18 Eylül 2013 Çarşamba
Absence of Malice
Absence of Malice, bir savcının sonuca rahatça ulaşıp kendi işlerini rahatlatmak adına bir sendika yöneticisinin ölümüyle ilgili davada bir gazeteci aracılığıyla bir içki üreticisini hedef göstermesi sonrasında masum olduğu halde suçlanan insanın da oyunu oynamaya başlamasını konu ediniyor. Dolayısıyla film boyunca izleyicinin önüne etik ve medya-devlet ilişkileri üzerine sorular çıkıyor. Hikayenin dayanağı olarak, Washington Post'un uydurulmuş bir hikayeyle Pulitzer ödülü alıp gerçek ortaya çıkınca ödülü elinden alınan gazetecisi gibi pek çok gerçek olaya referans veriliyor; fakat senarist Kurt Luedtke'nin belirttiği üzere filme ilham veren asıl olay New York Times ile L. B. Sullivana arasındaki dava. 29 Mart 1960'ta Martin Luther King'in savunmasına bağış toplamak amacıyla tam sayfa bir ilan yayımlanıyor New York Times'da ve o ilandaki bazı bilgilerin Alabama Eyaleti ve polisine zarar vermek amacıyla kasıtlı olarak yanlış olduğu iddiasıyla, Times'ın ilanı geri çekip düzeltmesi isteğiyle başlayan süreç hukuki bir mücadeleye dönüşüyor. Bir diğer konu da Frank DiGiaomo'ya göre film bir nevi, Paul Newman'ın, kendisiyle ilgili yanlış bir haber yapan New York Post'a doğrudan saldırısı oluyor. Yani hikaye kısır olsa da arkasından getirilecek örnekler, hikayenin gerçekle benzerlikleri ziyadesiyle fazla. Zaten medya diyorum, gazete diyorum, gizli ajandalar diyorum, yalan diyorum; bir de bunları Türkçe söylüyorum, yeterince çağrışım yapmıyor mu?
Absence of Malice benim sıradan-ara-hikaye-filmleri diye tanımlamayı tercih ettiğim, içinde hisleri simule etmeye odaklı ögeleri pek barındırmayan yaşam hikayelerini izleyicisine oturaklı ama ağır bir anlatımla sunan, kitap tadında filmlerden. Yani tam anlamıyla Sydney Pollack sinemasının o bildik tadını taşıyor film, ama tabi yönetmenin filmografisine baktığımızda o tat kavanozun dibinde kalan fıstık ezmesini burna kadar bulaştırarak yemekten geliyor, yani tadı tam anlamıyla çıkmıyor.
Paul Newman'ın Pollack ile bir diğer buluşması olan Absence of Malice, günlük yaşamda insanların kaçınmak için türlü şeyler yaptıkları soru ve çıkmazları seyircinin önüne yığmak haricinde, bir Paul Newman hayranı olarak, benim aklımda yine Newman ile kalacak filmlerden birisi. Öyle bir oyuncu ki, sinema tarihinde bir başka benzeri yok. Yani o oynuyor olsun da gerisi önemli değil. Dolayısıyla, vasat bir film olan Absence of Malice de kendisi sayesinde değerleniyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
15 Eylül 2013 Pazar
The Bling Ring
Sofia Coppola için sıklıkla söylenen şeylerden birisi ayrıcalıklı sınıfların eften püften problemlerinin yönetmeni olduğudur. Coppola'ların -Nicolas Cage hariç neredeyse- hepsini izlemeyi seven bir sinemasever olarak bense her zaman bu değerlendirmeye gülmüşümdür. Çünkü bir diyalogda iki film teorisi, üç sosyal teori referansı vermeyi başaran insanların mevcut bir şeyi bu kadar düz okuyor olması asıl gösteriş merakını ortaya çıkardığından hep komiğime gider bu durum. Evet, Sofia Coppola'nın filmlerinde genellikle ekonomik olarak üst sınıf diye niteleyebileceğimiz kesimden insanları ve onların yaşamlarındaki bocalamaları izledik şimdiye kadar fakat benim için hiçbirinin okuması dümdüz değildi. Zira Coppola, bir şeyi olduğu haliyle perdeye yansıtıp gerisini izleyicisine bırakan bir yönetmen, dolayısıyla sadece filmografisine bakarak kendi bakışına dair bir fikir edinebiliriz ve bu da benim kendisini sevmemin nedenlerinden sadece birisi.
The Bling Ring, Nancy Jo Sales'in Vanity Fair dergisinde yayımlanmış olan gerçek olaylara dayanan anlatılarından uyarlama bir film ve bir grup ün takıntılı lise öğrencisinin ünlülerin evlerini soymalarını konu ediniyor. Bana pek bir şey vaadetmeyen bu plotun da gösterdiği üzere benim için filmin asıl izlenme sebebi Sofia Coppola idi. Fakat Coppola, önceki filmlerinde karakter odaklı bir anlatıyı tercih etmesiyle birey kavramını daha fazla öne çıkartır ve karakterlerin ruhsal yapısı üzerinden ilerlerken The Bling Ring'te bir tip üzerinden ilerlemeyi tercih etmiş, dolayısıyla izlediğimiz aslında kategorize edilmiş büyük bir grup insan. Bu da dramatik yapıdaki karakter gelişimi konusundaki sorunların esas sebebi. Filmin toplumsal bir hiciv olması sebebiyle bu durum da, filmin, otobüste belediyeden yakınan insanlardan öteye gidememiş olmasına neden oluyor. Hikayenin çeşitli evrelerine ayrılan süre, yani sonucun biraz sıkıştırılmış gibi durması filmin olumlu yönlerinden biri çünkü olayların arkasındaki sebepsiz heyecan motivesini ortaya çıkartıyor, fakat bu Coppola'nın üzerine eğildiği şey üzerine dikkate değer bir şey söyleyemeyen dağınık ve oldukça basit bir anlatı sunduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Somewhere ile benzer bir dünyayı görüyoruz belki The Bling Ring'de de ama bu sefer daha alt üst edilmiş, tersten bakılmış hali gibi onun, tabi bunun sebebi Somewhere'de bir ruh halini izlerken burada belli genel geçer ölçütlerin içine kısılmış ve farkında olmadan çürümekte olan bir yaşam algısı izliyor oluşumuz.
Sonuç olarak The Bling Ring, Sofia Coppola'nın önceki filmlerinden ruhen ve yapı olarak daha farklı noktada duran ve bence kendisinin filmografisindeki en zayıf filmi.
sevgi, saygı o ve o tarz bilumum duygulalarla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
12 Eylül 2013 Perşembe
Brenda Chenowith
Six Feet Under ile oluşturduğum bağı, ne kadar seversem seveyim başka hiçbir diziyle geliştiremedim sanırım. Brenda ve Nate'in sürekli aklıma gelen bir sahnesini bugün tekrar izlerken, oraya, yine aynı diyalogu izlemeye nasıl ulaştığımın bu sefer farkındaydım. Bilerek kazdım bu sefer ve en sonunda bildiğim yeri yeniden keşfettim. Sanırım bazen insanın içinde kalıyor, böyle diyaloglar falan.
Bir de brenda'nın "ne bileyim, işte hayat hakkında" derken sesi gidip geliyor ya, o zaman başka bir acıtıyor.
Bir de brenda'nın "ne bileyim, işte hayat hakkında" derken sesi gidip geliyor ya, o zaman başka bir acıtıyor.
5 Eylül 2013 Perşembe
Voksne mennesker
Bazı filmler olsunlar. İzlensinler. Sevilsinler. Ötesine gerek yok, fazla olurdu. En azından bu yaşam için.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
4 Eylül 2013 Çarşamba
It's Not You, It's Me
Matt Spicer'ın Coen kardeşleri hatırlatan kara komedisi It's Not You, It's Me Gillian Jacobs sayesinde ilgimi çekti açıkçası. Prodüksiyonu, yönetimi ve oyunculuğuyla 10 dakikalık bir şaheser olduğuna da izledikten sonra karar verdim. Temelde eğlencelik bir film gibi dursa da değişik okumalara açık; benim de fazla cümlem kalmadı an itibariyle işin doğrusu, o yüzden direkt filme geçmek en mantıklısı.
Etiketler:
Mensur Şiirler
3 Eylül 2013 Salı
End of Watch
İki devriye polisinin rutinine yoğunlaşmış bir film End of Watch. Yer yer partnerlerden birisinin elindeki kamerayla ilerleyen hikaye, gerçeklik hissini verebilmek adına çoğunlukla hareketli, sallanan bir kamerayla seyirciye yansıtılıyor. Avrupa sinemasındaki bolca örneklerini tür ve duruş farklılığından ötürü bir kenara bırakırsak, son dönemde özellikle korku sinemasında fazlaca kullanılan bir teknik yani, yeni bir şey yok. Olağan ile "büyük" arasında gidip gelen olaylara müdahalelerini ve kendi yaşamlarını konumlandırışlarını izliyoruz bu iki devriye polisinin. Aksiyon filmleriyle yetişen bir neslin bir şeylere özenen insanları oldukları her sahnede biraz daha öne çıkartılıyor yönetmen tarafından. Günlük diyaloglar hem bu sebeple hem de gerçeklik hissini oluşturmada fazlasıyla önemli bir hal alıyor tabi ama onların da zaman zaman zorlamaya kaçması ortaya çıkan yapmacık görüntüye neden oluyor. Hikaye ilerlerken çok fazla göze batırmasa da bunu, ufaktan üniformalıların yanında yer alan bir film End of Watch. İnsani noktalara değinmeye çalışırken hikayenin diğer tarafını fazla göz ardı eden bir tarafı var, belki de yönetmen ve senarist David Ayer'in kendi filmografisine olan güveni sebebiyle böyle bir tercih söz konusu oluyor, fakat film özelinde konuya bakacak olursak; sıradanı takip ettiği için büyük resmi umursamayan yapısı yanlış anlaşılmaya fazlasıyla müsait bir ortamı yaratıyor. O yüzden film üzerine yorum yaparken de yorumu not olarak düşmek gereği doğuyor: hikayelerin en az iki tarafı var ve bir çatışma söz konusu olduğunda bir tarafta olmak büyük resmi görmeye engel değil.
End of Watch, içeriği problemli olmaktan öte, doğası sebebiyle tartışmaya açık olan fakat günlük yaşama yönelik arzusuyla öne çıkan ve buna rağmen yanlış "pazarlama stratejisi" izleyen bir aksiyon-drama seyirliği. Ayrıca benim bir algılama ve yorumlama sorunum yoksa eğer, o poster yazıları ve filmin izleyiciye sunumu popülariteyi fazla önemseyen yapımcı endişesinin dışavurumudur.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
2 Eylül 2013 Pazartesi
Now You See Me
Kimisi büyük, kalburüstü isimlerin oluşturduğu önemli bir kadrosu var Now You See Me'nin. Son dönemde izlediğim yeni filmler için sıkça kullandığım bir cümle bu, çünkü zaman içerisinde ana akım sinema zorlu bir dönemece girdi ve dolayısıyla artık kesin yatırımlar yapma derdindeler, bunu sağlayan en güvenli yollardan biri de tanıdık yüzlerden geçiyor. Film, bir grup illüzyonistin gösterileri sırasında yaptığı soygunlarla peşlerine taktıkları FBI ve bir Interpol ajanı tarafından kovalanması etrafında dönüyor diyebiliriz. Tabi söz konusu Mélanie Laurent olunca bir Interpol ajanı diye basitçe geçmek şahsen canımı sıkıyor, sonuçta o é'yi klavyede bulma sebebimdi zamanında kendisinin varlığından haberdar olduğumda, ama yapacak bir şey yok.
Daha fazla cıvımadan devam edecek olursam, o dikkat çekici oyuncu kadrosuna kör göze parmak şeklinde illüzyonistlerle ekliyor gizem ögesini film; yani en bilindik formülleri göstere göstere kullanıyor. Orijinal hikayenin yazarlarından biri olan Edward Ricout haricinde, hikayenin diğer yazarı Boaz Yakin ve Ed Solomon zaten gişe/popcorn sinemasıyla gayet yakın ilişki içerisindeki isimler. Yönetmen de dahil olmak üzere bu isimler önceki tecrübelerinden farklı olarak filmi, belli bir özdeşleştirme peşinde koşmadan tüm karakterleriyle birlikte ilerletmeye çalışıyorlar ve kısmen de başarılı oldukları söylenebilir. Gidişatın gayet açık olması ve bu sebeple filmin sonunun henüz hikayenin yarısında belli olması; hikayede sıklıkla tekrarlanan mottomsu ifadenin filmin bizzat kendisine uygulanmasıyla netleşişi sebebiyle gizem üzerine kurulmaya çalışılmış bir film için göz ardı edilebilir. Sonrasında filmden geriye ne kaldığı tartışmalı olur elbette fakat hali hazırda eğlencelik bir filmin eğlencesini de kaçıran film izlerken ona buna takılan benim gibi izleyiciler olur. Yine de bir ancak diyerek filmin daha akılcı/akıllı olması gerektiğini söylemeden edemiyorum.
Tüm eksik ve problemlerine rağmen Now You See Me, son yıllarda gittikçe zorlanan ve bu sebeple uçanlı kaçanlı süper kahramanlara takılan Hollywood'da büyük stüdyoların peşinden gitmesi gereken bir film. Suç sinemasının oturaklı filmlerini artık beklemiyorum elbette, o furya bitti gibi; dolayısıyla bir sinemasever olarak stüdyoların en azından böyle seyirliklere yönelmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü Scorsese'nin yeni filmi The Wolf of the Wall Street'e DiCaprio'nun öylesine sıkıca tutunup "bir daha böyle filmler yapma şansı bulamayabiliriz." demesi bir şeylerin kesinlikle yanlış gidiyor olduğunun göstergesi. Ve bu durumun okunuşu bağımsızlar değer kazanıyor şeklinde de olamaz bence, çünkü bağımsızlar zaten hep en değerli olandı. Artık sadece daha yeni ve taze şeyler isteyenler bağımsıza yöneliyor ve rağbet biraz daha artıyor diye bir şeyler değişmiyor; bir şeyler kötü gidiyor olduğu için rağbet kayıyor. Kısacası Now You See Me, özlediğim Hollywood seyirlik sinemasına yakışan yeni filmlerden biri, ve büyük stüdyoların çizgi romanları sömürmektense biraz da bu çizgiye tutunup devam ettirmesini umuyorum. Now You See Me'nin izleyiciler tarafından böylesine abartılmış olması da bu şahsi kanaatimi destekleyor bence, çünkü filmin bu kadar beğeni toplamış olması filmin kendisinden ziyade mevcut seyirlik filmler ve eğlence sinemasının durumuyla alakalı.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
29 Ağustos 2013 Perşembe
Le feu follet
İsmini her duyduğum veya gördüğümde, çok üşüdüğüm bir anda battaniyeye sarılmışım gibi hissettiren bir yönetmen Louis Malle. Her filminde zarif bir bakış açısının sezildiği, her filminde dokunamıyor olmanın hissedildiği birisi. Le feu follet'de ise o dokunamıyor olmak bu sefer filmin akla kazınan karakteri Alain Leroy ile ucundan kenarından değil direkt odağı oluyor hikayenin. Alkolizm tedavisi gördükten sonra Paris'e eski tanıdıklarıyla vakit geçirmeye gidiyor Leroy, ve biz de, kendisini uzun süredir görmeyen insanların ne kadar yaşlandığından bahsettiği Leroy'un tüm yaşamını film süresince çözümlüyoruz bir nevi. Ne olduğu, nasıl olduğundan önemli oluyor böyle durumlarda, çünkü nerede biteceğinden ziyade hiç sonlanıp sonlanmayacağı asıl soru oluyor zihinlerde.
Alain Leroy karakteriyle, hikayesinin tüm çıplaklığıyla ve tabi çekimlere renkli başladıktan sonra dikkatin hikaye üzerinden dağılacağını düşünüp siyah beyaz olarak tekrar çekip böyle bir film yaratacak kadar muazzam bir yönetmen olan Louis Malle ile o sessizliği ve dokunamıyor olmayı anlatmaya yeltenen bir film Le feu follet; hiç kimse yokken, aslında biri varsa, diyen.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
Etiketler:
Filmlere Yamuk Bakış
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)
.jpg)





