmen o güne kadarki film kariyerini daha "yukarıya" çıkartabilecek bir film göremeyince kendisine çok sövmüştüm. Foxcatcher ile belki yine "o" filmde oynamadı ama alışılmış bir Steve Carrell karakterinin güvenli alanının çok dışına çıkarak "sinema kariyeri" ile kastetmiş olduğu şeyi bir ölçüde başardı sanıyorum ki Carrell. Filmi izlerken makyajını abartılı bulmuş olsam da gerçek du Pont'un birkaç röportajını izledikten sonra o tuhaflığı yakalamayı tam anlamıyla başarmış olduğu daha belirgin biçimde görülüyor.  

Foxcatcher, sıkıcı denilebilecek bir hikayeyi soğuk hikaye anlatıcılığıyla izlenir kılmayı başaran bir film. Ama analojideki saat mekanizması ne kadar ilgi çekici olabilirse olsun sonuçta bir saat mekanizması ve bir noktadan sonra aksamadan işleyen mekanikliğin ötesinde bir şey de arıyor insan.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses