4 Nisan 2011 Pazartesi

64. Cannes Film Festivali

Ya da Festival de Cannes veya Cannes Film Festival
11 Mayıs - 22 Mayıs 2011 arasında gerçekleşecek olan 64. Cannes Film Festivali'nin posteri yayımlandı. Posterde Faye Dunaway'in 1970 yılında Jerry Schatzberg tarafından çekilen fotoğrafı yer alıyor.

Festivalin açılış filmi ise Woody Allen'ın yeni filmi, Midnight in Paris. Filmin de posteri ve fragmanı yakın bir zamanda yayımlandı. Ayrıca bir Woody Allen filmi olması bir yana, filmde Marion Cotillard, Rachel McAdams ve Adrien Brody'nin de oynadığını ayrıca belirterek kendimi heyecanlandırmayı gerekli buluyorum.



17 Mayıs Salı günü de efsanevi isim Jean-Paul Belmondo onuruna özel bir gece düzenlenecek ve "Belmondo, The Career" videoları gösterilecek.

Bu sene Festival jürisinin başkanı Robert De Niro,
Kısa Film jürisinin başkanı Michel Gondry,
Un Certain Regard yani Belirli Bir Bakış Bölümünün jüri başkanı ise Emir Kusturica.
Söylemeye gerek yok sanırım ama hepsi candır, Ayhan Sicimoğlu deyişiyle; hepsinin ayrı ayrı hastasıyız.

Son olarak söylememek için kendimi tutmaya çalışmış olsam da söylemeden edemiyorum; Semih Kaplanoğlu'nun bu sene filmi Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilecek olsaydı yine ortalığı birbirine katar mıydı acaba merak ediyorum? Ama doğru ya, Kusturica'nın Altın Portakal'ın jürisinde yer alacağı 30 Temmuz 2010'da açıklanmıştı, Altın Portakal'a başvurular için son gün 20 Ağustos 2010'du. Semih Kaplanoğlu hem Altın Koza'ya hem de Altın Portakal'a başvurmuştu. Sonra Altın Koza'da 26 Eylül 2010'da ödül alan Semih Kaplanoğlu, Altın Koza'da ödül aldığı için kurallar gereği 14 Ekim 2010'daki Altın Portakal ödül töreninde zaten yarışamayacağı halde, 6 Ekim 2010 günü, Emir Kusturica gibi vahşet yanlısı, soykırım savunucusu(!) birisinin festival jürisinde oluşunu protesto ederek Altın Portakal'dan filmini çektiğini açıklayıp sonra da; sadece yarışmadan çekildiklerini, insanların gidip filmlerini izleyebileceğini, insanları filmlerinden mahrum bırakıp mağdur etmeyeceklerini söyledi. Sanırım zaten çeşitli çevreler sebebiyle fazlasıyla maruz kaldığımız demagojiyi yeterli görmüyordu ki kendisi de katkı yapıyordu. Bir de bu olaylardan sonra NTV'de Banu Güven'in programına katılıp internette Emir Kusturica'nın Bosna savaşı için söylediği soykırım ve vahşet yanlısı sözlerini içeren videoların olduğunu söyledi, fakat tabi ki ne kaynak gösterebildi ne kanıtlayabildi çünkü öyle videolar yoktu. Çünkü Emir Kusturica sadece; ülkesinin, Yugoslavya'nın, küresel sebeplerle parçalanıp çokuluslu şirketlerin cirit atacağı bir yer olmasına karşı çıkan bir anti-emperyalistti. Ya da 12 Ekim 2010'da BirGün gazetesinde Zahit Atam'ın yazısının başlığı gibi: "O, sanatçı ahlakının sembolü olacak kadar temizdir." Cannes'dan başlayıp Emir Kusturica deyince dayanamayıp sinirle; adaleti, özgürlüğü savunan ve insanlığa duyarlı(!) Semih Kaplanoğlu'nun tavırlarına daldım, konuyu dağıttım.

Neyse, her zaman tekrarladığım gibi festivaller candır ama tabi Cannes daha bir candır.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,


1 Nisan 2011 Cuma

Kaybedenler Kulübü


2007 yılında Nick Cave'in "And the Ass Saw the Angel" kitabının "Ve Eşek Meleği Gördü" çevirisi sayesinde tanımıştım Altıkırkbeş'i. O günden beri bir şekilde takip etmeye çalışıyordum, orada burada kitaplarını arıyordum. 1-1,5 yıl kadar önce, belki daha az belki daha çok, Şenol Erdoğan ve Kaan Çaydamlı'yı dolayısıyla Altıkırkbeş'i Facebook aracılığıyla takip etmeye başladım, ve bu sayede de daha oyuncu kadrosu belli değilken film fikrinden haberdar oldum, bana da öyle gelmiş olabilir ama bir şekilde çekimler bile başlamadan haberim oldu yani. (Yazar burada filmi sahiplenmeye çalışıyor.)

Bu zamanlar belki çok duyulacak bir şeydir, "... ben programa yetişememiş olsam da..." gibi sözcüklerle bezeli cümleler. Benim için de benzer bir durum söz konusu tabi, dinlemek bir kenara benim için uzun sayılabilecek bir süredir bir Altıkırkbeş okuru olsam da radyo programına dair pek bir şey bildiğim yoktu. Neyse ki artık iyi kötü programın bazı kayıtlarını edindim ve dinleyeceğim.

Film ilk dakikalarıyla sizi içine alıyor ve bir muhabbet başlıyor. Kendisini izletebilmesi bir yana, çok güzel senaryosu, oyunculukları, yönetmen becerisi, müzikleri ya da uzun uzun saymak yerine, bir filmi oluşturan hemen hemen tüm ögeleriyle bambaşka bir zaman sunuyor bize. Ama Şenol Erdoğan konuşurkenki altyazılara ayrıca değinmek gerekiyor sanırım, ya da "Ne Kulübü Lann!"a. Neyse belki de filmi izlemeyenler için bu kadar yeter, ya da izleyenler için de. Ama asıl olan, sahaf görünümlü yerlerde, ya bulursam, umuduyla Altıkırkbeş kitapları ararken soruyu her tekrar edişimde duyduğum bir anlık heyecan filmin tümüne yayılmış bir histi. (Ankara'da daha sonra buldum tabi gerçek sahafı)

Çok özel ve güzel şeyler yazmak istedim ama bir şekilde olmuyor, insan kendisini bu kadar yakın hissedince. Daha önce I Vitelloni'yi izledikten sonra söylemiştim sanırım; bozuk bir radyo umut, istediği zaman açılıp istediği zaman kapanan diye. Belki de doğruydu o cümle, bilemiyorum, kesinliğe yaklaştıkça uzaklaştığım birçok şey gibi.

Bugüne kadar izlediğim filmler içinde, berbattı gibi ifadeler kullandığım film pek fazla değildir. Çoğu film bir yönüyle mutlaka yakalar beni ama gerçek anlamda hayran kaldığım film de azdır. İşte Kaybedenler Kulübü de onlardan biriydi. Çoğu yerde gösterimdeki en iyi film gibi ifadeler okuyor, duyuyorum. Bence abartıyorlar; Kaybedenler Kulübü, yerli sinema tarihinin en güzel filmlerinden biri. Belki kullanmaktan pek hoşlanmıyorum bu ifadeyi ama, -ve nice filmler gibi yanlış anlaşılmasından da korkuyorum- gidin izleyin bu filmi sinemada. Sinemada izlemesi ayrı keyif, daha sonra tekrar tekrar izlemesi ayrı bir keyif olacağını düşünüyorum. Filmiyle, kitabıyla, müzik albümüyle ve umuyorumki yakında gelecek olan DVD'siyle Kaybedenler Kulübü çok özel bir yere sahip. İyi ki varmışlar, iyi ki gerçek anlamıyla olmasa da bir şekilde sevilen o güzel şeyler aracılığıyla tanışmışız.

Mehmet Öztekin ve Kaan Çaydamlı'yla yapılmış bir röportaja ulaşmak için sizi buradan alayım.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

30 Mart 2011 Çarşamba

Seninle Konuşacağımız Bazı Şeyler Var #2

Uzun süredir çeşitli sebeplerle sinema haberlerini not edemiyordum. Zaman hala özgür olmasa da hadi konuşalım biraz.

* Terrence Malick'in yeni filmi The Tree of Life'ın yeni posteri yayımlandı. Yakın zamana kadar filmin dünya prömiyerinin Cannes Film Festivali'nde yapılması planlanmış olsa da film 4 Mayıs'ta Birleşik Krallık'ta gösterime giriyor. Üzerine tıklayarak posteri büyültebilir ve heyecanla, dostum dinozorlar var, dersem ne demek istediğimi de görebilirsiniz elbet.
Güncelleme 02.04.11 The Playlist'in bugünkü haberine göre The Tree of Life'in dünya prömiyerini İngiltere'de yapacağı haberi yanlışmış. Yani bu demek ki, dünya prömiyeri, Cannes Film Festivali'nde. Neyse Terrence Malick'in yeni filmini izleyebileyim de ben, düny prömiyeri artık nerede yapılırsa.


*Darren Aronofsky, The Wolverine'de yok! Aronofsky, filmin kendisini bir yıl kadar ülke dışında tutacağını ve ailesinden bu kadar süre uzakta kalamayacağını, bu nedenle proje içinde direkt olarak yer alamayacağı ve arkadaşı Hugh Jackman'la birlikte çalışamayacağı için üzgün olduğunu söyleyerek filmde yönetmen olarak yer alamayacağını açıkladı.


*
3 kez Oscar'a aday olan 36 yaşındaki Amy Adams, Zack Snyder'in Superman'in de Louis Lane'i oynayacak. Amy Adams'tan önce düşünülmüş olan isimler ise Rachel McAdams, Jessica Biel ve Malin Akerman. Amy Adams'ın aynı zamanda Rock of Ages müzikalinin uyarlamasında da oynayabileceği konuşuluyor.


* Robert De Niro, Forest Whitaker ve Curtis "50 Cent" Jackson'la beraber Jessy Terrero'nun (?) yöneteceği yeni suç filmi Freelancers'ın oyuncu kadrosunda. Aynı kuşağın aktörleri olan De Niro ve Pacino hep karşılaştırılırlar ve genelde -doğal olarak- hiç sonuca ulaşmaz ya, işte, sanırım seçicilik konusunda Pacino'nun hakkını vermek gerekiyor. Eğer, e daha önce de Righteous Kill'de Pacino da De Niro'yla beraber yine 50 Cent'le oynadılar diyecek olursanız, tutun kendinizi. İlhan Şeşen'den De Niro'ya gelsin: ..yine neler oluyor gülüm sana neler oluyor?


* Lars Von Trier, son filmi Melancholia'yı henüz bitirmişken ScreenDaily'ye verdiği röportajda, bir kadının erotik doğumu, erotizmini keşfedişi üzerine bir film yapmayı düşündüğünü söylemiş. Trier film için ortağına The Nymphomaniac ve Dirt in Bedsores olmak üzere iki isim önermiş ve hangisinin daha ticari olduğunu sormuş, bunun sonucunda da filmin ismi şimdilik The Nymphomaniac olarak belirlenmiş. Bir zamanların Dogma'cısı şimdi ticari başarı falan diyor. İlhan Şeşen hepimiz için söyleyip ailemizin şarkıcısı mı olsa ne?


* Mark Wahlberg'in ardından yönetmen David O. Russell da The Fighter'a devam filmi çekmek istediğini söylemiş, üstüne bir de senaryoyu yazmak istiyormuş. Evet, cılkı çıkmazsa olmazmış.


* Türkçe'de de Sevinç Tezcan Yanar'ın çevirisiyle Pegasus Yayınlarından yayımlanan Açlık Oyunları, yani orijinal ismiyle The Hunger Games, senarist Billy Ray ve yönetmen Garry Ross tarafından sinemaya uyarlanıyor. Başrol ise, bu sene Winter's Bone'da harika bir performans sergileyip Oscar'a aday olan Jennifer Lawrence. Winter's Bone'dan sonra kendisini izlemekten uzun bir süre kolay kolay sıkılmayacağımı düşünüyorum.


* Uma Thurman'a yeni Kill Bill filmi sorulunca, Tarantino'nun A Southern isminde çok güzel yeni bir senaryosu olduğunu ve o yüzden şimdilik yeni bir Kill Bill filmi olmayacağını söylemiş. A Southern'in ise spaghetti western türünde olduğu söyleniyor. O halde 2007'de Tarantino'nun İngiliz basınına söylediklerine bir bakalım:

Gerçekten yapılmamış bir şey keşfetmek istiyorum. Amerika'nın kölelik gibi korkunç geçmişiyle ilgili filmler yapmak istiyorum ama bunu büyük mesele filmleri gibi değil de spaghetti westernler gibi, tür filmleri gibi yapmayı düşünüyorum. Fakat bu filmler Amerika'nın belki de utandığı için daha önce hiç hesaplaşmadığı, diğer ülkelerinde hakları olmadığını düşünerek hiç üzerine gitmediği her şeyle hesaplaşacağı filmler olsun istiyorum.
Sanırım yakın bir zamanda Tarantino'yu sevmek için çok daha fazla nedenimiz olacak.


kaybedenler kulübü'nü en kısa sürede izlemek umuduyla
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

"Black Swan Natalie Portman'dı"


Yakın bir zamanda Natalie Portman'ın Black Swan'daki dans dublörü Sarah Lane, filmdeki tam vücut olan dans planlarının sadece %5'inin Portman olduğuna dair bir açıklama yapmıştı. Black Swan'ın koreografı ve Natalie Portman'ın nişanlısı olan Benjamin Millepied ise bunun üzerine, filmdeki dans sahnelerinin %85'inin Natalie olduğunu söylemişti. Elbette bunlar sadece karşılıklı olarak ortaya atılmış iddialardı. Dün de yönetmen Darren Aronofsky Entertainment Weekly'ye açıklama yaparak bu iddiaları sonuçlandırdı:

"Gerçek şu. Editörlerim sahneleri saydı, filmde 139 dans planı var. Bunların 111'i dokunulmamış olarak Natalie Portman. 28'i ise dans dublörü (dans double) Sarah Lane. Eğer hesaplarsanız dans planlarının %80'i Natalie Portman oluyor. Peki süreler? Dublörlü çekimler, geniş açılı çekimler ve çok azı bir saniyenin üzerinde süreye sahip. Yüz montajı (face replacement) yaptığımız sadece iki komplike dans sekansı var. Yine de eğer zaman üzerinden değerlendirirsek dans sahnelerinin %90'ı Natalie Portman oluyor.

Ve açık olması adına, Natalie balerin ayakkabılarıyla (pointe shoes) dans etti. Eğer giriş bölümünün son planına bakarsanız, ki bu 85 saniye sürüyor, orada tamamen Natalie dans etti ve pointe'lerle sahneden çıktı. O, hiçbir dijital büyü, numara olmadan tamamen kendisi. Buna her şeyi açıklığa kavuşturmak ve oyuncumu savunmak için yanıt veriyorum. Natalie çok çaba harcadı ve hem fiziksel hem de duygusal olarak, ortaya konulması zor, harika bir performans sergiledi. Ve hiçkimsenin izledikleri kişinin Natalie olmadığını düşünmesini dahi istemiyorum, çünkü o Natalie."

Filmi izledikten sonra birçok internet sitesinde ve dergideki röportajlarda Natalie Portman'ın film için uzun süre dans eğitimi aldığını ve resmen bir balerin gibi yaşadığını okumuştum. O çabayı görünce elbette hayran kalmıştım fakat Sarah Lane'in açıklamaları birçok insan için şaşırtıcı olmuştu. Ha, Sarah Lane yalan mı söyledi? Sanmıyorum. Muhtemelen filmdeki dans sahneleri onunla da çekilmiştir, her ihtimale karşı yedekte durması açısından. Ama tabi ki önemli olan kurguda neler olduğu. Güzel insan Darren Aronofsky'nin açıklamaları da işte bu noktada tüm iddiaların sonudur bence.

Aronofsky'nin açıklamalarından sonra bir şey söylemeye gerek yok ama, dans sahnelerinin büyük bölümünde Sarah Lane oynamış olsaydı da bu pek önemli değildi bence. Çünkü Natalie Portman, Black Swan'da harika bir balerin portresi sunduğu için bu kadar beğenildi, dans ettiği için değil. Dans etmesi ise elbette bu beğeniyi katmerleyen bir etki yarattı.

Sanırım iddialara da kaynak olan filmin görsel efektlerine dair bir videoyu da buradan izleyebilirsiniz.

28 Mart 2011 Pazartesi

Erkin Koray ve Banksy

Erkin Koray'la Banksy'nin ne alakası var demeyin, yok zaten. Yani direkt olarak yok, yoksa her şeyin birbiriyle bir ilgisi var elbet. Erkin Koray'ın birkaç gündür çok dinlediğim bir şarkısını "paylaşayım" derken bir anda videodan hareketle Banksy geldi aklıma. Herkese sürekli ayrı ayrı başlıklar açıp karalama defterini iyice saptırmayayım dedim, toparladım. Hadi öyle ilgisiz durma, rakı doldur sen de kendine.

Öyle sevdalı durma
Rakı doldur
Olan oldu bir defa
Bari hepimize yarasın
Patron adana kebabı yollasın
İsterse hesabı peşin alsın

Önce kadehler kalksın arkadaşlar
Olan oldu bir defa
Bari hepimize yarasın
Biri acılı ezme söylesin
Biri de hemen boşları alsın

Hani ölümlü dünya her ne kadar
Bana sadece dert vermişse de
Bunu burada yine tekrarlarım
Olan oldu bir defa
Bari hepimize yarasın
Patron adana kebabı yollasın
İsterse hesabı peşin alsın

Köşeden takılanlar olsada
Yine de karakolda bitmesin
Bunu burada yine tekrarlarım
Olan oldu bir defa
Bari hepimize yarasın
Biri acılı ezme söylesin
Biri de hemen boşları alsın

Hadi diline geleni söyle de
Hadi anlat içinde kalmasın
Senden sonra da sırada ben varım
Olan oldu bir defa
Bari hepimize yarasın



Videoda geçen resimlerden Hey dergisi kapağındaki Erkin Koray'da David Bowie etkisi var sanki. Hoş İlhan İrem'deki Supertramp etkisi kadar olamaz. Neyse bu konuyu Picasso-Banksy işbirliğine bırakmak en iyisi sanki.

"Kötü sanatçılar taklit eder, iyi sanatçılar çalar."



26 Mart 2011 Cumartesi

David Fincher


Önce müzik videoları, ardından kronolojik olarak Alien, Se7en, The Game, Fight Club, Panic Room, Zodiac, The Curious Case of Benjamin Button ve The Social Network. Biri uyarlama olmak üzere henüz yapım aşamasındaki projeleri başka yönetmenler tarafından yaratılsalar hiç ilgimi çekmeyecek olsa da The Social Network bir kez daha gösterdi ki, Fincher ne çekse hiç düşünmeden izleyeceğim ve bir şekilde beğeneceğim.

"Filmlerin ne kadar eğlendirmesi gerektiğini bilmiyorum. Ben her zaman için filmlerin bıraktığı izlerle ilgilendim. Benim Jaws hakkında sevdiğim şey; bir daha asla okyanusta yüzmeyeceğim gerçeğidir."

"Hayal bile edemeyeceğiniz iblislerim var."


"Yönetmenlik, düzenli küçük bir resim çizip onu kameramana göstermek değildir. Film okuluna gitmek istemedim. Asıl noktanın ne olduğunu bilmiyordum. Gerçek şu ki; güneş batarken elinde sadece beş çekim olup bunların sadece ikisinin işe yarayacağını görene kadar yönetmenliğin ne olduğu bilemiyorsun."

Bu başlığın sebebi Kees van Dijkhuizen'in David Fincher'ın filmlerinden kurguladığı bu videodur:


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Mart 2011 Cumartesi

Crisis? What Crisis?


Bir yerlerde savaş, bir yerlerde felaket, bir yerlerde işkence, bir yerlerde açlık; ya da çok daha kısa bir ifadeyle her yerde kriz var. O değil de altın da iyi yükseldi ha, ama o da bir yere kadar gidiyor sonuçta, biz en iyisi yine hisse senedi alalım. Neyse, bu akşam televizyonda ne var?

Yukarıdaki görsel Supertramp'ın 1975 tarihli albümü: Crisis? What Crisis?
Videodaki şarkı ise Supertramp'ın 1974 tarihli Crime of the Century albümünden, albümle aynı isimli şarkı.
Now they're planning the crime of the century
Well what will it be?
Read all about their schemes and adventuring
It's well worth a fee
So roll up and see
And they rape the universe
How they've gone from bad to worse
Who are these men of lust, greed, and glory?
Rip off the masks and let's see.
But that's no right - oh no, what's the story?
There's you and there's me
That can't be right





Alttaki fotoğraf da Frankfurt borsası çalışanlarının Japonya'da olanları takip edişi. Bilmem bir şeyler ifade ediyor mu?


Son dönemlerdeki başlıklarla sinema tutkulu bir karalama defterinden, çok daha kişisel bir fikir paylaşım alanına dönüşmüş görünümü verebilir blog ama; bu sadece dünyanın sonu, ailede bir ölüm değil.

sinema tutkulu karalama defteri hep bizimle zaten
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Mart 2011 Pazartesi

J. D. Salinger


"^ Birdenbire kibrit çakmayı kestim, ona doğru uzandım. Aklımdan söyleyecek bazı şeyler geçirdim. "Hey, Sally," dedim.
"Ne?" dedi. Salonun öbür ucundaki bir kıza bakıyordu.
"Hiç canına yettiği oldu mu?" dedim. "Yani, bir şeyler yapmazsan, her şeyin batağa gideceğinden korktuğun oldu mu hiç? Yani, okulu filan seviyor musun?"
"Okul mu? Felaket sıkıcı."
"Yani, okuldan nefret etmiyor musun? Biliyorum, felaket sıkıcı, ama ben sana, nefret ediyor musun, diye soruyorum."
"Şey, tam da nefret etmiyorum. Ama hep..."
"Ben nefret ediyorum. Hem de nasıl nefret ediyorum," dedim. "Ama yalnızca okuldan değil. Her şeyden. Bu New York'ta yaşamaktan, her şeyden. Taksilerden, Madison Caddesi otobüslerinden, seni arka kapıdan dışarı atmak için haykıran şoförlerden, Lunt'lara melek diyen sahtekârlarla tanıştırılmaktan, kendimi hemen sokağa atmak istediğim halde durmadan asansörlere binip inmekten, Brooks'ta sana pantolon uydurmaya çalışan heriflerden, insanların hep..."
"Bağırma lütfen," dedi bizim Sally, ki çok gülünçtü, bağırdığım filan yoktu."
"Arabalar, örneğin," dedim. Ama çok sakin bir sesle söyledim bunu. "Örneğin insanların çoğu arabaları için deli oluyorlar. Arabaları hafifçe bile çizilse üzülüyorlar, durmadan mil başına ne yaktıklarını konuşuyorlar. Arabalarını aldıkları gün, başlıyorlar daha yeni bir arabayla nasıl değiştiririz diye düşünmeye. Ben, eski arabaları bile sevmiyorum. Beni hiç ilgilendirmiyor arabalar. Lanet bir atım olsa, daha iyi. Atlar en azından insana yakın, Tanrı aşkına. Atlarla en azından..."
"Neden söz ettiğini bile anlamıyorum," dedi bizim Sally. "Konudan konuya..."
"Biliyor musun?" dedim. "Şu anda New York'ta olmamın tek nedeni sensin. Sen olmasaydın, herhalde uzaklarda bir cehennemin dibinde olurdum şimdi. Ormanlarda mı olur artık, başka bir lanet yerde mi işte. Burada olmamın tek nedeni sensin."
"Ah, ne tatlısın," dedi. Ama anlıyordunuz, bu lanet konuyu değiştirmemi istiyordu.
"Erkek okullarına gitseydin görürdün. Bir dene de gör," dedim. "Sahtekâr heriflerden geçilmiyor ortalık. Tek yapacağın, derslerine çalışmak, böylece, bir gün kendine lanet bir Cadillac alacak parayı kazanmasını öğreneceksin, okulun futbol takımı kaybederse çok üzüleceğine herkesi inandıracaksın, sabahtan akşama kadar kızlardan, içkiden ve seksten başka bir şey konuşmayacaksın. O küçük kliklerde herkes birbirini nasıl da tutuyor. Basketbol takımındakiler birbirlerini tutuyor, Katolikler birbirlerini tutuyor, lanet entelektüeller birbirlerini tutuyor. Ayın Kitabı Kulübüne üye olan herifler bile birbirlerini tutuyor. Şöyle biraz akıllıca bir şey yapmaya kalk..."
"Bak, dinle beni," dedi bizim Sally. "Çocukların çoğu okuldan senin bu dediklerinden daha fazlasıyla yararlanıyor ama."
"Kabul ediyorum! Yararlananlar var, ama bazıları! Benim yararlanabileceğim ancak bu kadar. Anlıyor musun? Derdim bu benim. Lanet olasıca derdim de işte bu benim," dedim. "Ben hiçbir şeyde, hiçbir yarar göremiyorum. Çok kötü durumdayım. Berbat durumdayım."
"Evet, öylesin."
Sonra aklıma birdenbire o fikir geldi.
"Bak," dedim. "Ne düşünüyorum? Buradan defolup gitmek ister misin? Greenwich Village'da oturan bir herif tanıyorum, arabasını birkaç hafta için ödünç alabiliriz. Bir zamanlar aynı okula gidiyorduk, bana hâlâ on kâğıt borcu var. Ne yaparız, yarın sabah biner arabaya, Massachusetts'e, Vermont'a, işte o taraflara çeker gideriz, anlıyor musun? Oralar felaket güzeldir." Düşündükçe, daha da felaket heyecanlanıyordum, uzandım, bizim Sally'nin lanet elini tuttum. Ne lanet bir salağın tekiydim. "Dalga geçmiyorum," dedim. "Bankada yüz seksen kâğıdım var. Sabah banka açılınca çekerim, sonra gider o herifin arabasını alırız. Dalga geçmiyorum. Para suyunu çekene kadar o orman evlerinden birinde filan kalırız. Para bitince de, gider bir iş bulurum, dere kıyısında filan bir yerde otururuz, daha sonra da evleniriz. Kışın evimizin odununu filan ben keser getiririm. Yemin ederim, felaket güzel bir hayatımız olur. Ne dersin? Hadi! Ne dersin? Benimle gelir misin? Lütfen!"
"Böyle bir şey yapamazsın," dedi bizim Sally. Felaket kızmıştı.
"Neden yapamam? Neden yapamazmışım?"
"Yapamazsın işte, o kadar. Her şeyden önce, biz daha çocuk sayılırız. Sonra, hiç düşündün mü, paran bittiğinde iş bulamazsan, ne yaparız? Açlıktan ölürüz. Bunların hepsi şahane şeyler, ama..."
"Şahane filan değil. İş bulurum. Sen bunun için tasalanma. Bunun için tasa çekmen gerekmez. Sorun ne? Benimle gelmek istemiyor musun? İstemiyorsan eğer, söyle yani."
"Konu o değil. Konu hiç de o değil," dedi bizim Sally. Ondan nefret etmeye başlamıştım, bir bakıma. "Böyle işlere girişmeye daha bir sürü zaman var; bütün bu işlere. Yani, sen üniversiteye gittikten sonra, evlenirsek filan. Gidilecek pek çok yer olacak o zaman. Sen şimdi yalnızca..."
"Hayır, olmayacak. Gidilecek pek çok yer olmayacak. O zaman her şey tümüyle farklı olacak," dedim. Moralim felaket bozulmaya başlamıştı yine.
"Ne?" dedi. "Seni duyamıyorum. Önce bağırıyorsun, sonra da sesin..."
"Hayır dedim, ben üniversiteye gittikten sonra filan gidilecek pek çok şahane yerler olmayacak. Kulağını aç da, dinle. O zaman aşağıya elimizde bavullarla filan, asansörle ineceğiz. Herkese telefon edip hoşça kalın diyeceğiz ve otellerden kart filan atacağız. Ben bir büroda çalışacağım, bir sürü para kazanacağım, işe taksilerle veya Madison Caddesi otobüsleri ile gideceğim, gazete okuyacağım, durmadan briç oynayacağım, sinemalara gidip bir sürü kısa film ve haber şeridi seyredeceğim. O haber şeritleri, of Tanrım! Hep de salak bir at yarışı olur, ya da kadının teki geminin bordasında şişe kırar, ya da pantolonlu bir şempanze lanet bir bisiklete biner. O zaman geldiğinde, hiçbir şey aynı kalmayacak. Ne demek istediğimi hiç anlamıyorsun."
"Evet, belki anlamıyorum! Belki sen de anlamıyorsun," dedi bizim Sally. Zaman geçtikçe, ikimiz de birbirimizden müthiş nefret ediyorduk. Onunla akıllıca bir konuşma yapmaya çalışmanın hiçbir anlamı olmadığını anlıyordunuz. Bu konuyu açtığım için de felaket pişmandım.
"Hadi, kalk gidelim buradan," dedim. "Doğrusunu istiyorsan, beni hasta ediyorsun."
Vay canına, ben böyle söyleyince kız nasıl küplere bindi! Biliyorum, böyle söylememeliydim, böyle bayağılaşmamalıydım, ama felaket moralimi bozmuştu. Genellikle kızlara böyle kaba şeyler söylemem. Vay canına, kız nasıl küplere bindi! Ondan dediller gibi özür diledim, ama özürümü kabul etmedi. Üstelik ağlıyordu, ki bundan biraz korktum; evde babasına, ona, "Beni hasta ediyorsun" dediğimi filan söyleyebilirdi. Babası sessiz sedasız türden bir herifti, benden fazla hoşlanmıyordu. Sally'ye bir gün, benim lanet bir şamatacı olduğumu söylemiş.
"Ciddi söylüyorum. Çok üzgünüm," deyip durdum ona.
"Üzgünmüş. Üzgünmüş. Bak bu çok gülünç," dedi. Hâlâ ağlıyor gibiydi ve birdenbire, öyle konuştuğum için çok üzüldüm.
"Hadi, seni eve bırakayım. Ciddi söylüyorum."
"Ben kendim gidebilirim, teşekkür ederim. Beni eve bırakmana izin vereceğimi sanıyorsan, deli olmalısın. Ömrümde hiçbir çocuk bana böyle bir şey söylemedi."

Olup biten her şey, bir bakıma çok gülünçtü, bir düşünürseniz. Birdenbire yapmamam gereken bir şey yaptım. Güldüm. Ben bazen böyle sesli sesli, salak gibi gülerim işte. Yani, ben sinemada kendimin arkasında otursaydım, bir zahmet patırtıyı kesmemi söylerdim herhalde kendime. Kahkahayla gülmem bizim Sally'yi daha da delirtti.

Orada bir süre daha ondan beni affetmesini istedim, ama kabul etmedi. Durmadan, bana gitmemi, onu rahat bırakmamı söyledi. Ben de sonunda çektim gittim. İçerden ayakkabılarımı filan alıp, kendi başıma çıktım oradan. Böyle yapmamalıydım, ama canıma yetmişti artık.

Doğrusunu isterseniz, bu konuları ona neden açtığımı bile bilmiyorum. Yani, şu uzaklara bir yerlere, Massachussetts'e, Vermont'a filan gitme işini. O benimle gelmek isteseydi bile, ben onu yanımda götürmek istemezdim herhalde. Götürmek isteyeceğim biri olamazdı o. İşin korkunç yanı, ona sorduğumda ciddiydim. İşin en korkun yanı. Yemin ederim, ben deliyim. ^"


Tüm bu boşluk içinde zarif bir bilme hali ve bunların tersi yönde, sıkkınlık ve bıkkınlıkla oluşan sert, keskin düşünceler ve hisler, ve de cümleler... Yetişemediğim zamanların, "halk için, halka rağmen"inin apolitize edilip deforme olmuş hali belki: gerçeklikteki yaşam için, ama ona rağmen. Çevirmen Coşkun Yerli'ye teşekkür ederken, düşünmeden edemiyorum; Avi Pardo çevirisi nasıl olurdu acaba? Her neyse naif hisler ve düşünceler bizimle olsun, zarif utançları da eksik etmeden elbet.

j. d. salinger, çavdar tarlasında çocuklar, yapı kredi yayınları, istanbul, ekim 2010, s. 124-128

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses